Etiket arşivi: BAYAZIT İLHAN

Eczacıların çığlığı

GÜNCEL30.09.2022, BİRGÜN

Türkiye’de sağlık alanındaki sorunlar büyürken hak kayıplarına uğramayan meslek grubu kalmadı. Geçtiğimiz pazar Dünya Eczacılar Günü idi, ancak eczacılar kutlayacak bir şey bulamadılar. Türk Eczacıları Birliği yaşanan zorlu sürece dikkat çekerek eczacıları, eczane çalışanlarını, eczacılık fakültesi öğrencilerini ve tüm ailelerini 16 Ekim’de Ankara’da yapılacak Büyük Eczacı Mitingi’ne davet etti.

Eczacılar yıllardır yaşadıkları sorunları anlatıyorlar. Bırakın çözüm bulmayı işlerin kötüye gitmesiyle canları daha çok yanıyor. Mevcut iktidarın ortaya koyduğu piyasacı sağlık politikaları ilaçta da etkisini gösterdi.

  • Sağlık hizmetlerinin çok “tüketilmesi” ve hasta olmak üzerine kurulu sistem, ilacı da bir tüketim nesnesine dönüştürdü.

Kişi başı yıllık ilaç tüketimi 2002 yılında 10 kutu iken bugün 30 kutuya çıktı. Sistemin yurttaşlar ya da eczacılara değil çok uluslu ilaç şirketlerine yaradığı anlaşılıyor.

SAĞLIK, İLAÇ, ECZACILAR

Eczaneler halkın sağlığı açısından çok önemli görevleri yerine getiriyorlar. Yalnızca ilaç ve aşı sağlanması olarak düşünmeyin. Yurttaşların hemen yakınlarında, mahallerinde en kolay ulaşabildiği sağlık danışmanı konumundalar. Bunun ne denli önemli olduğunu pandemi döneminde açıklıkla gördük. Canı pahasına kesintisiz sağlık hizmeti veren eczanelerde 77 eczacı ve 24 eczane teknisyeni Covid-19’a yakalandı ve yaşamını yitirdi.

Serbest eczaneler gittikçe düşen kârlılık oranlarından ve artan maliyetlerden bunalmış durumda. Kârlılık oranlarında ilaç fiyatlarına göre azalan tarife uygulanıyor. Ancak şaka gibi, bu tarifeyi belirleyen fiyat aralıkları 2004 yılından bu yana güncellenmemiş durumda. 2009 yılında ve geçtiğimiz temmuz ayında kâr paylarında yüzde bir ile üç arasında iyileştirmeler yapılsa da, eczacıların uğradıkları kayıpları karşılamıyor.

Kabaca açıklamam gerekirse; ilaç fiyatları arttıkça daha çok ilaç, kâr oranlarının düştüğü 100-200 TL ve 200 TL’den yüksek kategorisine giriyor. Oysa TÜFE’ye göre bu aralıklar güncellenseydi 2021 yılı için 100 TL olan sınır 375,36 TL, 200 TL olan sınır 750,71 TL olacaktı. Bu yıl enflasyona göre bu rakamları %80 daha artırmamız gerekiyor.

  • Kısacası eczacıyı enflasyon ve dövizdeki artışlar karşısında ezdiren bir model ile karşı karşıyayız.

Hesaplamalara göre eczanelerin brüt kâr oranları 2002 yılında % 17,2’den 2019 yılında %13,8’e gerilemiş durumda. Aynı dönemde karşılanan reçete sayısı ise 113 milyondan 401 milyona çıktı. Yani iş yoğunluğu ve eczane giderleri katlandı.

  • Pek çok eczane kapanma tehlikesi ile karşı karşıya.

Kamuda çalışan yaklaşık dört bin eczacı ise yıllardır yok sayılıyor. Son yayınlanan ek ödeme yönetmeliğinde büsbütün mağdur edildiler. Hakkaniyete uymayan ve çalışma barışını bozan bu durumu günlerdir Sağlık Bakanlığı’na anlatmaya çalışıyorlar ama muhatap bulamıyorlar.

Artan ilaç yoklukları ciddi bir sorun ve eczacıları da hastaları da büyük sıkıntıya sokuyor. Fiyat farkı çıkarmayan ilaç neredeyse kalmamış durumda ve farklar her geçen gün katlanıyor, hastalar cebinden karşılıyor. Bu durum eczanelerde tahsil edilen katılım payları ve reçete bedelleriyle birleşince hastalarla eczacıları sık sık karşı karşıya getiriyor.

Denetimsiz açılan eczacılık fakülteleri bir yandan eczacılık eğitiminin niteliğini düşürürken, bir yandan da genç eczacılar için işsizlik sorununu ortaya çıkarıyor, mesleğe zarar veriyor.

HEKİMLERİN KAYGILARI

Tam da bu tartışmaların içinde, Dünya Tabipler Birliği tarafından yayınlanan bir tutum belgesinde, çok uluslu şirketlerin artan gücünün ve kârı önceleyen politikaların ilaçların niteliğini ve güvenliğini olumsuz etkilediği belirtildi. İlaç üretim, dağıtım ve depolama süreçlerinde kimi zaman asgari güvenlik standartlarının karşılanmadığı vurgulanan belgede, bunların düzeltilmesi için ülke yönetimlerine ve tabip birliklerine önerilerde bulunuldu.

Eczacıların ve hekimlerin uyarıları ortada….

Sağlıklı olmak, ilaca, aşıya güvenle ulaşmak istiyorsak eczacıların çığlığına kulak vermeli ve haklarının arkasında durmalıyız.

Sağlık dikiş tutmuyor

GÜNCEL19.08.22, BİRGÜN

Yeni düzenlemeler yapıldıkça başka sorunlar ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz hafta çıkan ek ödeme yönetmeliği Sağlık Bakanı tarafından çok iddialı biçimde sunuldu, ileride şöyle denecekmiş: “Bir gün bir yönetmelik okuduk. Türkiye’de doktor olmanın anlamı değişti.

İnanılır gibi değil, Sağlık Bakanlığı, “taban ödemesi” adı altında bir miktar döner sermaye ödemesiyle Türkiye’de hekimliğin anlamını değiştirdiğini ilan ediyor. Dahası bunun bir “Beyaz Reform” olduğunu anlatıyor. Yıllardır döner sermaye ödemesi alamayan yüzbinlerce sağlık çalışanının yalnızca bir bölümüne değişen miktarlarda yapılacak bir ödemeden söz ediyoruz. Durumu biraz olsun rahatlayanlar olacaktır ama sağlıkta biriken devasa sorunlara bakınca, Beyaz Reform olarak tanıtılabilecek nesi var, belli değil.

