KOD-29 ZORBALIĞI

KOD-29 ZORBALIĞI

Murat Sururi ÖZBÜLBÜLMurat Sururi ÖZBÜLBÜL
mozbulbul@yahoo.com
KOD-29 zorbalığı – Murat Sururi ÖZBÜLBÜL (gunboyugazetesi.com.tr)

DİSK-AR tarafından açıklanan verilere göre; Covid-19 pandemisi önlemleri kapsamında işten çıkarma yasağının uygulandığı 2020 yılında 177 bin işçi Kod-29 gerekçesiyle işten çıkarıldı!

Kamuoyunda “Kod-29” olarak bilinen ve işçinin iş sözleşmesinin işveren tarafından İş Kanunu’nun 25-II maddesinde yer alan “Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” gerekçesi ile feshedilmesi çalışma yaşamının kanayan bir yarasıdır.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) işten çıkarma veya ayrılma kodlarına ilişkin verileri maalesef yayımlamıyor. DİSK-AR tarafından açıklanan ve kurumun CİMER başvurusu ile SGK’den elde edilen verilere göre, 2020 yılında 34.145 kadın ve 142.517 erkek olmak üzere 176.662 işçi Kod-29 nedeniyle işten çıkarılmış bulunmaktadır. Bu hesaba göre, Kod-29 ile işten çıkarılanların sayısı ayda ortalama 14.772 ve günde ortalama 491 kişi olmuş bulunuyor.

İş Kanunu’nun 25-II maddesi işten çıkarma yasağının istisnalarından birini oluşturuyor. Bahse konu kanun uyarınca Kod-29 ile işten çıkarılan işçiler kıdem tazminatı ve ihbar öneli / tazminatı alamıyorlar. Ayrıca Kod-29’dan çıkarılan işçiler, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak işsizlik ödeneğinden de yararlanamıyor.

İşverenlerin uzun yıllardır, işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı haklarını gasp etmek için başvurdukları bu yöntem, Covid-19 döneminde uygulanan işten çıkarma yasağını delmek için de kötüye kullanılıyor ve artık tam bir zorbalığa dönüşmüş bulunuyor.

İşten çıkarma yasağını delmek için Kod-29 uygulamasını kullanmanın bir zorbalık olması bir yana, yasada işverenin istismarına bu denli açık bir madde bulunması öncelikle tartışmamız gereken bir husustur. Çalışma yaşamını biçimlendiren temel yasada iki yan arasında çalışanlar aleyhine bu denli adaletsiz ve istismara açık bir madde bulunmasını kabul etmek asla mümkün değildir.

Elbette işin mahkeme yönü var Kod-29 gerekçesi ile işten çıkarılan bir çalışan kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyorsa Çalışma Bakanlığına, iş müfettişliğine ve mahkemelere başvurma hakkına sahip (AS: önce arabulucuya ne yazık ki..). Fakat ülkemizde mahkeme süreçleri malum hem uzun ve hem de oldukça pahalı bir süreç, işverenler daima bu süreci daha kolay yürütme ,takip etme olanağına sahipler. Zor bela geçimini sağlayan, birkaç ay bile aylık alamadığı zaman yaşamında çok ciddi sıkıntılar ile karşılaşacağını bilen bir çalışanın, nasılsa mahkeme var diyerek işverenin haksız ve adaletsiz uygulamalarına direnmesi kolay mı?

İşin açığı bu Kod-29, çalışanın tepesinde sallanan Demokles’in kılıcı gibidir, çalışanlar bu olasılığı kolay kolay göz ardı edemezler, bu yüzden de patronların keyfine göre uygulamaya koyabileceği bu madde acilen (AS: ivedilikle) değiştirilmelidir.

Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” başlığı altında düzenlenen hükme göre; işçinin işvereni yanıltması, şeref ve namusa dokunacak sözleri ve davranışları, cinsel tacizde bulunması, sataşması ve sarhoşluğu, doğruluk ve sadakate (AS: bağlılığa) uymayan davranışları, işyerinde suç işlemesi, işe devamsızlığı, görevini yerine getirmemesi, iş güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işverenin malına zarar vermesi ve bunlara benzer durumlar; işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları olarak kabul edilmiştir. Dikkat edilirse bu hükümde yer alan birçok davranış aynı zamanda suç kapsamına da girebilmektedir, bir yerde suç varsa orada hüküm verme ve ceza kesme yetkisi kesinlikle mahkemelerin olmalıdır. (AS: sayılanların bir bölümü suç olmayıp kabahattir ve yönetsel yaptırımlara bağlanmasında hukuksal sakınca yoktur..)

