GÖRÜNÜŞE ALDANMAMAK

GÖRÜNÜŞE ALDANMAMAK

Prof. Dr. OĞUZ OYAN 
SOL PORTAL 2019-51, 24 Aralık

Görünüşe veya görüntüye aldanmamak bir bilimsel araştırmacının birinci önceliğidir.

Her şey göründüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı” dememiş miydi Marx?

Görünüşe aldanmaya devam etseydik, güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanmaya devam ederdik. Aristoteles ve Ptolomeus (Batlamyus)’un dünya merkezli bir güneş / kosmos sistemi gerçi binlerce yıllık bir zihin tutulmasına yol açmıştı. Ama bu sistemin Kilise tarafından benimsenip dayatılması olmasaydı bu denli uzun süre hüküm sürmesi beklenemezdi. Tek tanrılı dinler tanrıyı yalnızca dünya ve insanlar (ve sınıflı toplumlar) için yaratmış olduklarından, dünya ve insan merkezli olmayan bir evren modeli, dinsel dogmaların temelden sarsılması anlamına gelirdi. Bu yüzden, dondurulmuş / değişmez bir dünya-güneş sistemi ilişkisini sorgulayanlar, yakılmaya müstahaktılar. (!)

Görünüşe aldanmaya devam etseydik örneğin, Osmanlı sultanlarının tımar beylerine “reayayı incitmeyin” diye fermanlarla sık sık seslenmesine bakarak Osmanlı devletinin köylüyü ağa-bey zulmüne karşı ne kadar koruduğu, köylüleri bağımsız küçük köylü sınıfı olarak muhafaza etmek istediği gibi olmadık sonuçlar çıkarabilirdik. Gerçi bu tuzağa düşmek için fermanlara körü körüne inanmak da gerekmezdi. Bunun mefhum-u muhalifini, yani raiyyet salmalar ve angaryalarla aşırı sömürüye tâbi tutulduğu için bu fermanların gerekli olduğunu varsaymak hiç de zor değildi. Kaldı ki, yüzyıllarca süren bir feodal sömürü düzeninde “özgür veya bağımsız köylü” tipolojisinin masalımsı bir evrene ait olduğunu gösteren yüzbinlerce belgeyi yok saymak hiç mümkün değildi. Peki ama, anlı-şanlı tarihçilerimiz bile kendilerini bu tuzağa bile isteye acaba neden kaptırıyorlardı? Çünkü, esas olarak, Osmanlı toplumunu tarih sahnesine çıktığı dönemde ve özellikle gücünün zirvesine çıktığı 15. ve 16. yüzyıllarda, artık devri geçmiş bir feodal üretim ilişkileri çerçevesinde tanımlamak, Osmanlıyı çağının gerisinde göstermekle eşanlamlı tutulmuş ve bundan kaçınılmıştı! Yani işin esası, bilimsel tarihi gerçeklerden ideolojik bir kaçıştı.

Bugünkü Türkiye’yi hiç bilmeyen birileri, yasama-yargı gibi organların nominal (isimce) varlıklarını sürdürdüklerine bakıp Türkiye’de güçler ayrılığına dayalı bir demokratik sistem olduğunu sanabilirler. Tamam, bunun bugünlerde belki artık pek alıcısı kalmamış olabilir ama AKP’nin 2003-2015 döneminde bu sahte imgeyi içe-dışa başarıyla pazarlayabilmiş olmasına ne demeli? Çünkü bu imgeyi satın alıp çoğaltanlar, çıkarları AKP düzeni ile çakışmakta olanlardı. Şimdi özetle, “öküz öldü, ortaklık bozuldu“.

Örnekler çoğaltılabilir. Sayıştay raporlarına ve ortalıktaki “iç denetçi”, “vergi müfettişi” bolluğuna bakıp, Türkiye’de etkin bir denetim sistemi olduğu sanılabilir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” pazarlamasına aldanıp Türkiye’de hala bir hükümet (bakanlar kurulu) olduğu sanılabilir. Plan-program bolluğuna bakıp, Türkiye’nin hiç plansız kalmadığı sonucuna varılabilir (bu konuyu 15 Aralık 2019 tarihli Birgün Pazar’da işlemiştim). Gelir Vergisi tarifesine yeni bir basamak eklenip son dilimin %35’lik marjinal oranının % 40’a çıkarılmasını, sermayeyi vergilendirmenin sonunda hatırlanması olarak kodlayanlar olabilir. Şimdi bu son örnekten devam edelim.

GELİR VERGİSİ TARİFESİ KİMDEN YANA?

Gelir Vergisi (GV) tarifesinin kimden yana olduğundan önce “kime karşı” olduğuna bakılırsa, kesinlikle ücretlilere / emekçilere karşı olduğu sonucuna çabucak varılabilir. Tam bir ay önce 21 Kasım 2019’da kabul edilen yeni vergi paketiyle GV tarifesiyle de oynanmış ve 4 basamaklı (yani 4 dilim ve 4 marjinal orana sahip) tarifenin dördüncü dilimi değiştirilmiş ve yeni bir dilim ve oran içeren bir 5. basamak eklenmişti. İşin bizce ilginç olmayan yanı, ilk üç dilime ve oranlarına dokunulmamış olmasıydı. Yani ücret gelirlerini esaslı bir vergi baskısı altında tutmaya yönelik olan yapı aynen korunmuştu. Tarife şu şekli almıştı:

GELİR VERGİSİ TARİFESİ

Yıllık gelir dilimleri (TL)                                                    Vergi oranları (yüzde)

< 18.000                                                                               15

18.000-   40.000                                                               20

40.000-   98.000                                                               27

(40.000-148.000) (Ücret geliri)                                ”

98.000-500.000                                                              35

(148.000-500.000) (Ücret geliri)                                ”

500.000<                                                       40

İlk 3 basamakta ne dilim aralıkları ne de marjinal vergi oranlarına ilişilmişti. Ücret gelirleri için 3. basamakta daha geniş aralıklı bir dilim tanımlaması da eski tarifeye aitti. Eski tarifede 4. basamakta, 98.000 TL üstü (ücret gelirleri için 148.000 TL üstü) için %35 oranı geçerliyken, yeni tarifede aynı orana sahip 4. dilim 500.000 TL yıllık gelir düzeyinde sonlanmaktaydı. 500.000 TL’nin üzerinde kalan gelirler içinse, tavan sınırlaması olmaksızın %40 marjinal oranı getirilmekteydi. (Başlangıçta bu oranın %45-50 düzeylerinde telaffuz edildiğini ve bizim “olanaksız” diye yazdığımızı anımsayalım).

