Aşısız 300 bin öğretmen ya aşı olmalı ya da bu kamusal alandan çekilmelidir

authorÜNAL ÖZMEN
ozmenu@gmail.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İktidar yanlısı öğretmenlerin üyesi olduğu Eğitim Bir Sen, öğretmenlere aşı zorunluluğuna olduğu gibi zorunlu test uygulamasına da karşı çıkıyor. İtirazını da AİHM ve Anayasa Mahkemesinin “İhtiyari olmayan tıbbi bir müdahale olarak zorunlu aşının özel hayata saygı hakkına müdahale teşkil ettiğine dair kararı”na dayandırıyor. Eğitim Bir Sen itirazının, vücut bütünlüğünün korunması gibi tıbbi veya kişilik haklarıyla ilgili olmadığını, aşı karşıtlığının inanç meselesinden kaynaklandığını biliyoruz. Tersi olsa bile hukuktan bulduğu argüman ne kişi hakkını ne de inancını destekler niteliktedir. Çünkü kamu görevlisinin kamusal hizmetini riskli hale getiren eylemi özel hayata dair değildir. Özel hayatına saygı gösterilmesini bekleyen öğretmenden karşısındaki 42 öğrenci ve ailesinin yaşam hakkına saygılı olması beklenir.

Nitekim Eğitim Bakanı, Covid-19 pandemisine karşı okullarda alınması gereken tedbirler ile ilgili yaptığı açıklamada, açıkça çocukları öğretmenlerden korumak gerektiğini söylüyor. “Dünyadaki veriler, çocuklardan yetişkinlere bulaş oranının, yetişkinlerden çocuklara bulaş oranına göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla eğitim öğretimi sürdürebilmemiz için öğrencilerimizi korumamız gerekiyor.” diyor bakan. Bu bilgi doğru ve bakan net ifadelerle dile getirdiği bu görüşte ise ondan öğretmenlere aşı zorunluluğu getirmesini beklersiniz, ama değil. Bilime ait bu tespiti konumu gereği sarf ediyor ve bir soluk ardından “Aşı zorunlu değil, süreç gönüllülük esasına göre işliyor.” diyerek kendi görüşünü dile getirme, taraftarlarını yatıştırma ihtiyacı duyuyor.

Aşı karşıtlığının bilimsel gerekçesi olamaz; o nedenle sağa doğru baktıkça bilimden uzaklaşıldığı ve aynı oranda aşı karşıtlarının sayısının arttığı görülür. Bunu eğitim sendikalarında da görmek mümkün: En sağdakini (Eğitim Bir Sen) gördük; onun bir berisindeki Türk Eğitim Sen ise aşı karşıtlığını üstü örtük bir şekilde dile getiriyor. Türk Eğitim Sen Genel Başkanı Talip Geylan, uygulanabilir görmediği PCR test zorunluluğunun “Aşıyı teşvik için getirildiğini” düşünüyor. Öğretmenlerden haftada iki kez istenecek PCR testinin zorunlu tutulmasına karşı olan Eğitim İş “Bilimsel veriler eşliğinde aşıya ikna çalışmaları yapılmalıdır.” görüşünde. Öğretmeni bilimsel veriler kullanarak aşıya ikna edeceksek işimiz var demektir! Net bir fikirle karşılaşmak için biraz daha sola bakmak gerekiyor: Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul “Velilerin çocuklarını okula güven duyarak gönderebilmeleri için tüm eğitim ve bilim emekçilerinin aşılanması gerektiğini” açıkladı. Biraz muğlak olsa da bu ifadeden, öğretmenlerin zorunlu aşıya tabi tutulmaları gerektiği anlamı çıkarılabilir.

İnancından ötürü aşı olmak istemeyenleri sistemin dışına atmak kaydıyla kendi haline terk edelim. Ama PCR testine karşı olan öğretmen çoğunluğunu ne yapabiliriz? Uygulanamazmış! Uygulanamaz diyerek karşı çıkma yerine, uygulanabilir test yöntemlerini savunmak, Sağlık ve Eğitim Bakanlığını buna zorlamak gerekmez mi? Tükürük veya diğer vücut sıvılarıyla yapılan moleküler testler 20 saniyede sonuç veriyor. Birçok ülkede uygulanan bu yöntem neden Türkiye’de de uygulanmasın.

Öğretmenlere aşının zorunlu olmasını savunan Beyaz Saray Sağlık Başdanışmanı Fauci’nin “Okul sezonuna girerken büyük bir dalganın ortasındayız. Durum çok ciddi” tespitinin sadece ABD için geçerli olmadığını, durumun bizim için de oldukça ciddi olduğunu bilmek ve ona göre davranmak zorundayız.

  • Az değil, 300 bin öğretmen aşısız. Kimse başkasını kendi riskine ortak etmemeli, bu öğretmenler ya aşı olmalı ya da bu büyük kamusal alandan çekilmelidir.

En kısa ömürlü yalan: Tüm önlemleri aldık!