Bu yüzden de bir çalışanın Kod-29 ile işten çıkarılması patronların takdirine değil, yasal bir sürece bağlı olmalıdır. İşveren önce yasal bir süreçte Kod-29 gerekçelerini kanıtlamalı ve ancak bu kanıtlama süreci sonunda çalışanı Kod-29 gerekçesi ile çıkarabilmelidir.

Öte yandan Kod-29 uygulaması mutlaka nesnel ölçütlere bağlanmalı, öznel değerlendirmelerden ve işverenin takdirinden tümü ile arındırılmalıdır. Sendikalı olmak, sendika kurmaya çalışmak, öbür çalışanları sendika üyesi olmaya çağırmak gibi anayasal hakların kullanımı kesinlikle ve kesinlikle  Kod-29 gerekçesi değildir. Ancak birçok durumda bu anayasal haklarını kullanmaya çalışanlar sudan gerekçelerle İş Yasasının “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” başlıklı 25/2 maddesi uyarınca işten çıkarılmaktadır ki bu da ülkemizin bir gerçeğidir.

Çalışma yaşamımızı ve iş barışını yakından ilgilendiren bu konuda iktidarın ivedilikle önlem alması, her iki yan için de hak, hukuk ve adalet içeren bir yasal düzenlemeye gitmesi gerekmektedir.

Kaynak: KOD-29 zorbalığı – Murat Sururi ÖZBÜLBÜL

Saltanat günleri

Saltanat günleri

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

 

Son zamanlarda yaşanan olaylar bile Türkiye’nin büyük bir felakete sürüklendiğinin habercisidir.

  • HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dokunulmazlığının hukuk dışı gerekçelerle kaldırılması;
  • yıllardır seçime giren ve bugüne kadar yasal bir parti olarak görülen HDP için, siyasetçilerin talimatıyla, sözde yargı üyeleri tarafından kapatma davasının açılması;
  • laikliğe ve ulusal egemenliğe karşı hükümet darbelerinin rutin politikaya dönüştüğü bir dönemde, okullarda okunan ulusal andın, sözde yargı tarafından kaldırılması;
  • Türkiye’nin, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemeye yönelik İstanbul Sözleşmesinden, TBMM’nin onayı alınmadan, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekilmesi;
  • köktendinci medyanın hilafet çağrıları yapması;
  • Ayasofya’daki bir imamın, anayasadan laiklik ilkesinin kaldırılması gerektiğini açıklaması;
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir komutanın tekke ve tarikat üyesi olduğuna dair görüntülerin ortaya çıkması;
  • harp okullarına girebilmek için var olan “irticacı faaliyet içinde olmamak” koşulunun kaldırılması;
  • mülkiyeti İstanbul Belediyesi’nde olan Gezi Parkının hukuk dışı yollarla gasp edilmesi;
  • İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının egemenliğini Türkiye’ye devreden Montrö Antlaşması’ndan, Türkiye’nin, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekilebileceğinin TBMM “başkanı” tarafından ifade edilmesi;
  • Kanal İstanbul adlı ucube projenin gerçekleştirilmesi çalışmalarına hız verilmesi;
  • Katar ile ne olduğu belli olmayan “suların yönetimine” dair bir antlaşmanın yapılması;
  • halk Covid-19 pandemisinden dolayı kısıtlamaya tabi tutulurken AKP kongrelerinde bu önlemlerin uygulanmaması;
  • Merkez Bankası başkanının bir gece yarısı operasyonuyla görevden alınması; Türk Lirası’nın bir günde dolar ve Avro karşısında %15 dolayında değer kaybetmesi; bu olaylara dair örneklerdir.
    ***

Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk, saltanatı, 1922 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de onayıyla kaldırmıştır. Böylece bu topraklarda, padişahlık ve sultanlık yönetimi sona ermiştir. Bu devrimle birlikte, monarşi yıkılmıştır ve cumhuriyetin temelleri atılmıştır.