Şu saptamaları yapabiliriz:

(i) Ücret gelirleri genelde yıllık 148.000 TL’nin altında kaldığı için, tarife ücretlilere hiçbir vergi hafiflemesi getirmemektedir. Kaldı ki, her yıl (yeniden değerleme oranı kadar olmasa bile) bir ölçüde genişletilen dilim aralıkları bu yıl sabit tutulduğu için, enflasyonist etkiyle yükselen nominal ücret gelirleri daha fazla üst dilimlerden / oranlardan vergilenecek, dolayısıyla bu kesimin gelir vergisi yükü ağırlaşacaktır. Dolayısıyla sendikal ve siyasal istemlerin başına, GV tarifesinin ilk üç diliminin genişletilmesi konulmak durumundadır. (0-75 bin, 75-150 bin ve 150-300 bin düzeyleri bir ilk istem çerçevesini oluşturabilir). Ücretliler için indirimli marjinal oranlar istemi de buna eklenebilir kuşkusuz.

(ii) Tarifenin ilk 3 basamağı aşırı basık iken (3. dilimin tavanı 98 bin veya 148 binde bitmektedir), 4. basamak aşırı şişkindir. Böyle bir tarife yapısının bir benzeri dünyada yoktur. Her şey GV’ni bir ücret vergisi olarak tutmak üzerine kurgulanmıştır. 4. dilime giren ücret geliri sahiplerinin sayınının bile sermaye geliri sahiplerinkini aşacağını öngörebiliriz. Tarifenin 4. basamağına da girebilen üst düzey ücretliler dikkate alınsaydı bile, ilk 500.000 TL’nin vergisi beyannameli mükellefler için 163.460 TL olurken, ücret geliri sahipleri için 159.460 TL olacaktı; yani ücret gelirleri lehine denilen avantaj yalnızca 4 bin TL’dir. Birincisinin ortalama GV oranı %32,69 iken, ikincisininki % 31,89 olacaktır!

(iii) Son marjinal oranın %40’a yükseltilmesinin büyük sermaye kazançları üzerinde bir etkisi olabilirdi belki, eğer üniter bir vergi yapısı yürürlükte olsa ve sermaye lehine istisna ve muafiyetler bu denli yaygın olmasa! Öyle olmadığı için, tüm vergi paketinin 2020’de sağlayacağı gelir toplamı 6 milyar TL düzeyinde kestirilmiştir. Oysa, yukarıdaki kayıtlar olmasaydı, yalnızca yeni GV tarifesi bile bundan çok fazlasını getirebilirdi. Kayıtlar nedir? Kâr, faiz, rant gibi sermaye gelirlerinin her biri kendi sedülünde genellikle artan oranlı olmayan bir GV kesintisi (stopaj) ile vergilendirilmektedir (sedüler vergileme). GV’nin artan oranlı tarifesine maruz kalanlar bile, ya önceden bir stopaja konu olmuşlardır ve/veya geniş istisnalar dolayısıyla vergi matrahlarını çok küçültebilmişlerdir (küçülen matraha isabet eden vergiden stopaj kesintilerini mahsup etme hakkına da sahiptirler).

Örnekleyelim: 10 milyon TL temettü (kâr payı) gelirine sahip bir şirket ortağı, eski tarife geçerliyken %17,4 düzeyinde ortalama GV öderken, yeni tarife altında %19,6 ödemekle yetinecektir. Yani %40 oranı aldatmacası, cahil avlama tuzağından başka bir şey değildir. Oysa 100 bin TL yıllık brüt geliri (aylık neti 5 bin TL’nin biraz üzerinde) olan bir ücretli, eski veya yeni tarifede % 23,3 oranında vergi ödemeye devam edecektir. Kaldı ki, bu ücretliden yapılan SGK primi, işsizlik fonu primi, damga resmi, zorunlu BES vb. kesintiler dikkate alındığında vergi + prim yükü daha yüksek oranlara çıkacaktır. Elde kalan 70 bin TL’nin altındaki net ücretinin vergi dışında kalacağı da sanılmamalıdır. Emlak vergisi ve MTV gibi mülkiyet vergilerini geçelim; tasarruf kapasitesi sıfıra yakın olan bu ücret geliri sahibi, net gelirinin tümünü tüketime harcayacağı için KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilere yüksek sermaye kazancı sahiplerine kıyasla daha fazla muhatap olacaktır. Üstelik, ödediği dolaylı vergilerin ticaret erbabınca vergi dairesine ödeneceği de -belgesiz bir düzende- çok kuşkulu olacaktır. Böylece kısır döngü tamamlanacaktır: Sermaye vergi ödemediği için, devlet adına tahsil ettiği dolaylıları bile yatırmadığı için, vurun abalıya devam edecektir. Örneğimize dönersek, tarifenin ilk üç basamağına dokunulamayacaktır.
***
Dolayısıyla görünüşe aldanmamak sanıldığından daha yaşamsaldır.

Bunun için, merak ve kuşkuyu elden bırakmamak; zihin tembelliğinden kurtulmak; bilgi yetersizliğini, araştırma araçları eksikliğini kapamak; önyargılara karşı mücadele etme kapasitesine / cesaretine sahip olmak; sınıfsal analiz araçlarıyla donanmak olmazsa olmazlardandır.

 

 

 

 

MEDRESE DÖNEMİ

MEDRESE DÖNEMİ

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
SOL PORTAL 2019-29, 23.7.19

İki gün önce Cumhuriyet Gazetesi (21 Temmuz 2019) muhabir Ozan Cepni’nin haberini manşetten girmişti. Diyanet şemsiyesi altında ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) göz yummasıyla “medrese” adı verilen eğitim “kurumları” serbestçe faaliyetteydi. Nakşibendi tarikatının hâkim güç olduğu anlaşılan bu yapılar yalnızca Cumhuriyet’in temel yasalarından olan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) yasasını çiğnememekte, aynı zamanda anayasaya da açıkça aykırılık oluşturmaktaydılar.

Üstelik bu Ortaçağ’a dönüş hamlesi salt Öğretim Birliğini zedelemekle kalmamaktaydı. Eğer göz yummalar sürerse, şimdilik dar bölgesel nitelikte olan bu yapılar giderek yayılabilir, var olan eğitim sisteminin içinde kendine bir yasal zemin oluşturmaya yönelebilirdi. Bunu kolaylaştırabilecek bir olgu da, bu illegal yapılardan geçenlerin, beklenebileceği gibi, kamuda kimi istihdam kanallarının tercihli elemanları durumuna gelmeleriydi. Medreselerin yürürlükteki kamu hukuku bakımından geçerli bir diploma veremiyor olmalarının telafisi de Açık İmam Hatip Liseleri ile İlahiyat Fakülteleri Lisans Tamamlama Programları (İLİTAM) üzerinden sağlanabilmekteydi.