Sağlık Bakanı yönetmeliği şöyle duyuruyor: “Kitap gibi sağlam yönetmelik! Tıkla oku”. Zamanın ruhu mu demeli, Yönetmelik bir halkla ilişkiler, PR çalışması haline geliyor.

FİŞİ ÇEKİLEN NE?

Sağlık Bakanı “Bir süredir bitkisel yaşamda olan Performans Sistemi’nin fişi çekildi” diyor. Oysa “bitkisel hayatta” dediği performans sistemi, iktidarın bir süredir dillendirmekten vazgeçtiği, vaktiyle üzerine makaleler yazıp dünyaya örnek gösterdiği Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ana ögelerinden biriydi.

Aslına bakarsanız performans mantığından vazgeçildiği yok, mesai içi ve dışı çok çalıştırıp puan toplatmaya yönelik çaba sürüyor. Yalnız adı değişip “teşvik ek ödemesi” olmuş.

Yönetmeliğe titizlikle konan tanımlara bakınız: Bireysel hedef katsayısı, hizmet etkinlik katsayısı, hizmet verimlilik katsayısı, kurum hedef katsayısı, teşvik ek ödemesi dönem ek ödeme katsayısı, kaynak kullanım verimliliği, finansal sürdürülebilirlik, kurum hedeflerine ulaşma…

  • Her biri devlet hastanesinin bir işletmeye dönüşmesinin kanıtlarıdır.

Yıllardır Türkiye’de sağlık bu mantıkla yönetiliyor ancak işlerin iyi gitmediği, yurttaşlara yaramadığı belirginleşiyor.

Yönetmelik salt devlet hastanelerinde çalışanların bir bölümünü kapsıyor. Farklı kurumlarda hekimler, sağlık çalışanları devre dışı. Değişik meslek kümelerine yapılan ödemeler yeni huzursuzluk kaynağı oluşturuyor; memurlar, hemşireler, eczacılar mutsuz.

ÇOK ÇALIŞ Kİ TEŞVİK ALASIN

Artırımlı ücret alacak personelin tanımına bakınız: “Mesaisini tamamlayan, 32 saat ve üzeri nöbet tutan ve karşılığında izin kullanmayan personel”. İşte hekimlere, sağlıkçılara “hayatınız değişecek” diye sunulan budur.

Yönetmelik kendince kurallar, katsayılar, tanımlar getirmede eşsiz (!).

Ücretiniz kesilmeden yıllık izin kullanma hakkınız 12 gün, rapor hakkınız 7 gün olarak tanımlanıyor. Zaten hekimler döner sermaye alamayacakları için yıllardır izinlerini kullanamıyorlar, sıkıntının büyüyeceği görülüyor. Dinlenme hakkına bir saldırı da oradan geliyor.

Sağlık Bakanlığı hizmetten ne anladığını “doğrudan gelir getiren faaliyet” olarak ortaya koyup, koruyucu sağlık hizmetlerini ve temel bilimleri değerli görmediğini bir kez daha gösteriyor.

  • Sistem çok hastalık, çok muayene, çok ameliyat ve tıbbi işlem, nihayet çok puan denklemi üzerine kurulu.

Sıkıntıları Sağlık Bakanı’nın da kısa sürede fark ettiğini şu ifadesinden anlıyoruz:

  • “Yönetmelik geri bildirimlere göre düzenlenebilen esnek kurgusu sayesinde mevcut veya doğabilecek pek çok sorunu çözme iradesi veriyor.”

Buradan bir slogan da üretilmiş durumda: “Beyaz reform yeni bir statüko değildir, sürekli reformdur”.

Yönetmelik iktidarın sağlığa bakışını gösteriyor. Hekimlere, sağlık çalışanlarına güvenceli, emekliliklerine yansıyacak, hakkaniyetli ödeme sistemi getirmemekte ısrar ediyorlar. Sürekli yeni tanımlar, karmaşık formüller, ödemelerde kaydırmalarla günü kurtarmaya, sağlık çalışanlarında oluşan huzursuzluğu yatıştırmaya çalışıyorlar. Şiddet, iş yükünün fazlalığı bezdirmiş durumda. Yurttaşlar ise bir türlü randevu alamamak, gereksinim duyduğu sağlık hizmetine erişememek nedeniyle bunaldı.

İçtenlikten uzak her düzenleme, birlikte başka sorunlara yol açıyor.

  • Sağlık sistemi alarm veriyor,
  • yeniden bilimsel, akılcı ve sağlık hakkını gözeten biçimde ele almak gerekiyor.

Gezi’nin güzelliği

authorBAYAZIT İLHAN

Ne yapsalar olmuyor, karartmak için attıkları her adım Gezi’nin parıltısını güçlendiriyor. Çünkü haklı ve bu ülkenin tarihinde benzersiz özellikler taşıyor.

Gezi 2013 yazındaki haliyle değil ama değişik biçimlerde insanların özgürlük, adalet isteklerine, yaşam biçimine, emeğe, doğaya, şehre, ağaca, hayvana, börtü böceğe saygı taleplerine ışık tutmaya devam ediyor. Bunun haksız, hukuksuz yargı kararlarıyla, yurtsever insanların dört duvar arasına kapatılmasıyla boğulması mümkün değil. Darbe girişimi, Otpor, şu bu, Gezi’ye takılmak istenen kulpların hiçbiri tutmadı.

Türkiye Barolar Birliği’nin açıklaması hukukçuların bu hafta açıklanan mahkeme kararına dair yaygın kanaatini yansıtıyor: Gezi davası kararı kara lekedir. Yargıyı Gezi Parkı eylemlerini itibarsızlaştırmak, suçla ilişkilendirmek ve öç almak için kullanmaya çalışmanın göstergesidir.

GEZİ VE POLİS ŞİDDETİ

Gezi denince akla gençler, rengârenk meydanlar, dans, müzik, çadırlar, dayanışma, ağaçlara sarılmış insanlar, duran adam, orantısız zekâ, yeryüzü sofraları geliyor. Başka? Polis şiddeti, biber gazı, hedef alarak ateşlenen gaz kapsülleri, içine tahriş edici kimyasallar katılmış sular püskürten TOMA’lar, akrep denilen zırhlı araçlar, hala doğrulanamayan “camide içki içtiler”, “Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar” söylemleri…

İstanbul’da Taksim’de, Ankara’da Mülkiyeliler Birliği ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde acil sağlık noktalarına içeride yaralılar varken biber gazlı polis saldırıları yaşandı. O günlerde Science dergisinde aralarında çok sayıda Nobel ödüllü bilim insanının bulunduğu yazarlar tarafından Türkiye’yi barışçıl protesto gösterilerinde kullandığı aşırı polis şiddetini durdurmaya ve uluslararası hukuka uymaya çağıran bir makale yayınlandı.

