Her biri birbirinden değerli tüm sevgili arkadaşlarıma…

Her biri birbirinden değerli tüm sevgili arkadaşlarıma…

1632 yılında Hezârfen Ahmet Çelebi, kuş kanatlarına benzer aracı kollarına takarak Galata Kulesi’nden kendini boşluğu bıraktıktan ve binlerce yıldır ölümsüzlük ırmağı gibi akan Boğaziçi’ne süzüldükten sonraaa…

Uçan ilk insanın gölgesinin düştüğü,470 yıl Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış olan Şehr-i İstanbul, 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923 tarihine dek 4 yıl, 10 ay 23 gün süren düşman işgalinde inim inim inlerken…

İşte o Galata Kulesi’nin tepesinde İngiliz bayrağı dalgalanıyordu. (Eminönü’nde İş Bankası Müzesini gezdiğinizde bunları görebilirsiniz)

Bu ahval ve şerait içinde; Vahdettin’den Damat Ferit’e, Mustafa Sabri’den Dürrizâde Abdullah’a ve Ali Kemal’lere kadar emperyalizmin kuklalarının ölüm fetvası – idam fermanı ve hainliklerine karşın Mustafa Kemal dünyanın en haklı ve en hukuklu Milli Mücadelesini başlatarak, elde avuçta hiçbir şey yokken, savaşlarla millet harap ve bitap düşmüşken, hiçbir şeyden koskoca bir ülke inşa etmiştir.

Misak-ı Milli sınırları içinde “Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurduğu tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, varsa eğer, Galata Kulesi’nde olduğu gibi bugün semalarımızda; şehitlerimizin kanıyla allanmış, gökyüzünün ay ve yıldızıyla nakışlanmış şanlı bayrağımız dalgalanıyorsa, özgürce nefes alıp verebiliyorsak eğer; bunları Atatürk’e borçluyuz.

Atatürk’ün silah arkadaşı Rauf Orbay’ın;

  • “Şunu itiraf etmeliyiz; eğer hiçbirimiz olmasaydık, Atatürk yapılanı yine yapardı, ama o olmasaydı hiçbirimiz yapamazdık.” dediğini de anımsatmak isterim.

1922 yılında İngiltere Başbakan’ı David LIoyd George;

  • “Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki 20. yüzyılın dâhisi Türklere nasip oldu ve kader O’nu bizim karşımıza çıkardı. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?”

diyerek çaresizliğini dile getirmiş ve bu yenilgiden sonra başbakanlıktan istifa etmiştir.

Yunanistan Başbakan’ı Eleftherios Venizelos ise dünya siyasal tarihinde bir ilki gerçekleştirerek, eski düşmanı olan Atatürk’ü 12 Ocak 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir!

Milli mücadele ve çağdaşlaşmanın lideri olması nedeniyle; Atatürk’ün doğumunun 100.yılı şerefine UNESCO 1981 yılını dünyada “ATATÜRK YILI” olarak ilan etmiştir.

Tüm dünya ve dünyanın mazlum milletleri Atatürk’ü örnek alırken, ülkemizde Fesli Kadir ve O’nun ziyaretçilerinin, siyasal islamcıların Atatürk sevgisizliğini ve karşıtlığını çok iyi biliyoruz.

1911 Trablusgarp savaşından 30 Ağustos 1922’ye dek ömrü savaş meydanlarında geçmiş, varını yoğunu ülkesi ve milleti için harcamış, koskoca bir ülke inşa etmiş, büyük bir askeri deha ve devlet adamı olan kurucu liderimize yönelik saygısızlığa benim tahammülüm yok.

Naçiz vücudu elbet toprak olmuştur ama öğütlediği; aklın ve bilimin aydınlık yolunda yürüyen manevi mirasçıları olarak “bir ölüm bu denli mi ölümsüz olur?” diyerek ömrümce Atatürk’üme minnet ve şükran duyarak yaşayacağım.