Atatürk 1924 yılında da TBMM’nin de onayıyla, halifeliği kaldırmıştır. Bu devrimle birlikte, teokrasinin sona erdirilmesi ve laikliğin benimsenmesi doğrultusundaki en önemli adımlardan birisi atılmıştır.

Bunları içine sindiremeyen cumhuriyet, laiklik ve demokrasi düşmanı AKP iktidarı, 21. yüzyılda, saltanatçılık ve halifecilik oyunu oynamaktadır.

İrtica 21. yüzyılda, Türkiye’de iktidardadır!

  • “Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, padişah olduğu sanrısıyla ülkeyi yönetmektedir.
  • “Diyanet İşleri Başkanı” Ali Erbaş, halife olduğu sanrısıyla İslam dinini tekeli altına almıştır.
  • Ayasofya’daki fetihçi imam Mehmet Boynukalın, şeyhülislam olduğu sanrısıyla, laik rejimi yıkma çağrısı yapmaktadır.

***
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Erdoğan’a, Erbaş’a, Boynukalın’a ve AKP’ye göre, saltanat ve halifelik devam etmektedir.

Sanrıların, sanıların ve gerçeklikte karşılığı olmayan inançların, iktidarı geçici olarak ele geçirenler tarafından, bir topluma ve ülkeye, takıntılı bir biçimde, zorla dayatılması durumunda, o toplumun ve ülkenin ne kadar büyük felaketlerle karşılaşabileceğini tarih kanıtlamıştır.

Ancak tarihe de siyasete de olgular üzerinden değil, kurgular üzerinden yaklaşan AKP’nin, bunu kavrayabilecek bir kapasitesi yoktur. Bu AKP’nin doğasına, yapısına, özüne aykırıdır.
***

Uygarlık tarihi, belli başlı hakların elde edilmesinin yüzlerce yıl sürebileceğini, ancak bu haklar elde edildikten sonra, birilerinin kazanılan hakları gasp etmesiyle sonuçlanan despotik yönetimlerin, sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. AKP hükümeti de bir gün mutlaka sona erecektir ve kazanılmış hakları vatandaşların elinden alanlar, bunun hesabını hukuk önünde vereceklerdir.

Zulüm yapan insanlar aslında, cesur insanlar değillerdir. Zulüm yapan insanlar o nedenle eşit ve özgür koşulları sevmezler. Ancak zulüm yapan insanlar buna rağmen, zulüm yapmak cesaretini, zulüm yaptıkları insanların korkaklığından alırlar.

Bunu toplum olarak kavradığımız zaman, zulüm yapanlar yenilgiye uğrayacaklardır.

Atatürkçülere Eleştiri ve Öneriler..

Atatürkçülere Eleştiri ve Öneriler..