Eğitim Bakanı Mahmut Özer “Okullarda alınması gereken tüm önlemleri aldık.” dedikten sonra üç okul müdürünü aradım:

Biri (lise) “Bin 600 öğrencimiz var, bin maskemiz… Sınıf mevcudu ortalaması 42…”

İkincisi (ilkokul) “Ankara Büyükşehir Belediyesinden gelen bir koli temizlik malzemesi var. Henüz Milli Eğitimden birşey gelmedi.”

Üçüncüsü (Ortaokul) “Maske ve hijyen malzemelerini velilere aldıracağım. 140’ı Suriyeli bin öğrencim var, sınıf ortalaması 30. Süreci bir müdür yardımcısı ile yürüteceğim. Okulda hizmetli yok!”
=========================
Dostlar,

Kovit-19 salgını almış başını gidiyor. Günde 300’e yakın “resmi” ölüm!
Denetlenemeyişinde temel etmenlerden bir aşılama yetersizliği, TOPLUM BAĞIŞIKLIĞININ gerekli yüksek düzeye (>%90) erişemeyişi.

İnsan davranışlarına, hak ve özgürlüklerine doğal sınır BAŞKALARINA ZARAR VERMEMEKTİR.

İdeal olanı, ayrıca, davranışlarımızın başkalarına yarar sağlamasıdır.

Kişi özerkliği mutlak değildir ve daha yüksek bir değer için sınırlanır. Ek olarak, insan hak ve özgürlüklerinin kullanımının adaletsizlik doğurmaması da gereklidir.

AİHM’nin, Çekya’dan bir başvuruyu geri çevirdiğini ve Devletin aşıları zorunlu kılabileceğini kararlaştırdığını da belirtelim.

Ayrıca yazıda değinilen Anayasa Mahkemesi kararları 2 bireysel başvuruya dayalı olup takvimli – programlı çocuk aşılarına ilişkindir.  AYM, çocuklarına bu aşıları yaptırmak istemeyen 2 başvurucuyu haklı bulurken, bu aşıları zorunlu kılan yasal düzenleme olmadığına (Çiçek aşısı dışında) dayanmıştır. Oysa salgın koşullarında gerekli aşıyı zorunlu uygulamaya elveren hüküm, 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Yasası’nın 72. maddesinde açıkça yer almaktadır. Bu amaçla yeni bir yasal düzenleme gerekmediği gibi, AYM kararı da böylesine çarpıtılamaz.

İnanç, aşıyı red için geçerli gerekçe sayılamaz; ne yani, İslam dini aşı olmayarak başkalarının ölmesine neden olmaya izin mi vermektedir? Böyle din anlayışı olmaz!

Salgın azgın iken aşıdan kaçmak katil / öldürme eylemiyle eşdeğerdir.

Öneri / çözüm                                    :

  • 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Yasası’nın 72. maddesine dayalı bir Cumhurbaşkanı kararı ile zorunlu aşı uygulaması başlatılmalıdır!

Sevgi ve saygı ile. 04 Eylül 2021, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Yahu, siz aklınızı mı yitirdiniz?

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 20 Ağustos 2021

Türkiye’de, son zamanlarda her kesimden gelen seslere kulak verdiğinizde, insan gerçekten bir rüyada, hatta bir kâbusun tam ortasında hissedebiliyor kendini. Öyle laflar edilebiliyor, öyle fikirler savunulabiliyor ve öylesine “akıl ve mantık sınırlarının dışına” çıkılabiliyor ki hani şu malum (buraya yazamayacağım) küfür ifadesinin “zekice” üretilmiş (masum) karşılığı ağzımızdan dökülüyor:

“Yok artık!..”

Mesela, önüne gelen bu Covid-19 pandemisi ve bununla mücadele konusunda bir şeyler söyleyebilme hakkını kendinde görüyor. Yahu, tıp biliminden, bunun Halk Sağlığı denen dalından, Epidemiyoloji denen yan dalından, tababetten, farmakolojiden, biyolojiden filan söz ediyoruz. Yani, en azından 6 – 8 yıl temel bir eğitim ve pratik sonrasında bile daha “başlangıç seviyesi”nde kabul edilip üzerine en az bir o kadar koyulmadan “yetkin” sayılmayan insanlardan söz ediyoruz. Bunların bile “bir konuşup üç sustuğu” yani son derece temkinli konuşabildiği bir alandan söz ediyoruz. Öyle, önüne gelen “her cahil nagehan”ın fikir yürütebileceği ve fetva verebileceği bir şeyden değil.

Kafayı mı yediniz kardeşim?

Mesela, Afganistan’da yönetimi ele geçiren ve sicili belli, niteliği belli, (kendileri gibi terör örgütleri dışında), tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği bir katil ve caniler sürüsünün “Afgan kardeşlerimiz” diye tanımlanmasından söz ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca yöneticilerinin, (ki aralarından biri Ankara – Çubuk’taki terörist linç çetesine de “Arkadaşlar, mesajınızı verdiniz. Tamam” diye hitap etmişti)“Afganlı kardeşlerimiz” diye hitap etmesinden…

Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz?