En içten sevgilerimle…

Dr. Bilal ERMERAK

Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Lütfü Kırayoğlu

Bir ulusun, hem de büyük bir ulusun bile tarihinde bin yılda gerçekleşemeyecek, müthiş bir devrimin yüzüncü yılını kutluyoruz.

Türk ulusu 100 yıl önce, bütün olanaksızlıklara, bütün güçlüklere inat, özgür iradesiyle geleceğini kendi ellerine almış, egemenliğin kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indirerek zafere yürümüştür. İşgalci emperyalistler yüz yıl önce 23 Nisan 1920 günü kurulan Büyük Millet Meclisi ordularının önünde 2,5 yıldan kısa sürede paramparça olarak tarihlerinin en büyük yenilgisini almışlardır.

Birinci Paylaşım Savaşından yenik çıkan Osmanlı devleti sultanının tam teslimiyet politikaları sonucu 13 Kasım 1918 günü işgalciler Türk yurdunun kalbi İstanbul Boğazına demirledikleri filolarıyla Başkenti teslim almışlardı. İşgal edilen bir ülke genellikle sınırlardan girilerek başkente doğru ele geçirilirken, Türk yurdu Sultanların teslimiyeti ile doğrudan başkentinden teslim alınmıştı.

13 Kasım günü (AS:  1918) cepheden dönerek İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa büyük bir inançla “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” diyecekti.

Mustafa Kemal Paşa ülkesini kurtarmak için Samsun’a hareket edeceği 16 Mayıs 1919 tarihine dek İstanbul’da kurtuluş planlarını yaparken, işgal altındaki İstanbul yerine, kurtuluşun yönetileceği yeni, devrimci başkentin de hazırlıklarını yapıyordu.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Anadolu’nun bağrında kongreler toplarken, son Osmanlı Mebusan Meclisi için de seçimler yapılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk, Erzurum Mebusu olarak bu Meclise katılma hakkını elde etmişti. Ancak Paşa, 12 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanacak Meclise katılırsa tutuklanacağını da biliyordu. Bu nedenle İstanbul’a gidecek öbür mebus arkadaşlarından 2 istekte bulundu:

İsteklerden biri Misak-ı Milli kararının Mebusan Meclisinden geçirilmesiydi. Ancak daha önemli ve Mustafa Kemal Paşa’nın ne kadar öngörülü olduğunu kanıtlayan istek, arkadaşlarının kendisini Meclis Başkanı olarak seçtirmesiydi. Mustafa Kemal Paşa işgal altındaki İstanbul’da meclis çalışmalarına uzun süre izin verilmeyeceğini biliyordu. Bu nedenle Anadolu’nun bağrındaki Ankara’da Meclis Başkanı sıfatı ile meclisi yeniden toplantıya çağıracak yetkiye sahip olmak istiyordu. Ne yazık ki arkadaşları Paşa’nın bu isteğini yerine getiremediler.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu öngörüsü kısa sürede gerçekleşti. İngilizler 2 ay sonra 16 Mart 1920 günü son Osmanlı Mebusan Meclisine kanlı bir baskın düzenledi. Pek çok mebusu tutuklayarak Malta adasına sürgün ettiler. Mustafa Kemal Paşa bu işgale karşı 19 Mart 1920 tarihinde illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlıklarına gönderdiği bir telgrafla Ankara’da olağanüstü yetkilerle toplanacak bir Meclis için yapılacak seçimlerin usulünü belirleyen 11 maddelik bir genelge düzenlemişti.

Paşa’nın 19 Mart tarihli bu telgrafından yalnızca 35 gün sonra, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip Büyük Millet Meclisi ulus iradesinin temsilcisi olarak törenle çalışmaya başlamıştır. Bu bir ulusun tarihinde görülebilecek en büyük devrimlerden biridir.

  • Yetkisini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğu söylenen Sultan yerine ulustan almış bir meclis, emperyalizme başkaldırının yanında, bin yıllık saltanata da başkaldırıdır.

