Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Lütfü Kırayoğlu

Bir ulusun, hem de büyük bir ulusun bile tarihinde bin yılda gerçekleşemeyecek, müthiş bir devrimin yüzüncü yılını kutluyoruz.

Türk ulusu 100 yıl önce, bütün olanaksızlıklara, bütün güçlüklere inat, özgür iradesiyle geleceğini kendi ellerine almış, egemenliğin kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indirerek zafere yürümüştür. İşgalci emperyalistler yüz yıl önce 23 Nisan 1920 günü kurulan Büyük Millet Meclisi ordularının önünde 2,5 yıldan kısa sürede paramparça olarak tarihlerinin en büyük yenilgisini almışlardır.

Birinci Paylaşım Savaşından yenik çıkan Osmanlı devleti sultanının tam teslimiyet politikaları sonucu 13 Kasım 1918 günü işgalciler Türk yurdunun kalbi İstanbul Boğazına demirledikleri filolarıyla Başkenti teslim almışlardı. İşgal edilen bir ülke genellikle sınırlardan girilerek başkente doğru ele geçirilirken, Türk yurdu Sultanların teslimiyeti ile doğrudan başkentinden teslim alınmıştı.

13 Kasım günü (AS:  1918) cepheden dönerek İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa büyük bir inançla “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” diyecekti.

Mustafa Kemal Paşa ülkesini kurtarmak için Samsun’a hareket edeceği 16 Mayıs 1919 tarihine dek İstanbul’da kurtuluş planlarını yaparken, işgal altındaki İstanbul yerine, kurtuluşun yönetileceği yeni, devrimci başkentin de hazırlıklarını yapıyordu.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Anadolu’nun bağrında kongreler toplarken, son Osmanlı Mebusan Meclisi için de seçimler yapılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk, Erzurum Mebusu olarak bu Meclise katılma hakkını elde etmişti. Ancak Paşa, 12 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanacak Meclise katılırsa tutuklanacağını da biliyordu. Bu nedenle İstanbul’a gidecek öbür mebus arkadaşlarından 2 istekte bulundu:

İsteklerden biri Misak-ı Milli kararının Mebusan Meclisinden geçirilmesiydi. Ancak daha önemli ve Mustafa Kemal Paşa’nın ne kadar öngörülü olduğunu kanıtlayan istek, arkadaşlarının kendisini Meclis Başkanı olarak seçtirmesiydi. Mustafa Kemal Paşa işgal altındaki İstanbul’da meclis çalışmalarına uzun süre izin verilmeyeceğini biliyordu. Bu nedenle Anadolu’nun bağrındaki Ankara’da Meclis Başkanı sıfatı ile meclisi yeniden toplantıya çağıracak yetkiye sahip olmak istiyordu. Ne yazık ki arkadaşları Paşa’nın bu isteğini yerine getiremediler.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu öngörüsü kısa sürede gerçekleşti. İngilizler 2 ay sonra 16 Mart 1920 günü son Osmanlı Mebusan Meclisine kanlı bir baskın düzenledi. Pek çok mebusu tutuklayarak Malta adasına sürgün ettiler. Mustafa Kemal Paşa bu işgale karşı 19 Mart 1920 tarihinde illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlıklarına gönderdiği bir telgrafla Ankara’da olağanüstü yetkilerle toplanacak bir Meclis için yapılacak seçimlerin usulünü belirleyen 11 maddelik bir genelge düzenlemişti.

Paşa’nın 19 Mart tarihli bu telgrafından yalnızca 35 gün sonra, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip Büyük Millet Meclisi ulus iradesinin temsilcisi olarak törenle çalışmaya başlamıştır. Bu bir ulusun tarihinde görülebilecek en büyük devrimlerden biridir.

  • Yetkisini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğu söylenen Sultan yerine ulustan almış bir meclis, emperyalizme başkaldırının yanında, bin yıllık saltanata da başkaldırıdır.

Bu devrimci meclis 20 Ocak 1921’de yaptığı yeni anayasaya “Egemenlik Bila Kayd-ı Şart Milletindir” ifadesini koyarak Meclisin duvarına bir daha indirilmemek üzere asmıştır. Bu ifade yüz yıldan bu yana içte ve dışta pek çok kesimi rahatsız etmiş, ne var ki bu devrimci Meclis bütün yoksunluklara, idam fermanlarına karşın zafere ulaşmıştır.

Dünya tarihinde ender görülecek bir büyük asker, Mustafa Kemal Paşa, yurdu işgal altında iken “önce ordu” yerine, “önce Meclis, sonra Ordu” diyecek, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kararları ve onun örgütlediği Türk Ordusu ile zafere ulaşacaktır.
Emperyalistler öbür ezilen uluslara da örnek ve önder olan zaferimizi ve büyük yenilgilerini asla unutmadılar, hazmedemediler.