Mesela, bir yabancı heyetin başkanı ile birlikte yapılan basın toplantısında, konuk liderin Büyük reformcu Mustafa Kemal ATATÜRK dediğinde, ev sahibi devlet katında bu sözlerin “tercüme edilmesinden duyulmuş olabilecek korku”dan söz ediyorum. Bu nasıl bir iğrenç ve aşağılık korkudur?

Siz “kayışı mı” sıyırdınız birader?

Mesela, doğu sınırlarımızda yaşanmakta olan endişe verici bir göç dalgası karşısında, ülkenin sınırlarının “delik deşik olduğuna, yol geçen hanına döndüğüne” dikkat çeken bir grup gencin “Hudut namustur” diye pankart asması üzerine gözaltına alınmalarından söz ediyorum. Bundan daha da absürt ve vahim olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu slogana sahip çıkması üzerine “namus” sözcüğünü, ille de “bel altı” ve cinsellik bağlantılı bir kavram olarak algılanması pratiğine sahip çıkan “aklı başında sandığımız” (aklı evvel) sözüm ona aydın kadınlarımızın komik ve absürt tepkisinden söz ediyorum. “Namus” deyince, aynı “Cübbeli’nin anladığı” versiyona yazılanları kastediyorum.

Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Yandaş, Yalaka, Yalancı, Yılışık, Yardakçı, Besleme 5Y1B medyasından bir köşe yazarının “Ellerinden gelse Erdoğan’sız bir Türkiye hayali kuracaklar” cümlesinden söz ediyorum. Herifin “abdüllük düzeyine”ne bakar mısınız? Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye hayali kurmayı, adeta “suç” sayacak. Bu derece kendini bilmezlikten, bu derece bir hödüklükten söz ediyorum.

Sizin beyniniz yüreğiniz ilaçlanmış mı?

Bir sporcu genç kadının, cinsel yönelimini “mangal gibi yüreğini” ortaya koyarak kamuoyunun önünde deklare etmiş olması karşısında, ona hakaret eden ve “ahlak” dersi vermeye kalkışan “badeci, sübyancı, ensarcı, pedofil, 4 eşlilik savunucusu” kerkenezlerden söz ediyorum.

Ne yer, ne içersiniz siz?

Mesela, Karadeniz’deki sel felaketinin, neredeyse her tekrarlandığında ortaya bir kez daha çıkan “Dere yatağına yapılaşma” hatasından kaynaklandığını bile bile buna karşı önlem almak yerine “E, biz demiştik yapmayın diye” diyen, ama iki cümle sonra, “Vatandaşın yıkılan evlerinin hızla onarılmasına yardım edeceğiz” diyen sorumsuz yetkililerden söz ediyorum. Yine bu sel felaketi üzerine “IBAN verelim, devlete yardım edin. Başka türlü altından kalkamayız” diyen, ama üç gün önce “Uçaklarımız yangına yetişmiyor Help Turkey” diyenleri neredeyse “ülkeyi güçsüz göstermeye çalışan vatan hainleri” diye karalayan minnacık beyinli kafadan söz ediyorum.

Hangi birini sayayım?

Siz çoğaltabilirsiniz.

TBMM kendi gündemini ne zaman belirler?

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)
Anayasa gereği TBMM, aksine karar alınmadıkça 1 Temmuz – 1 Ekim tarihleri arasında yasama etkinliklerinde bulunmuyor (AS: md.93). Bu süre, 15 Temmuz – 1 Eylül şeklinde yarı yarıya kısaltılmalı. Dahası, Meclis’in Genel Kurul olarak haftalık çalışma günleri, Salı, Çarşamba ve Perşembe ile sınırlı. Çoğunlukla Komisyon toplantıları da aynı günlerde yapılıyor. Genel Kurul ve Komisyon arasında koşturma gereği yaratan bu durum, yasama çalışmalarının verimini düşürüyor. TBMM, 27. Yasama döneminin tümüyle COVID-19 pandemisiyle örtüşen 4. Yasama yılında, sosyal devlet gerekleri doğrultusunda düzenlemeler yerine, genellikle işverenler lehine, salgın hastalıkla ilişkisi olmayan ve ivedilik taşımayan yasalara öncelik verildi. Salgın önlemleri ile ilgili olarak bölük pörçük düzenlemeler ötesine geçilemediği gibi, Umumi Hıfzıssıha (AS: Hıfzıssıhha) Kanunu güncellemesi veya salgın hastalıkları (AS: hastalıklar) OHAL yasası üzerine bir çalışma yapılmadı. 
Son haftaya sıkıştırılan iki yasa, gündemin Meclis dışından belirlendiğini apaçık biçimde ortaya koydu. 12 Temmuz pazartesi günü Plan ve Bütçe Komisyonu (PBK), bir adsız torba yasa için apar topar toplandı. Hemen hemen madde sayısı kadar yasada değişiklik yapıldığı için, bir torbadan çok “toplama yasa önerisi”. Metin içine dağıtılan 3 madde, ana amacı yansıtıcı:
  • OHAL üç yıl daha uzatılacak.
İki gün süren Komisyon toplantısı, doğal olarak üç yıl uzatma öngören üç madde üzerine yoğunlaştı. Salı günü, Genel Kurula, 255 sıra sayılı Turizmi Teşvik torba yasa önerisi getirildi. 15 Temmuz sabaha karşı ancak 1. Bölüm bitirilebildi. Cuma günü, Genel Kurul’a bu kez, 277 Sıra sayılı “adsız yasa” önerisi önerisi getirildi. Cumartesi “adsız yasa” görüşmeleri sürdü; Pazar sabahı 08.00 gibi tamamlandı. Ara vermeksizin, Turizmi Teşvik torba yasa önerisi 2.  Bölümünden devam edildi. Böylece Genel Kurul, kesintisiz 25 saat çalışarak bu öneriyi de yasalaştırmış oldu.
  • 12 Temmuz haftası, TBMM tarihinde açık bir kırılma olarak da görülebilir; üstelik çok yönlü olarak. Burada genel gözlemler ile yetinilecek.

