Şehir hastanesi sözleşmeleri sil baştan

Şehir hastanesi sözleşmeleri sil baştan

ÇİĞDEM TOKER
SÖZCÜ,
10 Temmuz 2019

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül“TBMM tatile girmeden” diye TV ekranında söz vermişti. Yargı reformunu kastediyordu. İlk “paket”te ifade özgürlüğü davalarına temyiz yolunun açılabileceğini de söylemişti. Tatil yaklaşırken, TBMM’de yargı reformunun ekim ayına kaldığı konuşuluyor. Bakan Gül’ün sözünü tutamaması bir yana; bu gecikme, bomboş suçlamalarla haksız cezalara mahkum olan gazeteci arkadaşlarımızın bedel ödemeyi sürdüreceği anlamına geliyor.
★★★
Bu tercihin iktidarın genel yaklaşımıyla çeliştiği söylenemez. Bir kere yargı reformu paketlerinde iktidara mali kaynak sağlayacak düzenleme yoktu ki! 150 milyon Dolar geliri Sayıştay denetimi olmadan toplayacak, Kamu İhale Kanunu’na bağlı olmadan ihale yapabilecek KTurizm Ajansı kanunu dururken yargı reformuna neden öncelik tanınsın?
Merkez Bankası’nın birikmiş 46 milyar TL ihtiyat akçesini Hazine’ye aktarmak, yurt dışı çıkış harcını 15 liradan 50 liraya çıkaracak maddelerin atıldığı torba kanun dururken, ifade özgürlüğünü ilgilendiren bir düzenleme dört aycık daha bekleyemez mi?
Nasılsa Beştepe’de şaşalı bir sunumu yapıldı. Alkışlar alındı. Daha ne…

KRİZE KRİZ DİYEMEMEK

TBMM’ye getirilen son “torba”, aslında kapsamlı bir incelemeyi hak ediyor. Kanun teklifinin gerekçesine baktığınızda, krize kriz dememek, AKP’nin krizdeki sorumluluğunu hissettirmemek için bürokratların nasıl ter döktüğünü görür gibi oluyorsunuz. Neymiş son “torba”nın amacı, şu dolambaçlı ifadeden anlayabilirseniz buyrun:

“Ulusal ve uluslararası konjonktür kaynaklı makro-ekonomik gelişmeler dolayısıyla reel sektörde ortaya çıkabilecek finansal sorunların çözümlenmesi.”

SAĞLIK BAKANLIĞI’NA DAVET

Torba yasada şehir hastaneleriyle ilgili önemli bir madde var. Bu köşeden sayısız kez duyurduğumuz, birkaç neslin ekonomik refahını rehin alacak Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerindeki ölçüsüzlüklere fren getiriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın bir KÖİ metodu olan Yap-Kirala-Devret yöntemiyle yaptırdığı şehir hastaneleriyle ilgili kanun değişikliği yapılıyor “torba” yasa ile. Yeni düzenleme, şehir hastanesi sözleşmelerinin sil baştan ele alınacağını gösteriyor:

Şu yeni düzenlemeye bakıldığında belli ki şehir hastanesi müteahhitleriyle Sağlık Bakanlığı arasında ciddi görüşmeler yapılmış:

“Sözleşme bedelinin artırılmaması kaydıyla kullanım bedeli veya hizmet bedeli artırılmak veya azaltılmak suretiyle değiştirilebilir. Sözleşme bedeli, net bugünkü değer dikkate alınarak belirlenir ve net bugünkü değer hesaplanmasına ilişkin esaslara yönetmelikte yer verilir. İdare tarafından gerekli görülmesi halinde yükleniciye ödenecek kullanım bedeli ödemelerine ilişkin TL veya döviz cinsinden alt ve üst limitler, sözleşme değişikliği düzenlemelerine uygun olarak belirlenebilir.”

En önemlisi de, bu maddenin en baştan başlayarak imzalanan şehir hastaneleri sözleşmelerine de uygulanacağı belirtiliyor. Yani Bilkent, Adana, Mersin, Yozgat hastanelerine.
Belli ki imzalanmış sözleşmelerin büyük yükü alarm zillerini çaldırdı ve şehir hastanesi müteahhitleriyle Sağlık Bakanlığı arasında ciddi görüşmeler yapıldı.
Sağlık Bakanlığı’nın “ticari sır” diye TBMM’den sakladığı şehir hastanesi sözleşmelerinde ne gibi değişiklikler yapılacağını açıklamasının tam zamanıdır.
=======================================

Dostlar,

Daha önceleri de bu hastaneler üzerinden yürütülen muazzam TALAN hakkında bu sitede yazdığımız çok sayıda makalede (lütfen okur musunuz, Erdoğan’ın “Hülya” sının ülkemiz için TALAN olduğunu haykırıyoruz…) sorduğumuz üzere, kısa 2 sorumuz var :

    1. Bu Sözleşmelerin içeriğini kamuoyundan saklanacak nitelikte mi, utanıyor (?) ya da korkuyor musunuz?
    2. Devlet, birtakım yerli – yabancı şirketlerle bu halkın vergisi ile kimi sözleşmeler yapacak ve bunların içeriği halktan saklanacak.. Gerekçesi de “ticari sır” olacak!? Peki halkın “Bilme hakkı” ne olacak? Bu sözleşmelere imza koyanlar kimden yana; kendi ülkelerinin – halkın hükümetleri midirler yoksa sermayeye teslim, hatta ortak olmuş, güdümüne girmiş tuhaf, pos-modern yapılanmalar mıdır..

Dikkat; özellikle 2. soru çoook ciddi ve kritik bir sorudur..

