Ölüm Verilerini Eksik Açıklamak Ciddi Bir Halk Sağlığı Sorunudur

Salgın Sürecinin Başarısında Fazladan Ölüm Sayıları Ana Belirleyicidir:
Ölüm Verilerini Eksik Açıklamak
Ciddi Bir Halk Sağlığı Sorunudur

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Fazladan ölüm verisi, pandeminin erken dönemi ve sonraki sürecinin etkilerini ölçmek için önemli bir göstergedir. Nitekim fazladan ölüm verilerini pandeminin başlangıcından itibaren düzenli aralıklarla izlemek, nerelerde sorun yaşandığını saptayarak bu alanlara müdahale edilmesini ve gelecek öngörülerinde bulunarak erken önlem alabilmeyi sağlar. Bu durumda salgının Halk Sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri azalacaktır.

Pandemide fazladan ölümler, COVID-19’a bağlı doğrulanmış ve kuşkulu / olası ölümler ve COVID-19 dışındaki tüm nedenlerden ölümler hakkında önemli bilgiler sağlar. Dolayısıyla pandemide fazladan ölümler, doğrulanmış ölümlerle birlikte olası ve kuşkulu ölümlerin bildirilmemesi sorunu ile sınırlı değildir. Pandemi sürecinin iyi yönetilememesinden dolayı sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşması, sağlık hizmeti alınmasında yığılmalar ve ertelemeler olması ile pandemi döneminde iktidarlarca uygulanan yanlış politikaların var olan eşitsizlikleri derinleştirmesi fazladan ölümleri artırabilir.

Sağlık Bakanlığı verileri tümden gizlemiyor; ancak açıklarken kapsamını ve sınırlarını kendisinin belirlediği bir veri sunumu gerçekleştiriyor. Sağlık Bakanlığı’nın haftalık durum raporunda; İstanbul’da 13.09.2020’ye dek COVID-19’dan ölenlerin sayısı 2873 iken, sonrasında 04.10.2020’ye dek “yalnızca 1!” kişinin daha ölümüyle 2874 olmuştur. Bu da,

  • “İstanbul’da son bir ayda COVID-19’dan salt 1 kişi mi öldü!?”

sorusunu doğurmuştur. Daha sonra Bakanlık, kamuoyundan gelen tepkiler üzerine haftalık raporunu erişime kapatmıştır. Birkaç gün sonra yeniden erişime açtığında, verilen daha önceki 2873 ölüm sayısını 2941; 2874 ölüm sayısını ise 3090 olarak açıklamıştır. Bu ölüm sayılarına bakarak saydamlaştıklarını söylemek büyük bir hata olur. Sağlık Bakanlığı’nın güncellemek zorunda kaldığı verilere göre İstanbul’da 12 Mart – 18 Ekim 2020 arasında 3190 ölüm  gerçekleşmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin e-devlet verilerine göre 12 Mart 2020-18 Ekim 2020 arasında İstanbul’da 2015-2019 yılları ortalamasına kıyasla toplam 7162 fazladan ölüm gerçekleşmiştir. Böylece, Sağlık Bakanlığı’nın İstanbul için açıkladığı 3190 COVID-19 ölüm sayısı dışında 3972 ek ölümden (COVID-19 ya da başka nedenler) daha söz edebiliriz.

2020 yılına ait COVID-19’a bağlı doğrulanmış ve kuşkulu / olası ölümler ve COVID-19 dışındaki tüm nedenlerden ölüm verileri Sağlık Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) web sitelerinde ne yazık ki eksik girilmiş ya da hiç bulunmamaktadır. Belediyelerin e-devlet sayfalarında ise yalnızca 12 ile ait ölüm verileri vardır. (Diyarbakır ve Şanlıurfa gibi pandeminin en yoğun yaşandığı illerin ölüm verileri, 2020 Eylül ayından başlayarak ya girilmemiş ya da küçük bir bölümü girilmiştir.) Geriye kalan 69 ile ait e-devlet üzerinden ölüm verileri mevcut değildir.

Türkiye nüfusunun % 36,5’ini temsil eden ve aralarında İstanbul’un da bulunduğu (Bursa, Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Kahramanmaraş, Kocaeli, Konya, Malatya, Sakarya ve Tekirdağ) 11 ilin 01.01.2020 ile 31.08.2020 tarihleri arasındaki belediye e-devlet ölüm verileri, TÜİK’in aynı döneme ait 2015-2019 verileri ile karşılaştırılmıştır. Son 5 yılın ortalamasına oranla 2020’nin ilk 8 ayında ölümlerin % 12 arttığı; toplam 10.950 fazladan ölüm olduğu görülmüştür.

Belediyelerin e-devlet verileri üzerinden bakıldığında; Bursa, Denizli, Erzurum, Kahramanmaraş, Kocaeli, Konya, Malatya ve Sakarya’da 01.09.2019-25.10.2019 tarihleri arasında 8311 olan ölüm sayısı, aynı tarihler arasında 2020 yılında % 38,1 artarak 11.481 olmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıklamasına göre Türkiye geneli için 2020’de beklenen ölüm artış oranı %2,2’dir. Denizli’de 2019 Eylül ayında 542 kişi ölürken bu sayı % 17 artarak 2020 Eylül’de 635 kişi olmuştur. Denizli’de 2018 yılı Eylül ayıyla 2019 yılı Eylül ayı arasında %0,18 artış görülmüştür. Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 haftalık durum raporuna göre Ankara, Konya ve Karaman’da 06.09.2020-27.09.2020 arasında 264 kişinin COVID-19’a bağlı olarak yaşamını yitirdiği görülmektedir. Belediyenin e-devlet üzerinden ulaşılan verilerine göre bu tarihler arasında yalnızca Konya’da 2020 yılında 2019 yılına göre 393 fazladan ölüm belirlenmiştir.