Bu haberin kaynakları esas olarak iki yüksek lisans tezine dayanmaktaydı. Biri, Erciyes Üniversitesi’nde Mehmet Halit Akdemir’in hazırladığı “Siirt ilinde medrese olgusuna sosyolojik bir yaklaşım”; öbürü Atatürk Üniversitesinde Uğur Erman’ın hazırladığı “Siirt medreselerinde Arapça dil eğitimi” başlıklı tezlerdi. Akdemir’in tezinde, medreselerde bir tür mahkeme görevi gören “divanlar” oluşturulduğu ve bunların anlaşmazlıkları İslami hükümlere göre çözdükleri de inceleme konusu yapılmaktaydı.
***
Bu kadarı yeterince uyarıcı olmalı. Bu bize “devr-i AKP”nin nasıl bir karşı-devrim odağı olduğunu göstermekte. AKP’ye 2008 yılında ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” suçlamasıyla Anayasa Mahkemesi tarafından (kapatılmak yerine) para cezası (Hazine yardımının kesilmesi cezası) verildiğinde, aslında laiklik karşıtı eylemleri bugünkü kadar birikmiş değildi. 2008’den bu yana, 2003-2008 dönemini misliyle aşan laiklik karşıtı eylemlerin siyasal odağı olmasına karşın, bunları soruşturabilecek bir yargı sistemi ayakta kalmamıştır.

2010 Anayasa değişiklikleri, 2008 kazasının yinelenmesini güvenceye almanın yanı sıra, yargıyı yürütmenin (o zaman başbakanın) buyruğuna almanın da önemli bir aşamasıydı. 2010 eşiğini Fethullahçı hareketle birlikte aşmanın iktidar açısından hiçbir sakıncası bulunmuyordu. Her dönemin kendi öncelikleri bulunmaktaydı. Nitekim eski ortaklarının 2013 ve 2016 saldırıları, FETO’cu yargı mensuplarını ayıklamanın, yargı üzerinde yeni tahakkümler kurmanın vasıtası olmakta gecikmeyecekti. Her durumda, eğitimi adım adım yobazlaştıracak laiklik karşıtı eylemler cemaatin desteği olsun olmasın sürdürülecekti.

İktidara “dur” diyebilecek bir yargı freni kalmamıştı. Cumhuriyet savcılarının önceliği, cumhuriyeti korumaktan ziyade cumhurbaşkanını korumaya yönelmişti. Cumhuriyete saldırılar değil ama Cumhurbaşkanına “hakaret” sayılan siyasi eleştiriler kovuşturulmaktaydı.
***
İktidar en iyi bildiği şeyi yaparken, siyasal muhalefet ne yapıyordu? Yargının sindirilmesi veya iktidarın görüşlerinin yanına çekilmesi süreci, siyasal partiler açısından da mı çalışmaktaydı? Özellikle de yürürlükteki açık yobazlaşma eğilimini kanıksayacak en son parti konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi niçin yeterince güçlü tepkiler vermiyordu? “Laiklik tehlikede değildir” kelamının edildiği 2010 yılından bugüne iyice azgınlaşan laiklik karşıtı eylemlere karşın bu yanlış (veya kasıtlı olarak çarpık) saptamayı düzeltme girişiminin görülmemesi, iktidarın işini kolaylaştırmamakta mıydı?

Yeniden altını çizmek gerekebilir: İktidara karşı yalnızca laiklik üzerinden muhalefet yapmak yetersiz ve hatta yanlış bir strateji olabilir; ama laiklik mevzisini korumaktan vazgeçmek, telafisi olmayan bir vebaldir.

  • Laiklik mücadelesini içermeyen bir demokratik cumhuriyet hedefi olamaz.

***
Üniversitelerden solcu, demokrat akademisyenlerin tasfiyesi sürerken, üniversite yönetimleri iktidarın emir erlerine, kolluk güçleri üniversitelerin asli elemanlarına dönüştürülürken, öğrencilerin mizah dergileri bile toplatılırken, devletin kollaması altında “medrese” adı verilen gericilik yuvalarının filizlenmesi olağan bir sonuç bile sayılabilir! Peki ama nereye dek?

İktidar, kendi çevresinde dinbaz olduğu ölçüde sadık bir koruyucu koza örerek kendini güvenceye alacağını sanıyorsa, yanılıyor.

Bu koza, dış etkiler bir yana, kendi içinden rekabetlerle çözülmeye mahkûmdur. Yakın geçmiş de zaten bunun dersleriyle doludur.

 

Yeni Ekonomi Programı

Yeni Ekonomi Programı

Prof. Dr. Oğuz OYAN
www.sol.org.tr, 25.09.2018

Yeni Ekonomi Programı (YEP) geçtiğimiz Perşembe günü yani 20 Eylül’de açıklandı. Tumturaklı adı yanıltmasın; bu, üç yıllık Orta Vadeli Program’dan (OVP) başka bir şey değil. Dolayısıyla, adından başka yeni bir tarafı yok. Her yıl Eylül’ün ilk haftası sonuna kadar açıklanması gereken bir program bu. 5018 sayılı yasanın öngördüğü kesin tarihlere bu yıl da uyulmadığını görüyoruz. Üstelik OVP’nin kimin tarafından hazırlanacağına ilişkin kurumsal kargaşa ve yasadışılıklar ayrı bir sorun alanı; Damat’ın bakanlığı burada da yetki genişliğine saparak davranabiliyor. Hukuk devleti bitirilince, kanun devleti bile ayakta duramıyor. Değerli meslektaşım Aziz Konukman bir süredir konuyu ayrıntılarıyla işliyor; dün de Birgün’deki yazısında YEP veya yeni OVP’nin mali hukuktaki yeni konumunu saptıyor ve yasamanın bütçe hakkının son uygulamayla bir kez daha yerlebir olduğunu vurguluyordu.

Bu programı açıklandığı gün TELE 1’e yorumlamıştım. Bu, beş gün önceydi; gündem o kadar hızlı ilerliyor ki sanki aradan aylar geçmiş gibi. Bu arada benim dile getirdiklerimi de içeren çok sayıda yorum ertesi günlerde yayımlandığı için, sanki eskimiş bir konuyu ele alıyor gibiyim. Bazı saptamaları gene de paylaşmak isterim.