GÖSTERİLERDE SAĞLIK HAKKI İHLALLERİ

Sağlık Bakanlığı protesto alanlarında yaralananlara yeterince acil sağlık hizmeti götürmediği, ambulans bulundurmadığı gibi bir de yaralanarak hastanelere başvuranların ayrı formlara kaydedilmesini istedi. Bu koşullarda hekimler ve sağlık çalışanları yaralananlara her yerde gönüllü olarak acil sağlık hizmeti sunmaya çalıştı. Ankara, İstanbul ve Hatay Tabip Odası yönetimleri verilen sağlık hizmetinden dolayı yargılandılar. İnsanlık yararına, gönüllü buna benzer sağlık hizmeti vermeyi “ruhsatsız sağlık hizmeti” olarak niteleyip suç saymaya dönük tartışmalı yasal düzenlemeler bile yapıldı.

TTB Türkiye’nin dört bir yanında Gezi Parkı protestolarında göstericilerin sağlık durumu ile ilgili verileri hekimlerden toplayıp düzenli yayınladı. 28 Mayıs-15 Temmuz 2013 arasında sağlık kurumlarına ve gönüllülerce kurulan acil sağlık noktalarına toplam 8163 kişi yaralı olarak başvurdu. O tarihe kadar 106 kafa travması, 61 ağır yaralanma, 11 kişinin gözünü kaybetmesi söz konusuydu. Sonraki can kayıpları ile birlikte 8 kişiyi kaybettik.

Yine TTB’nin o dönemde raporlaştırdığı internet tabanlı çalışmada biber gazından etkilenerek bildirimde bulunan 11155 yurttaşımızdan %68,5’i çok yoğun etkilendiğini ve ciddi sağlık sorunu yaşadığını belirtti. Etkilenenlerin %92’si sağlık yardımı almadığını ya da çevresindeki gönüllülerden aldığını bildirdi. Hastaneye başvurma ya da götürülme oranı %5 düzeyindeydi. Bunda hastanelerde fişlenme korkusunun etkili olduğu görüldü.

Daha sonrasında TTB’nin girişimleri ile Dünya Tabipler Birliği, biber gazı gibi kimyasal gösteri kontrol ajanlarının ölümcül sağlık risklerini anlatan ve ülkeleri bunları kullanmaktan kaçınmaya çağıran bir tutum belgesini kabul etti.

Gezi’nin çok yönü var. Biz hekimler için de öyle ve mesleğimizin gereğini yaptığımızı düşünüyoruz. Peki, Gezi’de ölen gençlerin katilleri serbest dolaşırken, daha önce beraat etmiş saygın insanları aynı suçlamalarla yeniden yargılayıp bu kez ömür boyu hapis cezasına, 18’er yıl hapse mahkûm etmek, tutuklamak nedir?

Bu davanın mahkeme ve temyiz süreçlerinin hâkimlerinden de siyasi görüşleri, kişisel durumları ne olursa olsun her şeyden önce mesleklerinin gereğini yapmalarını bekleme hakkımız yok mu?

Hekimlerin isyanı büyüyor

author

İşaretleri vardı, 14 Mart Tıp Bayramı hekimlerin ve sağlık çalışanlarının büyük eylemlerine sahne oldu. Geniş katılımlarla, üç güne varan iş bırakmalar gerçekleşti. Cumhurbaşkanı’nın “giderlerse gitsinler” açıklaması özellikle genç hekimlerin kırgınlığını ve öfkesini artırdı.

  • Yurttaşların hekimlere sahip çıkması, eylemlerde yan yana duran görüntüsü çok çarpıcıydı.

Sağlıkta işlerin iyi gitmediği ve yeni “müjdelerle” durumun idare edilmeye çalışıldığı görülüyor. Çok mesele var, ancak sıkıntıların vücut bulmuş göstergesi sağlık kurumlarında önüne geçilemeyen şiddettir.

Sağlıkta şiddetin gör dediği

Öldürülen, bıçaklanan, boğazı jiletlenen, kafasında kaldırım taşı kırılan
hekim görüntüleri ne anlatıyor?

Yıllardır Sağlık Bakanlığı bir “Türk Mucizesi” tarif ediyor, dünyada sağlığa en az kaynak ayırarak en yüksek memnuniyet elde eden ülkeyiz! Halkımız bu kadar memnunsa neden hastanelerde doktor dövüyor, kayıt yapan sekreterden hemşiresine gördüğüne hakaretler ediyor? Bu tablo verilmeye çalışılan “sağlıkta işler iyi” imajının üzerini çiziyor.

Bundan olacak, Cumhurbaşkanı’nın verdiği 14 Mart müjdeleri içinde önemli bir yeri sağlık çalışanlarına yönelik şiddetle ilgili düzenleme oluşturuyordu. Hemen arkasından hazırlanan yasa teklifi önceki gün TBMM Adalet Komisyonu’na iletildi. Teklif TTB’nin yıllardır önerdiklerinin bir kısmını içeriyor. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik düzenlemeler ve hatalı tıbbi uygulamalarda izlenecek yola ilişkin esaslar da aynı teklifte yer alıyor.

Burada esas olarak, mevcut haliyle 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 2014 yılında eklenen “sağlık çalışanlarına yönelik görevleri sırasında ve görevlerinden kaynaklı yaralama suçunun tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasında sayılacağına” dair hüküm asıl düzenleme olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi’ne alınıyor. Tutuklama koşulu olarak yaralama suçunun silahla işlenmesine dair hüküm kaldırılıyor. Teklifin Genel Gerekçesi’nde hükmün “görünür hale getirilmesinden” söz ediliyor. Hukukçular zaten bu düzenlemenin kendi kanunu yerine sağlıkla ilgili bir kanunun içinde bulunmasını eleştiriyor ve bu değişikliği öneriyorlardı.

Önceki yerinde düzenleme yeterince “görünür” değil miydi bilinmez, sağlıkta şiddet olaylarında tutuklama kararı pek çıkmıyordu. Şimdi “katalog suçlar” listesine alınması işi çözer mi? Meseleyi sadece tutuklama üzerinden tartışabilir miyiz?

Düzenleme önemli, peki yeterli mi?