Sevgi ve saygı ile. 11 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Kanal İstanbul göz göre göre..

Kanal İstanbul göz göre göre..

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 29 Temmuz 2018
(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

[Haber görseli]

DOĞA İŞARET VERİYOR: Son yağışın ardından Sancaktape’de bir okulun istinat duvarı çöktü. Okulların tatil olması bir faciayı önledi. Bu, İstanbul’da bir hafta içinde üçüncü çökme haberi. Toprak kayıyor. Doğa işaret veriyor

Son yağışın ardından Sancaktape’de bir okulun istinat duvarı çöktü. Bu, İstanbul’da bir hafta içinde üçüncü çökme haberi. Toprak kayıyor. Doğa işaret veriyor. Kanal İstanbul için yasa çıkarma işlemi de tam bu işaretlerin zamanına rastlıyor.

Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle yapımı planlanan Kanal İstanbul, Cumhurbaşkanı Erdoğan için “stratejik” bir proje. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde hayalini kurduğu projeye kendisi gibi bakmayanlara kızıyor. Kızgınlığını TV’lerde ifade ediyor.

Kanal İstanbul birileri için muazzam rant kaynağı. Tabii ranta biz rant diyoruz. Rantçılar kendisine böyle demez. Onların şirketleri, “ülkenin kalkınmasına, millet memleket yararına” işlere katkıda bulunmak için vardır.

  • Bizler içinse Kanal İstanbul, kent hakkımızı elimizden alan, yaşamımızı tehdit etme olasılığı olan tehlikeli bir proje.

Zira bilime kulak veriyoruz. Mühendisliği ne kadar mükemmel olursa olsun, çarpık kentleşmiş, betona boğulmuş ve yakın gelecekte büyük deprem beklenen bir metropolde Kanal İstanbul’un doğayla oynamak anlamına geldiği görülüyor.

[Haber görseli]

Denizli milletvekili Gülizar Biçer Karaca, TBMM kürsüsünden tam da bu tehlikeye dikkat çeken bir konuşma yaptı:

“Bu projeyle 20 milyon nüfuslu bir beton şehir olan İstanbul’da tonlarca metreküp toprak yer değiştirecek ve beklenen o büyük deprem ciddi anlamda tetiklenecek. Yitiredeceğimiz canların hesabını nasıl vereceksiniz? Güzergâh üzerinde bulunan bir baraj yok edilecek (Sazlıdere). Çatalca’da 107 bin hektarlık orman alanı talan edilecek. Marmara’nın suyu kirlenecek, oksijen azalacak, ekolojik sistem tümüyle bozulacak.”

Biçer, sözlerini “Gelin, yandaş şirketlerin cebini doldurmak dışında bir işe yaramayacak bu projeden vazgeçelim. Ülkemize, kaynaklarımıza, doğamıza sahip çıkalım.” diye bitirdi.

KENT NEFES ALAMAYACAK

Yapılacak hafriyat saatte 600 kg toz emisyonu oluşturabilecek. İstanbul’un nefesi kirlenecek, hava kirliliğine bağlı hastalıklar artacak. 100 milyon hafriyat kamyonu seferi yapılacak. Hafriyatın 5 yıl süreceği düşünülürse, saatte 2 283 kamyon seferi yapılacak.

[Haber görseli]

‘Hafriyat çoklu tehdit’

Uzunluğu 45 km, genişliği 150, derinliği ise 25 m. olarak tasarlanan Kanal İstanbul’dan ciddi miktarda hafriyat çıkacak.
(AS: Aşağıda hesapladık..)

İlk ÇED başvuru raporunda geçen rakam 1.5 milyar metreküptü. Anlaşılan ihaleyle hazırlatılan etüt çalışması bitti ki, ilk verilerden farklı rakamlar konuşuluyor. Dahası henüz başlanmamış bir projede 65 milyar liralık maliyetin 35 milyar liraya düşeceği, böylece 30 milyar lira tasarruf edileceği gibi ilginç haberler de çıkıyor iktidar medyasında.

Bu fiktif (AS: var sayılan) tasarruf, kanal genişliği 400 m’den 275 m’ye çekilerek azaltılacakmış (AS: yapılacakmış!). Böylece çıkacak hafriyat miktarı da 800 milyon metreküp azalacakmış. Bu rakam da adacıkları yapmaya yetecekmiş. (Bizim hesabımızla 400 m genişlik, 45 km uzunluk ve 25 m derinlikte kanal 450 000 000 m3 oylumludur. Hafriyat da bu denli olacaktır..)

3. Havalimanı’na pist olacaktı

İlk açıklandığında çıkacak hafriyatın 3. Havalimanı’nda pistler için kullanılacağı söyleniyordu. İki proje eşzamanlı gerçekleşemedi. Olmadı. Şimdi bir de Millet Bahçesi’nde kullanılacağını okuyoruz. Saray medyasının millete “adacıklar”, “bahçecikler” diye anlattığı hafriyatın İstanbul’un başına neler getireceğini uzmanlardan okuyunca dehşete düşmemek olanaksız.

Mimar Ekin Halide Sarıca’nın Politeknik’teki gözaçıcı yazısı önemli. 1.5 milyar m3’e göre hesaplanmış bulguları, 800 milyon m3’e göre yarıya indirebilirsiniz:

– Bu miktarda hafriyat saatte 600 kg toz emisyonu oluşturabilecek. (…) Bu, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’ndeki limit değerin 600 katı. Yani proje havayı kirletecek, halkın sağlığını tehdit edecek. İstanbul’un nefesi kirlenecek, hava kirliliğine bağlı hastalıklar artacak.