TURİZMİ TEŞVİK ÖNERİSİ

Nisan başında kabul edilen öneride hangi sorunlar vardı?
>>Anayasa’ya uygunluk incelemesinde İçtüzük md.38 gerekleri yerine getirilmemişti.
>>Öneri, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de ÇED yapılmıştı.
>>Yasa önerisi, bir yandan kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemiş ve Komisyon görüşmeleri saatlere sıkıştırılmıştı.

Ya 13 Temmuz 2021 günü?

Önce, usul yönünden Anayasa’ya aykırılık öne sürüldü. Sonra, Komisyon aşamasında var olduğu söylenen yasa etki analizi soruldu; nihayet, aradan geçen zaman içinde neden ÇED yapılmadığı. Yanıtı verilmeyen gecikmeye ilişkin soru: Teklif, Genel Kurul gündemine neden aylarca alınmadı ve bu süre içinde toplam 5 hafta Perşembe günleri çalıştırılmayan Meclis’in uzatmalı çalışma dönemine rastlatıldı?

Bu yanıtsız sorular, yasamadaki özensizliği ve etik sorunu da ortaya çıkarıyordu.

OHAL UZATMASI

Sorunlar yumağı içinde şu üçü kayda değer: Anayasallık sorunu apaçık. Yirmi kadar yasada değişiklik öngören öneri, üstelik temel yasa olarak görüşülmeye başlandı; oysa İçtüzük md.91 tanımının hiçbir öğesine uymuyordu bu öneri metni. Dahası, Temmuz 2018’de 3 yıllık ilk OHAL uzatma öngören öneri Adalet Komisyonunda görüşülmüş iken, şimdi neden PBK’ye gönderildiğine dair hiçbir açıklama yoktu.

Ama daha önemlisi, Anayasa’ya açıkça aykırı olan OHAL düzenlemelerini üç yıl daha uzatma gerekçesi yoktu. Üç yılda ne yapılmıştı ve gelecek üç yılda ne yapılacaktı?

  • Olağanüstü hal ilanı (Any., md.119) dışında yasa yolu ile OHAL yönetimi kurulamayacağına göre;

AYM’ye götürülen 2018 düzenlemesi gibi bu öneri de, Anayasa düzeni dışında yer alıyordu. Ne var ki, 3 günlük CHP-HDP-İYİ P. muhalefeti, 3 maddenin ikisinde 3 yıllık sürelerin 1 yıla indirilmesiyle sınırlı bir kazanım sağladı.

“DÖKÜLÜYORLAR”

Komisyon görüşmelerinde uzatma gerekçesi üzerine sorulara yanıt bir yana, Cumhurbaşkanlığı temsilcisi bile yoktu. Bakanlık temsilcilerinin birbiriyle çelişen açıklamaları, şöyle bir kanaat uyandırıyordu:

  • “En kötü parlamenter rejim, parti başkanlığı yoluyla Devlet başkanlığı ve yürütme” ucubesine yeğlenmeli.

Nitekim, “dökülüyorlar” gözlemime, bir bakan yardımcısı aynen katıldı. Bu dayatma, MHP’li vekillerin rahatsızlığına ve AKP içindeki muhaliflere tanıklık etme olanağı yarattı.

ÇİN ORDUSU – ÇİL YAVRUSU

Boş AKP sıraları nedeniyle toplantı yeter sayısı istenmesi üzerine (AS: AY m96, en az 200), yoklama için bir anda salona giren ve sayımla birlikte salonu boşaltan vekiller için, Özgür Özel’in “Çin Ordusu gibi geliyorlar, çil yavrusu gibi dağılıyorlar” betimlemesi, son oturumda 10-15 kez gerçekleşti. AKP Grup başkanı ve 4 grup başkan vekilinin sürekli nöbet tutması, 180 vekili salonda tutmaya yeterli olmadı; ama CHP’nin nöbetçi tek grup başkan vekili Ö. Özel’in sürekli yoklama istemesi, onları uyanık tutmaya yetti.