Ne yazık ki hekimler de hukukçular da olmayacağı düşüncesinde. Sağlıkta şiddet görünen ve görünmeyen pek çok kaynaktan beslenen, sadece ceza tartışmalarıyla çözülemeyecek ciddi bir soruna dönüştü. Son 10 yıldaki sayısız düzenlemeye rağmen, salgın döneminde bile şiddet arttıysa, samimi olmaya, bütünlüklü çalışmaya ihtiyaç olduğu açıktır.

Dr. Ersin Aslan öldürüldükten sonra hazırlanan “TBMM Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu” önemli tespitler içeriyor, tekrar ele alınmalı, geniş katılımlı ve çok yönlü bir çalışma başlatılmalı.

Nereden başlanmalı? Öncelikle şeffaflık. Sorunun büyüklüğünü gizlemeden ortaya koymak önemlidir. Sağlık Bakanlığı’nın elinde, açıklamakta ketum davrandığı önemli veriler var. Beyaz kod raporlarını yıllık olarak başvuru gerekmeksizin hukuki yardım sonuçlarıyla birlikte düzenli açıklamalı. TTB’nin önerilerine mutlaka bakılmalı. Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü’nün “sağlık çalışanlarına yönelik suçlar” başlığı açarak yıllık raporlarında yer vermesi gerekli. Suçun önlenmesine yönelik kolluk faaliyetleri kapsamında şiddet vaka haritası ile fail profil çalışmalarının yapılması değerli.

En önemlisi uygulanan politikaların bu denli kötüleştirdiği sağlık ortamı. Sağlık kurumlarındaki yoğunluklar, kötü çalışma koşulları, hastaya yeterli zaman ayıramama, piyasacı uygulamalar sorgulanmadan şiddetin önlenemeyeceği belli.

Hekimleri, sağlıkçıları hedef gösteren, küçük düşüren iktidar dili mi? Şiddetin beslendiği önemli bir kaynak, artık son bulmalı.

Ukrayna krizi neyi hatırlatıyor?

authorBAYAZIT İLHAN

Kuşkusuz savaşı ve korkunç sonuçlarını.

Dünyada savaşa karşı en samimi mücadele hep hekimlerden gelmiştir. Neden mi? Sonuçlarına en çok onlar tanık olduklarından. Kendi coğrafyamızdaki en sıcak örnek Suriye savaşı ve Türkiye’ye, neticede tüm dünyaya etkileri. Aylan Bebeği, denizlerde botlarda ölenleri, sığınmacı kamplarını, kadınları, sosyoekonomik sorunları, savaşın tükettiği, altüst ettiği yaşamları unutamayız.

Ukrayna krizinde de hekimlerin olası savaşı önlemek için önemli adımlar attıklarını görüyoruz. Karşı karşıya gelenler Rusya ve Ukrayna olarak görünse de hepimiz biliyoruz ki aslında Rusya ve ABD, beraberinde Batılı müttefikleridir. Konunun uzmanları analizlerini yapıyorlar, kimi zaman artan kimi zaman azalan savaş tehdidi altında dünyanın büyük güçlerini karşı karşıya getiren bir hegemonya ve çıkar mücadelesi var. Son olarak batıdaki hükümetler ve basın kuruluşları tarih de verip önceki gün için (16 Şubat) Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği iddiasını ortaya attılar, iyi ki olmadı. “Sıcak çatışma” olmadan bile gıdadan enerjiye kadar etkileri olacak bir süreci yaşıyoruz.

SAĞLIKÇILARDAN SAVAŞA İTİRAZ VAR

Nobel Barış Ödülü sahibi Nükleer Savaşı Önlemek İçin Hekimler Örgütü (IPPNW) öncülüğünde hekimler ve sağlıkçılar bir araya geldiler ve sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı etkileyen savaş tehdidine çözüm üretmeye çağıran metni imzaya açtılar. Hekimler, Ukrayna’daki durumu pandeminin yanında mayalanmakta olan yeni bir “tıbbi acil” olarak tanımlıyorlar. Gittikçe artan gerilim, silahlanma yarışı, anlaşmalardan çekilmeler, NATO’nun genişleme stratejisi ve Ukrayna’nın sınırlarının zorlanması sorunu büsbütün tehdit haline getiriyor. Gelinen noktayı “soğuk savaş” döneminde sıcak çatışmanın eşiğine getiren krizlerle karşılaştıranlar var.

Taraflar yine silahlara milyarlarca dolar yatırıyorlar, oysa insanlık bu paraları iklim krizini durdurmada ya da salgına karşı mücadelede kullansa hepimize ne kadar iyi geleceğini biliyoruz. Biliyoruz da, kendini canlıların en akıllısı gören insanın kaynaklarının çoğunu silaha harcamaktan vaz geçememesini, buna zemin hazırlayan sömürü düzenini sorgulamamasını hayretle “izliyoruz”.

Diplomasi, güven artırıcı tedbirler, barışçıl çözümler gerekiyor. Bunun alternatifi ise korkunç: Kitlesel ölümler, yaşamsal altyapının çökmesi, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kalması.

NÜKLEER TEHDİT

“Konvansiyonel savaş” dedikleri başlı başına yıkıcı bir çatışmanın ötesinde hep akla gelen korkunç senaryo nükleer tehditte düğümleniyor. Ukrayna Krizi’nde karşı karşıya gelen taraflar içinde “ilk saldırma” ilkesini benimsemiş nükleer silah sahibi dört ülke var. Nükleer silah meselesi o kadar sıkıntılı ki! Tüm yaşamı tehdit eden bu ölüm aygıtlarının kullanımı kararlılıkla, kazayla ya da yanlış hesapla bir düğmeye basmaya bakıyor. Bunlara sahip ülkelerin hiçbirinin Birleşmiş Milletler’de kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı (TPNW) imzalamadıklarını, sadece birbirlerini değil tüm dünyayı tehdit etmeye devam ettiklerini hatırlatayım. Türkiye’nin durumunu merak ediyorsanız onu da yazayım. Türkiye’de ABD’ye ait 50 adet nükleer silah olduğu bildiriliyor, halen TPNW’yi imzalamadı.

Ukrayna söz konusu olunca bir başka mevzuya da dikkat çekeyim. Bu ülkede halen 15 nükleer santral çalışıyor. Bu santrallerin saldırıyla ya da kazayla hasar görmesi durumunda ortaya çıkabilecek büyük nükleer sızıntı tehlikesinden ya da bir siber saldırıda çökmesiyle ortaya çıkacak enerji sıkıntısından söz ediliyor. Bilmem hatırlatmama ihtiyaç var mı,

  • Ukrayna, dünyanın gördüğü en büyük nükleer santral kazasının, Çernobil’in yaşandığı coğrafyadır.