Bu nedenle, bizim bin yıl sürecek devrimimizi bastırmaya yönelik “bin yılın meydan okuması” adını verdikleri askeri tatbikatlar düzenleyip güzel yurdumuzu yeniden işgal etme hayalleri kurdular.

Ülkemiz bu büyük devrimin yüzüncü yıldönümünü görülmemiş bir coşku ile kutlamaya hazırlanırken, bir salgın hastalıkla boğuşmak zorunda kaldı.

Siyasal iktidarın da yakın zamana dek unutturmaya çalıştığı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 100. yılında sessiz sedasız ve sokağa çıkma yasağı ile coşku bastırıldı.

Ne yaparlarsa yapsınlar, kaynağını Türk ulusundan alan Ulusal Egemenlik fikri, artık yalnızca Meclisin duvarına değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün

  • “Milli egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur”

sözleriyle Türk ulusunun belleğine de silinmemek üzere kazınmıştır.

Bin yılın devrimi, binlerce yıl daha yaşayacaktır.

Çağdaş Uygarlığa Çağrı

Çağdaş Uygarlığa Çağrı

Türkiye Cumhuriyeti 1. Dünya Savaşı sonrasında çağdaş uluslar ailesinin modern bir üyesi olmak üzere kurulmuş olan bir büyük devlettir. Ortaçağ kalıntısı imparatorluklar düzeninde, çağdışı eğilimlerin öne çıkması üzerine, dünyanın tam ortasında Anadolu yarımadasını kendileri için ana yurt olarak kabul eden Türk ulusu, Misak-Milli sınırlarını ilan ettikten sonra tam bağımsızlık için yeni bir mücadeleye kalkışarak zafere ulaşmış ve böylece bugünkü Türk devletinin siyasal yapılanması ortaya konmuştur.

Ortaçağ kalıntısı birtakım hurafeler ve inanç sömürüleri ile ilerlemesi engellenmek istenen
Türk toplumunun, Cumhuriyet rejiminin kurucusu büyük önder Atatürk’ün açıkça dile getirdiği gibi tek inanç olarak uygarlık anlayışı ortaya konmuştur. Hangi tarikatı desteklediği sorusuna Türk devletinin kurucu önderi Atatürk tek yol olarak uygarlık inancının geçerli olduğunu ifade etmesi nedeniyle, Türk ulusunun da kurucu önderinin arkasından giderek Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefine ulaşması gerekmektedir. Dünyanın tam ortasında büyük bir devlet olarak yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin, 21. yüzyılda çağdaş uygarlık düzeyine erişerek emperyalist ülkelerin sömürü düzenini ortadan kaldırması gerekmektedir.

Güneşin doğduğunu gördüğü gibi mazlum ulusların uyanışını da gören büyük önder, kendi çağının insanları ile emperyalizme karşı başlatmış olduğu ulusal kurtuluş savaşını, bir büyük siyasal miras olarak bütün uluslara ve ulus devletlere bırakmıştır. Zaman geçtikçe ilerleyen teknoloji ve bilimin verilerini kullanmasını iyi bilen emperyalizm, her türlü ilerlemeye karşın, gerilememiş ve değişen koşullara uyum sağlayarak bütün dünya ülkelerini baskı altında tutarak her türlü sömürü girişimlerini günümüze dek sürdürmüştür.

Dünya nüfusunun % 1’inin aşırı zengin olması ve de geride kalan % 99’un işsizlik, açlık ve sefalete mahkûm edilmesi, çağdaş uygarlık düzeyi açısından kabul edilemez, son derece olumsuz bir durumdur. Bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bugünün dünyasında ortaya çıkan böylesine çarpık bir durumu benimsemesi hiçbir biçimde kabul edilemez çok olumsuz tablodur. Bu nedenle, ekonomi ve piyasa türküleriyle sürekli kılınmak istenen kapitalist sömürü düzenine acilen son verilmesi gerekmektedir. Demokrasi, görünümünde kapitalist sömürü düzeni ile Kapitokrasi (Sermayenin yönetimi) rejimi kurarak zenginleri dünyanın patronu durumuna getiren, halk kitlelerine açlık ve sefaleti ekonomi adına dayatan böylesine bir çöküş, insanlığın yeni yüzyıldaki yazgısı olamaz.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde zengin Batılı emperyal ülkelerin çıkarları doğrultusunda ekonomik düzeni Batılı emperyalist imparatorluklara bağlama senaryolarının iflas ettiği bu aşamada, gene eskisi gibi emperyalistlerin desteğinden yarar uman kimi yeni girişimlerin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yeni bir umut olarak sunulması yolu ile ortaya çıkartılmak istenen göstermelik seçenek arayışlarına, artık Mustafa Kemal’in ülkesindeDur!” diyecek bir uygarlık  hareketine  gerek vardır. Hiçbir emperyal merkezden destek beklemeden, Türkiye’nin kendi yolunu çizmesi gereken bir noktaya gelinmiştir. Gelinen yeni aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş model ve ilkeleri ile birlikte kurucu ayarlarına dönerek oluşturulacak tam bağımsız bir çağdaş uygarlık hareketinin, Türk halkının ulusal çıkarları doğrultusunda örgütlenmesi gerekmektedir. Böylesine kutsal bir görevi üstlenmek isteyen Türk vatandaşlarını, Çağdaş Uygarlık Hareketi’ni desteklemeye çağırıyoruz.