  • Bu ölümler ister COVID-19’dan ister başka hastalıklardan olsun, bize salgının iyi yönetilemediğini gösteriyor.

Sağlık Bakanlığı, ölüm verilerinde saydamlık göstermediği ve bu verilere ilişkin adımlar atmadığı için süreci başarı ile yönetememiştir. Nitekim salgının iyi yönetildiği kimi ülkelerde fazladan ölümler çok sınırlı kalmıştır.

Türkiye geneline ve tüm illere yönelik fazladan ölüm verileri analizinin yapılması, salgının yayılımı ve başetme yöntemleri hakkında da çok fikir verebilir. Bu analizleri yapmak için COVID-19 ölüm verilerinin saydam, eksiksiz ve güncel olarak paylaşılmasının yanı sıra, Sağlık Bakanlığı ve TÜİK tarafından 2020 ölüm verilerinin ve nedenlerinin tümünün her hafta açıklanması ile bu verilere ulaşılırlığın sağlanması zorunludur. Türkiye’deki ölümleri p-skoru üzerinden hesaplayarak öbür ülkelerin ölüm verileri ile karşılaştırmamız; ancak Sağlık Bakanlığı ölüm verilerini eksiksiz paylaştığında mümkün olacaktır.

Fazladan ölümlerdeki riskli kümeler; yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalık (ko-morbidite) yönünden açıklanırken; mutlaka hane halkı büyüklüğü, oturulan mahalle, sosyal sınıf bağlantısı saptanarak kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Birçok ülkede yapılan pek çok çalışmada ölenlerin içinde yoksulların sayısının daha yüksek olduğu ve salgının her boyutuyla sınıfsal olduğu ortaya konmuştur. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik bunalım pandemi ile birleşince, sosyal sınıflar – yoksulluk üzerinden ölümlerin analiz edilmesinin önemi ortadadır.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ve Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu olarak fazladan (= önlenebilir!) ölümler, pandeminin boyutlarını değerlendirmenin ve bu ölümleri önlemek için alınacak önlemleri belirlemenin en nesnel (objektif) ve karşılaştırılabilir yolunu sağlayacağı için, Sağlık Bakanlığı’nı 2020’deki COVID-19’a bağlı doğrulanmış, kuşkulu / olası ölümleri ve COVID-19 dışındaki bütün nedenlerden ölümleri haftalık düzenli olarak açıklamaya çağırıyoruz ve ölüm verilerinin sınıflar ve yoksulluk üzerinden analiz edilme sürecinde Türk Tabipleri birliği Merkez Konseyi ve Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu olarak bilimsel birikimimizi sunmaya hazırız.

 COVID-19’a bağlı doğrulanmış ölümler, COVID-19 kuşkulu / olası ölümler ve COVID-19 dışındaki tüm nedenlerden ölümlerin kamuoyu ile paylaşılması;  İl Pandemi ve İl Hıfzıssıhha Kurullarındaki Tabip Odası temsilcilerimizin gündem oluşturmada ve alınacak kararlarda belirleyici olması; ülkemizdeki ölüm sayılarının azaltılması için zorunlu bir koşuldur.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu

====================================
Dostlar,

Bu çalışmaya emek veren, bizim de görüşlerimizi alan arkadaşlarımıza / meslektaşlarımıza teşekkür ederek metni paylaşıyoruz. Salgın boyunca gerek hasta gerek ölüm sayılarının herhangi bir gerekçe ile halktan saklanması asla kabul edilebilecek bir seçim değildir.

Siyaset düzleminde siyaset kurumu ve politikacıların – bürokrasinin böylesi bir seçeneği kesinlikle söz konusu değildir. Tam da tersine, Halkın, demokratik bir hukuk devletinde GERÇEKLERİ BİLME HAKKI dokunulmazdır bir temel insan hakkı olan sağlık hakkının ayrılmaz – tamamlayıcı parçasıdır.

Türkiye, 29 Temmuz 2020’den bu yana ulusal kamuoyuna, Dünya Sağlık Örgütüne ve uluslararası kamuoyuna yanlış – eksik veri bildirerek ağır bir etik çiğnem (ihlal) konumundadır. Üstelik 30 Eylül 2020 akşamı Sağlık bakanı Koca tarafından da itiraf edilmiştir. Bu durum ülkemizin saygınlığına ciddi zarar verdiği gibi, uluslararası işbirliği ve eşgüdüm içinde olma yükümünün de gereğinin yerine getirilmemesi anlamındadır.

Bu akıl dışı (irrasyonel) politika sürdürülemez ve görünür – görünmez ulusal çıkarları koruma gerekçesine de asla dayandırılamaz. Kaldı ki böylesi bir beklenti hem gerçekçi değil hem de patolojiktir. Sağlık Bakanlığı, mutlaka

– güvenilir
– güncel
– sürekli
– geçerli
– sınanabilir… salgın verilerini kamuoyu ile düzenli olarak paylaşmak zorundadır.

DSÖ Genel Başkanı Dr. T. A. Gebreyesus’un 23 Ekim 2020 günlü basın toplantısında vurguladığı 5 koşuldan ilki, salgın verileri konusunda saydamlıktır. Pek yerinde olan bu uyarının – beklentinin, Halk ile işbirliği yapabilmek için güveni kurmada temel adım olduğu yeterince açıktır. Türkiye gibi devekuşu tavrıyla veri saklamaya yeltenen ülkelere de başlangıç için en azından diplomatik bir uyarıdır.