Şimdi anladınız mı yaşam savunucuları Mersin’de, Sinop’ta, her yerde neden nükleer karşıtı tutumda ısrar ediyorlar? Sizin ve çocuklarınızın, tüm canlıların geleceği için. Bu hafta sonu tüm dünyada tıp öğrencileri, ülkeleri TPNW anlaşmasına katılıma çağrı için bisiklete biniyorlar.

Ne demeli, iyi ki onlar, kötülüğe karşı iyiliği, ölüme karşı yaşamı savunanlar var.

Salgında neden müsterih olamıyoruz?

authorBAYAZIT İLHAN

Salgında neden müsterih olamıyoruz?

Omicron varyantı ile birlikte Türkiye dahil tüm dünyada vaka sayıları ve ölümler artarken Sağlık Bakanı “müsterih olunuz” diyor.

Türkiye’de günlük bildirilen vaka sayıları 110 bini, can kayıpları 210’u geçti. Temaslılara test yapılmaması, güvenilir hızlı antijen testi gibi uygulamaların olmaması nedeniyle test sayıları düşük kalıyor. Test pozitiflik oranının sürekli artarak %20’ye yaklaştığını da düşünürsek gerçek vaka sayılarının bunun çok üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hastane başvuruları artıyor, önceki hafta özellikle İstanbul ve İzmir’de yoğun bakım yatağı bulmakta zorluklar yaşandığı bildiriliyor. Sağlık çalışanları da fazla sayıda hastalanmaya başladılar.

Gelinen nokta rahatlatıcı mı?

Böylesi bir tabloda Sağlık Bakanı’nın salgını hafife alan mesajlarını bilim çevreleri hayretle karşılıyor. İkisinden alıntı yapalım:

  • “Artan vaka sayıları konusunda sağlık bakanınız olarak yüksek sesle söylüyorum. Endişe etmeyiniz. Hastalık eski günlerinde değil. Grip olan vatandaşlarımızın sayısını günlük olarak ilan etsek benzer manzaralarla karşılaşırız. Müsterih olunuz.”
  • “Vaka sayılarında görülen Omicron varyantı kaynaklı artış umut kırıcıymış gibi anlaşılmamalı. Virüs eski gücünde değil. Salgının endişe verici dönemi artık geride kaldı. Tedbirlere uyarak, aşılarımızı aksatmadan hayatımıza devam edeceğiz. Dünyanın gündemi normale dönüyor.”

Temaslı takibinin gevşemesi, şehirlerarası otobüs ve tren seyahatlerinde, konserlerde, tiyatro ve sinemalarda, maçlarda aşısızlardan test istenmemesi gibi gelişmeler kamusal tedbirler yönünden ipin ucunun bırakıldığını gösteriyor. Sağlık Bakanı’nın uyulmasını önerdiği tedbirler kişisel tedbirler, dolayısıyla hastalanırsanız siz suçlusunuz. Tabii bu arada bazı yurttaşlarımız sağlığından, canından olabilir, yine de “müsterih olunmalı.”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve bilim çevrelerinin o kadar rahat olamadıklarını görüyoruz. Omicron’un ortaya çıkmasından itibaren 10 hafta içinde dünyada 2020 yılının tamamından fazla sayıda insanı, 90 milyon kişiyi hasta ettiği bildiriliyor. DSÖ Başkanı

  • “Omicron’un kolay bulaşması ve hafif geçirilmesi nedeniyle bulaşmayı önlemenin artık mümkün de gerekli de olmadığı yönündeki anlatının endişe verici olduğunu” belirtiyor ve ekliyor:
  • “Hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz, daha çok hastalanmak daha çok ölüm demektir, ülkeleri halklarını sadece aşı değil, belirleyebildikleri tüm yöntemlerle korumaya çağırıyoruz.”

Virüs tehlikeli olmaya devam ediyor. Yeni ve daha tehlikeli varyantların ortaya çıkması, delta varyantının tekrar dolaşıma girmesi ihtimalleri endişe uyandırıyor. Omicron’un çocuk yaş gruplarında diğer varyantlara göre daha fazla hastane yatışına neden olması da dikkat çekiyor.
Aşılamanın ve kamusal tedbirlerin artması gerektiği ortada.

Hastaneler açılmalı

Salgının başından beri belirgin olan ihtiyaç, bilimsel olarak kendini büsbütün gösteriyor. Hastanelere başka nedenlerle yatmış olan hastaların hastanede Omicron’a yakalandıkları rapor ediliyor. Hastaneler kapasitelerinin büyük bölümünü Covid-19 hastalarına ayırmak zorunda kaldıkları için, Covid dışı nedenlere bağlı tıbbi bakım ve tedavi hizmetleri yeterince verilemiyor. Bizdeki açıklanmıyor, Omicron dalgası ile birlikte bazı ülkelerde toplam ölümlerde de daha önce hiç görülmemiş yüksek düzeylere ulaşıldığı bildiriliyor.

  • İnsanlar ihtiyaç duydukları sağlık hizmetine salgının yarattığı koşullar nedeniyle erişemediklerinden daha fazla ölüyorlar.

Türkiye’de bu konuda dünyada benzerine rastlanmayan başka bir sorun karşımıza çıkıyor; şehir hastaneleri nedeniyle kapatılan, çürümeye terk edilen, daha da kapatılacağı söylenen çok önemli hastaneler.

  • Kapatılan hastaneler doğru planlamayla tekrar açılmalı, başta Ankara ve İzmir olmak üzere Kocaeli ve Kütahya’da planlanan hastane kapatmalarından derhal vazgeçilmeli.

Bu amaçla mücadele eden Hastanemi Açın Platformu’nun, Ankara’da yurttaşların hastanelerine sahip çıkmak için kurdukları Onkoloji Hastanesi Kapatılmasın Platformu’nun çığlığına kulak vermek gerekiyor.

Cumhuriyet ve sağlık

author

Bu gün önemli bir gün, Cumhuriyet’in ilanının 98. yılı. Cumhuriyeti ve sağlığı ele almamız yerindedir. Yıllardır iktidarın dile getirdiği 2023 hedefleri vurgusu var. Yapılan Anayasa değişiklikleriyle, pek çok düzenlemeyle rejimin dönüşümü tartışılıyor. Bir yandan yeni Anayasa gündeme getirilirken diğer yandan değişmez hükümlerinin tartışmaya açıldığına tanık oluyoruz. Laiklik gibi insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi ile elde edilen kazanımlara şekil olarak bile tahammül edilmiyor. En temel hakların, özgürlüklerin alındığı, eşitlikten söz etmenin olanaksız olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Sadece Türkiye’de değil, pek çok ülkede dünyayı felakete sürükleyen benzer politikaların uygulamada olduğu görülüyor. Pandemi tüm olumsuzlukları daha da belirginleştiriyor.