İKTİDAR MI, PARA MI?

OHAL düzenlemelerini Anayasa dışı yollardan uzatma amacı açık:

  • Hukuk devleti ve insan hakları savunucularını daha çok baskı altına almak, demokratik siyaset alanını daraltmak ve böylece, siyasal iktidarın eldeğiştirme yollarını tıkamak.

Turizmi Teşvik yasası ise, daha çok döviz girdisi beklentisini öne çıkardığı için, kamu yararı veya sürdürülebilir gelişme bir yana, sürdürülebilir turizm kavramına bile yabancı. Şu halde burada da ana amaç, para. İktidar ve para için, “sandviç ikizi” olarak nitelenebilecek iki yasa, TBMM’de iki bakan dayatması ile kabul edildi. Sırasıyla toplum ve ülke ile ilgili olan ve gelecek kuşakların iradesini bağlamaya yönelik iki öneri, iki 15 Temmuz ve Kurban bayramı arası tatile sıkıştırılarak ve halkın, temsilcilerinin etkinliklerinden bilgilenmesi engellenerek yasalaştırıldı.

  • TBMM’nin saygınlığına bir kez daha gölge düşürmüş olan sandviç yasalar, “parti başkanlığı yoluyla Devlet başkanlığı ve Yürütme” için sonun başlangıcını doğrulamış oldu.

Kuşkusuz, demokratik siyaset ve demokratik toplum daha çok öne çıkarılabildiği ölçüde, AKP-MHP ittifakındaki rahatsızlıklar halka daha iyi anlatılabilir.

TBMM’nin kendi gündemini belirleyebileceği parlamenter rejim için, söylem, işlem ve eylem bakımından “demokratik muhalefet tarzı özeleştirisi” ile işe başlamalı. Bayram için; 25 saatlik oturumda son konuşmamın son cümlesi:

  • Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.
    ===================================

    Dostlar,

    Bu yazı Siyasal Tarih, Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi açılarından başta olmak üzere klasik bir OKUMA PARÇASI olarak öğrencilere ödev verilecek, üzerinde tartışılacak ve de öğreti (doktrin) tarafından da makalelere konu edilecektir.Çok kıdemli (50 yıllık!) bir hukukçu ve saygın bir Anayasa Hukuku Uzmanı olarak Prof. Kaboğlu için ise, bunca birikim – deneyime ek “çok özel – şaşılası” deneyimler olsa gerektir. İbrahim hoca Parlamento deneyimlerini kitaplaştırmalı ya da yeni yazacağı kitaplara uygun – kapsamlı serpiştirmeler yapmalıdır.

Adına “CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ” denen ve siyaset bilimi yazınında (literatüründe) yeri olmayan bu ucube giysi asla yerli – milli olmayıp, üst – yabancı akıl dürtüsü ile Ülkemize dayatılmıştır.

Zaman içinde yakalanan açıklar, düşürülen hatalar… dış güçlerce şantaj aracıdır TEK ADAMA!.

Ucube TEK ADAM – ŞAHSIM DEVLETİ rejimi bir hilkat garibi / garibesidir (cinsiyeti?)!

Öyle ki, herrrrrrrrrrr bir şeye yetişmesi olanak dışı olan tek adamın, 20 yılda tükenmesi doğaldır.

AKP = RTE, bayram iletisini okurken ekranlar karşısında uyuklamıştır. Tüm dünya bu videoyu izlemiştir.

Türkiye gibi devasa sorunlu, kritik coğrafyada bir ülkenin böylesine “sürmenaja girmiş” bir liderce yönetimi olanak dışıdır ve ulusal güvenlik açısından kabul edilemez. Benzer tablolar daha önce de yaşanmıştır. Bu uyuklama tıbbi olarak değişik nedenlere bağlanabilir. Örn. bir temporal epilepsi nöbeti, regüle edil(e)meyen diyabet, ağır stress, beyin hastalıkları gibi..

  • Bu koşullarda, artık, AKP’li Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’dan bir sağlık raporu isteme hakkımız açıkça doğmuştur. Bir yurttaş, Siyaset Bilimci, Hukukçu ve 45 yıllık hekim olarak.

Gerçekte gelişmiş ülkelerde devlet başkanları, önemli yöneticiler düzenli olarak bu raporları her yıl sunarlar.

  • Erdoğan, tam donanımlı bir üniversite hastanesinden, TTB (Türk Tabileri Birliği) ve Tıpta Uzmanlık Derneklerinden birer temsilci hekimin de katıldığı bir GENEL SAĞLIK RAPORU almalı ve kamuoyuna, TBMM Başkanlığına sunmalıdır.