Sevgi ve saygı ile. 28 Ekim 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

İstanbul Tabip Odası’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne koronavirüs tepkisi

İstanbul Tabip Odası’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne koronavirüs tepkisi

İstanbul Tabip Odası, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün koronavirüs paylaşımı yapan kişilerin takibe alınıp konu üzerinde çalışmaların başlatıldığını duyurmasının ardından
* ‘Koronavirüsleri de mi tutuklayacaksınız?’
diyerek tepki gösterdi.
soL – Haber Merkezi
07 Mart 2020 
İstanbul Tabip Odası, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sosyal medyada koronavirüs paylaşımı yapan kişilerin izlenmeye alınıp konu üzerinde çalışmaların başlatıldığını duyurmasının ardından açıklama yayımladı.

Koronavirüsün iç güvenlik değil, halk sağlığı sorunu olduğu belirtilen açıklamada “sosyal medyada paylaşım yapanların izlemeye alınması, çözüme katkı sağlamaz” denildi.

İstanbul Tabip Odası’nın “Koronavirüsleri de mi tutuklayacaksınız?” diye sorduğu açıklamada şunları söyledi:

Akıl Alır Gibi Değil
YOKSA KORONA VİRÜSLERİ DE Mİ TUTUKLAYACAKSINIZ?

‘Geçtiğimiz yıl sonunda Çin’de ortaya çıkan ve bugüne dek dünyanın 98 ülkesinde 102.085 kişide belirlenip 3.491 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan Koronavirüs (Covid-19) salgını toplumumuzda büyük bir endişeye yol açmış durumda.

Özellikle sınır komşularımız İran ve Yunanistan’da da Koronavirüs görülürken Türkiye’de şimdiye dek Koronavirüs pozitif olgu  bildirilmemesi bu endişeyi daha da arttırıyor.

Doğrudan Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca‘nın Türkiye’de Covid-19 hastası belirlenmediğine ilişkin yaptığı açıklamalar ise ne yazık ki insanları tatmin etmiyor ve toplumdaki endişe ve panik durumunu gidermiyor.

Durum böyle iken bugün T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bir basın açıklaması yayınladı ve kimi sosyal medya platformlarında “Korona Virüsü (Covid-19) ile ilgili olarak ülkemizde de salgının görüldüğü ile ilgili” paylaşımlarda bulunan kişiler hakkında gerekli çalışmaların başlatılmış olup en kısa sürede adli mercilere sevkinin sağlanacağını(!) duyurdu.

İstanbul Tabip Odası olarak Covid-19 ile ilgili gelişmeleri başından bu yana yakından izliyoruz ve doğrulanmamış hiçbir bilgiyi toplumla ve kamuoyuyla paylaşmıyoruz.

Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklamasını hayret ve şaşkınlıkla karşıladık!

  • Öncelikle hatırlatırız ki; Covid-19 bir iç güvenlik sorunu değil, bir halk sağlığı sorunudur!

Sağlık Bakanlığı dururken Koronavirüsle mücadeleyi İçişleri Bakanlığı’na, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne havale etmek “akıl tutulması” bile diyemeyeceğimiz bir gaflet ve dalalet halidir.

Koronavirüsle ilgili olarak sosyal medyada paylaşımlarda bulunan kişiler hakkında böyle bir takibatın başlatılması sorunun çözümüne hiçbir katkı sağlamaz, aksine halk arasında zaten yaygın olan “Türkiye’de Koronavirüs pozitif vakalar var ama gizleniyor.” iddialarının / algısının daha da yaygınlaşmasına yol açar.

Siyasal iktidar böyle bir yola yöneleceğine öncelikle Sağlık Bakanı’nın, İl Sağlık Müdürlerinin açıklamalarının, sözlerinin toplumda niçin bu denli itibarsız karşılandığını; bırakın endişeyi gidermeyi, niçin bir nebze bile azaltmadığını sorgulamalıdır.

Bunun yanında Türkiye’de Koronavirüse karşı alınan önlemleri, yapılan çalışmaları bir an önce başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık meslek örgütlerinin, kamuoyunun denetimine açmalı; hiçbir tereddüde yer bırakmayacak saydamlıkla yürütmelidir.

Muhalefeti bastırmak, toplumu susturmak için gazetecileri, yazarları, siyasetçileri tutuklamayı alışkanlık haline getirenler bilmelidir ki;

  • Dünyanın hiçbir ülkesinde Covid-19’la aynı yöntemlerle mücadele etmek mümkün değildir!

İSTANBUL TABİP ODASI
YÖNETİM KURULU”

Tarım zehirlerinin önlenebilir hegemonyası (ve çağrışımlarımız)