Yüzüncü yılına doğru giderken Cumhuriyet neyi başardı, neyi başaramadı? Olumlu ve olumsuz örnekler verilebiliyor. “Kimsesizlerin kimsesi” olabildi mi? Toplumun tüm kesimlerine adaleti, hakkaniyeti götürebildi mi? “Yurtta barış, dünyada barış” hedefine ne oldu? Darbelerle, idamlarla, işkencelerle dolu siyasi tarihinin sonunda ülkenin durumu ortadadır. Nasıl oldu da gelir adaletsizliğinin bu kadar derinleştiği, grevleri yasaklamakla övünen, her türlü hak arama mücadelesinin şiddetle ya da soruşturmalarla bastırıldığı bir ülke olduk? Basın özgürlüğünde, insanî gelişmişlikte sürekli gerileyen, adaletin, kurumların aşındığı, havasına, suyuna sahip çıkamayan, kadın cinayetlerini durduramayan hallerimizi görmemiz, bu ülkede yaşayan herkesi gözeten bir Cumhuriyet’i hedeflememiz gerekiyor.

Sadece insanların değil, hayvanların, bitkilerin, denizlerin, ormanların ülkenin ve dünyanın hallerine tahammülü kalmadı. Herkesin bulunduğu yerden daha iyisinin ne olduğunu ve nasıl başarılacağını tartışması gerekiyor. Eğitimde, sağlıkta, uluslararası ilişkilerde, ekonomide, sanatta, siyasette, tarımda, sanayide, enerji politikalarında, sayamadığım tüm alanlarda ne istediğimizi tarif etmeli ve gerçekleştirmenin yollarını bulmalıyız. Ülkenin bunu yapabilecek birikimi var.

SAĞLIKTA NE İSTİYORUZ?

Sağlık alanından buraya katkımız olur mu?

Cumhuriyet, sağlığı çok olumsuz koşullarda devraldı. Yaptıkları, yapamadıkları, yapmadıkları oldu. Kimi zaman ülke koşularına uygun politikalar üretti, salgınlarla mücadelede, halk sağlığını önceleyen sosyalleştirme çabalarında olduğu gibi başarılı hamleleri oldu. Bunlar yerini piyasacı sağlık politikalarına bıraktı. Aşısını, ilacını kendi üreten kurumlardan, bunları kapatıp her şeyi satın almaya yönelen anlayışlara geçildi. Hastalanmamayı öncelemekten hastalıktan para kazanmaya, hatta hasta garantisi vermeye giden dönüşümler yaşandı. Tıp eğitiminde örnek alınacak atılımlar sonrasında kurumlarını aşındıran, hakkaniyeti, liyakatı bozan adımlar atıldı. Çok iyi çalışan hastaneleri kapatılıp çürümeye terk eden, bunlara karşılık şehir dışına çok pahalıya mal olan dev hastaneler yapan, buralara ulaşımı sağlayabilmek için ayrıca milyarlarca lira harcayan sağlık ve ülke yönetimi devam ediyor.

İşte bu koşullarda Cumhuriyet’in yeni yüzyılına girerken, Covid-19 salgınının belirginleştirdiği sorunları da görerek nasıl bir sağlık sistemi istemeliyiz? Sağlıklı olmanın koşulları neler? Sağlığın finansmanı nasıl olmalı? Kadın, çocuk, okul, işçi, yaşlı sağlığı alanlarında yapılması gerekenler? Sağlık çalışanlarının eğitimlerinden, çalışma koşullarına, özlük haklarına kadar atılması gereken adımlar neler? Tüm bunları tartışmak, doğrusunu tarif etmek ve çözümler önerebilmek amacıyla hekimleri, sağlık çalışanlarını, bu konulara ilgi duyan değişik disiplinlerden insanları bir araya getiren bir forum/tartışma platformu kuruluyor. Yöntemleriyle, farklı üretimleriyle “sıra dışı bir forum”, örnek olabilecek bir çalışma bu.

Sorunlara cevaplarımızı katılımcı biçimde tartışmak, karar alıcılara anlatmak ve daha iyisini elde etmeye çabalamak için kritik bir zamandayız. Neden mi? Şimdiye kadar yapılmadığından değil, doğrusunu ortaya koyup mücadele etmek yaşamsal hale geldiğinden.

Yönetememe krizinin aşı hali

author

Geçtiğimiz pazartesi günü, iki doz CoronaVac aşısı (Sinovac firmasının ürettiği inaktif aşı) sonrası bir doz BioNTech aşısı (Pfizer-BioNTech mRNA aşısı) olan sağlık çalışanları ve 65 yaş üstü yurttaşlarımız için dördüncü doz aşı randevuları açıldı, kısa süre sonra “yanlışlıkla açılmış” denerek kapatıldı. Randevusunu alıp aşısını olanlar oldu, diğerleri isteseler de randevu alamıyorlar. Şimdi tartışılıyor. Neden açıldı, neden kapandı? Sadece beceriksizlik mi? Bilim insanları aşı uygulamaları hakkında ortak görüş oluşturabilmek için daha çok veriye ve şeffaflığa ihtiyaç duyuyor. Sağlık Bakanlığı’nın iki farklı aşıda farklı uygulamalarla elinde birikmiş olan zengin verileri açıklaması gerekiyor. Ancak basın açıklamalarındaki bulanık ifadelerin ötesinde tatmin edici bilimsel veri gelmiyor.

Saatler içinde durdurulan dördüncü doz uygulamasından birkaç gün önce bir başka önemli açıklamanın da tereddütlere yol açtığını gördük. Sağlık Bakanı ellerindeki verilere göre en etkili aşı şemasının 3 doz CoronaVac uygulaması olduğunu söyledi. Ama bunu hangi bilimsel kıstaslara göre söyledi? Bilinmiyor ve alanın uzman kuruluşları haklı olarak soruyor. Bilim çevrelerinin sıkça önerdiği ve neredeyse iki aydır bir seçenek olarak uygulanan, iki doz CoronaVac aşısı sonrası bir doz BioNTech ile karşılaştırıldığında hangi sonuca, ne kadar daha etkili olmuştur? Özellikle şu sıralar asıl sıkıntıyı oluşturan Delta varyantının dolaştığı dönemde de aynı etkinlik görülmüş müdür? Bu soruların ardından, önceki gün bu kez Sağlık Bakanı iki yöntemin koruyuculuğunun “benzer” olduğunu ifade etti! Bir hafta önce biri üstündü, bir hafta sonra benzer oldular. Bunlar neden pek çok ülkede yapıldığı gibi bilimsel bir yayınla ortaya konamamakta, tüm dünya için değerli bilgiler esirgenmektedir?