– Toprak ve hafriyat miktarına göre malzemeyi taşımak ve alandan uzaklaştırmak için 15 m3’lük kamyonlar kullanıldığında 100 milyon hafriyat kamyonu seferi yapılacak. Hafriyatın 5 yıl süreceği düşünülürse, saatte 2 283 kamyon seferi anlamına geliyor.

– 22.5 km’lik 2 283 kamyon seferi, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’nde bir araç için belirtilen 0.35 kg/km toz emisyonu düşünüldüğünde saatte toplam 19.979 kg toz emisyonu havaya karışacak.

– Binlerce kamyonun İstanbul’un trafiğine, yollarına getireceği yük, halkın ulaşım güvenliğini tehdit edecek.

[Haber görseli]

Rapor açıklanmalı

Kanal İstanbul’un etkilerini anlatan yazı dizisindeki (Politeknik, Ocak 2018) ciddi belirlemeler bunlarla sınırlı değil:

– Proje güzergâhında mühendislik yapılarının yaşama geçmesiyle, alanda heyelan, sıvılaşma, korozyon, kireç taşlarının ergimesine bağlı büyük zemin göçükleri gibi yeni zemin sorunlarıyla karşı karşıya kalınması olasıdır.

– Projenin en yüksek kotu 140 m. Güzergâh tesis edilirken hafriyat alımı sırasında ve sonrasında çalışma ortamındaki yükseklik farklarının yaratacağı eğim artışları nedeniyle, doğal zemin mukavemet (dayanım) özelliklerini kaybedebilecek. Doğal hali zarar gören zeminlerde depremlerle veya yoğun yağış ile birlikte şev-heyelan riskleri ortaya çıkacak.

– Proje alanı birçok gömülü fay ile kesiliyor ve Kuzey Anadolu fay hattına en yakın uzaklığı 15 km ve en kuzeydeki bölümüne uzaklığı 60 km. Olası deprem ile birlikte oluşabilecek tsunami dalgalarının kanal güzergâhına girişiyle birlikte halk deprem dışında ikinci bir tehlike ile karşı karşıya kalacak. Proje kapsamındaki dolgu adalar, Marmara Denizi depremi esnasında risk altında olacak.

Sözün özü: Kanal İstanbul etüdü için Yüksel Proje ile 34 990 000 TL bedelle sözleşme imzalandığını, eski Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan açıklamıştı. Eğer bu çalışma tamamlandıysa, bu raporun halka açıklanması gerekir.

[Haber görseli]

Putin hangi restorana davetli ?

Geçen hafta Johennesburg Four Seasons Hotel’de şöyle bir diyalog gerçekleşti:

Putin: Beni restorana yemeğe davet etmeye söz vermiştiniz.

Erdoğan: Davet ediyorum.

Putin: Anlaşmıştık, et ürünlerimize pazarınızı açtığınızda restoranlarınızda bizim et ürünlerimizden yemekler olacak. O zaman yeriz.

İki lider arasındaki bu kısa konuşmanın merak uyandırmaması olanaksızdı. Bir kısmına, Rusya’nın “et tedariki” ile hemen yanıt geldi. Fakat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Putin’i hangi restorana davet ettiği, bir isim anıp anmadığına ilişkin gazetecilik merakı hâlâ geçerli.

Neden mi? Bundan üç yıl önce Bilal Erdoğan’ın, İtalyan Corriera Della Sera gazetesine verdiği sööyleşide, varlıklı halinin kaynakları sorulunca, beş restoranda ortaklığı bulunduğuna ilişkin sözleri henüz belleklerde olduğu için. Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan, mevkidaşını bu restoranlardan birine davet etmiş olabilir mi? Değilse, Erdoğan bir dünya liderini hangi restorana davet etmiş olabilir?
======================================
Dostlar,

KANAL İSTANBUL SATRANCI

“Ne söylesek boş…” aşamasına – çıkmazına sürüklendik..
Post-modern Cumhurbaşkanı tek adam, gerçekte Osmanlı sultanlarında çooooook daha yetkili.
Ağzından çıkan da çıkmayan da neredeyse yasa gücünde..

Sanırız bu proje ile Erdoğan, Fatih ile yarışıyor bilinç altında..
Karadan gemileri Haliç’e indiren Fatih Sultan Mehmet ile..
Tam bir çıkmaz 21. yy’ın şafağında Türkiye için..

Yalın bir hafriyat hesabı sunalım. Kanal İstanbul’un en az eni – boyu – derinliği belli..

  • 45 000 m uzunluk X 150 m en az genişlik X 25 m derinlik = 168 750 000 m3!100 m2 alanlı, 2,5 m yüksekliği olan 1 dairenin 675 bin katı!
    675 bin daire, ortalama 4 kişiden 2,7 milyon nüfuslu bir kent demektir.
    2,7 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Bursa’nın tüm konutlarının oylumu (hacmı) ölçüsünde toprak hafriyatı çıkacaktır Kanal İstanbul’dan..
    Bunca toprak, yoğun yerleşimli ve tarım alanı Trakya’da nereye konacaktır?
    Bölgede Hazine arazisi kalmamış gibidir. Daha uzaklarda yer bulunsa bile hem ciddi taşıma bedeli hem de o boşaltma yerinde ekolojik sorunlar çıkacaktır.

Hafriyat denize dökülecekse o bölgede yerel ekosistemi ciddi düzeyde bozacaktır..

Genişliği 275 m yaparsanız bu rakam yaklaşık 2 katına çıkar..