Tarım zehirlerinin önlenebilir hegemonyası

Tarım zehirleri köylüler arasında gerçek bir egemenlik kurmuş. Geçen hafta Marmaris köylerinde dolaştık. Köylülerin çoğu tarım zehirlerini epey bilgisizce ve denetimsiz kullanıyor. Örneğin birkaç ürün için önerilen bir ilacı akıllarına gelen her ürüne kullanıyorlar. Hasattan çok kısa bir süre önce ilaçlama yapıyorlar, önerilen dozun üzerinde ve daha sık zehir atıyorlar. Bu durumlarda yasalara göre cezalandırılmaları da gerekir. Kimi köylerde Tarım İlçe Müdürlüğü sebze, meyve örnekleri almış ve ‘maksimum kalıntı limiti’ denilen dozun üzerinde kalıntı çıkan köylülere 1.500 TL ceza yazmışlar. Ancak mevzuata göre, incelenen parti ürünün de imha edilmesi gerekirken, bu yapılmamış. Bu cezaların arkasından yapılan eğitimleri köylü dinlemiş ve bazı şeyleri öğrendiklerini bize söylediler. Bu da bir ilerleme sayılabilir. Ancak imha yapılmadıkça bu cezanın çok da etkili olmayacağını gördük. Dahası bu denetimler çok seyrek. Caydırıcı bir etki yaratması pek kolay değil. Bir köyde konuşurken köylüler “zehirsiz tarım“ın olanaklı olmadığını söylediler. Marmarisli bir arkadaşımız bunun sonucunun kanser olduğunu söyledi. Arkadaşımız babasını küçükken kanserden yitirmiş. Bunu anlatırken çok duygulandı. Bunun üzerine “Yapamayız, edemeyiz” diyen köylüler de daha anlayışlı bir tavır takındılar.
Füsun Tezcan’ın ‘Börtü Böcek İçin Doğa Dostu Öneriler ve Ev Yapımı İlaçlar’ kitabından ısırgan, Arap sabunu veya tesbih ağacı meyvesi gibi malzemelerle yapılan kolay, ucuz ve zararsız reçeteleri kendileri ile paylaştık. Başka bir köyde bu ev yapımı ilaçlardan söz ederken bir köylü katılımcı “Siz bunları tarım ilaçları satıcılarına, şirketlere anlatın. Onlar bu ilaçları bize hazır satsın..” dedi. İşte bu, Hegemonyanın en üst perdesi. Köylü 50 yıldır sistematik bir şekilde aklını kullanmamaya itilmiş. Artık bazıları illa ki sömürülecekler, başka çare yok. Bu arkadaşa ‘yemek sodalı su karışımını’ okudum:
Sodyum bikarbonat (yani yemek sodası) toptan çok ucuza alınabilir. %1 oranında, yani 10 litre suya 100 gram karbonat konularak külleme hastalığı için kullanılır. Sonra sordum.
Bunu yapmak çok mu zor?
Başka bir reçeteyi okudum:
Arap sabunu-alkol karışımı: Yaprakbitleri, kırmızı örümcekler, tripsler, sıçrayan bitki bitleri, unlu bitler, yaprak pireleri, beyaz sinekler ve bazı kelebek larvalarına karşı etkilidir. Duyarlı olan gül gibi süs bitkileri ve sebze fidelerinde doz üçte bir oranında seyreltilebilir. 300 gram Arap sabunu, 150 mililitre (10 yemek kaşığına eşittir) ispirto veya yarısı kadar beyaz alkol ile iyice karıştırılır. Bu karışım on litre suyla yeniden karıştırılır. Püskürtülerek uygulanır.
Tekrar sordum : Bunu yapmak çok mu zor?
Köylüler tarım zehiri kullandıklarında önce kendileri, çocukları kanser oluyor. Gittiğimiz bir köyle ilgili olarak bir Marmarisli “Bu köyden çoktandır kanser dışında ölüm çıkmıyor..” dedi.
Ev yapımı ilaçları kullanırlarsa giderleri de düşecek. Ayrıca zehirlerin çoğu arılar için de çok zararlı. Arıcılığın gelişmesi ve ürünlerin sağlığı açısından zehirleri kullanılmamaları gerekiyor. Her köyde birkaç kadın ve erkek hiç zehir kullanmadan sebze, meyve üretmeye devam ediyor. Bu kişiler bu bilgilere çok ilgi gösterdiler. Bu köylerde biberlerin ilk üründe iyi olduğunu, hemen arkadan gelen üründe biberlerin top gibi kıvrıldıklarını söylediler. Bunun kesin olmamakla birlikte Nematod olduğunu düşündük. Köklerde boncuk gibi urların olduğunu köylüler söylediler. Çare agro-ekolojik yöntemlerde var. Buraya da yazarım. Ama sorunu olanlar biraz uğraşsınlar. Tarım zehirlerine karşı bağımsızlık isteyenler biraz uğraşacak.

Yoksa bağımlı olmak çok kolay. Ama maliyeti çok ağır. Yaşamı yitirmek bile var ucunda…

====================================================

Dostlar,

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden dostumuz Sayın Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA,
son derece duyarlı bir Tarım Ekonomisti..

YURT Gazetesindeki köşesinde her Cuma çok değerli yazıları yer alıyor. Yukarıdaki yazısı doğrudan bir HALK SAĞLIĞI SORUNU‘nu işlemekte..

Tarım’da kullanılan ilaçlar… En genel anlamıyla Pestisitler. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrencilerimize, asistanlarımıza Gıda Güvenliği ve Güvencesi derslerini biz sunuyoruz (Dönem 5 için http://ahmetsaltik.net/2014/11/13/gida-guvenligi-ve-sanitasyonu-2/; Dönem 3 için “GIDA GÜVENLİĞİ ve SU HİJYENİ; http://ahmetsaltik.net/2016/03/24/gida-guvenligi-ve-su-hijyeni-sanitasyonu/).