ÇAĞDAŞ UYGARLIK HAREKETİ
cagdasuygarlikhareketi@gmail.com, 03.08.2019

==============================================
Dostlar,

Türkiye, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamakta ve iktidar ülkemize, görülüp – algılanabilenden çok daha ötede zarar vermekte..

Çok ağır travmalar ve 17+ yıldır kesintisiz, gözü kara sürdürülüyor.

  • Bu siyasal kadrodan mutlaka ve elden gelen hızla kurtulmak kaçınılmaz olmuştur..  

Sevgi ve saygı ile. 03 Ağustos 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

YASA ve DÜZEN

YASA ve DÜZEN

Coşkun GÜREL
E. Dz. Albay, ADD Kadıköy Şb. Önceki Başkanlarından

(A.S. : Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

İngilizce “Law and Order” tanımın Türkçe karşılığıdır “Yasa ve Düzen”. Toplumun esenlik, güvenlik ve erinci (huzuru) için en temel, vazgeçilemez gereklerinin başında gelir. Açılımında ise öncelikle yasa sözcüğüne vurgu yapmak zorunlu olmalı. Yasa (lar)’ın; bir toplumun tümünü kapsayacak içeriklerde kurumlaştırılması zorunludur. Bu şu demektir ki; toplumu oluşturan bireyler arasında yasa (lar) ayırımsız uygulanmalıdır. Kişilerin, ya da kurumların tamamını kuşatmalı;, ün, konum, varsıllık (zenginlik) ya da yoksulluk gibi bireysel olgu ve derecelendirmeleri hiç umursamadan, dışarıda tutmalıdır. Düzen ise; değinilen yasal ortamın, toplumun tamamına yaygın bir duruş ve değerlendirmenin hiç aksamadan, bağımsız ve özgür görevliler tarafından sağlanması anlamındadır. Bu görevi üstlenmiş olanların gücüne “Yargı Erki” diyoruz. Adalet; bu erkin aksamadan, düzenli ve kapsamlı olarak kullanılması bağlamında gerçekleşebilir. Simgesel olarak gözü kapalı bir bayanın elinde tuttuğu terazi ile bütünleşik bir kavram olan adaletin uygulayıcılarının dayanacakları, gözetecekleri başlıca değer yargıları, kuşkusuz şunlardır :

  • Yasama ve yürütme erklerinin, ayrıca varsılların (zenginlerin) etkisi ve telkinlerinden, özel çıkarlarının baskısından uzak ve bağımsız olmak, vicdani değer yargılarında da yansızlığını korumak.

Türk Ulusu‘nun genel birlik ve bütünlüğünün korunması ve topluca kalkınma, uygarlaşma ve ileri gitme, erinç (huzur) içinde geleceğe yönelme bağlamında Yüce Atatürk’ün  öngördüğü ayrıcalıksız, sınıfsız bir toplum olma ereği nin dile getirilişi işte bu açıdan son derece doğru, geçerli ve uygun bir özdeyiş niteliğindedir.

Şu sıralar giderek koyulaşan, artık taşınamaz ağırlıklara dönüşen, karanlık, ürkütücü ve bunaltıcı çirkinlik, çirkeflik, haddini bilmezlik, bunaltıcı baskıcılık, dayatmacılık ve rezillik ortamında  yaşadıklarımıza bakılırsa; yurdumuzda adalet kavramının yerle bir edildiği açıkça görülmektedir. Bir belirgin mahkeme ile bir başkasının aynı konuda çelişik ve birbirine aykırı kararlar verebilmesi de, artık genel olarak adalete güven duygusunun kalmadığı kaygısını doğruluyor. Durum; çeteleşmenin, elinde şu ya da bu güç elde etmiş olanın, keyfiliğin, haksızlığın, şiddetin ve kaosun derinleştiği, yarınların değil, günün bile güvensizliğinin egemen olduğunu en çarpıcı biçimlerde gündemde tutulduğunu apaçık yansıtıyor.