Bu girişin de gösterdiği gibi ortada krize karşı tasarlanmış özel bir program yok. Ama bir kriz süreci içinden geçildiği için kaçınılmaz olarak krizin varlığı -sayıların arkasına gizlenmiş biçimde de olsa- dikkate alınmakta.

RTE’nin “kriz yok” yaklaşımıyla resmi / gayriresmi tüm kurumsal örgütlenmeler üzerine koyduğu fiili “krizi tartıştırmama” yasağının, açıklanan bu OVP ile gene fiilen delindiğine tanık olundu. OVP, 2018 gerçekleşme tahminleri ve 2019 öngörüleriyle bir krizin içinden geçildiğini adeta haykırmaktaydı. Bunu aile içi veya yeni tür yönetim içi bir işbölümü olarak da değerlendirmek mümkündü:  Kayınpeder, sokaktaki taraftarının ağzına laf veriyor ve eleştirileri frenlemeye çalışıyordu; damat ise iç ve dış sermaye çevrelerine “durumun farkındayız, merak etmeyin” mesajı yolluyordu.

Ama OVP’nin bugünkü “güçlükleri” oluşturan koşullara ilişkin saptaması da Saray’ınkinden farklı değildi: Damat Albayrak’ın programı açıklarken altını çizmeye büyük özen gösterdiği bölüm, 2013’e kadar nasıl da ekonominin tıkırında gittiği, ama sonrasında Türkiye ekonomisine operasyonlar yapıldığıydı. Operasyon / manüplasyon “kanıtları” Gezi’den başlayıp 15 Temmuz darbe girişimine kadar gidiyor, bugün için de Suriye ve Rahip temaları ima ediliyordu. (Sahi bu Rahip’in kurlar üzerindeki etkisinin devasa faiz artırımı kararlarından daha güçlü olması da hayra alamet değildir!).

Daha önceden gelen birikimli sorunların, 2013 Mayıs ayında (yani Gezi öncesinde) FED’in artık faiz artırımına gideceğini açıklamasıyla birlikte hızla TL’nin değerini etkilemesini ve diğer göstergelere de sıçramaya başlamasının bir türlü doğru algılanamadığını biliyorduk. Ama şimdi, 2013 öncesinden gelen ve 2013-18 arasında iyice yığılan yapısal bozuklukları yalnızca dış kaynaklı operasyonlar üzerinden açıklama çabasına girilmesini, “iktidardaki heyetin süreci anlamaya yönelik yapısal / bilişsel engelleri mi var?” naifliği üzerinden değerlendiremeyiz. 2002’de sorumluluğu tümüyle Ecevit Hükümeti’ne yapışan bir ekonomik kriz süreci sonunda iktidara taşınan bir siyasi hareketin, benzer çapta bir ekonomik krizin sorumluluğunu üzerinden atmak için yapmayacağı şey, başvurmayacağı aldatmaca yoktur.

Açıklanan OVP/YEP, 2018 ve 2019 için öngördüğü yıllık büyüme oranları bakımından bu yılın son çeyreği ile önümüzdeki yılın ilk iki çeyreği bakımından ekonomik küçülme imaları içermektedir. Öbür göstergeler bakımından da olumsuzluğa gidiş tescillenmektedir. Bizde OVP’lerin öngörü gücü çok düşüktür. Kriz dönemlerinde iyice düşer. Dolayısıyla 2020 ve 2021 hedeflerini ciddiye alıp üzerinde tartışmaya değmez. Ama düşük büyüme oranının 2020’de de devam edeceğinin öngörülmesi, ekonomik büyümeyi en büyük siyasi malzemesi yapan bir iktidar açısından, krizin etkilerinin uzun süreceğine ilişkin kayda değer bir olumsuzluk göstergesidir.

Krizi tartışmaya ambargo konulmasından bunalan sermaye çevreleri ile ekonomi yazarlarının bu programı çok “gerçekçi” bulmaları anlaşılır bir şeydir. Ama bu tespit bizi yanıltmamalıdır; program, birçok hedefi bakımından aşırı iyimser gözükmektedir:

-Büyüme oranı,
– işsizlik oranı,
– bütçe açığı / GSYH oranı,
– cari açık,
– ihracat artış oranı,
– enflasyon oranı,
– döviz kuru seviyeleri… 

Bu arada hedefler/öngörüler arasındaki bazı başlangıç tutarsızlıkları da dikkat çekicidir: Program süresince, yani kriz döneminde, iki milyon kişiye yeni istihdam olanağı sağlanması programlanırken bunun nasıl olacağı açıklanmadığı gibi, sabit sermaye yatırımlarındaki 2018-2019’daki toplamda negatif değerin (ve kamu sabit sermaye yatırımlarında 2019’da %-36,1’lik devasa azalışın) karşılığı olabilecek istihdam kayıplarının öngörülere tam yansıtılmış olduğu da kuşkuludur. 2019’da %2,3 düzeyine gerileyen bir GSYH artışına karşılık gelen cari açığın %-3,3 düzeyinde olması ile 2021’de %5’lik bir büyümenin %-2,6’lık bir cari açıkla başarılabilmesi gerçekten şaşırtıcıdır. Meğer ki bu denli kısa bir dönemde ithal ikameci politikalarda imkânsızı başarmak gibi mucize ilerlemeler kaydedilmiş olsun!

İyimser döviz kuru ortalamaları nedeniyle GSYH’nın Dolar olarak gerilemesinin iki yılla (2018-19) sınırlı kalarak atlatılacağı öngörülmüş. Bu yıllarda GSYH 800 milyar Doların altına düştüğü için kişi başına milli gelir de 10 bin Doların altına çekilmiş. Yeniden 2007 seviyesinin altını görmek anlamına gelen bu KBMG düzeyinin, kur kestirimlerinin -büyük olasılıkla- tutmaması sonucunda çok daha dramatik gerilemelere sahne olması beklenmelidir.