Dolayısıyla gerek tarım ürünlerinde gerekse kaçınılmaz olarak Besin Zinciri üzerinden hayvansal ürünlerde “Kalıntıla” (Rezidüeller, Residues) büyük önem taşımakta. Bu bağlamda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıilgili sayılı yasa uyarınca (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA ve YEM YASASI) yetkili ve sorumlu. Gerek Ulusal gerek Uluslararası yeterli mevzuat (yazılı hukuk kuralları) da var… Ancak uygulamada sorunlar aşılamıyor.. Örneğin “TÜRK GIDA KODEKSİ PESTİSİTLERİN MAKSİMUM KALINTI LİMİTLERİ YÖNETMELİĞİ” ödünsüz uygulanmalı
Temel sorun ise çokuluslu dev tarımsal ilaç devleri ve tekelleri.. Örneğin Codex Alimentarius (Uluslararası Gıda Kodeksi) BM Dünya Sağlık örgütü (WHO) ve BM Gıda Tarım Örgütü (FAO) destekli olmasına karşın küresel sermaye ile başedilemiyor.. Halkın ve özellikle üreticinin (tarımsal + hayvansal) örgütsüzlüğü, bilgi açığı ve Hükmetlerin ulusal çıkarları kollamada kabul edilemez zaafiyeti doğuruyor. Fatura ise çok ağır.. Bu ilaç, gübre, pestisit.. kalıntıları insan bedeninde çok ağır hasarlar oluşturuyor..

*Alıcı ortam Hava, Toprak, Su’dur.. Bu kimyasallar Gıdalarla alıcı ortamda etkileşime girer, Gıda zinciriyle insana ulaşırlar. Akut ya da süregen etki ile : Birden ölüm! (Toksik), Teratojen (fetüste anomali), Mutajen, Genotoksik, Karsinojen.. olurlar..

İnsanlık bu küresel ve ağır soruna mutlaka ve hızla kalıcı çözüm üretmek zorunda..
İlk adım da NÜFUS ARTIŞINI FRENLEMEK
Tayyip bey onaylamayacak ama yaşamın gerçeği böyle..
Zorunlu ve kaçınılmaz… Türkiye için de!
Çare yok;

* HER AİLEYE 1 ÇOCUK ve EN ÜST DÜZEYDE TASARRUFLU YAŞAM!
Dünyanın nasıl korkunç ve sorumsuz çoğaldığını görmek için aşağıdaki erişkeyi tıklar mısınız lütfen? Dünya nüfusu her saniye nasıl korkunç çoğalıyor!

http://www.worldometers.info/world-population/

Türkiye’nin nüfus sorunlarını 4 Nisan Pazartesi günü sabah 10:00 – 10:45 arasında Ulusal Kanal‘da olacağız.. Değerli programcı Çetin Ünsalan EKOPOLİTİK Programında bizi konuk edecek.. İzlenmesini, duyurulmasını dileriz…

Sevgi ve saygı ile.
02 Nisan 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Nükleer Santrallerin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi


Dostlar
,

11 Mart 2011, Japonya Fukuşima’da nükleer güç santralinde (NGS) yaşanan facianın
4. yıl dönümü idi. Korkunç afet, yaklaşık 20 bin insanın yaşamına mal oldu.
Büyük Okyanus kıyılarına 6 m yükseklikte Tsunami duvarları örülmüştü ama depreme bağlık yıkıcı tsunami dalgaları 10 m yüksekliğe erişince NGS’ni sular bastı ve
çok yüksek düzeyde nükleer serpinti (emisyon) gerçekleşti, dünyaya yayıldı.

Japonya, doğal kaynakları bakımından özyeterlikten çok yoksun ve yüksek düzeyde sanayi enerji girdisi gereksinimli  bir ülke olmasına karşın, NGS’ni bırakıyor.

Almanya’da benzer durumda ve 2030’a dek bu ülkede hiç NGS kalmayacak!..

Türkiye ise, kör gözüm parmağına Sinop ve Akkuyu’da 2 NGS‘ni Rus Gasprom şirketine Yap İşlet Devret (BOT: Build – Operate – Transfer) modeliyle ihale etmiş durumda.

Ülkemizin yoğun gündeminde, Türk Psikiyatri Derneği‘nin yayımladığı basın açıklamasını, sıraya almamıza karşın geciktirdik. Daha da çok gecikmeden,
hoşgörü dileğiyle aşağıda paylaşmak istiyoruz. (Metin, TPD web sitesinden alınmıştır; http://www.psikiyatri.org.tr/news.aspx?notice=1378)

Türkiye, başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir (renewable) enerji kaynaklarına yönelmeli, nüfus artış hızını düşürmeli, tasarruflu yaşamalı, enerji kaçak – yitiklerini azaltmalı…. dır..

Sevgi ve saygıyla.
19.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

====================================

TPD Görüşü   :
Nükleer Santrallerin
Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi

Nükleer kazalar geniş bir toplumu etkileyebilen, yaşam kaybı, iş kaybı ve sosyal kayıplar gibi birçok kayba neden olan afetlerdir. Nükleer kazalar Çernobil Nükleer Kazasında olduğu gibi çalışmalar sırasında yapılan bir hata sonucunda çekirdek patlaması nedeniyle olabileceği gibi, Büyük Japonya Depremi sonrasında Fukuşima Nükleer Santralinin hasar görmesi nedeniyle erime ve patlamaların meydana gelmesinde olduğu gibi doğal afete ikincil olarak da meydana gelebilmektedir.

Nükleer kazalardan başta nükleer santralde çalışanlar olmak üzere temizlik işçileri,
riskli bölgede ve radyasyonun atmosfer yolu ile yayıldığı bölgede yaşayan kişiler ve
radyasyon nedeniyle kirlenen besin maddelerini tüketen kişiler etkilenmektedir.