Bu devrimci meclis 20 Ocak 1921’de yaptığı yeni anayasaya “Egemenlik Bila Kayd-ı Şart Milletindir” ifadesini koyarak Meclisin duvarına bir daha indirilmemek üzere asmıştır. Bu ifade yüz yıldan bu yana içte ve dışta pek çok kesimi rahatsız etmiş, ne var ki bu devrimci Meclis bütün yoksunluklara, idam fermanlarına karşın zafere ulaşmıştır.

Dünya tarihinde ender görülecek bir büyük asker, Mustafa Kemal Paşa, yurdu işgal altında iken “önce ordu” yerine, “önce Meclis, sonra Ordu” diyecek, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kararları ve onun örgütlediği Türk Ordusu ile zafere ulaşacaktır.
Emperyalistler öbür ezilen uluslara da örnek ve önder olan zaferimizi ve büyük yenilgilerini asla unutmadılar, hazmedemediler.

Bu nedenle, bizim bin yıl sürecek devrimimizi bastırmaya yönelik “bin yılın meydan okuması” adını verdikleri askeri tatbikatlar düzenleyip güzel yurdumuzu yeniden işgal etme hayalleri kurdular.

Ülkemiz bu büyük devrimin yüzüncü yıldönümünü görülmemiş bir coşku ile kutlamaya hazırlanırken, bir salgın hastalıkla boğuşmak zorunda kaldı.

Siyasal iktidarın da yakın zamana dek unutturmaya çalıştığı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 100. yılında sessiz sedasız ve sokağa çıkma yasağı ile coşku bastırıldı.

Ne yaparlarsa yapsınlar, kaynağını Türk ulusundan alan Ulusal Egemenlik fikri, artık yalnızca Meclisin duvarına değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün

  • “Milli egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur”

sözleriyle Türk ulusunun belleğine de silinmemek üzere kazınmıştır.

Bin yılın devrimi, binlerce yıl daha yaşayacaktır.

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Birinci Dünya Savaşından, müttefiki Almanya ile birlikte, yenik çıkan Osmanlı Devletinin “de-facto” bitişinin Belgesi olan Sevres Antlaşması 10.Ağustos.1920 de imzalanmıştı. Müttefik Almanya da daha önce 28 Temmuz.1919’da çok ağır koşullarda Versailles Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Meclisinin Savaş öncesi elinde tuttuğu, “Misak-ı milli” ile gösterilen sınırlar içindeki Topraklarının ancak dörtte bir kadarını Türklere bırakan bu meş’um antlaşmayı Mustafa Kemal ve arkadaşları tanımamışlar….

Ve Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan… ve bunların taşeronu Yunan Ordularına karşı amansız bir direniş harekatıyla, milli mücadeleyi başlatmışlardır.

(AS: 1. TBMM Sevr Antlaşmasını tanımamış ve imza koyanları (Osmanlı saltanatını) VATAN HAİNİ ilan etmişti!)

Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşı Mustafa Kemal’in 19.Mayıs.1919’da Samsuna çıkışından İzmir’in işgalden kurtuluşu 9.Eylül1922’ye dek sürmüş, Vatanın Kurtuluşunun ardından, 29 Ekim1923’te “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kurulmuştur. Sevr antlaşması çöpe atılmıştır.

Misak-ı milli ile belirlenmiş toprakların yaklaşık %90’ı kurtarılmıştı. Ülke sınırlarımız da 24 Temmuz.1923’te, çok çetin koşullarda imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla uluslararası tanınmış oldu.

Misakı Milli içindeki Selanik, Batum, Nahçivan, Musul, Halep, Hatay ve 12 Adalar maalesef Lozan’da sınırlarımız dışında kalmıştı. (Mustafa Kemal’in ömrü yetseydi, büyük olasılıkla Hatay gibi bunları da çözecekti)

Evet, o zamanki ağır koşullar dikkate alındığında Lozan Antlaşması büyük bir diplomatik zaferdir. Başta büyük Atatürk olmak üzere, bu zaferde Lozan heyetimizin başındaki İsmet İnönü‘nün ve de Antlaşmasının gerçekleşmesi için ağırlığını koyan V.I. Lenin‘in emeklerini saygıyla anıyoruz.