Ne demeli, aşı tereddüdünün tartışıldığı, pek çok bilim dışı açıklamayla yurttaşlarımızın aşı olmama yönünde aklının çelindiği bir dönemde bu çelişkili uygulamalar hiç iyi olmuyor. Salgınla mücadelede en önemli unsurlardan birini, güveni sarsıyor.

BAŞKA ÜLKELERİN TALEPLERİNE GÖRE AŞI

Bu kadar da değil. Sağlık Bakanlığı bazı ülkelere girişte “sadece belirli aşı türleri” kabul edildiğinden, iki doz mRNA aşısı olmayı talep edenler için özel düzenleme yaptığını açıkladı. Sormamız gerekiyor, bu ülkelere gidenler iki doz mRNA aşısını talep edebilecek de gitmeyenler neden edemeyecek? En fazla risk altında olan sağlık çalışanı bile olsanız, ikinci doz mRNA aşısı yaptıramazsınız ama başka ülkeler istiyor diye yurt dışına çıkış için yaptırabilirsiniz, öyle mi? Böyle aşı politikası olmaz, beklediğimiz, bilimsel olanın ikna edici biçimde uygulanmasıdır.

Neyse, siz bu yönetememe hallerine bakıp sağlığınız için gerekli olan aşınızı yaptırmada tereddüt etmeyin. Güven duyabileceğimiz bilim insanlarımız, kurumlarımız var. Şu anda uygulanmakta olan tüm aşıların yararını gördüğümüzü, bunda yurttaşlarımızın şüphe etmemesini hep söyledik, söylemeye devam edelim. Aşıya rağmen hastalananlar oldu mu, evet oldu, ancak aşı hastaneye yatmayı ve ölümleri çok belirgin biçimde azalttı.

  • Aşılamanın başlamasıyla hekim ve sağlıkçı ölümlerinin durduğunu net şekilde görüyoruz.

Aşının yan etkisi mi, hastalanmanın ölümcül sonuçları ve bazı kişilerde bıraktığı hasarlarla karşılaştırılmaz bile. Kısa sürede aşıların gelişmesi bilimin gücüdür, değerlidir. Kıymetini bilmek ve aşı olma konusunda tereddüt etmemek gerekir.

Aşıda adaletsizlikler, milyarlarca insanın aşıya ulaşamaması mı, yaşadığımız düzenin en çirkin yüzlerinden biridir. Bununla mücadele yaşamın her alanındaki mücadelenin, sağlık hakkı mücadelesinin bir parçası olarak devam etmelidir.

Asker hastanelerinin başına gelenler

authorBAYAZIT İLHAN

Tarihi ve bilimsel birikimini, yaşamsal değeri olan kurumlarını yok etmekten çekinmeyen bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız. Türkiye’de sağlıktaki gelişmeleri değerlendirirken asker hastanelerine yapılanları ele almazsak eksik kalır, çünkü birikimlerimizi silen, “dönüştüren” bir süreç yaşıyoruz.

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye tıp tarihinde ve eğitiminde de askeri hekimliğin yeri çok önemlidir. Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) gerek verdiği sağlık hizmeti, gerekse yetiştirdiği hekimler, hocalar, sağlıkçılar ile benzersiz bir yere sahipti(r). GATA dahil Türkiye’nin dört bir yanında kurulu 33 asker hastanesi 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin hemen sonrasında bir OHAL KHK’si ile Sağlık Bakanlığı ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne devredildi. Bir toz duman içinde, nedenlerini ve sonuçlarını tartışmaya bile fırsat olmadan, konunun uzmanlarının görüşlerini almadan, bu hastaneleri yaşatmanın, geliştirmenin yollarını aramadan atılan bir adımdı. Amacı konusunda yapılan açıklamaların kamuoyunu tatmin ettiğini söylemek olanaksız. Çoğu tarihi birikimiyle öne çıkan, kentlerin kolay ulaşılabilir yerlerinde sadece askerlere değil, ihtiyaç durumunda sivillere de hizmet veren hastanelerden, oturmuş bir sağlık sisteminden söz ediyorum.

Buralarda çalışan hekimler ve sağlıkçılar ciddi hak kayıpları yaşadılar, meslek tanımlarıyla ilgisi olmayan görevlendirmelere maruz kaldılar.

Devredilen hastanelerin durumlarına bakınca üzülmemek mümkün değil. Devirden önce toplam yatak kapasiteleri 6500’den fazla idi. Hastanelerin ikisi kapandı, 24 tanesi bağımsız hastane özelliğini yitirdi, bulundukları illerdeki devlet hastanelerine bağlı “ek binalar” haline getirildi. Çoğu belli dallarda poliklinik hizmeti gibi sınırlı amaçlı sağlık hizmetleri veriyor, ameliyathaneleri kapandı, bazıları yataklı tedavi kurumu olmaktan çıkarıldı ya da yatak sayıları çok azaltıldı. Yedi hastane bağımsız hastane olarak değişik isimlerle varlığını sürdürüyor. GATA Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin adının ideolojik bir kaygıyla İstanbul Sultan 2. Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne dönüşmesi dikkat çekiyor.

Ayrı hastane özelliği kalmayanların içinde tarihi kimlikleriyle öne çıkan, 1800’lerden beri sağlık hizmeti vermiş Gümüşsuyu, Elazığ, Kasımpaşa gibi asker hastaneleri var. Donanımlı özellikleriyle bölgelerine hizmet veren Ankara Mevkii, Çorlu, Eskişehir, Konya, Kayseri, Sarıkamış, Merzifon gibi asker hastanelerinin bu özelliklerinin kalmadığı görülüyor. Bir şekilde ayrı hastane olarak varlığını sürdüren Etimesgut Hava Hastanesi’nin yatak sayısı 600’den 250’ye, Bursa Asker Hastanesi’nin 217’den 150’ye indirilmiş durumda. Bir de bu 33 hastanenin dışında, Malatya Büyükşehir Belediyesi’ne devredilip yıkılan Malatya Asker Hastanesi var.

Neresinde baksak bu halkın vergileriyle yapılmış, yetkinliği olan hastaneler kapanıyor, küçülüyor, işlevleri azaltılıyor ya da usulen açık tutuluyor.