Bu bir çöküştür, bitiş, tükeniş ve yokoluşa yönelmedir!

Kimse kendi konumunun aynen süreceği ya da, daha üst düzeylere tırmanabileceği aymazlığına düşmemelidir. Hepimizi kuşatan girdap (burgaç), ayrım gözetmeksizin tümümüzü yutacak boyutlara varmıştır artık.

Duraksamanın, bu körlemesine doludizgin gidişin karşısında beklemenin, şu ya da bu safsatalarla eylenmenin zamanı geçmiştir. Yasa ve Düzenden eser kalmadığını anlayamamanın, tam tersine gücü gücüne yetenin ön aldığını görememenin ve engellememenin, tarihsel ölçeklerde çok büyük, ileride taşınması olanaksız bir suç niteliğine dönüştüğünü algılamak artık kaçınılmaz zorunluluk olmuştur.

===========================================================

Değerli Sitemiz okurları,

Dostumuz Sayın E. Dz. Alb. Coşkun Gürel‘in yazısını kaygı ile ürpererek okuduk ve paylaşma zorunluğu duyduk..

ADD Kadıköy Şubesi’nin başkanlığını yaptığı 90’lar sonu – 2000’ler başındaki yıllarda son derece başarılı ve verimli hizmeleri olnuştu. Biz de ADD Genel Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve Marmara Bölge sorumlusu idik. İşbirliğimiz çok keyif verici ve verimli idi. Dayanışma ve destekleri için bir kez daha buradan açıkça teşekkür ediyoruz. 80’i geçen yaşına karşın Sn. Gürel pırıl pırıl bir zihne sahip.. Yukarıdaki yazısı da bu gerçeğin kanıtı değil mi?? Bu önemli yazının kritik son bölümünü, yineleme pahasına aşağıda bir kez daha sunmak istiyoruz hoşgörünüzle :

  • Bu bir çöküştür, bitiş, tükeniş ve yokoluşa yönelmedir!

  • Kimse kendi konumunun aynen süreceği ya da, daha üst düzeylere tırmanabileceği aymazlığına düşmemelidir. Hepimizi kuşatan girdap (burgaç), ayrım gözetmeksizin tümümüzü yutacak boyutlara varmıştır artık.

  • Duraksamanın, bu körlemesine doludizgin gidişin karşısında beklemenin, şu ya da bu safsatalarla eylenmenin zamanı geçmiştir. Yasa ve Düzenden eser kalmadığını anlayamamanın, tam tersine gücü gücüne yetenin ön aldığını görememenin ve engellememenin, tarihsel ölçeklerde çok büyük, ileride taşınması olanaksız bir suç niteliğine dönüştüğünü algılamak artık kaçınılmaz zorunluluk olmuştur…

    *****

    AKP iktidarının kendisi ülkemiz ve hatta bölgemiz için en büyük güvenlik sorunu hatta tehdit durumuna gelmiştir..

    Bu durum kabul edilemez, sürdürülemez ve katlanılmaz aşamadadır.
    Dün 24 insanımızı yitirdik ama RTE bu akşam kızını nikah kıyıyor..
    Olacak şey midir??
    Hangi vicdana sığar ve gerçekte anlamı nedir bu davranışın??

  • Ya AKP aklını başına alacak yola gelecektir, ya AKP’nin sağduyulu yöneticileri vahim gidişe “dur” diyeceklerdir ya da Ulusumuz bir kez daha kendi yazgısına el koyacaktır. 

    Başka yol var  mı, kaldı mı ? AKP – RTE bıraktı mı??

  • RTE, Türkiye’yi ve AKP’yi daha da öte felaketlere sürüklemeden mutlaka frene basmalıdır 
  • Ya da mutlaka engellenmelidir, engellenecektir..
  • Bir faninin akıl dışı kör hırslarına 80 milyonluk bir ülke ve ulusun geleceği
    feda ve kurban edilemez..

    Asla ve kat’a!

    Böylece bilinmesinde ve bu şaşmaz tarihsel gerçeğin tez elden kabulünde sayısız yarar var..

    Sevgi ve saygı ile.
    14 Mayıs 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

19 Mayıs Ruhu


19 Mayıs Ruhu 

portresijpg

 

Prof. Dr. Kemal ARI

 

 

 

19 Mayıs 1919 günü Samsun’da yeni bir “Ruh” doğdu.
O gün Türk Ulusu, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, tarih sahnesine güçlü biçimde adım attı.