‘Atatürkçüler’ Kendi Zaaflarını Görmeli ve Sözde ve Eylemde Atatürkçü olmalılar

Sefa Yürükel
Sefa Yürükel
Sosyal Antropolog ve Etnograf
Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı
Atatürkçülük (Kemalizm) günümüzde bürokratların ya da toplumdan uzak entellektüellerin arasında kalmış ve kitleselleşmemiş, fikri, felsefesi ve bir akım olarak varlığı fikri gettocu bir kesimin elinde kalmış bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kemalizm son 82 yıldır karşı devrimcilere verilen ödünlerle de doğrudan Kemalistim diyenler ve o günkü iktidar sahiplerince Devlet ideolojisi olmaktan zaten 1938’den sonra çıkartılmış, Atatürk’ün başlattığı devrimlerden vaz geçilmiş ve iktidar altın tepside ABD işbirlikçisi  ve Türk ve Türk devrimlerinin düşmanı Emevici (saltanatçı) gericiliği ideoloji olarak kabul eden odaklara teslim edilmiştir.  
Fakat aynı Atatürkçüyüm diyen kesim  bu süre içinde hiçbir şey üretemediği, devrimci değerler konusunda mücadele etmediği ve halkı örgütlemediği gibi, 1920’den 1938’e dek Kemalizmin milleti ve devleti için ürettiği mirası yemekten de geri kalmamış, yapay bir ‘Atatürkçülükle’ kendilerini avutmuştur.
Bugün Atatürkçüyüm diyen oluşumlar, bugüne dek olduğu gibi genellikle ve yalnızca anma ve kutlama oluşumları olmaktan kurtulamamıştır. Aşırı bürokratlaşmışlar ve bu kültürden kurtulamayarak kendilerini odalara ya da binalara ve salonlara hapsetmişlerdir. Bu arada da kendilerine özgü bir biçimde klasik bir ‘Atatürkçü’ getto’ da yaratmayı unutmamışlardır.
Şimdi bu ‘Atatürkçü getto’ nun Covid 19 pandemisi döneminde bile sanal ortamda sürmekte olduğu görülmektedir.
Bugünkü görünüm maalesef budur.
Bu tür oluşumlar normalde, özelinde toplumun ve genelinde Türkiye’nin: hukuk, siyaset, sağlık, kültür, eğitim, sosyal, ekonomik, inanç vs alanlarındaki sorunlarına eğilen, dış ve iç politika üreten, Atatürk’ün devrimci-aksiyoncu felsefesini uygulayan olmalıdır. Halkın içinde halkı örgütleyen olmalıdır. Ama eylemde öyle olmadıkları görülmektedir.
Örneğin somut olarak belirtirsek, iç politikada: İşsizlik, üniversitelere rektör atama, siyasal ve toplumsal şiddet, medya, basın ve ifade özgürlüğü, müfredatlar, terör, kadın cinayetleri, cinsel istismar ve tacizler, sağlık, polis şiddeti, pandemi ve aşı sorunu, yoksullaşma, sadaka ekonomisi, çevre sorunları ve siyanürlü maden aramalar, liman, fabrika ve toprakların peş keş çekilmesi, inancından dolayı insanlara ayrım yapılıp evlerine çarpı işareti konulması, inançlarının tanınmaması ve devlet kadrolarından dışlanması, laiklik devriminin düşmanı ve kanunsuz Diyanet fetvaları vs. Dış politikada, Doğu Akdeniz, Ege, Ortadoğu, Kafkasya, Yeni İpek yolu, AB ile ilişkiler, güvenlik sorunları, uluslararası ilişkiler vs. konularında Atatürkçü oluşumların fikir ve eylemini bugün bile bilen yoktur.
Böyle bir durumda ve görüntüde bu oluşumlar konusundaki algı ise, toplum gözünde tuzu kuru kanarya derneği algısı gibi bir yansıma olmaktadır. Bu oluşumlar, Atatürkçülüğü Atatürk gibi anlamadığı için zaaf oluşturmuş, bundan dolayı toplumsal düzeyde yol alamamış ve işlevsizleşmiştir. Küçük bir oluşum gettosu olmaktan ileri gidememiştir. Güçlenmemiş aksine erimiştir. Çekim merkezi durumuna gelememiştir!
Niye gelsin ki? Ya da nasıl gelsin ki?
Sessiz  halkın önemli bir bölümü ise bunlardan, yaşam farklılıkları, yaşam biçimi ve içeriğiyle kendisine Atatürkçüyüm diyenlerden bu işin ticaretini ve reklamını yapmadan güncel olarak yaptıklarıyla kendi Atatürkçülüğünü yaşamda zaten göstermektedir.
Yani halk bu oluşumların yanına: Salt Atatürk’ü anmak veya ulusal bayramları kutlamak ve ezberlenmiş Atatürk sloganları atmalarını dinlemek ve hararetli konuşma yapmalarını dinlemek için zaten gelmesi de gerekmemektedir. Ve gelmiyor da!
Halkın bu yalnızca Atatürk’ü anma ve ulusal bayramları kutlamalar yapma gibi olan Atatürkçülüğü, görüldüğü ölçüde zaaf içinde değil zaten. Halkın Anıtkabir ziyaretleri ve ulusal bayramlara katılımlar ve kutlamaları bunu belli etmekte ve kanıtlamaktadır. Halkın büyük bir kesimi, eğer Atatürkçülük salt buysa, bu konuda kimseye gereksinim duymadan görevini zaten yerine getirmektedir.
Ama Atatürkçülük yalnızca bu mu?
Burada da görülüyor ki, zaaf içinde olan halkın önemli bir kesimi değil, Zaaf içinde olan, Kemalist düşünce ve pratik için hiçbir şey üretmeyen, kendini yenilemeyen, değiştirmeyen, onu eylemiyle uygulamayan ve kendisini yönetici, önder ve entellektüel sananlardır.
