Etiket arşivi: BAYAZIT İLHAN

Gezi’nin güzelliği

authorBAYAZIT İLHAN

Ne yapsalar olmuyor, karartmak için attıkları her adım Gezi’nin parıltısını güçlendiriyor. Çünkü haklı ve bu ülkenin tarihinde benzersiz özellikler taşıyor.

Gezi 2013 yazındaki haliyle değil ama değişik biçimlerde insanların özgürlük, adalet isteklerine, yaşam biçimine, emeğe, doğaya, şehre, ağaca, hayvana, börtü böceğe saygı taleplerine ışık tutmaya devam ediyor. Bunun haksız, hukuksuz yargı kararlarıyla, yurtsever insanların dört duvar arasına kapatılmasıyla boğulması mümkün değil. Darbe girişimi, Otpor, şu bu, Gezi’ye takılmak istenen kulpların hiçbiri tutmadı.

Türkiye Barolar Birliği’nin açıklaması hukukçuların bu hafta açıklanan mahkeme kararına dair yaygın kanaatini yansıtıyor: Gezi davası kararı kara lekedir. Yargıyı Gezi Parkı eylemlerini itibarsızlaştırmak, suçla ilişkilendirmek ve öç almak için kullanmaya çalışmanın göstergesidir.

GEZİ VE POLİS ŞİDDETİ

Gezi denince akla gençler, rengârenk meydanlar, dans, müzik, çadırlar, dayanışma, ağaçlara sarılmış insanlar, duran adam, orantısız zekâ, yeryüzü sofraları geliyor. Başka? Polis şiddeti, biber gazı, hedef alarak ateşlenen gaz kapsülleri, içine tahriş edici kimyasallar katılmış sular püskürten TOMA’lar, akrep denilen zırhlı araçlar, hala doğrulanamayan “camide içki içtiler”, “Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar” söylemleri…

İstanbul’da Taksim’de, Ankara’da Mülkiyeliler Birliği ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde acil sağlık noktalarına içeride yaralılar varken biber gazlı polis saldırıları yaşandı. O günlerde Science dergisinde aralarında çok sayıda Nobel ödüllü bilim insanının bulunduğu yazarlar tarafından Türkiye’yi barışçıl protesto gösterilerinde kullandığı aşırı polis şiddetini durdurmaya ve uluslararası hukuka uymaya çağıran bir makale yayınlandı.

GÖSTERİLERDE SAĞLIK HAKKI İHLALLERİ

Sağlık Bakanlığı protesto alanlarında yaralananlara yeterince acil sağlık hizmeti götürmediği, ambulans bulundurmadığı gibi bir de yaralanarak hastanelere başvuranların ayrı formlara kaydedilmesini istedi. Bu koşullarda hekimler ve sağlık çalışanları yaralananlara her yerde gönüllü olarak acil sağlık hizmeti sunmaya çalıştı. Ankara, İstanbul ve Hatay Tabip Odası yönetimleri verilen sağlık hizmetinden dolayı yargılandılar. İnsanlık yararına, gönüllü buna benzer sağlık hizmeti vermeyi “ruhsatsız sağlık hizmeti” olarak niteleyip suç saymaya dönük tartışmalı yasal düzenlemeler bile yapıldı.

TTB Türkiye’nin dört bir yanında Gezi Parkı protestolarında göstericilerin sağlık durumu ile ilgili verileri hekimlerden toplayıp düzenli yayınladı. 28 Mayıs-15 Temmuz 2013 arasında sağlık kurumlarına ve gönüllülerce kurulan acil sağlık noktalarına toplam 8163 kişi yaralı olarak başvurdu. O tarihe kadar 106 kafa travması, 61 ağır yaralanma, 11 kişinin gözünü kaybetmesi söz konusuydu. Sonraki can kayıpları ile birlikte 8 kişiyi kaybettik.

Yine TTB’nin o dönemde raporlaştırdığı internet tabanlı çalışmada biber gazından etkilenerek bildirimde bulunan 11155 yurttaşımızdan %68,5’i çok yoğun etkilendiğini ve ciddi sağlık sorunu yaşadığını belirtti. Etkilenenlerin %92’si sağlık yardımı almadığını ya da çevresindeki gönüllülerden aldığını bildirdi. Hastaneye başvurma ya da götürülme oranı %5 düzeyindeydi. Bunda hastanelerde fişlenme korkusunun etkili olduğu görüldü.