Mustafa Kemal Paşa, o görkemli yolculuğun önderi olarak Samsun’da
Anadolu topraklarına ayak bastığında tek şey düşünüyordu:

Artık bu noktada ne Saray’dan ne de hükümetten bir çare beklemenin anlamı yoktur.
Tek dayanacak güç vardır, o da ulusun kendisidir…
Ulus… Yani Türk Ulusu
O şimdi perişan bir durumdadır. Ardı ardına savaşlar nedeniyle millet, bütün varını yoğunu seferber etmiştir. Onca savaşlarda kırılmış, ulusun bireyleri canların adını bile bilmediği topraklarda yitirmiştir. Milletin gerçek çıkarlarına dayanmayan politika izleyenlerin
şan ve şeref ihtirasları uğruna koca bir ulus, oradan oraya koşturulmuş durmuştur…

Yok olmanın eşiğine gelmiş bu ulus, kesin olarak bu zorlu süreçten utkuyla çıkmalıdır. Ancak o sonuca ulaşmak için daha pek çok şeyini yitirecek, kendi öz çocuklarını bu yolda feda edecektir. Anadolu’da içinden o zamana dek şehit çıkmamış tek bir ev yok gibidir. Kimi yerlerde 2-3 kardeş birden şehit olmuş ve kutsal yurt toprakları için canını vermiştir. Ocaklar sönmüştür. İşin kötü yanı da bu zor günlerde kulak verecek,
gerçekten bir umut sözü verecek tek bir  ses işitilmemektedir.

O gün ne oldu?
Yani 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da olan şeyin tarihsel anlamı neydi?
Mustafa Kemal Paşa, Bandırma Vapuru ile, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. O, Samsun’a çıktığı ilk günden sonra, ülkenin her bir yanına dağılmış ulusal güçlerin güçlenmesi için adımlar attı. Paşa, yörede bir ön inceleme yaparak, Ulus adına harekete geçmiş ulusal kurulların; yani Müdafa-i Hukuk örgütlerinin ve varsa bunlara bağlı çalışan ulusal güçlerin nerelerde, ne durumda olduklarını anlamak istedi. Bununla da yetinmedi; Mondros Bırakışması’nın (AS: Mütareke, Silah bırakışması) acı sonuçlarına dayanarak, işgalci güçlerin ne denli haksızca işgaller yaptıklarını dile getirerek, onların bu girişimlerini sultan-halife ve onun hükümetlerine gönderdiği protestolar ile kınadı.

Bunda da o denli haklıydı ki!

16 Mayıs günü (AS: 1915), İzmir’de büyük bir kıyım yaşandı. İzmir, haksız olarak kanlı biçimde işgal edildi. Türkler’e gerek işgal orduları ve gerekse onların yerli işbirlikçileri Rumlar tarafından akıl almaz kötülükler gerçekleştirildi. Tek bir günde 2.000 Türk’ün canına kıyıldı. Bir hafta içinde İzmir ve yöresinde öldürülen Türkler’in sayısı 5.000’in üzerine çıktı. Bu kanlı bir zulümdü. Ve Anadolu bu kanlı zulüm nedeniyle için için kaynıyor; İzmir’in işgalinden sonra hızla yayılan işgallerin kendilerine doğru geleceği görülüyordu. Sultan ve Halife ise bu olaylar karşısında, İngilizler’in daha fazla tepkisini çekmemek için itidal ve sükunette bulunma önerisinden başka hiçbir şey yapamıyordu.

Oysa o tarihlerde, Anadolu dört bir yandan sarılmıştı. Doğuda Fransızlar’a karşı Urfa, Antep, Maraş, Adana yörelerinde mücadele sürüyordu. Ermeni ve Rum komitecileri
doğu ve Karadeniz bölgelerinde akıl almaz facialar gerçekleştiriyorlardı.
Türkler kendi öz yurtlarında sanki sarılıp imha edilmeyi bekliyor bir durumdaydılar.