Görüldüğü ölçüde, gerçekten Halkın önemli bir bölümü yaşam biçimi bakımından bu ‘Atatürk’çü getto’ unsurlarından gerçekte çok daha fazla ve  dürüst Atatürkçüdür.
Halkın önemli bir bölümünün Ulusal bayram ve anma törenlerindeki örgütlü olmayan ama gönülden Atatürk’e bağlılığını gösterdiği şevk ve pratik, bu anlamda da yönetici ve entellektüel ‘Kemalistlerden’ daha içten ve daha gerçekçidir.
Hiç değilse halkın kendisinin Atatürkçü olduğuna ilişkin öbür Atatürkçüyüm diyen bürokrat, önder ve yöneticiler gibi bir ilgi çekme ve ille bir hiyerarşide yer alma beklentisi yoktur.
Çünkü halk kendi Atasına ve fikirlerine ilişkin olarak burada doğal  davranmaktadır.
Kimsenin yönlendirilmelerine bu gibi konuda gereksinimi yoktur.
Halk, Atatürk’ü ve Ulusal şehitleri anmalarda ve ulusal bayramları kutlamalarda, etkinlikleri en iyi biçimde yapma yeteneğinde olduğunu ve bunu hiçbir yardım almadan bile yaptıklarını, yapabileceklerini herkese her kezinde göstermektedir.
Her Ulusal bayram ve anmalarda gözlenen siyasal güçler arasındaki siyasal bunalımda, halkın önemli bir kesimi Atatürk’e olan  bağlılığını da dosta düşmana doğal olarak ve örnek alınacak tepkisiyle ve coşkusuyla ve saf tutarak göstermektedir. Bunu yaşam biçimine de yansıtmaktadır.
Yani halk, bugünkü durumda, kabul etmek gerekir ki Kemalistim diyenlerden daha ileridir.
Ve bir adım öndedir. Halk bu anlamda kendisine Atatürkçüyüm diyen oluşumlardan daha Atatürkçüdür.
Bunu Kemalistim diyen  oluşumların, bürokratları, entellektüelleri ve yönetici kadroları iyi analiz edip ve gerçekten halka ve devlete yararlı olmak istiyorlarsa, içten bir biçimde idrak etmesi gerek. Millete özeleştiri vermesi gerek.
Şimdiki durumda gerçeği belirtmek gerekirse, bugüne dek özellikle son 40 yıldır bu tür ‘Atatürkçü’ oluşumların topluma fikir ve eylem açısından, Cumhuriyet mitinglerinin oluşturduğu bilinç rüzgarı dışında, gerçekte dile değer hiçbir katkısı olmamış ve kalmamış durumdadır.
Bu tür oluşumlar ve yöneticileri şu aşamada; fikir üretmeyen, eylemi olmayan ve sanki Türkiye’de ve bu dünyada yaşamıyormuş gibi davranan insan kütlesi gibi bir konumda bulunmaktadır. Cesaretli bulunmamaktadır. Algı budur.
Burada yapılması gereken şey, bu tür ben Atatürkçüyüm diyen oluşumlarda varolan ataletsizliğin (AS: eylemsizliğin) yaratıcı bir biçimde tersine çevrilmesi ve kabuğun da kırılması gerekmektedir. Bunun için Yeniden 3. Kez Ergenekon çıkışı yapıp, bunu öncelikle iç devrim olarak kurumlaşmalardan başlatarak kabuk gerçekten kırılmalıdır. 1908’den başlayan Türk Devriminin yeniden Türkiye’de inşasının sürdürülmesi için bu bir zorunluluktur.
Bunun için olması gereken, Atatürk’ün 6 OK programının içine ek olarak Çevrecilik de (OK 7‘ye çıkartılmalı) katılarak bu ilkelerin Türkiye’de siyasal, sosyal, ekonomik, askeri ve kültürel olarak uygulanması için fikir ve eylem oluşturulması ve bu konuda ulusun seferber edilmesi, öbür benzer STK’ları da belli başlı konularda bir Cephede toplayıp zorlaması ve çeşitli güncel konularda Atatürk’ün devrim yasaları ve ilkeleri doğrultusunda, düşüncede, fikirde, eylemde ve amaçta birlik yaratılması için Türkiye’de değişimi tetikleyici, yönlendirici ve fikir akımı sağlayıcı olan bir halk hareketinin ve karşı devrime karşı devrimci baskının merkezi olması gerektiğidir.
Yani kısaca söylemde değil fikir, düşünce ve eylemde Atatürkçü olunması gerekmektedir! Halka bu konuda devrimci bir güven verilmelidir.
Bu doğrultuda, umarım Atatürkçü oluşumların en bilineni olan örneğin ADD, Türk İstiklal Platformu, Milli Birlik Hareketi gibi oluşumlar, önümüzdeki dönemde  oluşturacakları yöneticilerle ve kadroları ile birlikte bu konuların programını ve eylem planını yaparlar.
Türkiye’de, akıl ve bilimin ışığında bir devrimci bir değişimin çekim merkezi ve halk hareketi (Kuvvacı) oluştururlar. Yeniden bir devrimci Atatürk Rüzgarı estirirler.
Ve  Atatürkçüler arasında iyi bir istişare (AS: görüş alışverişi) ve ortak devrimci bir ortam ve program ve eylem planı ile de bir amaca varma potansiyelini güçlendirerek, klasik olmayan bir anlayış içinde, yaratıcı eylemci fikirler, düşünceler oluşturarak ve uygulayarak, devlet, millet ve halk için kendi örgütlenmelerini geliştirip hem örgütlü gücünü ve hem de halkı da motive ederek, farklı örgütlenmeleri bir birleşik Cephe olarak birleştirilip, iktidarın tekrar 82 yıl sonra Atatürk değerlerine sahip ellere geçmesi için çabalayacak, çağdaş bir mücadele perspektifi içinde gelişecek devrimci ve gölge bir kabine için, ortak kadro ve önderlik oluştururlar.
Yani özetle; Atatürkçülük bu olmalıdır! Hatta bundan da çoğu olmalıdır.