Lozan Antlaşmasını akılları sıra “başarısız” bulanların, kötüleyenlerin aslında “Sevr yanlısı” olan, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin torunları olduklarını da biliyoruz…

Bunlara aldırmadan “it ürür, kervan yürür” diyerek, Mustafa Kemalin eserine, Laik Türkiye Cumhuriyetine, Devrimlerine sahip çıkarak, O’nun gösterdiği yönde, Bilimin ışığında aydınlık yarınlara doğru azimle yürümeye devam edeceğiz.

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, müzik enstrümanı çalıyor ve iç mekan

SEVR Antlaşması’nın 94. Yıldönümü…

SEVR Antlaşması’nın 98. Yıldönümü....

Dostlar,

Geçtiğimiz yıl bu gün, son Osmanlı Padişahı Vahdettin‘in onadığı lanetli Sevr Antlaşması’nın 93. yılında sizlerle paylaştığımız dosyayı güncelleyerek sunuyoruz.

Türkiye yangın yeri,, Ekonomi çöktü.. Tek sorumlu AKP = Erdoğan..

Bu gün Sevr’e kimse değin(e)medi dolayısıyla..
Oysa bu gün yaşadığımız 1920’nin Sevr’inin güncel uzantısı gibi değil mi??
Tam bağımsızlığınızı yitirirseniz olacağı budur..

10 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK

=======================
Türkiye’nin 12. CB / Yarıbaşkanı seçimi ne yazık ki ülkemizin gündemini kilitledi.

Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nu resmen bitiren ve anayurt Anadolu’nun bile işgalini öngören bu lanetli Antlaşma’nın unutulmaması ve genç kuşaklara tarih bilinci verecek biçimde sürekli işlenmesi gerek..

SEVR paçavrasını yırtan ulus kahramanlarına, başta önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, 94 yıl sonra bitmeyen bir şükran ve minnetle..

Yeni Osmanlıcıların da aklını başına alması dileğiyle..
Böylesi bir yok edici Antlaşmaya Vahdettin’in onay verdiğini unutmadan..

Bir de, 2. Padişah Orhangazi’dan başlayarak tüm Osmanlı Padişahların eşlerinin, dolayısıyla 3. padişah sonrası padişah analarının Türk olmadığını unutmadan..

Basit ama, anlayana anlamlı bir hesap yapalım :

36. ve son Padişah Vahdettin’in Oğuzların Kayı boyundan genetik kalıtım oranı
(1/2)^34 = 11 milyarda 6’ya düşmektedir. Hala biyolojik – etnik olarak Asya Türkmen genetiğinden söz edilebilir mi? O halde bu “Atalarımız Osmanlılar” ne demektir??

Sevgi ve saygıyla.
11.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==============================================


SEVR ANTLAŞMASI’nın 93. YILDÖNÜMÜ..

Bu gün, 10 Ağustos 1920’de hain Osmanlı Padişahı 6. Mehmet Vahdettin ve
Sadrazamı Damat Ferit’in Sevr Anlaşması’nı Fransa’da bağıtlayışlarının
93. yıldönümü..

1. Dünya Paylaşım Savaşı sonunda 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi ile fiilen çökertilen Osmanlı Devleti, Sevr Antlaşması ile tümüyle parçalanıyor ve hukuksal olarak da ortadan kaldırılıyordu. Türklere, İstanbul dolayı ile Anadolu’nun ortasında Akdeniz ve Ege’ye kapalı küçük bir toprak parçası (280 bin km2, şimdiki topraklarımızın 1/3’ü kadar) bırakılıyordu. Aşağıdaki haritaya bakınız lütfen..