Görülüyordu ki, ulus bütün olarak yok edilmek isteniyordu. Türk Ulusu tarihin önünde yargılanıyor; emperyalizmin ahtapot gibi güçlü kolları onu sarmalamış, nefes alamaz bir duruma getiriyordu. Bu ulus, evet mutlaka bu zorlu süreçten galip Mustafa Kemal Paşa, Samsun’da Tütüncü İskelesi diye bilinen noktada Anadolu topraklarına ayak basmıştı. O Samsun’a çıktığında, bütün denetim noktalarına egemen olmak isteyen İngilizler, oraya da bir Hint taburu çıkarmışlardı. Kalacağı yer Mıntıka Palas’tı. Pontusçular kentte cirit atıyor; bir Pontus Devleti kurmak emeliyle, bölgede Müslümanları açık bir hedef haline getirmiş bulunuyorlardı. Trabzon Metropoliti Hrisantos, bu devlet düşüncesinin temelinde yer almış kişiydi. Onlara bağlı çeteler, Türkler’e olmadık kötülük yapıyor, bölgeyi Türk çoğunluktan koparmak için akıl almaz oyunlar kurguluyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa Mıntıka Palas’a yerleştiğinde, Anadolu’daki bu karmaşık tabloyu olumlu bir görüntüye çevirmek için uğraştı durdu. Dağınıklığı gidermekti tek emeli…
Bu nedenle, bütün bölgede halkın kendi içinden çıkmış öz direniş güçleriyle
(müdafaa-i hukuk) iletişime geçti ve onların  silahlanması için elinden gelen katkıda bulundu. O, Anadolu’nun 19 Mayıs 1919 günü içinde bulunduğu direniş ruhunu, akıl almaz haksızlıkların kaynağı olan emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı bir ayaklanma olarak görüyordu.

19 Mayıs 1919 tarihi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Bandırma Vapuru ile gelip,
18 arkadaşı ile birlikte karaya çıktığı gündür. O gün, 16 Mayıs 1919 gününün üçüncü günüdür. Bu tarihte O, İstanbul’daydı. Henüz Samsun’a doğru yola çıkmamıştı.
Bir gün sonra Sirkeci açıklarında bekleyen gemiye bir motorla giderek, denizde gemiye binmiş oldu. Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919 günü Samsun topraklarına
ayak bastığında, Ulusal Savaş’ın bütününde önemli bir dönemeç olan 19 Mayıs gününün ruhu artık oluşmuştu. Bu ruh, yok olmamak için direniş; onurlu bir yaşam için gerekirse ölümü göze almaktı. Bir ulus imha edilmek isteniyordu. O ise yok edilmemek için direnişten başka çözüm yolu görmüyor; kendi içinden kendi önderini yaratıyor;
önder ulusla, ulus da önderle kaynaşık biçimde bir amaca doğru kenetleniyorlardı.

O’nun bu koşullarda önerdiği çözüm yolu neydi:
Bunu Büyük Nutuk adlı görkemli yapıtında çok net olarak açıklar. Sultan ve halifeden
ve onun hükümetlerinden umut kalmadığına göre; tek bir çözüm vardı:

  • “Ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız koşulsuz tam bağımsız,
    yeni bir Türk Devleti kurmak…”

O bunu ulusal bir sır olarak saklamak ve yeri geldikçe, olaylar olgunlaştıkça
bir bir uygulamak olarak düşünmekteydi. Bu nedenle de ulus ölümü göze almıştı.Bunu şu parola ile özetlemişti:

“Ya İstiklal, Ya Ölüm!”

Gel de şimdi coşma ve şu mısralar dilinden dökülmesin!

19 Mayıs 1919
Sabaha karşı;
Nemle örülmüş sanki;
İskelenin kesme taşları…
Başımızdan geçiyor, geçiyor aman;
Güzel yurdumun;
Bembeyaz bulutları…
Tuz kokuyor havadaki nem;
Ve deniz kokuyor her yer!
Karadeniz’in;
Ufak tefek deniz kokulu evleri;
Geliyor ya Mustafa Kemal Paşa;
Açılıyor tek tek,
O güzelim evlerin kapıları, pencereleri…
Bakışlar ufukta,
Gözler mahmur;
Sanki bir gecenin sonunda;
Bir uykudan uyanıyor;
Karadeniz’e yaslanmış Samsun;
Ve deniz!
O güzelim deniz…
Çın çın her yanda sessizlik…
Samsun’un çarşıları ıssız;
Yüreklerde eriyor buzlar;
Ve gözlerde eriyor, karanlık;
Mecidiye’de bahar havası,
Mıntıka Palas gülümsüyor;
Hazırlanmış, O kahramanı bekliyor…
Bakışlar O’na..
Bir de;
O kahramanı taşıyan;
Kıyıya yanaşan Bandırma’ya…
“İşte geliyor, İşte geliyor”
Mustafa Kemal Paşa,
Karanlıktan sıyrılan Samsun’da;
Bir güneş gibi doğuyor!
Ezenler ezmiş;
Eziyor; ezecek…
Direniş başlamazsa
Bu eziliş hep sürecek;
Kulak vermiş koca yurt,
Senden yükselen sese;
Biliyor ki o sesten,
Bir umut yükselecek…
Atası ölmeyi emredince;
Bu eziliş, bitecek…
19 Mayıs’tasın;
Sabahın ilk ışığında,
Yeniden, yeniden;
Çok şükür ki,
Anadolu toprağındasın…
Ulusa umut oldun;
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;
Türk gençliği yükselişte;
Seninle kabarışta…

NEDEN “YETER!” DİYEMİYORUZ??