Daha sonrasında TTB’nin girişimleri ile Dünya Tabipler Birliği, biber gazı gibi kimyasal gösteri kontrol ajanlarının ölümcül sağlık risklerini anlatan ve ülkeleri bunları kullanmaktan kaçınmaya çağıran bir tutum belgesini kabul etti.

Gezi’nin çok yönü var. Biz hekimler için de öyle ve mesleğimizin gereğini yaptığımızı düşünüyoruz. Peki, Gezi’de ölen gençlerin katilleri serbest dolaşırken, daha önce beraat etmiş saygın insanları aynı suçlamalarla yeniden yargılayıp bu kez ömür boyu hapis cezasına, 18’er yıl hapse mahkûm etmek, tutuklamak nedir?

Bu davanın mahkeme ve temyiz süreçlerinin hâkimlerinden de siyasi görüşleri, kişisel durumları ne olursa olsun her şeyden önce mesleklerinin gereğini yapmalarını bekleme hakkımız yok mu?

Hekimlerin isyanı büyüyor

author

İşaretleri vardı, 14 Mart Tıp Bayramı hekimlerin ve sağlık çalışanlarının büyük eylemlerine sahne oldu. Geniş katılımlarla, üç güne varan iş bırakmalar gerçekleşti. Cumhurbaşkanı’nın “giderlerse gitsinler” açıklaması özellikle genç hekimlerin kırgınlığını ve öfkesini artırdı.

  • Yurttaşların hekimlere sahip çıkması, eylemlerde yan yana duran görüntüsü çok çarpıcıydı.

Sağlıkta işlerin iyi gitmediği ve yeni “müjdelerle” durumun idare edilmeye çalışıldığı görülüyor. Çok mesele var, ancak sıkıntıların vücut bulmuş göstergesi sağlık kurumlarında önüne geçilemeyen şiddettir.

Sağlıkta şiddetin gör dediği

Öldürülen, bıçaklanan, boğazı jiletlenen, kafasında kaldırım taşı kırılan
hekim görüntüleri ne anlatıyor?

Yıllardır Sağlık Bakanlığı bir “Türk Mucizesi” tarif ediyor, dünyada sağlığa en az kaynak ayırarak en yüksek memnuniyet elde eden ülkeyiz! Halkımız bu kadar memnunsa neden hastanelerde doktor dövüyor, kayıt yapan sekreterden hemşiresine gördüğüne hakaretler ediyor? Bu tablo verilmeye çalışılan “sağlıkta işler iyi” imajının üzerini çiziyor.

Bundan olacak, Cumhurbaşkanı’nın verdiği 14 Mart müjdeleri içinde önemli bir yeri sağlık çalışanlarına yönelik şiddetle ilgili düzenleme oluşturuyordu. Hemen arkasından hazırlanan yasa teklifi önceki gün TBMM Adalet Komisyonu’na iletildi. Teklif TTB’nin yıllardır önerdiklerinin bir kısmını içeriyor. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik düzenlemeler ve hatalı tıbbi uygulamalarda izlenecek yola ilişkin esaslar da aynı teklifte yer alıyor.

Burada esas olarak, mevcut haliyle 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na 2014 yılında eklenen “sağlık çalışanlarına yönelik görevleri sırasında ve görevlerinden kaynaklı yaralama suçunun tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasında sayılacağına” dair hüküm asıl düzenleme olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi’ne alınıyor. Tutuklama koşulu olarak yaralama suçunun silahla işlenmesine dair hüküm kaldırılıyor. Teklifin Genel Gerekçesi’nde hükmün “görünür hale getirilmesinden” söz ediliyor. Hukukçular zaten bu düzenlemenin kendi kanunu yerine sağlıkla ilgili bir kanunun içinde bulunmasını eleştiriyor ve bu değişikliği öneriyorlardı.

Önceki yerinde düzenleme yeterince “görünür” değil miydi bilinmez, sağlıkta şiddet olaylarında tutuklama kararı pek çıkmıyordu. Şimdi “katalog suçlar” listesine alınması işi çözer mi? Meseleyi sadece tutuklama üzerinden tartışabilir miyiz?

Düzenleme önemli, peki yeterli mi?

Ne yazık ki hekimler de hukukçular da olmayacağı düşüncesinde. Sağlıkta şiddet görünen ve görünmeyen pek çok kaynaktan beslenen, sadece ceza tartışmalarıyla çözülemeyecek ciddi bir soruna dönüştü. Son 10 yıldaki sayısız düzenlemeye rağmen, salgın döneminde bile şiddet arttıysa, samimi olmaya, bütünlüklü çalışmaya ihtiyaç olduğu açıktır.