OVP / YEP bir anti-kriz program değildir; ama kriz koşullarının programıdır ve bu nedenle de krizin yükünün dağıtımında ister istemez etkileri olacaktır. Bu etkilerin ayrıntılarını şimdiye dek sunulan belgelerde göremiyoruz. Muhtemelen kitlelere taşıtılacak yükün ayrıntılarına bundan sonra da hiçbir resmi belgede yer verilmeyecektir. Ama şimdiden enflasyon vergisi bir yandan, TL’nin değer yitirmesi öbür yandan, başka hiçbir olumsuzluk -işini yitirme, nominal ücret azalması, karşılıksız mesai artışları, sosyal haklardaki gerilemeler– yaşanmasa bile bunların emekçilerin geçim düzeyinde çarpıcı gerilemeler ortaya çıkaracağı öngörülebilir. İşveren kesimi ise, işten çıkarmaların yükünü üzerinden atabilmek veya ücret ödemelerinden kurtulabilmek için şimdiden İşsizlik Sigortası Fonu kapsamında bir kolaylık olarak düzenlenmiş bulunan “Kısa Çalışma Ödeneği” uygulamasını 2009’da olduğu gibi canlandırmanın peşine düşmüştür. Sendikalar, bu ödeneğin işini yitirme eşiğindeki emekçiler için bir hak olarak çalıştırılmasını sağlamakla yükümlüdürler.
***
Konukman’ın önerdiği gibi milletvekillerinin OVP’yi yalnızca sayısal analizi bakımından değil, bütçe hakkını korumaya yönelik bir girişim başlatarak da eleştirinin merkezine yerleştirmeleri gerekir. Yasama organının işlevsizleştirilmiş olmasının ve yeni İçtüzük dayatmasıyla daha da işlevsizleştirilecek olmasının bir gerekçe olarak öne sürülmesi, herhalde en son milletvekillerinin hakkı olmalıdır; zira bu tür bahaneleri olanların o koltukları hemen boşaltmaları gerekecektir. (Bu, topluca yapıldığında ayrı bir siyasi anlam taşır kuşkusuz).

CHP içinden OVP/YEP’e sayısal boyutları üzerinden eleştiriler yöneltilmedi değil. Bunların haklı eleştiriler olması, bir emek mücadelesi eksenine oturmadıkça pek de anlamlı sayılmamalı. Bu arada, hakkını yemeyelim, CHP Genel Sekreteri OVP’lerin rakamlardan ibaret programlar olmasına tepki gösterip, “önerim, demokrasi ve özgürlükler konusunun OVP’de 3 yıllık hedef olarak belirlenmesidir” demiş (20 Eylül 2018 tarihli Cumhuriyet).

  • Otokratik bir teokratik düzen inşası peşinde olduğunu artık saklamaya bile gerek duymayan bir siyasi hareketten birazcık demokrasi ve özgürlük ricasında bulunmanın ne mahsuru var diyebilirsiniz.

Onun yorumunu da artık size bırakalım.

AYDINLANMAYA KARŞI YENİ HAMLELER

AYDINLANMAYA KARŞI YENİ HAMLELER

Prof. Dr. OĞUZ OYAN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bonapartizm ile AKP rejimi ne ölçüde benzeşir?
Bilindiği gibi Bonapartizm, 19. yüzyılda Fransız burjuvazisinin de desteğini alan Louis Bonaparte’ın (kendini imparator ilan ettikten sonraki adıyla III. Napolyon’un) bir sivil darbeyle 1851’de İkinci Cumhuriyeti sona erdirerek ve işçi sınıfının 1848 sonrasındaki devrimci dinamizmini baskılayarak kurduğu rejimin adıdır. Ülkenin plebisitler ve kararnamelerle yönetildiği, anayasanın ve hukukun yönetici sınıf lehine eğilip büküldüğü bu despotik rejimin çeşitli tezahür biçimleri 20. yüzyılda da görülecektir.

6 Eylül 2016 tarihli soL Portal yazımızda bu konuya şöyle değinmiştik:

Kapitalist birikim rejiminin ve sınıf mücadelelerinin aldığı şekiller, geri gidişleri, zikzakları, kapitalist dönemin erken despotizm örneklerini gündeme getirecektir. İşçi sınıfı ve toplumun ilerici unsurlarının kendi hakları için örgütlendiği dönemlerden (örneğin 19. yüzyılın 2. çeyreğinden) itibaren (AS: başlayarak) bunu baskılamanın hukuki, idari, askeri normları üretilmeye başlanacaktır. Bonapartizm, tam da buna karşılık vermek üzere somut tarihsel koşullarda sistem tarafından üretilmiş bir sistemik despotik yönetim tarzıdır. (…) Büyük burjuvazi, kendisine/birikim rejimine yönelebilecek genel tehditlerden korunabilmek adına, burjuva parlamenter sistemin aşındırılmasına (kendi dolaysız temsilcilerinin yer aldığı parlamentonun nominalleştirilmesine, düzenlemelerin parlamentoyu dışlayan cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapılmasına), kendisine veya bir fraksiyonuna karşı iktidarca zor unsurlarının kullanılmasına rıza gösterebilecek, oluşan diktatörlüğe omuz verebilecektir.”

Bonapartizm, bir anlamda, kapitalizmin hakim sınıfının kendi ürünü de olan demokrasinin yükünden erken dönemlerden itibaren (AS: başlayarak) kurtulma girişimidir. Ama bu erken dönemlerle de sınırlı kalmamıştır. “20. yüzyılın 2. çeyreğinde bile dünya, parlamentonun dışlanma koşulları bakımından Bonapartizmin de izlerini taşıyan Avrupa faşizmlerinin doğuşuna ve dünyayı insanlık tarihinin en büyük kıyımlarına sürüklemesine sahne olacaktır.” (6 Eylül 2016 tarihli aynı yazıdan). Her durumda, kapitalizmin belirli bir gelişme dönemine denk düşen despotik bir yönetim tarzı olduğu söylenebilir; ama bonapartizmin, özel olarak bir aydınlanma karşıtı despotizm uygulaması olduğu söylenemez.
***
AKP rejimi, kuvvetler birliğine yönelişi ve kullandığı otoriterlik araçları bakımından bu tarihi uygulamanın izini sürer. Bunda bir şaşırtıcılık yoktur; iktidara demokratik olmayan yollarla el koyma veya demokratik olmayan yollarla iktidarda kalma biçimleri ile uygulanan baskı araçları özünde benzeşirler ve birçok başka dikta örnekleri de kendi nüanslarını koruyarak bu tür yöntem ve araçları kullanmışlardır.