SAĞLIK HİZMETLERİ

Asker hastanelerinin verdiği sağlık hizmetlerinin özellikleri, uzmanlık gerektiren yanları, devirle birlikte kıtalardan başlayarak bu alanlarda yaşanan zorluklar konunun uzmanlarınca çok anlatıldı, ancak ne yazık ki görmezden geliniyor. Cerrahi hizmetlerden ruh sağlığı hizmetlerine kadar askeri sağlık hizmetlerinin özellikli yanları var. Eğitimden hizmete, organizasyona uzanan bütünlüklü sistem bozulmuş durumda.

Belli ki sağlık hizmetlerinin ve bilimin gerekleri, ülkenin ihtiyaçları, kaynakların doğru kullanılması değil başka siyasi ve maddi çıkar beklentileri bu alanda da karar alıcıları yönlendirmeye devam ediyor. Aynı koruyucu sağlık hizmetlerinde, sağlığın temel belirleyenlerinde, kadın sağlığı hizmetlerinden işçi sağlığı hizmetlerine kadar geniş yelpazede yaşadığımız gibi.

Bu ülkede sağlığı önemseyenlerin, dert edinenlerin gözden kaçırmaması gereken gelişmeler burada da yaşanıyor.

  • Tüm bu olup bitenler daha iyi bir sağlık sistemi için düşünmeye ve mücadeleye davet ediyor.

Kapatılan hastaneler, artan ölümler

authorDr. BAYAZIT İLHAN

Salgın doğrudan ve dolaylı etkileriyle devam ediyor. Sağlık Bakanı değişik dönemlerde itiraf niteliğinde açıklamalar yapıyor. Önceki hafta, şu ana kadar açıklanan Covid-19 nedenli yaklaşık 50 bin ölümden “çok daha fazlasının” salgın nedeniyle ertelenen sağlık hizmetleri ile ilişkili olarak gerçekleştiğini ifade etti. “Çok daha fazlası” ne kadar bilmiyoruz. Aynı açıklamada Covid-19 geçirip “tümüyle iyileşen” 65 yaş üstü yurttaşlarımızda 45 gün sonra gerçekleşen ölümlerin iki kattan fazla arttığını söyledi.

Ertelenen sağlık hizmetleri, Covid-19 sonrası risk gruplarının iyi takip edilmesi için yapılabilecekleri salgının başından bu yana ifade etmeye çalışıyoruz. Özellikle tam da Bakanın dediği, yurttaşların salgın hastalık korkusuyla hastanelere gidememesi, ameliyatların ertelenmesi, kalp, şeker, kanser, böbrek, karaciğer hastalarının kontrollerinin, taramalarının aksaması meselelerini çok anlattık. Toplumun değişik kesimlerinden 122 kurumun oluşturduğu Hastanemi Açın Platformu’nun (HAP) kezlerce dile getirdiği çok pratik bir çözüm var:

  • Şehir hastaneleri gerekçe gösterilerek kapatılan şehir merkezlerindeki hastanelerimizi açın, bazılarını Covid-19 dışı hastaların güvenle kontrollere gidip tedavi olması için tahsis edin!

Kaç kişinin canı kurtulurdu?

Şimdi bu soru acı biçimde tüm haklılığı ile karşımızda duruyor. Size kolay anlaşılabilecek bir örnek vereyim : Bakan

  • Kalp krizi teşhisleri salgın döneminde %56 azalmasına rağmen, kalp krizine bağlı ölümler %10’dan fazla artış gösterdi.” diyor.

Teşhisler, insanlar evlerinde kalp krizi geçirdiklerinden azalmış, ölümler de hastalar ya geç başvurduğu ya da evde-yolda öldüğü için artmıştır. Ankara’da özellikle kardiyoloji alanında öne çıkan Türkiye Yüksek İhtisas hastanesi kentin ulaşımı en kolay yerinde boş yatıyor, kapanmadan önce 442 yataklı, 105 yoğun bakım yatağı olan, bir yılda 33 bin 691 acil hasta muayenesi ve 7 bin 343 ameliyat yapılan bir hastaneden söz ediyorum. Soruyorum, bu hastanemiz HAP’ın dediği, önünde kezlerce açıklama yaptığı gibi açılıp, kalp hastaları dahil Covid-19 dışı hastalarımızın güvenle sağlık hizmetine sunulsaydı ölümler azalmaz mıydı? Azalırdı. Şimdi kolayca “50 binden fazla” denerek geçilen bu canların bir kısmı yaşıyor olurdu. Sorumluluğu ağırdır.

Aynısı Ankara Numune Hastanesi, Bursa Memleket Hastanesi, Adana Numune Hastanesi, Mersin, Kayseri, Manisa Devlet Hastaneleri gibi sayısız önemli hastanemiz için de geçerlidir.

Şimdi Bakan haklı olarak bir gerçeğe değiniyor: Covid-19 sonrasında da birikmiş sağlık hizmeti ihtiyacı ve hastalığı geçirenlerde bildiğimiz ya da bilmediğimiz yan hastalıklar nedeniyle gelecek 3 yıl boyunca “mevcut ölümlerin 3-4 katı kadar daha kayıp bekleniyor”. Bunları söyleyen Bakan’ın gecikmeden söylediğimiz kolay adımı atması ve kapattıkları bu hastaneleri yeniden açması gerekmez mi? Hadi, daha çok gecikmeden hastanelerimizi sağlık hizmetlerine kazandıralım, ölümleri azaltalım. Hele yeni hastane kapatmayı aklımızdan bile geçirmeyelim.

Şişli Etfal Dayanışması

Bir başka yakıcı örneği İstanbul’da yaşıyoruz. Bölgesinin tam teşekküllü (AS: donanımlı) tek devlet hastanesi, 122 yıllık bir değer, eğitim ve araştırma hastanesi olan Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle neredeyse tümüyle boşaltıldı, hekimler, sağlıkçılar başka hastanelere gönderildi. Arazi değerli, yerine ne yapılacağı belirsiz. Çalışanlar, bölge halkı bir araya geldi, uzun zamandır hastanelerinin kendi yerinde yenilenmesini ve sağlık hizmetine devam etmesini istiyorlar. Şişli Etfal Dayanışması olarak sayısız etkinlik yaptılar, en son geçtiğimiz salı günü Sağlık Bakanlığı önünde bu istemlerini dile getirdiler, TBMM’de ziyaretlerde bulundular.

Şimdi soru şu                              :

  • Bu hastanelerimizin alanı kent rantına mı kurban edilecek yoksa demokratik ülkelerde olduğu gibi çalışanların, halkın istemlerine göre sağlık hizmetlerine devam mı edecek?
  • Sağlık hakkı için mücadele her yönüyle güncelliğini koruyor.