Dr. Ersin Aslan öldürüldükten sonra hazırlanan “TBMM Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu” önemli tespitler içeriyor, tekrar ele alınmalı, geniş katılımlı ve çok yönlü bir çalışma başlatılmalı.

Nereden başlanmalı? Öncelikle şeffaflık. Sorunun büyüklüğünü gizlemeden ortaya koymak önemlidir. Sağlık Bakanlığı’nın elinde, açıklamakta ketum davrandığı önemli veriler var. Beyaz kod raporlarını yıllık olarak başvuru gerekmeksizin hukuki yardım sonuçlarıyla birlikte düzenli açıklamalı. TTB’nin önerilerine mutlaka bakılmalı. Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü’nün “sağlık çalışanlarına yönelik suçlar” başlığı açarak yıllık raporlarında yer vermesi gerekli. Suçun önlenmesine yönelik kolluk faaliyetleri kapsamında şiddet vaka haritası ile fail profil çalışmalarının yapılması değerli.

En önemlisi uygulanan politikaların bu denli kötüleştirdiği sağlık ortamı. Sağlık kurumlarındaki yoğunluklar, kötü çalışma koşulları, hastaya yeterli zaman ayıramama, piyasacı uygulamalar sorgulanmadan şiddetin önlenemeyeceği belli.

Hekimleri, sağlıkçıları hedef gösteren, küçük düşüren iktidar dili mi? Şiddetin beslendiği önemli bir kaynak, artık son bulmalı.

Ukrayna krizi neyi hatırlatıyor?

authorBAYAZIT İLHAN

Kuşkusuz savaşı ve korkunç sonuçlarını.

Dünyada savaşa karşı en samimi mücadele hep hekimlerden gelmiştir. Neden mi? Sonuçlarına en çok onlar tanık olduklarından. Kendi coğrafyamızdaki en sıcak örnek Suriye savaşı ve Türkiye’ye, neticede tüm dünyaya etkileri. Aylan Bebeği, denizlerde botlarda ölenleri, sığınmacı kamplarını, kadınları, sosyoekonomik sorunları, savaşın tükettiği, altüst ettiği yaşamları unutamayız.

Ukrayna krizinde de hekimlerin olası savaşı önlemek için önemli adımlar attıklarını görüyoruz. Karşı karşıya gelenler Rusya ve Ukrayna olarak görünse de hepimiz biliyoruz ki aslında Rusya ve ABD, beraberinde Batılı müttefikleridir. Konunun uzmanları analizlerini yapıyorlar, kimi zaman artan kimi zaman azalan savaş tehdidi altında dünyanın büyük güçlerini karşı karşıya getiren bir hegemonya ve çıkar mücadelesi var. Son olarak batıdaki hükümetler ve basın kuruluşları tarih de verip önceki gün için (16 Şubat) Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği iddiasını ortaya attılar, iyi ki olmadı. “Sıcak çatışma” olmadan bile gıdadan enerjiye kadar etkileri olacak bir süreci yaşıyoruz.

SAĞLIKÇILARDAN SAVAŞA İTİRAZ VAR

Nobel Barış Ödülü sahibi Nükleer Savaşı Önlemek İçin Hekimler Örgütü (IPPNW) öncülüğünde hekimler ve sağlıkçılar bir araya geldiler ve sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı etkileyen savaş tehdidine çözüm üretmeye çağıran metni imzaya açtılar. Hekimler, Ukrayna’daki durumu pandeminin yanında mayalanmakta olan yeni bir “tıbbi acil” olarak tanımlıyorlar. Gittikçe artan gerilim, silahlanma yarışı, anlaşmalardan çekilmeler, NATO’nun genişleme stratejisi ve Ukrayna’nın sınırlarının zorlanması sorunu büsbütün tehdit haline getiriyor. Gelinen noktayı “soğuk savaş” döneminde sıcak çatışmanın eşiğine getiren krizlerle karşılaştıranlar var.

Taraflar yine silahlara milyarlarca dolar yatırıyorlar, oysa insanlık bu paraları iklim krizini durdurmada ya da salgına karşı mücadelede kullansa hepimize ne kadar iyi geleceğini biliyoruz. Biliyoruz da, kendini canlıların en akıllısı gören insanın kaynaklarının çoğunu silaha harcamaktan vaz geçememesini, buna zemin hazırlayan sömürü düzenini sorgulamamasını hayretle “izliyoruz”.