Bu rapor kuşkusuz, Erdoğan’ın bu ağır ve ülkemiz için kritik Devlet Başkanlığı görevini sürdürmeye sağlık bakımından elverişli olup olmadığını ortaya net olarak koymalıdır.

Türkiye’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü ve güvenliği hiçbir şeye ikincil değildir!

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (Em.)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

Göz göre göre…

Milletçe çok kötü bir sınav veriyoruz.
Hattâ sadece biz de değil, bütün insanlık kötü bir sınav veriyor.
Üstelik, bundan 100 yıl önce yaşanan pandemilerden edinilmiş bunca tecrübeye, bilimin ve teknolojinin, okur yazarlığın, aydınlanmanın ulaştığı bunca seviyeye rağmen.

Covid-19 Pandemisinden, ölümcül bir hastalıktan, çok hızla yayılan ve 21’nci yüzyıl tıbbının bile zaman zaman karşısında çaresiz kaldığı bir belâdan, bu belaya karşı yaptıklarımızdan yapamadıklarımızdan, daha doğrusu yapmadıklarımızdan söz ediyorum.

2019 yılının Aralık ayında Çin’de ortaya çıktığı andan itibaren, vaktimizin büyük bir bölümünü “Acaba komplo mu? Bilmem ne laboratuvarının dünyaya oynadığı bir oyun mu? Uluslararası ilaç ve aşı tekellerinin bilmem nesi mi? Bize bir şey olmaz abi..” ve benzeri aymazlıklarla geçirilen vakitte bile önemli sayıda insanın hayatına malolan bir süreç bu.

İzleyen aylarda, “Gribin bir türüymüş. Basit bir şey aslında ya. Gargara yaparız geçer…” benzeri gevezeliklerle geçirdiğimiz vakitte bile belki çok sayıda canı koruyabilir, kurtarabilirdik. Sonrasında bütün dünyada olduğu gibi bizde de hızla yayılmaya başladı. Mart ayında ilk vakanın (zorla da olsa) kabul edilip kayda geçirilmesinin ardından, ağır kayıplar vere vere 16 ayı geride bıraktık.

Maalesef bu süreçte hem krizi yönetme durumunda olanlar, yani küresel anlamda Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization – WHO) ve dünyanın anlı şanlı devletleri başta olmak üzere bizim hükümetimiz de çok ciddi hatalar yaptı. Ortada, yüzyılların, hatta bin yılların derin bir tıbbi bilgi birikimi varken, bunlar sağlıklı biçimde birararaya getirilip ortak çözümler ve çareler üretilemedi.

Köklü devletler, köklü bilim kuruluşları bile telaş ve paniğe esir oldu. Demokrasisi en güçlü olandan en zayıf olanlara kadar Gezegenin dört bir yanındaki yönetimler, kararsızlık içinde çok vakit kaybettiler ve bu süreçte milyonlarca insanın hastalığa yakalanması ve yüzbinlercesinin ölümünü adeta seyrettik. (AS: Küresel ölümler resmi veri ile 4 milyonu aştı!)

Çıkış noktasının insanlığa hizmet olduğundan kuşkumuz olmadığı aşı ve ilaç çalışmaları devam ediyor. Aşıların bir kısmı, laboratuvar ve klinik çalışmalarını görece başarı ile tamamlayarak ticari olarak da piyasaya sürüldü. Şu ana kadar da dünya çapında nüfusun %24’ü en az bir doz aşı olmuş durumda. Yaklaşık 3 milyar 200 milyon doz aşı yapıldığını biliyoruz. Günde yaklaşık 38 milyon kişi aşılanıyor.

Ama büyük bir adaletsizliğe de dikkat çekmek gerekirse, gelir seviyesi düşük ülkelerde aşıya erişim oranı, nüfuslarının %1’ine tekabül ediyor (AS: karşılık geliyor). Yani insanlık, burada da ağır bir eşitsizliğe imza atmış durumda.

  • Şu anda, aşıyı mümkün olan en hızlı biçimde tüm insanlığa eriştirip uygulamaktan başka elimizde bir silah bulunmuyor.

Bunda da başarıya ulaştığımız (tek tek çok zengin ülkeleri istisna tutarsak) söylenemez. Ancak ortada henüz çare bulmamız gereken daha büyük bir başarısızlık duruyor. O da, insanlığın bu pandemi belasına karşı yeterince farkındalık seviyesine ulaştırılamamış ve olağanüstü bir aymazlığa düşmüş olması.

Kabaca 20 aylık bir süreden söz ediyoruz. Evet, aslında bir insan ömründe göz açıp kapayana kadar geçecek kadar kısa bir süreden. Bu kadarcık bir sürede azıcık “sıkıya gelemedik”. Gelmedik. Gelemedik. Yalan mı?