  • AKP’nin sivil darbeler silsilesiyle inşa ettiği tek adam rejimi,
  • Meclis’in yasa yapma tekelini ikameye yönelen Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin sıklığı,
  • 15 Temmuz 2016 sonrası OHAL Kararnameleriyle bunun daha da pekişmesi,
  • Anayasa ve yasalar dışına çıkışların denetimsiz kalması,
  • yürütmenin yargıyı da tam denetimine alarak kuvvetler birliğinin tamamlanması,
  • referandumlarla rejimi dönüştürme biçimi, kapitalist sistemin güncel evresine (neoliberal birikim tarzına) gayretkeş bir uyum ve sermayenin önceliklerinin karar süreçlerinde de öncelik alması gibi olgusal gelişmeler  bakımlarından bonapartist bir rejim inşası olarak tanımlanmaya uygun özellikler sunar. Buna karşılık, Ortaçağ değerlerine ve dinci yapılanmalara yöneliş bakımlarından çok daha geri hatta anakronik (zamanıyla uyumsuz) özellikler taşır. Hâkim sermaye çevrelerinin, sömürü ilişkilerinin devamının sağlanması ve özellikle çalışan sınıfların ekonomik/toplumsal hak arama mücadelelerinin sınırlandırılması bakımından
  • dinsel ideolojiyi bir uyuşturma ve baskılama aracı olarak kullanmaları AKP ile başlamış bir olgu değildir kuşkusuz. Ancak AKP bunun ötesine geçmekte, Cumhuriyetin modern bir kapitalist gelişme için gerçekleştirdiği tüm aydınlanma devrimlerini tersyüz ederek, kendi belirlediği dini temeller üzerinde yeni bir otokratik yapı inşa etmeye yönelmektedir. Bu, kapitalizm öncesinin ilişki biçimlerine ve değerlerine (ama kapitalizm tarafından dönüştürülmüş biçimleriyle) bir geriye dönüştür. İşte sermayenin hâkim kesimlerinin mutabık olmadıkları esas durum da budur.

AKP’nin evrim kuramının okutulmasını ders programlarından çıkarması ve İmam Hatip Liselerinin yaygınlaştırılması için nüfus ölçütlerinin iyice esnetilmesi gibi konularda attığı son adımlar, AKP’nin ısrarlı İslamizasyon projesinin sermayenin kabul sınırlarını aştığına dair yeni işaretlerdir. Bağnazlık derecesinin yükselmesi, toplumsal tepkileri de yükseltmekte, toplumu ayrıştırmakta ve toplum parçalarını birbirinden uzaklaştırmaktadır. Bu, yalnızca toplumun yönetilmesi bakımından değil, giderek sermayenin denetimindeki toplu çalışma mekânlarının yönetilmesi bakımından da sorun doğurucudur. Ayrıca, sermayenin nitelikli üst ve ara eleman talepleriyle uyumlu bir eğitim sistemi modeline tamamen aykırıdır. Sermaye sınıfının, İslamizasyonun ölçüsünün kaçtığına dair kaygıları artmaktadır.

Ama kaygıları bununla sınırlı değildir. Oluşmakta olan tek adam rejimi, kapitalizmin kutsallarına da dokunmaktadır: Bunlardan birincisi özel mülkiyet hakkıdır. AKP’nin eski siyasi ve ekonomik ortağı Cemaatçi yapıyla ters düşmesi ve bunun bir silahlı darbeye kadar uzanması sonrasında, bu yapıya yakın olduğu düşünülen sermaye çevrelerinin mülkiyet haklarına el konulması (her ne kadar bir yağmalama biçimini alan sermaye transferlerine de yol açmış olsa da) ciddi bir tedirginlik kaynağıdır. Üstelik,

  • Doğan grubu gibi tam iktidar yanlısı olmayan medya gruplarına karşı, hatta ülkenin en büyük sermaye grubu olan Koç Holding‘e karşı vergi/ekonomik denetim silahları kullanılarak düzenlenen sindirme/yola getirme saldırıları bu kaygıları büyütmektedir.
  • İkinci kutsal, kapitalist hukuk rejimidir.

Bu rejimin genel olarak sermayenin çıkarlarını gözetmesi beklenir ama sermaye şirketleri arasındaki uyuşmazlıklarda da tarafsız kalabilmesi istenir; ayrıca yargı sisteminin iktidardan bağımsız olması da, siyasi iktidarın temsil ettiği büyük güç yığılmasına karşı bir güvencedir.  Bunlar sağlanamadığı taktirde sistemin tanımladığı “adalet” kavramından uzaklaşılacaktır. Bu, yerli sermaye kadar onun yabancı ortaklarını veya bağımsız yabancı yatırımcıları da kaygılandırmaktadır. Dolayısıyla, iktidarın yargıyı tam kontrolüne (AS: denetimine) aldığı yeni yapının, bundan doğrudan çıkar sağlayan dar bir yandaş sermaye grubu dışında genel bir kabul görmesi beklenemez.

Kaygıların bir diğeri, egemen siyasal İslamcı gücün hegemonyasını kurma biçiminin çatışmacı olması ve iktidarını siyasi yollarla terk etmeme eğilimidir. Bu sadece kapitalist birikim tarzının çok temel bir gereksinimi olan ‘siyasi istikrarı’ tehdit etmemekte, aynı zamanda bir
iç savaş  potansiyelini içinde barındırmaktadır. Geçen haftaya damgasını vuran bir AKP yetkilisinin

  • “her eve (yani ‘her AKP’li eve’) bir makineli tüfek ve 1000 mermi gerek” çıkışının AKP liderliğince eleştiri konusu bile yapılmamasının da gösterdiği gibi, kaygı dozu tüm toplum katmanları bakımından yükselmektedir. İktidar partisinin ve liderinin sorumsuz, öngörüsüz, hata üstüne hata yapan, bunların siyasi bedelini ödemediği gibi bunlardan ders de almayan dış politika zikzakları da, toplumun geniş kesimleri için olduğu kadar, hatta ondan da fazla burjuvazinin kaygılarını yükseltmektedir; çünkü dış istikrarsızlıklar giderek içteki istikrarsızlara eklenmekte ve Suriye’nin 6 yıl önce -eğer AKP doğru yerde dursaydı- önlenebilir olan parçalanması, bugün tüm bölgeye sıçrayabilecek bir savaşı tahrik etmektedir.

Kuşkusuz AKP rejiminin yerleşme sürecinde sermayenin 2007’ye kadar tam kadro, 2007-2013 arasında çoğunluk desteğinin önemli bir rolü olmuştur. Ama sermayenin çeşitli katmanlarının 2013’ten sonra daha temkinli ve mesafeli bir tavır sergilediğini ve kayıtsız şartsız desteğin giderek bir yandaş sermaye grubuna doğru daraldığını, bu daralmada yukarıda sayılan etkenlerin rolü olduğunu gözardı etmemek gerekir. Kuşkusuz buradan sermaye lehine “demokrasi kahramanlığı” gibi fanteziler çıkarmaya savrulmadan. (Bu konuda bkz. 29 Eylül 2015 tarihli “Sermayenin “demokrasi mücadelesi” başlıklı soL Portal yazımız).