Nükleer kazalarda kişiler birincil ve ikincil maruziyet (AS: karşılaşma, sunukluk) yolu ile zarar görebilmektedir. Birincil maruziyete örnek olarak nükleer santralde çalışan kişilerin patlama esnasındaki maruziyeti, ikincil maruziyete ise radyasyondan hemen sonra
ortaya çıkan stres, kıtlık ve enfeksiyonlar örnek olarak verilebilir.

Nükleer kazalar sonrasında radyasyona maruz kalma nedeniyle fiziksel ve ruhsal
sağlık sorunlarının yanı sıra çeşitli sosyoekonomik sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Riskli bölgede yaşayan kişilerden geçici ya da sürekli olarak evlerini terk etmeleri istenebilir. Böyle bir durumda kişiler evlerinden, işlerinden, yaşadıkları sosyal çevreden, ailelerinden ayrılmak zorunda  kalabildikleri gibi göç ettikleri bölgede ise kontamine olduklarına ilişkin damgalanma nedeniyle toplum tarafından istenmedikleri için
sosyal ağlarında bozulmalar meydana gelmektedir. Yanlış bilgilenme nedeniyle toplumda kontaminasyonun bulaştırıcılıkla eşit kabul edilmesinden olayı kontamine olmuş kişiler bulaştırıcı olarak damgalanmakta, sosyal desteğe ihtiyaçları olduğu zaman komşuları ve ait oldukları topluluk tarafından dışlanmaktadır. Bu kişiler kendilerini kontamine olmuş
ve “kirli” olarak kabul edebilmekte ve kendilerini damgalayabilmekte, gereksiz yere kendilerini arkadaşlarından ve ailelerinden izole edebilmektedirler. De-kontamine olan kişiler sevdikleri kişileri tehlikeli materyale maruz bıraktıklarına ilişkin endişelenebilmektedir. Ayrıca, nükleer kazalar sonrasında medyadan gelen haberler
sınırlı olabildiği gibi kişilerin kaygısında artmaya neden olabilmektedir.

Nükleer kazaların sağlık üzerindeki etkileri erken dönem ve geç dönem etkileri olarak değerlendirilebilir. Erken dönem etkileri kazanın hemen sonrasında toksik dozda radyasyona maruz kalan kişilerde ortaya çıkan ve ölümle sonuçlanan Akut Radyasyon Sendromu, organ kayıpları ile sonuçlanabilen radyasyon yaralanmaları / yanıkları ve
akut stres tepkileri, geç dönemdeki etkileri ise başta tiroid  kanseri ve kan kanseri olmak üzere kanser, süregen psikiyatrik bozukluklar ve yol açtığı genetik mutasyonlar nedeniyle sonraki kuşaklarda ortaya çıkması olası olan hastalıklardır.

Nükleer kazalar ölümcül sonuçları, kontrol edilemez olmaları, riskleri ve yararları arasında orantısızlığın olması, istem dışı meydana gelmesi ve gelecek kuşaklar açısından yüksek risk taşıması, maruz kalanlar üzerindeki yeni, gözlenemeyen, bilinmeyen ve gecikmiş etkileri nedeniyle “yaygın korku, derin bir incinebilirlik duygusu ile devam eden alarm ve dehşet duygusuna” yol açma kapasitesine sahip olaylardır. Bu nedenle, nükleer kazaların psikolojik sonuçları, daha erken dönemde ve bilinebilir etkileri olan sel,
deprem veya geleneksel silahların kullanıldığı terörist eylemler gibi afetlerin psikolojik sonuçlarına göre daha fazla miktarda ruhsal zorlanmaya yol açabileceği düşünülmektedir.

Ayrıca, doğal bir afete ikincil nükleer bir afet meydana gelmesi durumunda afetten sonra ortaya çıkan ruhsal sorunların daha uzun sürdüğü bilinmektedir. Nükleer kazalardan sonra suların kontamine olması gibi pek çok yıkıcı olayın meydana gelmesi nedeniyle
Büyük Japonya Depreminde olduğu gibi doğal afete nükleer kazaların eşlik ettiği afetlerden sonra ortaya çıkan ruhsal sorunların, nükleer kazaların meydana gelmediği doğal afetlerle kıyaslandığında daha geç iyileştiği gösterilmiştir.

Yapılan araştırmalarda nükleer kaza sonrasında radyasyona maruz kalan kişiler arasında temizlik işçileri ve yüksek miktarda radyasyona maruz kalan çocukların annelerinin
ruhsal bozukluklar açısından daha riskli oldukları bulunmuştur. Temizlik çalışanları arasında yapılan çalışmalarda bu kişilerde tanı konulabilir bozukluklar açısından anlamlı fark bulunmamakla birlikte depresyon belirtileri, özellikle travma sonrası stres bozukluğu olmak üzere anksiyete belirtileri ve tıbben açıklanamayan belirtilerde kontrol grubuna göre iki – dört kat artma olduğu bulunmuştur. Yapılan bir başka araştırmada radyasyona maruz kalan temizlik çalışanlarında şizofreni spektrum bozukluklarının arttığı gösterilmiştir. Özkıyım düşüncesinde artma, bilişsel işlevsellikte bozulma, alkolizm, işsizliğin (iş verenlerin ve öbür kişilerin bu kişilerin kontamine olduğuna ilişkin
endişe duymaları nedeniyle) temizlik çalışanlarında görülen öbür ruhsal ve sosyal sorunlar olarak bildirilmiştir.