Kanal genişliğini 400 m tutarsanız yaklaşık 3 katına erişir hafriyat oylumu (hacmı).
Kanal’da yeter büyüklükte ve sayıda adacık yapabilmek için bu genişlik ancak yetebilir.

  • İstanbul Boğazı’nda yer tutamayan AKP yaratması İslami elit, nasıl nispet yapabilir başka?

Bunlar muazzam büyüklükte sayılar! Teknik hesaplar elbette çok önemli.
Biz deprembilimci ya da yakın dallardan değiliz. Ancak beklenen ve çok uzak olmadığı belirtilen büyük İstanbul depreminde bu Kanal, İstanbul’un Avrupa yakasında toprağın direncini olumsuz etkileyerek yanal atılımlı kayma, dolayısıyla depremin yıkıcı etkisinin daha da büyümesine yol açabilir mi??

Sitemizde birkaç yazıya yer verdik daha önce.. Örneğin;

  • Prof. Saydam : “Kanal İstanbul yapılırsa Marmara bölgesi için felaket olur!”

Sitemizdeki arama çubuğuna “Kanal İstanbul” yazılarak bu dosyalar çağrılabilir..

Sorunun bir de çok yönlü uluslararası boyutları var..

Çünkü Kanal’ın ekolojik – jeolojik – askeri.. etkileri salt Türkiye ile sınırlı kalmıyor.
Dolayısıyla Karadeniz ve Ege’de komşuluğu olan kıyıdaş ülkelerin uluslararası deniz hukukunun koruduğu kazanılmış hakları olacaktır. Başta Rusya!Bir de “Montrö Boğazlar Sözleşmesi rejimi” sorunu var ki, burası tam da bam teli.

Çünkü bu Kanal Montrö korumasının dışında kalıyor. Karadeniz’e NATO – ABD.. gemileri sınırlamasız geçebilecek.. Oysa Montrö Sözleşmesi, Lozan’da eksik kalan Boğazlara ilişkin
stratejik egemenlik haklarımızı güvence altına almıştı.  

Büyük Atatürk, Lozan’dan sonra 12 yıl uğraşarak, ilmek ilmek usta diplomasi ile,
tek kurşun atılmadan bu önemli Sözleşmeyi sağlamıştı. Şimdi bu kazanımlar boşa çıkabilecek, gereksiz alınan riskler ülkemizin barış ve güvenliğini tehdit edebilecektir.

Bu konuyu ise sitemizde E. Amiral Türker Ertürk‘ün önemli bir makalesiyle işlemiştik.
İstanbul Barosundan Av. Hüseyin Özbek de yazmıştı..

Ayrıca Ulusal Kanal’da yapılan bir oturumda, Ertürk Amiral ve Dış Politika uzmanı
E. Büyükelçi Onur Öymen.. sorunu derinlemesine irdelediler.
Aşağıdaki erişkeden TV kaydı izlenebilir, izlenmelidir..
(Sitemize 17 Ağustos 2014’te, 4 yıl önce yüklemiştik, erişke çalışıyor, 29 dakika..)

http://www.dailymotion.com/video/x23wjgb_turker-erturk-kanal-istanbul-projesi_news 

****
Atlantik güçleri bu çılgın projeyi destekleyebilir..
İlki iş yapmak ve rant iştahı; ikincisi ise Montrö’yü başta Rusya’nın aleyhine olmak üzere delmek..

Erdoğan “yalnız” sayılmayabilir bu satrançta!?.. Ama bir de Rusya ile kritik dengeler??

Ülkede basın, üniversite, STK’lar, direnebilecek halk.. TBMM mi kaldı / bırakıldı ki;
muhalefet edilebilsin!?

Tam da tüm olası (potansiyel) direnç odakları TEK ADAM SULTANLIĞI ile teslim alınmış iken konunun yeniden gündeme getirilmesi, Çin ile 4. nükleer güç santrali.. rastlantı olabilir mi?
Hiç ama hiiiiiç sanmıyoruz..

Batı emperyalizmi, 24 Haziran’a (2018) yaptığı yatırımın karşılığını alacak korkarız.
Yönlendirme (manüplasyon) çok yönlü rant aktarımı – paylaşımı ile epey başarılı olabilir..

Vah Türkiye’m vah.. en ağır bedelleri ödüyor. ödeyecek ama hala derin uykularda! 

  • Bir kez daha uyaralım                                          :
  • İstanbul’a olağanüstü “yüklenilmiştir”. Erdoğan bunun adını “ihanet” olarak koymuş ve kendisini de sorumlu tutmuştur. Hiç ama hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken devasa, aşırı lüks ve çoooook pahalı yeni havaalanı ve 20 milyona koşan muazzam nüfusa ek Kanal İstanbul, bölgede öngörülemeyecek çok yönlü çevresel yıkımlara / felaketlere yol açabilir; telafisi yoktur!

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 29 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Erken kabullenişteki tuhaflık

Erken kabullenişteki tuhaflık

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 27 Haziran 2018
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarihsel yapısı, ilkeleri, değerleri, misyonu ve kendisine aidiyet duygusuyla bağlı milyonlarca yurttaş ile ülkenin en köklü ve önemli örgütlü güçleri arasında yer alıyor.