Bu sınırlı toprakların bile Yengin (galip) İtilaf Devletleri gerek görürse (!) işgali
Sevr Antlaşması’na göre olanaklıydı (md. 206).

Bu boğulmaya isyan, zincirleri kırma bağlamında Mustafa Kemal Paşa tarafından
30 Ağustos 1922’de “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” buyruğu ile veriyordu. Ege ve Akdeniz’i bir bütün görerek denizlere açılmak, özgürleşmek, Sevr’i yırtmak için..

İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni birlikleri öz yurdu bile tümüyle işgal ediyordu. Boğazlar uluslararası güce bırakılıyordu. Ordu’nun tank, ağır top, uçak ve gemilerine el konuyor; asker sayısı elli bin ile sınırlanıyordu. Azınlık hakları Türklerin haklarını aşıyordu.

Tam bir aşağılanma, onursuzluk ve tutsaklık hatta Türkleri tarihten yok ediş belgesi idi Sevr!

  • Bir Ulusa topyekun suikast (soykırım!) girişimi!

Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti SÖYLEV‘inde :

  • “Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak
    yaşama hakkımızı inkar ve ortadan kaldırmaya yönelik olan
    Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa ile İnönü, başta dava ve silah arkadaşları ulusumuza öncülük ederek, tarihte benzeri olmayan bir Kurtuluş Savaşı verdiler ve bu uğursuz ihanet belgesini, şanlı İstiklal Savaşımız ile yırtıp attılar. Bize, Lozan Antlaşması ile Ulusal And (Misak-ı Milli) sınırları içindeki bugünkü güzelim yurdumuzu, özgürlüğümüzü ve onurumuzu sağladılar (24 Temmuz 1923).

Bizler; yüce önder ATATÜRK’ün bize armağanı ve kutsal emaneti olan
bağımsız, özgür, demokrat, halkçı, laik ve insan haklarına saygılı, çağdaş
Türkiye Cumhuriyeti’mizi sonsuza dek yaşatacağız.

Tüm Türkiye toplumunu (Atatürk’ün deyimi ile “ahalisini”) bilinç ve kararlılıkla,
varlığımızın özü ve güvencesi olan bu temel değerlere sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Özellikle BOP vb. AB-ABD süreçleriyle sinsice tuzaklanan kimi uluslararası girişimlere karşı son derece uyanık olmak zorundayız. Sözde “Yeni Anayasa”,
dünkü İtilaf Devletleri’nin, günümüzün ise sözde stratejik / trajik müttefiklerinin diplomatik “Yeni Sevr” dayatmasıdır. AB yasama organı AP’nin (Avrupa Parlamentosu), açıkça Sevr’in uygulanmasını isteyen utanmaz istekleri olmuştur
ne yazık ki! Hem de kezlerce..

Ama köprülerin altından çok sular akmıştır.

  • Artık Türkiye halkı uluslaşarak TÜRK MİLLETİ olmuştur

ve bu tür bildik oyunlara gelmeyecek denli deneyimlenmiş, bilinçlenmiştir.

Tarihin “aptallar için tekerrürüne” asla izin vermeyecektir.

Atatürk’ün SÖYLEV’inde vurguladığı üzere;

  • Türk Ulusu’nu tarih sahnesinden silme amaçlı olup, yüzyıllardan beri hazırlanagelen bir “suikast planı” (apaçık SOYKIRIM!) olan meş’um (lanetli) Sevr paçavrasını 

yırtarak bizlere Lozan Antlaşması ile günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası hukukta adeta tapusunu sunan Anadolu İhtilalcilerini ve Anadolu Aydınlanmacılarını, Türk Devrimi’nin harcını kanları ve canları ile karan tüm şehit ve gazilerimizi
(artık hiçbiri yok galiba!?) sonsuz bir minnetle anıyor; kutsal emanetlerini sonsuza dek tam bağımsız ve dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olarak yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
Elazığ, 10.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Bu Sevr haritası ile Lozan’da sağlanan ve Atatürk’ün büyük çabalarıyla 1939’da Hatay’ın anavatana katılımıyla; ayrıca yine Atatürk’ün başarısı 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tamamlanan günümüz T.C. sınırları (Musul – Kerkük dışında ne yazık ki) Misak-ı Milli karşılaştırıldığında, her şey çok daha net anlaşılacaktır..