Diplomasi, güven artırıcı tedbirler, barışçıl çözümler gerekiyor. Bunun alternatifi ise korkunç: Kitlesel ölümler, yaşamsal altyapının çökmesi, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kalması.

NÜKLEER TEHDİT

“Konvansiyonel savaş” dedikleri başlı başına yıkıcı bir çatışmanın ötesinde hep akla gelen korkunç senaryo nükleer tehditte düğümleniyor. Ukrayna Krizi’nde karşı karşıya gelen taraflar içinde “ilk saldırma” ilkesini benimsemiş nükleer silah sahibi dört ülke var. Nükleer silah meselesi o kadar sıkıntılı ki! Tüm yaşamı tehdit eden bu ölüm aygıtlarının kullanımı kararlılıkla, kazayla ya da yanlış hesapla bir düğmeye basmaya bakıyor. Bunlara sahip ülkelerin hiçbirinin Birleşmiş Milletler’de kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı (TPNW) imzalamadıklarını, sadece birbirlerini değil tüm dünyayı tehdit etmeye devam ettiklerini hatırlatayım. Türkiye’nin durumunu merak ediyorsanız onu da yazayım. Türkiye’de ABD’ye ait 50 adet nükleer silah olduğu bildiriliyor, halen TPNW’yi imzalamadı.

Ukrayna söz konusu olunca bir başka mevzuya da dikkat çekeyim. Bu ülkede halen 15 nükleer santral çalışıyor. Bu santrallerin saldırıyla ya da kazayla hasar görmesi durumunda ortaya çıkabilecek büyük nükleer sızıntı tehlikesinden ya da bir siber saldırıda çökmesiyle ortaya çıkacak enerji sıkıntısından söz ediliyor. Bilmem hatırlatmama ihtiyaç var mı,

  • Ukrayna, dünyanın gördüğü en büyük nükleer santral kazasının, Çernobil’in yaşandığı coğrafyadır.

Şimdi anladınız mı yaşam savunucuları Mersin’de, Sinop’ta, her yerde neden nükleer karşıtı tutumda ısrar ediyorlar? Sizin ve çocuklarınızın, tüm canlıların geleceği için. Bu hafta sonu tüm dünyada tıp öğrencileri, ülkeleri TPNW anlaşmasına katılıma çağrı için bisiklete biniyorlar.

Ne demeli, iyi ki onlar, kötülüğe karşı iyiliği, ölüme karşı yaşamı savunanlar var.

Salgında neden müsterih olamıyoruz?

authorBAYAZIT İLHAN

Salgında neden müsterih olamıyoruz?

Omicron varyantı ile birlikte Türkiye dahil tüm dünyada vaka sayıları ve ölümler artarken Sağlık Bakanı “müsterih olunuz” diyor.

Türkiye’de günlük bildirilen vaka sayıları 110 bini, can kayıpları 210’u geçti. Temaslılara test yapılmaması, güvenilir hızlı antijen testi gibi uygulamaların olmaması nedeniyle test sayıları düşük kalıyor. Test pozitiflik oranının sürekli artarak %20’ye yaklaştığını da düşünürsek gerçek vaka sayılarının bunun çok üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hastane başvuruları artıyor, önceki hafta özellikle İstanbul ve İzmir’de yoğun bakım yatağı bulmakta zorluklar yaşandığı bildiriliyor. Sağlık çalışanları da fazla sayıda hastalanmaya başladılar.

Gelinen nokta rahatlatıcı mı?

Böylesi bir tabloda Sağlık Bakanı’nın salgını hafife alan mesajlarını bilim çevreleri hayretle karşılıyor. İkisinden alıntı yapalım:

  • “Artan vaka sayıları konusunda sağlık bakanınız olarak yüksek sesle söylüyorum. Endişe etmeyiniz. Hastalık eski günlerinde değil. Grip olan vatandaşlarımızın sayısını günlük olarak ilan etsek benzer manzaralarla karşılaşırız. Müsterih olunuz.”
  • “Vaka sayılarında görülen Omicron varyantı kaynaklı artış umut kırıcıymış gibi anlaşılmamalı. Virüs eski gücünde değil. Salgının endişe verici dönemi artık geride kaldı. Tedbirlere uyarak, aşılarımızı aksatmadan hayatımıza devam edeceğiz. Dünyanın gündemi normale dönüyor.”