İyi diyelim, iyi olsun

İyi diyelim, iyi olsun

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 01 Ocak 2021

 

Sanal âlemde ve yüz yüze sohbetlerde son bir iki aydır neredeyse hepimiz aynı cümleyi tekrarlayıp duruyoruz:

“Yılbaşı gelse de kurtulsak şu Allah’ın cezası 2020 yılından…”

Hani şu, iki testi şarabın birinden bir yudum aldıktan sonra, daha ötekini tatmadan “Bence kesin öteki iyidir. Bundan kötü olamaz” diyen Bektaşi’nin mantığı ile 2021’i adeta kutsar olduk.

Aslında, insanoğlunun başı dertten hiç kurtulmadı ki. Kimi zaman salgın kimi zaman savaş kimi zaman açlık ve yoksulluk ve sömürü, kimi zaman doğal afetler ama her daim emperyalist işgaller ve baskıcı-sömürgen rejimler, çağlar boyunca hiç nefes aldırmadı bu gezegenin, “insan” denen çilekeş canlı türüne.

Bence bu yılın Covid-19 pandemisi, belki de 1918’deki küresel İspanyol Gribi pandemisinden bu yana (aradaki bölgesel salgınları saymazsak) insanoğlunu en çok etkileyen tarihi bir olaydır. Biraz da “Ulaştığımız bu teknolojik ve sınai gelişmişlik düzeyine rağmen, neredeyse parmaklarımızı bir şıklatınca her şeyi yapabilmeye kadir olmamıza rağmen, olağanüstü bir sermaye ve servet birikimine rağmen, bir maskeye yani 15’e 25 cm boyutunda bir bez parçasına muhtaç olmanın ezikliği”dir bu dayanılmaz ruh hali.

Canımızdan bezdik dünyanın 6 kıtasında. Yaşam biçimimiz radikal değişimlere uğradı. Diğer bütün sorunlarımızın üzerine çıkıverdi geçen şubat ayından beri, tüm gezegende. Normal üretim döngülerimizi, normal rutin yaşam döngülerimizi terk etmek, sevdiklerimize bile sarılamamaktan dolayı derin bir depresyon içindeyiz.

Mesela bu satırların yazarı (severim bu hiç eskimeyen yazar klişesini) tam 386 (üç yüz seksen altı) gündür, gözünün bebeğinden değerli biricik evladını görememenin dayanılmaz ağırlığı altında ezim ezim ezilmekte.

Ama yine de umutlarımızı yitirmemek gerektiğinin bilincinde olarak, bu sabahtan itibaren yeni bir döneme yelken açıyor olmanın ruh haline bürünmek istiyorum.