Sonsöz  : Kestirmeciliği ve indirgemeciliği aşan analizlere olan gereksinim büyümektedir.
(SOL PORTAL 2017-26, 27.6.2017)
==========================================
Dostlar,

AKP = RTE’nin 13 CİDDİ HATA KORİDORU

Sayın Prof. Oğuz Oyan ekonomi uzmanıdır. Gerçekten derinlikli çözümlemeleri çok öğreticidir. Üstelik Prof. Oyan oldukça arı (sade) bir dille anlatımını daha da etkin kılıyor. Bu yazısını Haziran sonunda bize de ulaştı sağolsun Oğuz hocamız. Biraz tutalım.. istedik. AKP = RTE‘nin politikalarına benzer sertlikle değil, sabır ve olgunlukla, yapılanların sakıncalarını sıralayarak ve seçenekler sunarak yaklaşımı benimsediğimiz biliniyor. Ne var ki, AKP = RTE, toplumla çatışmacı dayatmacı politikasını ısrarla sürdürüyor ve artık tüm veriler, gelişmeler bu yöntemin bilinçli olduğunu kanıtlıyor. Temmuz içinde ve Ağustos başında yaşanan gelişmeler ne yazık ki ek kanıtlar.. Oğuz hocanın yazısı zaten kapsamlı, biz de çok uzatmadan “13 hata” sıralayalım :

  1. Müftü – imamlara dinsel nikah olanağı sağlayarak laik – seküler rejimi temelinden zorlama
  2. Öğretim programı (Müfredat deniyor yanlışlıkla) yapılan kabul edilemez değişiklikler.. CİHAT = DİN SAVAŞI eğitiminin konması, EVRİM’in çıkarılması, Atatürk’ün iyice azaltılması… Yüz kızartıcı suçlara bulaşan gerici – dinci – yobaz vakıflara MEB’nın eğitimi adeta devretmesi.. Tüm okulların imam-hatipleştirilme dayatması..
  3. Atatürk’e karşı suçların artması ve AKP = RTE’nin beklenen tepkiyi vermemesi
  4. “Yeni devlet kuruyor R.T. Erdoğan..” gibisinden saçmalayan AKP yöneticilerine tepkinin karnından konuşma düzeyini aşmaması ve asla içtenlikli olmayışı
  5. Büyük ADALET YÜRÜYÜŞÜ ve MİTİNGİ ardından 10 maddelik çok haklı ve geniş tabanlı istemlere dönük AKP = RTE’nin hiçbir adım atmayışı..
  6. Suriye’de düşülen vahim hatadan sonra benzer çıkmaz politikanın Katar’da izlenmesi
  7. Ekonomide derinleşen yıkıma karşı hala yeter duyarlıkla yaklaşılmaması, hezeyanlar
  8. Kabine değişikliği ile FETÖ övgüleri – sözleri… çok açık kişilerin Bakan yapılması, yükseltilmesi, FETÖ’nün AKP içindeki siyasal ayağına inatla dokunul(a)maması..
  9. Tarım ve hayvancılık politikalarında ciddi yanlışların sürdürülmesi; yerli üreticinin dışalım (ithalat) sopasıyla terbiye edilmeye çalışılması..
  10. Büyükelçilikler dahil kamu personeli alımlarında hala yaraşırlığı (liyakatı) gözetmeyip yandaş atamaları sürdürme..
  11. AKP = RTE’nin şiddet söylemiyle toplumsal ayrışmayı sorumsuzca tırmandırarak sürdürmesi
  12. Dış politikada, içeriye dönük akıl dışı çatışma zeminine sürüklenilmesi..
  13. YAŞ’ta yaşananlar, Kıbrıs’ta kabul edilemez geri adımlar ve Yunan’a verilen 18 ada-adacık!

Liste daha da uzatılabilir ama temel “13 hata koridorunu” bir kez daha not düşelim..
AKP içinde aklı başında politikacılar ülkemizin umududur.
Erdoğan mutlaka ve acilen frenlenmek zorundadır.. ve zaman hızla akmaktadır..
Şu dakikalarda Beşikdüzü’nde konuşuyor (8.8.17; 15:53) Erdoğan ve bıktırıcı ezberlerinden başka yeni hiç bir şey yok! Ucuz ajitasyona devam.. Ayrıştırıcı ve aşağılayıcı, suçlayıcı ve ötekileştirici ve argo.. Ya be ya… ve gırtlağını yırtarcasına!? Niçin, neye yarayacak? Bir Cumhurbaşkanı ama parti genel başkanı kimliği öyle baskın ki! Mutlaka anamuhalefet CHP
genel başkanı Kılıçdaroğlu’na çatılacak.. “Düşman yaratmadan” olmuyor galiba! Az eğitimli oy tabanını pekiştirme, birarada tutma adına ateşle oynama değil de ne bu yapılanlar??
Çok yazık çok.. üstelik tehlikeli..

Nereye dek hey Lordum, ne-re-ye dek!?
Artık uyanmalıyız bu gaflet – dalalet uykusundan.

Yarın çoooo geç olabilir diye kaygılananlar artık AKP’nin az eğitimli ve çıkar bağımlısı + suça bulaşmış sekter kesimleri dışında kalan tüm toplum katmanları. Umarız bu olgu gözden kaçmaz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

KİTAP : Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

KİTAP     : Tarımda suçlu kim:
Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

Tarım alanları hızla azalıyor. Türkiye tarımsal ürünlerde net ithalatçı durumunda. Dünyada
tarım ürünleri fiyatları düşerken Türkiye’de artıyor. Ülke politikacıları ise hep suçu, sel, kuraklık, don gibi doğal afetlerde buluyor. Oysa insanların gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik tarım gibi stratejik sektöre çok daha ciddi yaklaşmak gerekir.  
 
Hatta, sahip olduğu doğal kaynaklar (toprak, su), coğrafi konumu, iklim koşulları gibi özelliklerinden dolayı tarım potansiyeli oldukça yüksek bir ülkede gelinen bu nokta,
tarım politikalarının bütünlüklü bir şekilde eleştirilmesi şarttır. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi ve Notabene Yayınları’nın ortaklaşa yayımladığı

Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği (1923-2013)

başlıklı kitap böylesi bir ihtiyacı karşılamaya dönük ihtiyacın bir ürünü!
Kitap, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak bugüne dek gelen tarımsal dönüşüme
ışık tutuyor.
 