Kendi ülkemizden ve toplumumuzdan örnekleyeyim : Neredeyse 3 ayda bir “Off sıkıldık ya.. Açılalım artık” sendromuna girmedik mi? Devletiyle milletiyle, “Eh yeter artık. Daral geldi abi. Tamamdır. Açılalım” noktasına gelip, sonra ağır bedeller ödemedik mi?

İngilizlerin güzel bir tabiri vardır: “One is one too many” (Bir tanesi bile çoktur) derler, kabul edilemeyecek olumsuzluklar için. İnsan yaşamından söz ediyorum. Bir insanın bile ölümü, yeterince acı bir bedel değil midir? Dünya çapında 4 milyon insan ölmüş. Bizim ülkemizde de 50 bin civarında. Oysaki amaç tek bir insanın bile yitirilmeyeceği bir ortamı temin etmek değil midir?

Devletin hatalarını yanlışlarını, veri gizleyerek çarpıtarak sağlanmaya çalışılan “Sorun yok, her şey yolunda. Kontroldayız” algısı da vakaların ve ölümlerin tırmanmasına yol açmasını başından beri eleştirdik. Oraya girmiyorum. Ama toplum olarak da bu işin bu boyutlara gelmesinde vebalimiz yok mu?

“Aman abi bir an önce açılalım. Kırlara çayırlara, deniz kenarlarına, cafelere, restoranlara, barlara, pavyonlara, stadyumlara akalım” sendromunun bu işte katkısı yok mu? Bir maskeyi ve mesafeyi bile beceremedik.

En başından itibaren o “Allahın cezası maskeyi” canımızı kurtaracak bir aparat olarak görmeyip, bir “gereksiz aksesuar” olarak bakmadık mı? Her dakika çenemize indirmedik mi? Kolumuza takıp da tüm topluma küstah ve yılışık bir meydan okumanın simgesine dönüştürmedik mi? Mesafe denen şeye zerre kadar önem vermeden, birbirimizin ensesine yanaşmadık mı her yerde?

Sokaklarda ve cafelerde, maske takmamayı mazur gösterebilmek için yerine göre ağzımıza bir sigara iliştirmek, elimize bir dondurma, bir dürüm, bir gazoz-bira şişesi almıyor muyuz? Yeme içme mekanlarında, sadece çalışanların ve mekanın önünden geçenlerin maskeli olması gerekiyormuş gibi, kendiliğinden cahilce yeni bir kural oluşturmadık mı? Ve buna hâlâ devam etmiyor muyuz?

“Açılım saçılım” yönünde verilen kararların daha imzası bile atılmadan, devasa kalabalıklar (lebaleb diyelim) oluşturup kendimizi bu kalabalıkların en orta yerine atmadık mı? Aşı olmaya gidiyoruz ama, aşıya “Bu işten kesin kurtulduk artık. En azından ben kurtuldum abi. Başkalarının canı cehenneme”  diye bakmıyor muyuz?

  • Aşıyı uygulamada da devletin bir yığın hatalı, milletten bilgi gizleyen, sayıları çarpıtarak oluşturduğu tehlikeli algıyı saymıyorum bile.

Delta Varyantı‘nın en azgın olduğu bir ülkeden (Rusya) akın akın turist getirmeyi marifet sayma sorumsuzluğunu ve kepazeliğini anlatmaya gerek bile duymuyorum. Hepsinden daha dehşet verici olmak üzere, bunlara dikkat çekenlere adeta “Vatan haini” yaftası iliştirmeye devam ediyoruz. Aklı başında tüm bilim insanlarının ve aydınlarının uyarılarına “bozgunculuk” diye bakılmasına ne demeli? Ve maalesef, bilim bunların tersini söylüyor.

Böyle gidilirse, bizi önümüzdeki 3-5 ay içinde yeni “peak”lerin, yeni “dalgaların” yeni ve artacak vaka ve  ölümlerin beklediğini düşünmek için çok mu karamsar olmak gerekiyor. Sıkamadık dişimizi. Sıkıya gelemedik. Tüm insanlık ve necip milletimiz.
Umarım, bedeli tahmin edilenden daha ağır olmaz.
Ne demiştim yukarıda? İngilizlerin  “One is one too many” sözünü aktarmıştım.
Bir canın yitirilmesi bile ifrattır.

Sokaklarda hayvanlarını, gözünü kırpmadan zehirleyebilen, ormanlara dalıp 3 milyon 5 milyon ağacı acımadan kesen, on binlerce insanın sapır sapır dökülmesini önemsemeyen bir kafadan bir acımasız kafadan söz ediyoruz.

Hepimizin “ortak kafası” bu, maalesef.

DSÖ sağlık hizmetleri raporu ne gösteriyor?

author

Salgın, özellikle Türkiye gibi hastalığı kontrol altına alamayan ülkelerde hayatın tüm alanlarını olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Covid-19 pandemisi döneminde sunulması gerekli olan sağlık hizmetlerinin devamlılığı üzerine Ocak – Mart 2021 döneminde ülkelerin durumunu ortaya koyan raporunu yayımladı. Rapor 135 ülkenin verileri ile önemli değerlendirmeler içeriyor. Türkiye’yi merak ediyorsunuz, ben de merak ettim ancak gördüm ki salgınla başarılı mücadelesini kitaplaştıran ülkemiz, sağlık hizmetlerinin yaşamsal alanlarındaki durumla ilgili DSÖ’ye geri bildirimde bulunmamış.