Yüksek doz radyasyona maruz kalan çocukların annelerinde yapılan araştırmalarda
bu kişilerin tahliye edildikten sonra da SCL-90 GSI puanlarında yüksekliğin devam ettiği, fiziksel sağlıklarının daha kötü olduğunu ve daha fazla iş gücü yitiği belirttikleri saptanmıştır. Nesnel tıbbi verilerle desteklenmemiş olmakla birlikte yüksek dozda radyasyona maruz kalan çocukların anneleri ve öğretmenleri, bu çocukların sağlıklarının daha kötü olduğunu bildirmişlerdir.

Çocuklarda yapılan araştırmaların bir bölümünde sınırda mental kapasite oranlarında artma, duygusal sorunlar, EEG anormallikleri, yaşamdan memnuniyette azalma ve daha çok tıbbi hastalık tanısı aldıklarını belirtme, depresyon ve dikkat eksikliği hiperaktivite ile ilgili belirtiler, fiziksel sağlıklarına ve tiroid kanseri olmaya yönelik endişeler saptanmıştır. Bununla birlikte uzun dönemde yapılan gözden geçirmeler sonucunda radyasyonun fetüs üzerine korkulduğu gibi yıkıcı bir etkisi gösterilememiştir.
Ancak, Çernobil kazasından sonra hükümet tarafından kürtaj olunması çağrısında bulunulması, üreme hızında azalma, kürtaj oranlarında artma ve planlanmış gebeliklerde azalma görülmesi nedeniyle radyasyonun fetüs üzerindeki etilerine ilişkin bulgular değerlendirilirken çalışma örnekleminin kısıtlılıkları unutulmamalıdır.

Genel toplumda yapılan araştırmalarda ise psikolojik gerginlikte ve sağlık kaygısında artma olduğu saptanmıştır.

Bilişsel konsantrasyonda bozulma, organize olamama, unutkanlık,
karar vermede güçlük, dikkatte azalma
Duygusal– şok, inanamama, korku, kaygı ve tasa, irkilme, öfke, inkar (AS: yadsıma) , umutsuzluk, çaresizlik, yenilmişlik hissi
Davranışsal uyku bozuklukları, iştah bozuklukları, diğer insanlardan izolasyon,
yalnız kalmada güçlük, yerinde duramama, madde kullanımında artma (alkol, tütün, reçete edilen ilaçlar ve yasa dışı maddeler).
Fiziksel– terleme, aşırı uyarılmışlık, çarpıntı, sersemlik hissi, kan basıncında artma, yorgunluk, baş ağrısı, hazımsızık, bulantı, tıbben açıklanamayan belirtiler.
Ruhsal (Spiritual)- belirsizlik hissi, terkedilmişlik hissi, dünyanın ve diğer insanların iyi olduğuna ilişkin inançta azalma ya da tümden kaybolma, kötülük duygusuyla mücadele, güven duygusunda yıkılma

Bugüne dek meydana gelen üç büyük nükleer kazadan biri olan Çernobil Nükleer Kazasının sonuçlarını gözden geçirmek nükleer santrallerin insanların fiziksel ve
ruhsal sağlıkları üzerindeki yıkıcı etkisini anlamada yol gösterici olacaktır:

Çernobil Nükleer Patlamasından sonra 31 kişi anında ölmüş, 600.000 ilk yardım çalışanı ve öbür çalışanlar temizlik operasyonu sırasında yüksek dozda radyasyona maruz kalmıştır. 200.000 kişi yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmıştır. En başta çocuklarda tiroid kanseri insindansında dramatik artış, temizlik çalışanlarında lösemi insidansında artış görülmüştür. 2006 yılında yayınlanan 20. Yıl Chernobil Forum Raporu‘nda Çernobil’in ruh sağlığı üzerine etkisi, bugüne dek bir kazaya bağlı en büyük
halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmiştir.

Yukarıdaki gözden geçirmemizde nükleer kazaların insan sağlığı üzerindeki etkisinin üzerinde durulmuş olmakla birlikte, nükleer kazalar sonrasında ortaya çıkan radyasyonun öbür canlılar ve doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin de unutulmaması gerektiğini
vurgulamak isteriz.

Sonuç olarak     : Türkiye Psikiyatri Derneği olarak yukarıdaki bilimsel veriler ışığında nükleer kazaların insanların ruh sağlığını olumsuz etkilediğini belirtiyoruz.
Son yıllarda ülkemizde kurulan ya da kurulması planlanan nükleer güç santrallerin
toplum ruh sağlığına olası etkilerine dikkat çekmek istiyoruz.

Saygılarımızla, 11.3.15

Dr. Feyza Çelik
TPD Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi adına 

KAYNAKLAR

1- Cordero J.S, The Epidemiology of Disasters and Adverse Reproductive Outcomes: Lessons Learned. Environmental Health Perspectives Supplements 101 (Suppl.2):131-136(193)
2- Bromet J. E. Emotional Consequences Of Nuclear Power Plant Disasters.
Health Phys. 106(2):206Y210; 2014
3- Bromet EJ. Mental health consequences of the Chernobyl di- saster. J Radiol Prot 32:N71YN75; 2012
4- Bromet E J, Havenaar J M and Guey L T 2011 A 25 year retrospective review of the psychological consequences 
of the Chernobyl accident Clin. Oncol. 23 297–305
5- Indart M at all. Disaster Mental Health: Assisting People Exposed To Radiation. Institute for Disaster Mental Health at SUNY New Paltz for the New York State Department of Health.
6- World Health Organization 2013. Health risk assessment from the nuclear accident after the 2011 Great East Japan earth- quake and tsunami, based on a preliminary dose estimation.
7- Matsuoka Y, Nishi D, Nakaya N et al. Concern over radiation exposure and psychological distress among rescue workers fol- lowing the Great East Japan Earthquake. BMC Public Health 2012;12:249.
8- Williams J.H.G,  Ross L. Consequences of prenatal toxin exposure for mental health
in children and adolescents
A systematic review Eur Child Adolesc Psychiatry (2007) 16:243–253 DOI 10.1007/s00787-006-0596-6
9- Niwa S. Mental health in evacuees from the 3.11 complex disaster in Japan.
Seishin Shinkeigaku Zasshi.2014;116(3):219-23.
10- Loganovsky KN, Loganovskaja TK. Schizophrenia spectrum disorders in persons exposed to ionizing radiation as a result of the Chernobyl accident. Schizophr Bull 2000;26(4):751e773.