TÜRK MİLLETİNİN BİR BİREYİ OLARAK SORUYORUM :

NEDEN YETER DİYEMİYORUZ?

Müge GÜLSES
BCP Genel Yazmanı

Vicdanlarımızı sızlatan, uykularımızı kaçırtan günlerden geçiyoruz.

Sorunlar yumağımız çok karmaşık olduğundan nereden tutacağımızı şaşırmamız çok doğal. Ama yalın ve içten düşünceleri zemin alırsak daha kolay ilerleriz diye düşünüyorum.

Bu bağlamda düşüncelerimi iletmek istiyorum.

1- Koşullar ne olursa olsun, Evrensel değerlere inanan ve uygulayan bireyler olmalıyız. İnsani değerler = insan hakları, hukukun üstünlüğü, etik kurallar..

Ezberlerimizde olan bu bilgi çok kolay gibi görünse de günlük yaşam koşullarında uygulanması hiç kolay değildir. Örn. kuyruklarda, araçlarda vb. başka insanların haklarına saygı gösterme yönünde davranmak. Kendi aleyhimize olacak durumlarda sessiz kalmamak veya şartları kendimize ya da yakınlarımız lehine yontmamak gibi.

Ekip içinde kendi düşüncemize yakın(doğru olup olmadığını sorgulamadan) kişilere eğilimli ve dostça davranırken diğerlerine de mesafeli veya düşmanca tutumda olmamak gibi..

2- Ezber bilgiler yetmemektedir. Uygulamalı davranışlara ağırlık vermek gerekir

– Bilgi sahibi olmak, belleğin parçasıdır. Ezber bilgiler donma ve kalıplaşma riski içerir. Bu risk devamlı sorgulama ile aşılabilir.
– Bilmek ise varlığın parçasıdır içselleşmiş ve tutuma dönüşmüştür bu da uygulama ile olur.

Siyaset kurumunu bu bağlamda sorgularsak şunları söyleyebiliriz.;

1946 çok partili rejimden bu yana paranın egemenliği vardır. Siyaset, para aracılığı ile kesimlerin, siyasal gücü elde etmek için yaptığı örgütlenmedir. Arzulanan güç ise oyların devşirilmesi ile belli çıkarlar karşısında elde edilir. Milletvekilliği belediye başkanlıkları il meclis üyelikleri hep belli kesimlerin gücü elde etmek için verdikleri araçlar-makamlardır.

Yani bütüncül, halk çıkarları hiç düşünülmez. Halk da kendine düşeni yapıp siyasal partilerde görev alıp uygulamaya geçemediğinden siyasal istencini oluşturamaz.

Bilgisine ve kişiliğine güven duyduğumuz nice değerli insanın kararlılık göstererek toplumun önünde yer alması gerçekleşememiştir.

Görev TÜRK MİLLETİNİNDİR

Kimse kimseyi zorla değiştiremez, zorla bir şey öğretemez. İnsan ancak
kendi isterse öğrenir ve kendini değiştirme ve geliştirme çabası içinde olur.

“Görevi bizden beklenen güven düzeyinde gerçekleştirme sorumluluğu ve terbiyesine sahip olma” tutumu ile siyasi irade oluşturmak üzere çalışmalıyız.

Türk Milleti olarak biz dayanışma içinde gerçek bir çalışma ve üretme içinde olursak istediğimiz her şeyi başarabiliriz.

Burada gördüğüm en büyük sorun; insanların birbirlerini konum, birikim, tutumlarına göre kafalarında sınıflandırmaları ve ona göre davranmalarıdır.

Bilgili ve deneyimli insanların çoğu kibirli ve dışlayıcı tutum içindedir ve belki de bunun farkında değillerdir.

Sorgulanmaya kapalı olmaları veya umursamaz davranmaları insan ilişkilerinde dayanışmayı zayıflatmaktadır. Halbuki millet olarak bizim birbirimize gereksinimimiz olduğunu bilerek “sevgi tutumu” içindeörgütlülük içinde olmamız gerekir.

Karl Marks; sevginin, bencillikle tek kişi ve nesne üzerine değil
tüm evreni içine alan bir tutumu içermesi gerektiğini savlar. 

Dayanışmacı siyasal çıkarlar üzerinden oluşan emperyal kültür alışkanlığının her birimizi teslim aldığı görülmektedir.

Rüşvet değildir diye verilip alınmayanselam (Fuzuli!) yozlaşmış kent kültürü insanları kendilerine yabancılaştırırken birbirine de yabancılaştırmış ve birlikte hareket edebilme olasılığını zayıflatarak insancıl ve ulusal refleksleri
ortadan kaldırmış, tüketim ve zevk odaklı robotlara dönüştürmüştür.