Yönetim sisteminin -yazılı hukuk açısından da- değişeceği ve cumhurbaşkanı adaylarının yarıştığı tarihi 24 Haziran seçimlerinde, milyonlarca yurttaşın bu ölçekteki bir partiden beklentilerini yüksek tutması kadar haklı ve normal bir durum olamazdı.
İyi tasarlanmış, test edilmiş, güven veren ve sağlıklı işleyen bir seçim takip sistemi, bu beklentilerin başında geliyordu. Rejimin otoriterleştiği, koca ülkenin seçim verileri yayınında taammüden (AS: tasarlayarak)tekel konumuna getirilmiş bir haber ajansına mahkûm edildiği bir iklimde, alternatif sistem beklentisi -özellikle 16 Nisan 2017 referandumundan sonra- katlanarak artmıştı.
Önceki çeşitli seçimlerde yaşanmış, iletişim ve koordinasyon kopukluğu gibi gerçekte seçimin seyri ve sonuçları üzerinde belirleyici rolü bulunan temel alanlarda, benzer hatanın tekrarlanmayacağı umudu yüksekti. Zira bu umut bizzat parti yetkilileri tarafından topluma duyurulmuştu.
***
Ne var ki 24 Haziran gecesi, yine bu sistemin nasıl kurulamadığını, nasıl yine iktidar güdümündeki AA mutfağında hazırlanan manüplatif grafiklerin bütün ekranları kapladığını, nasıl alternatif olarak kurulan Adil Seçim Platformu’nun beklentileri karşılayamadığını izledik durduk.
CHP Sözcüsü BülentTezcan’ın iki saat arayla yaptığı açıklamalar arasındaki iddia ve ton farkı da seçimin adil, dürüst geçmesi için gerçekten de aç, susuz ve uykusuz kalan insanları gece karanlığında demoralize etti, hatta ağlattı.

Ciddiye almamak
Tezcan’ın o açıklamayı yaptığı sıralarda, YSK sistemine girilmiş oy oranının AA’nın ekranları dolduran oy oranlarından farklı olması, yurt dışından gelen oyların işlem gördüğü ATO merkezinde oyların sayımının sabahın ilk ışıklarına kadar sürmesi, CHP yönetiminin Cumhurbaşkanlığı seçimini Recep Tayyip Erdoğan’ın kazandığını kabul ettiği dakikalarda, eşzamanlı olarak sosyal medyada bir yerden bir yere taşınan sayısız oy çuvalı fotoğrafının yayımlanması, ne denli iyi niyetli olunursa olunsun, yaşamsal önemdeki bu konunun yeteri kadar ciddiye alınmadığını göstermektedir.
YSK Başkanı Sadi Güven’in sabaha karşı kameralar karşısına çıkıp henüz sisteme girmemiş oyların sonucu değiştirmeyeceğini söylemesine, kurumsal tek bir itirazın gelmemesigerçekten ilginçtir.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dünkü değerlendirme toplantısında sandıklara sahip çıkıldığını açıklayarak bu alanda çaba gösteren bütün gençlere teşekkür etti.
Ancak 24 Haziran seçimleri bu denli kolay kabullenilecek ölçüde normal geçmedi. Bu kolay ve rahat kabulleniş de o yüzden hiç normal değil.
Evet, ana muhalefet partisinin sandıklara sahip çıkma çabasının iyi niyetli ve geniş kapsamlı olduğu bir gerçek. Buna çok yerde tanıklık da ettik. Ancak “sahip çıkma”, sandık başında bulunmak, oyların sayımını izlemek, ıslak tutanak almak, seçim kurullarına götürmekle bitmiyor.

Bir rapor gerekli
Oylara sahip çıkmanın” içinde, o seçimin serinkanlı, yukarıdan bakan bir analitik fotoğraf çekmek olmalı. Eğer bütün sandıklara gidilememişse bunun nedenlerini, bir seçimin dürüst ve adil işlemesini engelleyen, “yaşamın olağan akışına” aykırı bütün durumları saptayıp listeleyecek, gerekirse özeleştiri de içeren bilimsel bir rapor hazırlanmasını, bu ülkenin demokratik değerlere inanan insanları hak ediyor.
O raporda mevcut kapasitenin neye yettiği, nerelerde eksik olduğu, nerelerde hata olduğu, nerelerde “gri alanlar” olduğu ortaya konulmalı ki, aynı hatalar tekrarlanmasın, insanlar hayal kırıklıklarına abone olmasın.
Sözgelimi şu anda milyonlarca insan AA’ya seçenek olarak kurulan ve iddiayla tanıtılan Adil Seçim Platformu’na ne olduğunu, niye iddia edildiği gibi çalışmadığını öğrenmek istiyor. Daha neşeli ve gamsız bir gece geçirmek varken tek bir oyun sayımda doğru okunup okunmadığı için sandık başında tartışmayı seçen delikanlı, evinde doğru düzgün yemek yemek varken, sandık başında İnce’nin tavsiyesine uyarak aç kalan genç kız, Ankara Barosu’nun eğitim merkezinde artan bir üzüntüyle, hazır ettikleri cübbesiyle bekleyen genç avukatlar o gece seçim sonuçlarının neden bu denli erken ve kolay kabul edildiğini bilmek istiyor.
Daha üç gün önce yapılmış iddialı konuşmalar, şefkatli seslenişler, büyük çağrılar, taahhütler bir zahmet hatırlanırsa, bu kolay kabullenişin ikna edici değil, tuhaf göründüğü daha iyi anlaşılacaktır.
=====================================
Dostlar,

Biz 24 Haziran 2018 gece yarısına doğru kuşkuları yazmaya, sorular sormaya, “karanlık alanların” aydınlatılmasını istemeye başladık, sürdürüyoruz..

Ancak ilerleme yok. CHP çok kısaca, “YSK verileriyle bizimkiler örtüşüyor” demekle yetindi. Bu açıklama birtakım politik – matematik analizlere dayanmalıydı, bu yok..

CB adayı M. İnce ise daha da erken, 2 kritik – dev sözcükle teslim oldu/ alındı : “Adam kazandı“!