Not     : Fransız işgal bölgesi neredeye Karadeniz’e ulaşacak! Niye acaba?
Divriği demir madenlerini de ele geçirmek için!

Hüsnü MAHALLİ : LAMI CİMİ YOK

LAMI CİMİ YOK

portresi

Hüsnü MAHALLİ
YURT Gazetesi
, 27.10.2016

Suriye’ye destek veren İran’ın etkin olduğu Bağdat’a kızan ve başından beri IŞİD, Nusra ve benzeri Sünni örgütlere destek veren bölgenin Sünni iktidarları 9 Haziran 2014’te IŞİD’in Musul ve diğer kentleri işgal etmesinden büyük sevinç duymuştu. Şimdi aynı ülkeler ve özellikle Türkiye Musul’un kurtarılmasına kızıyor.
Gerekçe aynı: Şii İran destekli Şii Irak Ordusu ve Şii gönüllüler Sünni Musul’u Şiileştirecek.
Acayip bir mantık. Geri kalan her şey teferruat.
Yani Musul ile ilgili duyduğunuz ya da okuduğunuz hemen hemen her şey yalan ya da algı operasyonuna dönük. Hızla bakalım:
TSK 24 Ağustos’ta (AS: 2016) başta ÖSO olmak üzere birçok terör örgütüyle Cerablus’a girdi.
Hedef ‘IŞİD’in el-Bab ve PYD’nin Menbiç kasabası’ denildi. IŞİD ve PYD birbirine düşman.
Ankara her ikisinden gıcık alıyor. ABD ve müttefikleri PYD’yi seviyor. Fırsat bu fırsat PYD ve IŞİD orada duruyor. Tam bu sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan Lozan’ı tartışmaya açtı. Sonrasında Misak-ı Milli sınırları. Yani ‘Halep ve Musul bizim’ modu. ‘Misak-ı Milli’de Batı Trakya da bizimdi’ ama oradan söz eden yok. Cesaret ister. Varsa yoksa Müslümanlar Müslümanlar’ı kırsın.
Yandaş medyanın palavracı hamaset manşetleri işin ne denli laçka olduğunu yeterince kanıtlıyor. MHP lideri Bahçeli de dünkü grup toplantısında kendini bu hamasete  kaptırmış olacak ki Osmanlı’nın bütün topraklarına talip oldu.
Türkiye içi bu tartışmalar bölge ve dünya medyası ve siyasal çevreleri tarafından şaşkınlıkla izleniyor. Batıda bazı çevreler ve İsrail bu süreçten çok mutlu.
Araplar; Türkler, Acemler, Kürtler, Şiiler, Sünniler, Aleviler, Ezidiler ve diğerleri birbirini kırsın biz de rahat edip zengin olalım modundalar. Bir düşünün bütün dünya IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası tiplerle uğraşıyor. Emperyalist ülkeler ve onların bölgesel işbirlikçilerinin Alevi Esad’dan kurtulmak için yarattığı canavar yaratıklar. Söylemde değişiklik olabilir ama özünde ideoloji ve amaç aynı.
Bölgenin Sünni kral, emir ve şeyhleri ve onların emrindeki binlerce din adamı ve onların etkisindeki  yüz milyonlarca sosyal medya hesabı bu işten çok memnun. Kafalar, vicdanlar ve ruhlar beton.

Suriye’yi bir yana bırakalım dönelim Musul’a. Irak ve bölge medyasını özetleyerek:
Musul operasyonu henüz başlamadı. Bu operasyon aylarca sürebilir çünkü IŞİD bin kadar intiharcı ile şehri savunmaya hazırlanıyor. Üstelik şehrin bütün köprüleri, yolları ve önemli merkezleri mayınlanmış.