Bu robotlar ancak komutlarla ve kendilerine uzatılan havuçlarla harekete geçebilir. Bu kitle yalnızca AKP’ye oy verenleri değil ama genel olarak tüm toplumu kapsamaktadır diye düşünüyorum.

Dolayısı ile yalnızca düşman veya karşıt bellediklerimizi suçlamak adil değildir. Kendimizi düzeltmeden, sorgulamadan gereğini yapmadan kendi dışımızdakileri suçlamak, aşağılamak, dışlamak insancıl ilkelere aykırıdır.

Tam da zor olanı seçerken adil olabilmek ama kendi adımıza değil tüm toplum adına adil olabilmek gerçekten çok yüksek gelişmişlik ister.

Bilgi toplumu değilseniz bu çok zordur ve Cumhuriyeti savunanlar ya da savunduğunu söyleyenlerin çoğu kendi gelişmişliklerini sorgulayıp ilerleme çabası içinde olmak yerine kolayı seçmiş, birbirine dayatmacı, birbirinden yararlanmacı ve gününü gün etme tutumu içinde olmuşlardır.

Bu tutum doğal olarak yaşamın her alanında gözlenirken, siyaset alanında da geniş bir biçimde uygulanmış ve uygulanmaktadır.

Amacımız, tüm toplumun iyiliğini düşünebilecek kendi şablonlarını da sorgulayabilme cesaret ve iyi niyetini taşıyan insanların birlikteliği ile oluşacak

  • halkın iktidarını kurmaya yönelik
    bir siyasal örgütlülüğü gerçekleştirmek

olmalıdır.

Bu tutumun şu anda hiçbir partinin başarma amacı olduğunu düşünmüyorum.
Her parti “en iyi ben bilirim” diyor.

Siyasal erki “ne olursa olsun elde etmek” tutumu yanlışlara katkı yapmak
değil midir? Önce inşa edeceğimiz doğruları, nasıl, neden, niçin, nereye,
ne denli.. gibi sorulara yanıt verecek biçimde, bağımsız ve toplumsal eşitlik (hakkaniyet)  düzlemindeki ortaklaştığımız değerler bağlamında tasarlayıp birlikte ortaya koymamız gerekmiyor mu?

  • Türk halkı ordan burdan çekiştirilmekten bıkmadı mı? 

Kendi isencini  koymak üzere neden insiyatif alma konusunda geri duruyor?

HALBUKİ KENDİ YGELECEĞİMİZİ BELİRLEME  HAKKINA SAHİBİZ.
BÜTÜN SORUN EVRENSEL İLKELERLE BAĞIMSIZ ÖZGÜR DÜŞÜNCEYİ BİLİM ZEMİNİNDE ORTAKLAŞMAYI GERÇEKLEŞTİREBİLMEMİZDİR.

TÜRK KİMLİĞİ VE BİLİNCİ YOKEDİLİRKEN KENDİMİZİ SORGULAMALIYIZ! KENDİMİZİ HAKSIZLIĞA UĞRAMIŞ DUYUMSUYORSAK KARŞI ÇIKMALIYIZ.

KENDİMİZİ TÜRK ULUSU OLARAK GÖRÜYOR ve TÜM BİZE DAYATILANLARA KARŞI VİCDANIMIZ SIZLIYORSA,

HALKIN EGEMENLİĞİNİ OLUŞTURMAK ÜZERE
TÜM VATANSEVERLERİ ŞUCU BUCU YAFTALAMASI TUZAĞINA DÜŞMEDEN, EMPERYALİZME KARŞI BİRLEŞTİRECEK SEÇENEĞİ YARATABİLMELİYİZ DİYE DÜŞÜNÜYORUM. BUNU BAŞARMANIN YOLU TÜM PARTİLERİN İDEOLOJİK SORGULANAMAZLIKLARINI AŞAN
BİLİMSEL TUTUM GEREĞİ OLAN ÖZGÜR AKIL-BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE ŞEMSİYESİ ile bilim zemininde siyasal örgütlülüktür.

Sorunlarımıza akılcı tutumla çözüm bulunabilir. Akılları teslim almış sorgulanması önlenen ideolojik tutumlar büyük birlikteliği önlemektedir.

Mustafa Kemal‘in soncul hedefi ideolojik bağımsızlıktı.

  • “MİLLETİN GÜCÜ VİCDANİ İMANIDIR.
    HÜKÜMETİNİ DE ORDUSUNU DA VAR EDER.” .
    Mustafa  KEMAL (1922 Afyon Karargahı konuşmasından)

Saygılarımla.
19.1.14,
Müge Gülses
0535 861 43 47