Sitemizin web sitesinin ve orada erişkesi verilen yazıların ilgililerce ve halkımızca özenle ve bir kez daha okunmasını diliyoruz. İtiraz süresi doluyor.. YSK kesin sonuçları Resmi Gazetede yayınladığında “atı alan bir kez daha ve bir daha gereksinim duymamak üzere Üsküdar’a geçmiş” olacak.

İnsan sormadan edemiyor :
1. Kuzum sizlere ne oldu, afsunlandınız mı, sizi bir biçimde teslim – rehin mi aldılar?
2. Dahası da var : Kuzum siz kimden yanasınız gerçekte??.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Özelleştirmenin yeni adı : Şehir Hastaneleri

Özelleştirmenin yeni adı : Şehir Hastaneleri

Halk Sağlığı Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliğinin İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri’ kitabının derleyicisi Prof. Dr. Kayıhan Pala ile son dönemde sağlıkta en çok tartışılan konulardan biri olan şehir hastanelerini  konuştuk. Şehir hastaneleriyle birlikte sağlık alanında yeni bir özelleştirmeyle karşı karşıya olduğumuzu belirten Prof. Dr. Pala, kamu özel ortaklığı yönteminde, risk ve maliyetin kamu üzerinde kaldığına dikkat çekti. Sağlığa erişimin kolay ve ulaşabilir olmasının önemine işaret eden Prof. Dr. Pala, kentlerin dışına inşa edilen şehir hastanelerine ulaşımın da büyük bir sorun olduğunu söyledi. KÖO yönteminin sağlık alanında uygulandığı ülkelerde amacın kamu yararı olmadığının bilindiğini dile getiren Pala  “KÖO çerçevesinde çalışan hastaneler, sağlık hizmetleri sistemini eriten, özel ve kâr amaçlı hizmetler vermektedir. Burada hizmetin odak noktasını insanın sağlığı değil, elde edilecek kâr oluşturmaktadır” dedi.  Pala, Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunları çözebilmek için kamucu, eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir bir sağlık sistemine gereksinim duyulduğunu vurguladı.

Şehir hastaneleri Türkiye için gerekli mi?

Kamu-özel ortaklığı (KÖO) yöntemi ile yapılan şehir hastaneleri ülkemiz için gerekli değil, gereksinim duyduğumuz kamu hastanelerini kendi olanaklarımızla yapabiliriz. Devletin yatırımlarını belli bir plana uyarak yapması halinde uzun dönem borçlanarak ya da kira ödeyerek KÖO gibi yöntemleri kullanmasına gerek yoktur. Çünkü bu yöntemler çok pahalıdır ve bu yüksek maliyetler halkın cebinden çıkmaktadır. Örneğin yalnızca 2018 bütçesine ‘şehir hastaneleri’ kullanım ve değişken hizmet bedeli için konulan 2.6 milyar TL ile 150 yataklı tam teşekküllü 64 hastane yaptırılabileceği hesaplanmıştır. Kiranın 25 yıl boyunca ve her yeni açılacak hastaneyle birlikte artarak ödeneceği düşünülürse, toplumun ne kadar büyük bir maliyetle karşı karşıya bırakıldığı daha iyi anlaşılacaktır.

RİSK VE MALİYET KAMUYA

Şehir hastaneleriyle sağlık alanında ‘yap işlet devret’ yöntemine geçilmesi ne anlama geliyor?

Şehir hastaneleri ‘kamu’ adını kullanarak küresel sermayeye yeni ve büyük bir kaynak aktarmanın aracı olacak gibi görünmektedir. Kamuoyu sağlık alanında yeni bir özelleştirme ile karşı karşıyadır.

Şehir hastanelerine verilen ‘garantili hasta kapasitesi’, kira ve vergi muafiyeti nedir?

Kamu özel ortaklığı yönteminde, risk ve maliyet kamu üzerinde kalır, özel şirketlere kiralar yoluyla yatırım finansmanı ve hizmet devriyle de gelir garantisi verilir. Türkiye’de şehir hastanelerinin ihalelerini alan şirketlere, hacme dayalı hizmetler için hastanelerin yüzde 70 doluluk oranında çalıştırılacağı garanti edilmektedir. Bu oran yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastaneleri için yüzde 80’dir.

Şehir hastaneleri hükümet tarafından ‘lüks otel gibi’ tanımlanıyor. Bunun gerçekliği nedir?

Şehir hastanelerinin büyüklüğü ve yatak başına kapalı alanın yüksekliği hükümet tarafından topluma ‘lüks otel’ gibi tanıtılmasına yol açsa da, hastaların gereksinimi lüks otel değil, nitelikli sağlık hizmetidir. Şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 metrekare kapalı alan düşmektedir, bu bazı şehir hastanelerinde 350 metrekareyi geçmektedir. Ancak açık söylemek gerekirse, kapalı alanların çok fazla planlanması ile bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş gibi görünüyor. Çünkü gelişmiş ülkelerde yeni yapılan hastanelere bakıldığında yatak başına düşen kapalı alanın genel olarak 150-200 metrekare dolaylarında olduğu görülüyor.

Şehir hastanelerinin yerleşim merkezlerine uzak olmasının sağlığa erişim açısından bir dezavantajı var mı?

Elbette var. Sağlık hizmetlerine kolay erişim için, hastanelerin toplumun yaşadığı yerlere yakın inşa edilmesi gerekir. Örneğin Bursa Şehir Hastanesine ulaşmak için kentin doğusunda yaşayan bir hastanın 29 kilometre yol katetmesi gerekecektir. Üstelik şehir hastanesine her hangi bir kamu ulaşımı da yoktur.

Bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘tıp fakültesi hastaneleri bize zarar ettiriyor. Bunları kapatmamız gerek’ açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sağlık en temel insan hakkıdır ve hükümet halkın her hangi bir engelle karşılaşmaksızın sağlık hizmetlerine erişiminden sorumludur. Bu bağlamda kamu hastanelerinin kâr/zarar açısından tartışılması söz konusu değildir. Üstelik tıp fakültelerinin en önemli işlevinin hekim yetiştirmek olduğu da unutulmamalıdır.

‘SAĞLIK, ÜCRETSİZ VE ULAŞILABİLİR OLMALI’

Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunların çözümü gibi sunuluyor şehir hastaneleri, sizin çözüm öneriniz nedir?

Şehir hastaneleri ‘çözüm’ değil, ‘sorun’ kaynağıdır. Türkiye’de şehir hastaneleri için öngörülen temel sorun alanları başta finansman yöntemi (Kamuya çok yüksek maliyet, taşınacak kamu hastanelerinin ödeme güçlüğü, Hazine garantisi ve iflas durumunda izlenecek yol) olmak üzere, yer seçimi (Tarım arazilerinin imara açılmasıyla taşkın alanlarında inşaat yapılması), kent merkezlerindeki hastanelerin kapatılmasıyla birlikte yurttaşların söz konusu hastanelere ulaşım ve erişim sorunları (coğrafi/ekonomik erişilebilirlik), taşınacak kamu hastanelerinin boşaltacağı yerleşkelerin durumu (İhaleleri alan şirketlere devredilmesi söz konusu). Taşınacak kamu hastanelerindeki hem sağlık hem de destek hizmetlerinin sunulması ile ilgili imtiyazlar ve sağlık çalışanlarının istihdam ve özlük hakları sorunları olarak sıralanabilir. KÖO yönteminin sağlık alanında uygulandığı ülkelerde bu uygulamaların piyasa için yeni fırsatlar sağlayan bir yaklaşım olduğu, amacının kamu yararı olmadığı bilinmektedir. KÖO çerçevesinde çalışan hastaneler, sağlık hizmetleri sistemini eriten, özel ve kâr amaçlı hizmetler vermektedir. Burada hizmetin odak noktasını insanın sağlığı değil, elde edilecek kâr oluşturmaktadır. Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunları çözebilmek için kamucu, eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir bir sağlık sistemine gereksinimi bulunmaktadır.

ŞEHİR HASTANELERİ TÜM BOYUTLARIYLA ELE ALINIYOR

‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri” İletişim Yayınları’ndan çıktı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Şehir Hastaneleri İzleme Grubu tarafından hazırlanan, Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın derlediği ‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri’ başlıklı kitap İletişim Yayınları’ndan çıktı. Editörlüğünü Tanıl Bora’nın üstlendiği kitapta, şehir hastaneleri çeşitli boyutlarıyla ele alınıyor. TTB’nin, Türkiye’de ilk gündeme geldiği günden bu yana titiz bir çalışma yürüterek ürettiği ve biriktirdiği belge ve bilgiler bir kitapta toplandı. Şehir hastaneleriyle ilgili gerek hukuksal sürecin ayrıntıları, gerek karşılaştırmalı dünya örnekleri ve bu modelin artık neden dünyada vazgeçilmekte olduğu, gerek ‘kamu’ adı altında piyasaya nasıl kaynak aktarıldığı bu kitapta alanında uzman adların kaleminden aktarılıyor. Kitapta yer alan bazı makaleler:

Talan Yoluyla Sermaye Birikim Aracı Olarak Kamu-Özel Ortaklığı: Verimsiz ve Pahalı Bir Finansman Modeli’ – T. Sabri Öncü

Sağlık Alanında Kamu-Özel Ortaklığı: Birleşik Krallık Deneyimi’ – Kayıhan Pala,

Sağlıkta Dönüşümde Son Dönem: Şehir Hastaneleri’ – Raşit Tükel,

Bütçeyi Hasta Eden Bir Sağlık Modeli: Şehir Hastaneleri’ – Çiğdem Toker,

Orda Bir Hastane Var Uzakta: Mersin Şehir Hastanesi’ – Ful Uğurhan

==============================================

Dostlar,

Sevgili meslektaşımız Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala‘yı ve bu yapıta emek veren yazarları bu önemli ürünleri nedeniyle kutluyoruz.

Dileriz Dr. Pala, Bursa 4. sıra CHP milletvekilliği adaylığında başarılı olur ve bu sorunları TBMM’de dillendirir…

Dileriz sağduyu egemen olsun ve Türkiye bu muazzam küresel talana bir an önce “dur” diyebilsin!

Sitemizin manşetinde ŞEHİR HASTANELERİ KUMPASI için hala şu dizeler duruyor…

  • Şehir hastaneleri UTANÇ VERİCİ BİR KİTLESEL – TOPLUMSAL HARAÇTIR!
  • ŞEHİR HASTANELERİ AÇIKÇA KÜRESEL SERMAYEYE KAPİTÜLASYONDUR ve Lozan Anlaşmasına da aykırıdır!
  • CB adayları ve siyasal partiler bu temaları halka işlemek iktidardan hesap sormak zorundadır! İktidar değişikliğinde bu küresel talanın durdurulacağı sözü halka verilmelidir.
  • AKP’nin sağlık politikası asla yerli – milli değildir; kendisine dikte edilmiştir.
  • AKP iktidarı, sağlıkta da bu küresel soygun politikalarının taşeronudur!
  • Erdoğan, nasıl oluyor da, “biz yerli ve milliyiz” diyebilmektedir!? Çok utandırıcı!
    devamı : http://ahmetsaltik.net/2018/06/15/saglik-sistemi-insan-onurunu-hice-sayiyor/