Bu gelen yılın, en başta insanların en temel hakları olan adil bir dünya özlemini gerçekleştirebileceği bir dönemin başlangıcı olmasını diliyorum. Ezilenlerin, sömürülenlerin, buna layık olmadıkları ve her türlü kan emici sömürgenin, her türlü zalim diktatörün boyunduruğundan kurtulabileceğinin bilincine bir an önce varabildiği bir sürecin başlangıcı olduğunu kavramasını arzuluyorum.

Sağlık, eğitim, adalet, temiz ve yaşanabilir bir çevre gibi temel gereksinimlerin, insanların hayatında bir “ayrıntı” değil hava gibi, su gibi, ekmek gibi vazgeçilmez birer gereksinim olduğunu anlayıp bunların “satılmadığı, başkalarının iradesi ile gıdım gıdım, adaletsiz ve keyfe göre dağıtılmadığı bir dünya” hakkı için mücadeleye artık başlamalarını temenni ediyorum.

Geçen bir yılda “fena halde farkına vardığımız üzere”, sağlıklı bir yaşam hakkının, tüm vatandaşlara kayıtsız koşulsuz, tercihsiz, mutlaka parasız sağlamanın devletlerin vazifesi olduğunun da artık tartışılmaması gerektiğini anlamaya başlayalım diyorum.

Ülkeleri yönetmek üzere seçtiğimiz kadroların, örneğin Sağlık Bakanı’nın hastane patronu olmadığı, Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olmadığı, Turizm ve Kültür Bakanı’nın turizm tesisi patronu olmadığı, üst düzey siyasetçi ve bürokratlar hakkında milyarlarca, trilyonlarca, zitrilyonlarca ticari ve finansal “pislik iddiaları”nın bulunmadığı bir rejim diliyorum.

İnsanların birbirlerine düşman edilmediği, etnik, dini, mezhepsel, milli, cinsel tercihleri nedeni ile husumet beslemediği bir dünyanın yaratılmasını temenni ediyorum.

Son olarak, 2021’e bu temenni ve beklentilerle merhaba derken, başta “korona maskesi” olmak üzere “her türlü maskeleri fırlatıp attığımız” ve samimi bir kardeşlik havasının egemen olduğu bir dünya ile tüm Cumhuriyet okurlarına “1923 Cumhuriyeti idealinin ve meşalesinin yeniden ışıl ışıl parlayacağı” apaydınlık günler diliyorum.

Sağlığın Ekopolitiği ve Aşı

Sağlığın Ekopolitiği ve Aşı

Dilek KARAFAZLI
Cumhuriyet, 29 Aralık 2020

Covid-19 pandemisi (küresel salgınını) ardından, dünya devletleri sağlık hizmeti sunumunda neo-liberal ekonomi politikaları çağında yeniden baş aktör olarak sahnede yerini almış durumdalar. Çünkü görüldü ki Halk Sağlığı yoksa üretim yok, sanayi yok, sosyal alanların kısıtlanması nedeniyle hizmet alanı gibi sektörler yok olmanın eşiğinde ve nihayet ekonomik çöküşler kapıda!

Koronavirüs aşısının bulunması ise koruyuculuğu, koruyuculuk süresi, yan etki tartışmalarına rağmen yeni bir umut kapısı. Ancak buluşçularının özel şirketler olup tedarik ve uygulayıcısının devletler oluşu halk sağlığı politikalarının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Salgının önlenmesine dönük alınan bir dizi tedbirler ekonomik zorlukları beraberinde getirdi. Tekrar görüldü ki, aslında devletler toplumun sosyo-ekonomik en alt kesiminin emeğine bağlı olarak ekonomilerini dinamik kılabiliyor. Kapitalizmin en önemli kaynağı emek gücüçokuluslu ilaç/aşı şirketleri tarafından değil, bizzat devlet tarafından korunmak zorunda! Üstelik hiçbir sınıf, dil, din, ırk fark etmeksizin birimizin sağlığının ötekine bağlı olduğu koşullar altında.