Ülkelerin % 94’ü salgının değişik ölçülerde sağlık hizmetlerinde bozulmaya yol açtığını belirtiyor. Özellikle temel sağlık hizmetleri, rehabilitasyon ve palyatif hizmetler ile kronik hastalıkların takibindeki sorunlar en olumsuz etkilenenler arasında bildiriliyor. Acil olmayan cerrahi girişimlerin ülkelerin % 66’sında aksadığı, salgın uzadıkça sorunun büyüdüğü ifade ediliyor. Bozulma tüm alanlarda var, kırılgan grupların sıkıntıları daha yoğun.

Nedenlere gelince, sağlık hizmetlerinin sunumu ve talebi ile ilgili olarak sınıflandırılıyor. Zengin ülkelerin stratejik olarak bazı hizmetleri durdurduğu veya dönüştürdüğü gözlenirken, düşük ve orta gelir grubunda sıklıkla planlanamayan bozulmalar olduğu bildiriliyor. Ülkelerin %66’sı sağlık emek gücü eksikliği üzerinde duruyor. Sağlık hizmetini talep etmedeki azalmada hastalık kapma korkusu, koruyucu ekipman (AS: donanım) eksiklikleri, hareket kısıtlamaları, gelir kaybı ve artan maliyetler öne çıkıyor. Yüzde 57 ülke (AS: Ülkelerin %57’si) insanların korku ve güvensizlik nedeniyle, sağlık hizmeti talep etmekten geri durduklarını belirtiyor.

Bu aksamaların önüne geçilemedikçe salgın dışı hastalıklarda ve ölümlerde artışların devam edeceğini söylemek mümkün. DSÖ ülkelerin bu aksamaları azaltmak için kendi koşullarında ortaya koyduğu çözümleri ve geçen yılda yapılan çalışmalara göre iyileşmeler olduğunu da bildiriyor.

TÜRKİYE’DE DURUM NE?

DSÖ raporunda yazan sorunların çoğunun ülkemiz için de geçerli olduğunu biliyoruz. Ancak şeffaf olmayan salgın yönetiminin burada da ortaya çıktığını ve hizmetlerdeki sorunlarla ilgili Sağlık Bakanlığı’nın yalnızca kamuoyuna değil DSÖ’ye de bilgi vermediğini görüyoruz.

Hastalarımız kamu hastanelerinden muayene randevusu alamıyor, servisler ve yoğun bakım yatakları salgın hastalığa ayrıldığı için yatamıyor, acil olmayan ameliyatlar erteleniyor ve birikmiş durumda. Kronik hastalar, kanser, şeker, hipertansiyon, böbrek, karaciğer, akciğer hastaları kontrollere gidemiyor ya da korkudan gitmiyor. Hekime hastalıkları ilerlemiş olarak başvuruyor. Özel hastaneler daha çok salgın dışındaki hastaların muayene ve ameliyat oldukları merkezler durumunda ve parasını denkleştirebilen yurttaşlar buralardan hizmet almaya çalışıyor.

Kaç kişi ameliyatını erteledi, sırada bekliyor ya da özel sağlık kuruluşlarında tedavi olmak zorunda kaldı? Kaç kişi salgın nedeniyle sayılan aksamalar nedeniyle öldü ya da hastalığı ilerledi? Bunlara ilişkin resmi verilerden yoksunuz.

İKİ KOLAY VE HAYATİ (AS: Yaşamsal) ADIM

Her şeyin çözümü değil ama ülkemiz koşullarında sağlığımıza iyi gelecek iki kolay adım var:

Birincisi kapatılan, çürümeye terk edilen hastaneleri gecikmeden açmak.

Hastanemi Açın Platformu’nun (HAP) dediği gibi bunun az bir yatırımla ve kısa sürede başarılması mümkün.

Artan ihtiyaç bilindiği için “Türkiye’nin Koronavirüsle Başarılı Mücadelesi” kitabında da pandeminin başından bu yana açılan yeni hastanelere ve yatak kapasitesinin 11 bin 792 artırıldığına değiniliyor. Oysa çok daha az yatırımla ve kısa sürede açılabilecek Ankara Numune Hastanesi, Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi gibi otuza yakın hastanemiz var.

  • İkincisi de atamayı bekleyen 600 bin sağlıkçının atanması.

Böylece hem bu gençlerimiz evlerinde çile doldurmaktan kurtulacak hem de sağlık hizmetlerine büyük katkıları olacak.

Ne dersiniz, zor mu? Halkın sağlığını düşünen iktidarlar için zor olmasa gerek.