Sevgi ve saygı ile. 25 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Şehir Hastaneleri’nde büyük sansür

Şehir Hastaneleri’nde büyük sansür

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 20.05.2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

2017’de dört şehir hastanesi açıldı: Yozgat, Mersin, Adana, Isparta.
Bu ay başında açılan Kayseri ile 2018’de beş şehir hastanesi planlanıyor:
Ankara-Bilkent, Elazığ, Eskişehir ve Manisa.
Evet, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yaptırılan şehir hastanelerini müteahhit şirketler yapıyor. Doğru; krediyi de şirketler buluyor. Fakat onlarca kez yazdığımı bıkmadan yine yazıyorum: AKP kadroları “Milletin cebinden beş kuruş çıkmıyor” derken doğru söylemiyor.

Sağlık Bakanlığı, bu hastaneler için müteahhitlere kiracı.
30’un üzerindeki şehir hastanesine 25 yıl kira ödenecek.

Dördünde de başladı. Fakat döviz cinsinden belirlenmiş kira bedelleri gizli.
Çünkü sözleşmeleri ticari sırmış!

Bakanlık veri karartıyor

Buna karşın hastane ölçeğinde olmasa bile, verileri toplu olarak izlediğimiz güvenilir bir kaynak vardı: Kalkınma Bakanlığı raporları. Bakanlık uzmanlarının 2015 ve 2016 yılı gelişmelerini analiz ettiği “KÖİ 2015” ve “KÖİ 2016” raporları sayesinde şu kritik bilgiye ulaşmıştık:

2015’te 17 hastane için 27 milyar dolar olan kira yükümlülüğü, 2016’da 18 şehir hastanesi için 30 milyar dolara yükselmişti. Taze haber: Şimdi 2017 raporu çıktı. Bakanlığın, “Yatırım Programlama İzleme ve Değerlendirme Genel Müdürlüğü”nün raporuna baktık. Bir de ne görelim, şehir hastanelerinde devletin, proje sayısına göre kira yükümlülüğünü gösteren tablolar artık yok! Belli ki AKP iktidarı, her mitingde bağırdıkları “Milletin cebinden beş kuruş çıkmıyor” propagandasının doğru olmadığını devlet rakamlarıyla kanıtlamamızdan rahatsız olmuş. Fakat istendiği kadar gerçekler karartılsın:

  • Devletin 18 hastane için 30 milyar dolarlık bir kira yükümlülüğü olduğunu artık biliyoruz. 

Dört hastaneye 1.5 milyar dolar

Henüz karartılmadan önce. Bakanlığın iki raporundaki iki veri bize şunu göstermişti:
Yapımları hızla tamamlanan şehir hastanelerinde (ŞH) ödenecek kira bir yılda % 10 arttı.
Hastane sayısı 17’den 18’e çıkarken, yani bir hastane artmışken kira tutarı 3 milyar dolar birden artmıştı. İlerleyen günlerde konuyu yine gündeme taşırız. Şimdilik şu yeni bilgileri paylaşalım.
Son rapora göre, geçen yıl açılan dört hastanenin yatırım tutarları şöyle:

Yozgat ŞH 178 milyon dolar
Mersin ŞH 374.4 milyon dolar
Adana ŞH 669 milyon dolar
Isparta ŞH 310 milyon dolar
Toplam 1 milyar 531 milyon dolar.
****
Cebimizden milyarlar çıkacak

Kalkınma Bakanlığı’na göre halen yapım aşamasındaki ŞH sayısı: 17.
Yatırım tutarı: 10 milyar 175 milyon dolar. Böylece açılmış ve açılacak şehir hastanelerinin sayısı 21’e; toplam yatırım tutarı da 11.7 milyar dolara ulaşıyor.

Unutmayalım : 11.7 milyar dolar müteahhitlerin cebinden çıkıyor ama bu tutarın çok fazlası Bakanlık tarafından şirketlere kira olarak ödenecek. Yani bizi yönetenler haklı aslında:

  • Milletin cebinden beş kuruş çıkmayacak, yüzlerce milyar lira çıkacak.

    Rapordaki kira bedeli tablosuna sansürün nedeni bu.
    ===============================================

    Dostlar,

    Mızrak çuvala sığmıyor artık..
    Şehir hastaneleri ile ilgili, AKP’nin en büyük talanlarından biri olan bu küresel proje hakkında web sitemizde epey yazı var.. TV konuşmamız, panel konuşmamız için youtube erişkeleri, power point sunumu, makaleler…
    Göz göre göre 81 milyon insanı kandırmaya çabalıyor AKP iktidarı..
    Halkın bilgilenme hakkını bile gasp ederek..
    5018 sayılı yasanın gereği olan kamu harcamalarında saydamlık kuralını da çiğneyerek..
    Peki, nereye dek?
    Gittiği yere dek… der gibi olduğunuzu  sezinliyor hatta görüyorum..

    Olan ülkemize – halkımıza oluyor..
    Ama sorulur hesabı elbet bir gün..

    Bu arada konuyu ısrarla izleyen ve önemli veriler paylaşan Cumhuriyet yazarı Sn. Çiğdem Toker’e şükranlarımızı sunuyoruz..

    Daha önce de söyledik – yazdık; bir kez daha çok açık not düşelim :

  • Şehir hastaneleri apaçık kapitülasyondur ve
    Lozan Andlaşmasına da aykırıdır!

    Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com