OKUL SAĞLIĞI SİMPOZYUMU : AĞIZ – DİŞ SAĞLIĞI..


Dostlar
,

2 günlük bir simpozyum duyurusu yapmak istiyoruz..
8-9 Eylül 2014, Ankara, Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kültür Merkezi Kırmızı Salon

3. OKUL SAĞLIĞI SİMPOZYUMU ..
Teması AĞIZ – DİŞ SAĞLIĞI..

Ağız – diş sağlığı önemli ve yaygın bir Halk Sağlığı sorunu
Pek çok boyutuyla önemli bir Halk Sağlığı sorunu..
Günümüzde bu bağlamda kullanılan başlıca ölçüt DALY (Disability Adjusted Life Year). (Ayrıntılı bilgi SAĞLIK EKONOMİSİ ders notlarımızda bulunabilir :
HEALTH ECONOMICS & PUBLIC HEALTH / Sağlık Ekonomisi ve Halk Sağlığı
; http://ahmetsaltik.net/2012/06/02/health-economics-public-health-saglik-ekonomisi-ve-halk-sagligi/)

Yani, herhangi bir sağlık sorunu – yaralanma nedeniyle oluşan erken ölüm nedenli yitirilen yaşam yılları ve yine aynı nedenlerle gelişen engelli yaşam yılları..
DB’nca (Dünya Bankası) geliştirilen bir “moneter” (parasal) ölçüt..

Türkiye’de 2004 tarihli bir çalışma dışında DALY yükünü / kazancını
yıllık olarak hesaplayacak düzenli (rutin) bir veri toplama sistemi yok.
(DALY_turkiye_hastalik_yuku_calismasi_2004 veya
http://ekutuphane.tusak.gov.tr/kitaplar/turkiye_hastalik_yuku_calismasi.pdf)

Ancak yine de, ağız – diş sağlığı sorunlarının, ülkenin toplam DALY yükü içinde
oransal payının yüksek olduğunu, veri toplayabilen gelişmiş ülkelerden biliyoruz.
(2004 Araştırmasında ilk 10 neden arasında değil; syf. 19, tablo 11..)

Diş çürükleri, süregen (kronik) tonsillo – farenjit enfeksiyonlarının
önemli bir bölümü A grubu beta hemolitik streptokoklar.
Bu bakteriler değindiğimiz odaklarda yerleşiyor ve en önemli 3 komplikasyon olarak

KARDİT – ARTRİT – NEFRİT nedeni oluyorlar.

İlkinde kalp kapakçıklarını, 2. de eklemleri ve 3. de de böbrek işlevlerini bozarak yetmezliğe neden oluyorlar..

dental_health_problems_infographicAnılan 3 enfeksiyon ve özellikle romatizmal kalp kapak hastalığı olarak da bilinen beta hemolitik streptokok enfekiyonu komplikasyonu kalp yetmezliklerinin görülme sıklığı; doğrudan doğruya bir ülkenin temel sağlık düzeyi göstergeleri içinde sayılıyor.
Bu sonki hastalık hızı (rate; görülme sıklığı) doğrudan ülkenin gelişme düzeyini yansıtıyor..

Sağlık Bakanlığı’nın bu hizmetleri daha da yaygınlaştırması ve nitelik olarak iyileştirmesi gerekiyor. SGK kapsamında ilgili sağlık kurumlarına geri ödemelerin (re-imbursement) rahatlatıması ve bu hizmetlerin bilimsel yönetimi için de düzenli veri toplanması ve araştırmalar yapılması gerekiyor.

Değindiğimiz simpozyumda dileriz bunları da konuşma olanağı olur..

Poster aşağıda…

OKUL SAĞLIĞI SEMPOZYUMU BİLİMSEL PROGRAMI

Bize ulaşan çağrı metni ise şöyle :

*****
Değerli HASUDER* Üyeleri,

Doğu Akdeniz Halk Sağlığı Anabilim Dallarının (DAHSAD) geleneksel olarak düzenlemeye başladığı Okul Sağlığı Sempozyumlarının üçüncüsü bu sene 08-09 Eylül 2014 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü ve Diş Hekimliği Fakültesi işbirliğinde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneğinin desteği ile “Okul Sağlığında Ağız ve Diş Sağlığı” teması ile düzenlenmektedir. Okul Sağlığında Ağız ve Diş Sağlığı’ konulu III. Okul Sağlığı Sempozyumu’na katılımınız bizleri onurlandıracaktır.

Prof. Dr. Hilal Özcebe ve Prof. Dr. Tayyar Şaşmaz

Açılış: 8 Eylül 2014, Saat: 09:30
Yer: Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kültür Merkezi Kırmızı Salon

* HASUDER : Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (biz de üyeyiz..)

********************

Simpozyuma başarılar dileriz..
Emek verenlere de teşekkür ederiz.
Biz ilk gün öğleden sonra oturumlarını izleyebileceğiz..

Sevgi ve saygıyla.
4.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net