SOSYAL DEVLET AŞINMASI

Hatırlanacak olursa I. Dünya Savaşı hemen sonrasında büyük buhran” olarak da anılan 1929  ekonomik krizi ile ülkelerin iktisat politikalarında büyük değişimler yaşanmış, paradigma değişimine gidilmişti. Özellikle Avrupa’yı etkisi altına alan devletin ekonomideki düzenleyici rolü ile Sosyal Devlet” programı uygulanmaya başlanmıştı. Savaşların ardından devletlerin güçlü sosyal güvenlik yapısı ile güçlü ekonomilerin inşası toplumsal gereksinimleri karşılamak amaçlı akıl edilmiş bir ekonomik olguydu. Üretim ve tüketim için sağlıklı bireylere ihtiyaç mecburiydi (AS: zorunluydu). Yıkım geçirmiş merkez kapitalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu da bu nedenle gerekliydi.

1980 sonrası neo-liberal politikalar ve küreselleşme olgusunun da sonucu olarak sağlığın kamusal bir devlet projesi olma politikası aşınmış, Avrupa’da da sekteye uğramıştı. IMF ve DB gibi kuruluşların dış borç krizinde ve gelişmekte olan ülkelerde uygulamaya soktuğu programlar ise bir dizi reformlar” adı altında aynı tarihlerde başta Şili, Arjantin, Meksika, Hindistan olmak üzere  sonraki yıllarda 60’ın üzerindeki ülkede uygulanmaya başlanmıştır (Hamzaoğlu, 2011: 27).

Türkiye’de bu reformlar AKP iktidarlarında Sağlıkta Dönüşüm Projesi” adıyla uygulamaya konmuştu.

BİLİMSELLİKTEN UZAK

Dünyada sağlık hizmetlerinin sunumu ve finansmanında kamu ve özel kurumlar ile ilaç şirketleri gibi aktörler her zaman bir arada bulunmuşlardır. Sağlık sektöründe etkinliği artan çokuluslu şirketlerin (ilaç, aşı vs.) varlığı ve büyük ticari hacmi elbette aşıyı da ekonomik açıdan –bilimsel değil– tartışmalı hale getirmiştir.

2020 yılı verilerine göre küresel ilaç sektörünün 1.3 trilyon dolara, aşıların bundaki pazar payının ise yaklaşık %20’ye ulaştığı düşünülürse, elbette bu tartışmaların olması normaldir.

Bugün hangi ülkeden (şirketten) aşı alınmalıdır tartışmasının altında yatan temel soruna  piyasadaki rekabet olarak da bakmak gerekir. Aşı karşıtlarının dayanağını oluşturan, dikkat çektikleri temel öge de budur. Oysaki bilim, bilimsel bilgi evrenseldir. Kanıtları üzerinden tartışılabilir. Gündemdeki tartışmaların bilimsellikten uzaklaşması üzücü ancak şaşırtıcı değildir.

AŞI UYGULAMASI

Covid-19 pandemisi toplumsal sınıfların çıkarlarının birbirlerine doğrudan bağlı ve borçlu olduğu gerçeğini bize hatırlatıyor. Emekçi kesimin evinde kalamamasının tek nedenini, yalnızca devletin kasasında sosyal yardım yapacak kaynağın olmayışı olarak açıklayamayız. Sermaye sınıfının birikimlerinin sekteye uğraması ve zaten büyük bir krizin içindeki Türkiye’nin ekonomi pratiğinin buna bağlı olması da önemli bir sorun olarak gündemini koruyor.

O halde, emeğin gücü ve kudreti bu denli görünür olmuşken esnafından işçisine tüm ekonomik kaygılarınızı gidermek için aşı uygulamanıza sınıfsal bakılmasını önermek sorunlu olmayacaktır.

  • Alt ekonomik sınıf, sağlık çalışanlarıyla birlikte aşılamada öncelikli tutulmalıdır.

Sağlık Bakanlığı sorumlularının hatırlaması zorunludur: Vatandaşlara hangi plan ve programla aşılamanın yapılacağı bilgisi henüz bilinmemektedir. Sürecin şeffaf yönetilmesinin Covid-19 virüsüyle mücadelesi yanında, halkın psikolojisine de iyi geleceği muhakkaktır.

Kaynakça
Hamzaoğlu, O.2011. Sağlık Reformu Pandemisi: Neden ve Nasıl? Sağlığın Ekonomi Politiği” Kapitalizmin Krizi ve Sağlık içinde (s.25-29) der. Türk Tabipler Birliği. Ankara: TTB Yayınları