SERMAYE BİRİKİMİ ve TARIM
 
Tarımın tarihsel gelişimi, ekonominin bütününün nasıl bir seyir izlediği ile doğrudan ilişkili. “Türkiye’nin 90 yıllık sermaye birikim tarihi hangi evrelerden oluşuyor, nasıl dönemlendirilebilir, bu dönemlendirmelere etki eden faktörler nelerdir?” gibi sorular önemlidir.
Tarımın her alt döneme göre şekillendiği bir gerçektir; iç talebe dönük birikim dönemlerinde farklı bir tarım, dış dünya ile bütünleşmeye geçilen dönemlerde farklı bir tarım. Kitapta bu analizlerin yapılmasını kolaylaştıracak makro çerçeve “90 Yıllık Sermaye Birikimi Sürecinin Kilometre Taşları, 1923-2013” başlıklı yazıda Mustafa Sönmez tarafından çiziliyor.
 
TARIMDA IMF GÖZETİMİ
 
Türkiye’de tarımın neoliberal politikalar doğrultusunda dönüştürülmesi IMF-Dünya Bankası programları doğrultusunda 2000’li yıllarda gerçekleştirildiği söylenebilir.
 
Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın bu dönemde “farklı iktidarlara karşın tek politika seçeneği”nin
geçerli olduğunu vurguladığı
“Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar”
başlıklı yazısında; bu politikalar sonucunda tarımda desteklemenin nitel ve nicel olarak gerilediği, gelir dağılımının bozulduğu, gıda güvenliğinin zayıfladığı, tarım dış ticaretinde
net ithalatçı konuma gelindiği, girdi fiyatları ile ürün satış fiyatları arasındaki makasın açılması nedeniyle çiftçinin üretimden soğuduğu ve milyonlarca hektar arazinin ekim alanı dışına çıktığı ortaya koyuyor.
 
GDO FAYDALI MI ZARARLI MI?
 
Endüstriyel tarımın günümüzde artık iyice belirginleşen olumsuzluklarına karşı, yine onun içinden bir mekanizma çözüm olarak ortaya atıldı: GDO’lar. İnsanlara; dünya çiftçilerinin özellikle de
küçük çiftçilerin hızla GDO’lu tohumlara yöneldiği, bu tohumların verimi yükselttiği, dolayısıyla açlığa çare olacağı, tarım ilacı kullanımını azalttığı, iklim değişikliğine çare olacağı, daha besleyici oldukları, sağlığa hiçbir olumsuz etkilerinin olmadığı anlatıldı.
Durum gerçekten bizlere anlatıldığı gibi mi? Ahmet Atalık’ın “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)” başlıklı yazısında GDO’ların aslında bize anlatıldığı gibi sevimli olmadığı, ülkemizdeki biyogüvenlik mevzuatı, bu çerçevede referans alınan küresel kurumların GDO şirketleri ile ilişkileri ve GDO projesinin gerçekte neyi hedeflediği irdeleniyor.
 
TOPRAK YOK OLUYOR!
 
Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy ve Yrd. Doç. Dr. Gökhan Özsoy tarafından kaleme alınan
“Tarım Arazilerinde Amaç Dışı Kullanım ve Sürdürülebilir Arazi Yönetim Sorunları”
başlıklı yazıda; en önemli doğal varlıklarımızdan biri olan toprakların yanlış kullanımlar sonunda erozyon, sanayi ve yerleşim alanı olarak kullanılma, çoraklaşma ve kirlenme nedeniyle ya tümden yok olduğu veya eski üretkenliklerine kavuşmaları için uzun yıllar ve pahalı yatırımlar gerektirecek ölçüde verimsizleşmekte ve bozulmakta olduğu ayrıntılandırılmış. Ayrıca toprak ve arazi kavramı; yönetmelikli ve yasalı dönemler temelinde tarım arazileri ve yasal süreçler ilişkisi; erozyon, amaç dışı arazi kullanımı, çevre kirliliği ve çoraklaşma konularını tartışılmış, amaç dışı arazi kullanımının önlenmesi ve sürdürülebilir arazi yönetimi koşulları değerlendirilmiştir.
 
KORKUT BORATAV’DAN 3 MAKALE
 
Kitapta, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın,
“Birikim Biçimleri ve Tarım” ile
“Tarımsal Fiyatlar, İstihdam ve Köylülüğün Kaderi”
başlıklı yazılarını dışında
“Son 15 Yılın Bölüşüm Göstergeleri”
başlıklı 3.  bir analizi bulunuyor. Korkut Boratav son yazısında, 1998-2012 dönemine ait
reel ücretler, emek verimi, işsizlik ve iç ticaret hadleri gibi sınıflar-arası bölüşüm göstergelerini irdeliyor.


Kitapta ayrıca çok değerlli bilim insanı ve uzmanların,

  • “Tarım politikalarının tarihsel gelişimi”,
    “Bitkisel ve hayvansal üretimdeki gelişmeler”,
    “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri”

    yazılarının yanı sıra tarımda neo-liberal reçetelerin sıkı bir eleştirisi yer alıyor.

http://www.guvenlicalisma.org/index.php? 24.07.2015

=====================================

Dostlar,

Ankara’ya döner dönmez edinip okuyacağımız kitapların başında olacak

Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

adlı kitap…

Emek verenlere, yazanlara – yazdıranlara ve yayımlayanlara ve de duyuranlara şükranla..

Gördüğünüz gibi Türkiye’de iyi – güzel “şeyler” de olmakta.. Olmaya devam edecek..

Ülkemiz AKP – RTE …… de kurtulacak..

Durup dururken oraya -boş bıraktığımız yere- hakettikleri olumsuz bir sıfat / sıfatlar koyup
“iyi saatte olsunlar”ın gazaplarını üstümüze çekmeyelim. 90+ yaşındaki emekli albay babası dedeyi bile TSK’ya mektubundan dolayı savcılığa çağırmışlar.. Bilinçli psikolojik savaşla yıldırma politikası.. Ama nereye dek ?? Baskıcı rejimlerin son dönemleri hep böyle oluyor..

Okuyucu oraya içinden geçen sıfatı / sıfatları kendi koyarak gönlünce okusun..
Yaratıcılığı sınırlamayalım..

Sevgi ve saygı ile.
11.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com