Temaslı takibinin gevşemesi, şehirlerarası otobüs ve tren seyahatlerinde, konserlerde, tiyatro ve sinemalarda, maçlarda aşısızlardan test istenmemesi gibi gelişmeler kamusal tedbirler yönünden ipin ucunun bırakıldığını gösteriyor. Sağlık Bakanı’nın uyulmasını önerdiği tedbirler kişisel tedbirler, dolayısıyla hastalanırsanız siz suçlusunuz. Tabii bu arada bazı yurttaşlarımız sağlığından, canından olabilir, yine de “müsterih olunmalı.”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve bilim çevrelerinin o kadar rahat olamadıklarını görüyoruz. Omicron’un ortaya çıkmasından itibaren 10 hafta içinde dünyada 2020 yılının tamamından fazla sayıda insanı, 90 milyon kişiyi hasta ettiği bildiriliyor. DSÖ Başkanı

  • “Omicron’un kolay bulaşması ve hafif geçirilmesi nedeniyle bulaşmayı önlemenin artık mümkün de gerekli de olmadığı yönündeki anlatının endişe verici olduğunu” belirtiyor ve ekliyor:
  • “Hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz, daha çok hastalanmak daha çok ölüm demektir, ülkeleri halklarını sadece aşı değil, belirleyebildikleri tüm yöntemlerle korumaya çağırıyoruz.”

Virüs tehlikeli olmaya devam ediyor. Yeni ve daha tehlikeli varyantların ortaya çıkması, delta varyantının tekrar dolaşıma girmesi ihtimalleri endişe uyandırıyor. Omicron’un çocuk yaş gruplarında diğer varyantlara göre daha fazla hastane yatışına neden olması da dikkat çekiyor.
Aşılamanın ve kamusal tedbirlerin artması gerektiği ortada.

Hastaneler açılmalı

Salgının başından beri belirgin olan ihtiyaç, bilimsel olarak kendini büsbütün gösteriyor. Hastanelere başka nedenlerle yatmış olan hastaların hastanede Omicron’a yakalandıkları rapor ediliyor. Hastaneler kapasitelerinin büyük bölümünü Covid-19 hastalarına ayırmak zorunda kaldıkları için, Covid dışı nedenlere bağlı tıbbi bakım ve tedavi hizmetleri yeterince verilemiyor. Bizdeki açıklanmıyor, Omicron dalgası ile birlikte bazı ülkelerde toplam ölümlerde de daha önce hiç görülmemiş yüksek düzeylere ulaşıldığı bildiriliyor.

  • İnsanlar ihtiyaç duydukları sağlık hizmetine salgının yarattığı koşullar nedeniyle erişemediklerinden daha fazla ölüyorlar.

Türkiye’de bu konuda dünyada benzerine rastlanmayan başka bir sorun karşımıza çıkıyor; şehir hastaneleri nedeniyle kapatılan, çürümeye terk edilen, daha da kapatılacağı söylenen çok önemli hastaneler.

  • Kapatılan hastaneler doğru planlamayla tekrar açılmalı, başta Ankara ve İzmir olmak üzere Kocaeli ve Kütahya’da planlanan hastane kapatmalarından derhal vazgeçilmeli.

Bu amaçla mücadele eden Hastanemi Açın Platformu’nun, Ankara’da yurttaşların hastanelerine sahip çıkmak için kurdukları Onkoloji Hastanesi Kapatılmasın Platformu’nun çığlığına kulak vermek gerekiyor.

Cumhuriyet ve sağlık

author

Bu gün önemli bir gün, Cumhuriyet’in ilanının 98. yılı. Cumhuriyeti ve sağlığı ele almamız yerindedir. Yıllardır iktidarın dile getirdiği 2023 hedefleri vurgusu var. Yapılan Anayasa değişiklikleriyle, pek çok düzenlemeyle rejimin dönüşümü tartışılıyor. Bir yandan yeni Anayasa gündeme getirilirken diğer yandan değişmez hükümlerinin tartışmaya açıldığına tanık oluyoruz. Laiklik gibi insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi ile elde edilen kazanımlara şekil olarak bile tahammül edilmiyor. En temel hakların, özgürlüklerin alındığı, eşitlikten söz etmenin olanaksız olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Sadece Türkiye’de değil, pek çok ülkede dünyayı felakete sürükleyen benzer politikaların uygulamada olduğu görülüyor. Pandemi tüm olumsuzlukları daha da belirginleştiriyor.

Yüzüncü yılına doğru giderken Cumhuriyet neyi başardı, neyi başaramadı? Olumlu ve olumsuz örnekler verilebiliyor. “Kimsesizlerin kimsesi” olabildi mi? Toplumun tüm kesimlerine adaleti, hakkaniyeti götürebildi mi? “Yurtta barış, dünyada barış” hedefine ne oldu? Darbelerle, idamlarla, işkencelerle dolu siyasi tarihinin sonunda ülkenin durumu ortadadır. Nasıl oldu da gelir adaletsizliğinin bu kadar derinleştiği, grevleri yasaklamakla övünen, her türlü hak arama mücadelesinin şiddetle ya da soruşturmalarla bastırıldığı bir ülke olduk? Basın özgürlüğünde, insanî gelişmişlikte sürekli gerileyen, adaletin, kurumların aşındığı, havasına, suyuna sahip çıkamayan, kadın cinayetlerini durduramayan hallerimizi görmemiz, bu ülkede yaşayan herkesi gözeten bir Cumhuriyet’i hedeflememiz gerekiyor.

Sadece insanların değil, hayvanların, bitkilerin, denizlerin, ormanların ülkenin ve dünyanın hallerine tahammülü kalmadı. Herkesin bulunduğu yerden daha iyisinin ne olduğunu ve nasıl başarılacağını tartışması gerekiyor. Eğitimde, sağlıkta, uluslararası ilişkilerde, ekonomide, sanatta, siyasette, tarımda, sanayide, enerji politikalarında, sayamadığım tüm alanlarda ne istediğimizi tarif etmeli ve gerçekleştirmenin yollarını bulmalıyız. Ülkenin bunu yapabilecek birikimi var.

SAĞLIKTA NE İSTİYORUZ?

Sağlık alanından buraya katkımız olur mu?

Cumhuriyet, sağlığı çok olumsuz koşullarda devraldı. Yaptıkları, yapamadıkları, yapmadıkları oldu. Kimi zaman ülke koşularına uygun politikalar üretti, salgınlarla mücadelede, halk sağlığını önceleyen sosyalleştirme çabalarında olduğu gibi başarılı hamleleri oldu. Bunlar yerini piyasacı sağlık politikalarına bıraktı. Aşısını, ilacını kendi üreten kurumlardan, bunları kapatıp her şeyi satın almaya yönelen anlayışlara geçildi. Hastalanmamayı öncelemekten hastalıktan para kazanmaya, hatta hasta garantisi vermeye giden dönüşümler yaşandı. Tıp eğitiminde örnek alınacak atılımlar sonrasında kurumlarını aşındıran, hakkaniyeti, liyakatı bozan adımlar atıldı. Çok iyi çalışan hastaneleri kapatılıp çürümeye terk eden, bunlara karşılık şehir dışına çok pahalıya mal olan dev hastaneler yapan, buralara ulaşımı sağlayabilmek için ayrıca milyarlarca lira harcayan sağlık ve ülke yönetimi devam ediyor.

İşte bu koşullarda Cumhuriyet’in yeni yüzyılına girerken, Covid-19 salgınının belirginleştirdiği sorunları da görerek nasıl bir sağlık sistemi istemeliyiz? Sağlıklı olmanın koşulları neler? Sağlığın finansmanı nasıl olmalı? Kadın, çocuk, okul, işçi, yaşlı sağlığı alanlarında yapılması gerekenler? Sağlık çalışanlarının eğitimlerinden, çalışma koşullarına, özlük haklarına kadar atılması gereken adımlar neler? Tüm bunları tartışmak, doğrusunu tarif etmek ve çözümler önerebilmek amacıyla hekimleri, sağlık çalışanlarını, bu konulara ilgi duyan değişik disiplinlerden insanları bir araya getiren bir forum/tartışma platformu kuruluyor. Yöntemleriyle, farklı üretimleriyle “sıra dışı bir forum”, örnek olabilecek bir çalışma bu.

Sorunlara cevaplarımızı katılımcı biçimde tartışmak, karar alıcılara anlatmak ve daha iyisini elde etmeye çabalamak için kritik bir zamandayız. Neden mi? Şimdiye kadar yapılmadığından değil, doğrusunu ortaya koyup mücadele etmek yaşamsal hale geldiğinden.