Irak Ordusu belli bir plan çerçevesinde  hazırlıklara ve operasyonlara devam ediyor.
Şii gönüllüler olası tüm gelişmeleri karşılamak üzere birçok bölgede hazır durumda bekliyor.
IŞİD, Musul dışında da etkinliğini sürdürüyor.
Başika’daki Türk askeri iki adet top atışı dışında operasyonlara hiç katılmadı. 
Uçaklar henüz uçmadı. Başika’daki Türk askerinin amacı Musul’da bulunan Türk kökenli iki bin IŞİD’çiyi kurtarmakmış. Başika’yı kuşatan 20 bin kadar Peşmerge’nin yarısı Barzani’ye diğer yarısı Talabani’ye bağlı. Bunlar birbirine güvenmez. TSK Barzani’ye bağlı olanlarla işbirliği yapıyor çünkü her iki taraf PKK ve PYD’ye karşı.
PKK ve PYD Musul’un batısında yani Suriye sınırına yakın bölgelerde güçlü.
Örneğin Mahmur, Duhok, Şangal, Sincar ve Şii Türkmenler’in yaşadığı Telafer çevresinde.
Başka yerlerde de varlar. Örneğin Kerkük bölgesinde.

Musul’dan çok uzakta bulunan Kerkük saldırısını gerçekleştiren 100 kadar intiharcı IŞİD’çinin kente sızması tüm Irak’ta güvenlik sorununun ne denli ciddi olduğunu kanıtlıyor. Bazı Peşmergeler IŞİD ile işbirliği yapmış. Bu durum karşısında şaşkına dönen Irak ordusu ve Peşmerge, İran Devrim Muhafızları komutanlarından Kasım Süleymani’den yardım istedi. Özellikle Halep’te Suriye Ordusu’na da yardım eden Süleymani önceki gece aniden Erbil’e geldi. Yani Mesut Barzani Türk generallere değil İranlılar’a güveniyor. Bunu bilen Tahran Ankara’dan farklı olarak her şeyi yaygarasız sakin bir şekilde izliyor ve attığı her adımdan sonuç alıyor. “Bir zamanlar dünyanın şu kadarı bizimdi..” hiç demiyor!
Örneğin Bağdat merkezli ve Irak, Suriye, Rusya ve İran’ın katıldığı IŞİD’e karşı ortak istihbarat kurulu çok iyi çalışıyor. Musul operasyonu Suriye’de IŞİD, Nusra ve diğer gruplara karşı sürdürülen mücadeleden ayrı düşünülemez.
Suriye’de Alevi Esad’a karşı mücadele eden bu gruplara destek veren uluslararası ve bölgesel ülke ve güçler nasıl olacak da Irak’ta Şii Abadi ve İran düşmanı IŞİD’e ve onun destekleyicileri yerel Sünni aşiretlere karşı savaşacak?
Sorun bir ideoloji sorunudur. IŞİD, Nusra ve diğerleri belki yok edilebilir ama bu anlayış çok geniş tabanlara yayılmıştır. Türkiye’de belki henüz değil ama Müslüman ülkelerin büyük bölümünde bu ideolojik tartışma ve izler çok tehlikeli boyutlarda.
Özetle Musul ve Musul’a bağlı her şey giderek çok daha karmaşık bir hal alıyor. Bu konuyla ilgili olarak çok ilginç  ve bir o kadar tehlikeli hikâyeler anlatılıyor. Türk medyasında bunları anlayacak ve anlatacak hiç kimse yok. Varsa yoksa Lozan, Misak-ı Milli, Osmanlı ve içi boş hamasi söylem ve tartışmalar. Üç ay öncesinde Putin’e söylemediğini bırakmayanlar şimdi onu ‘en büyük Türk dostu’ olarak kendi yandaşlarına takdim ediyor.

Zavallı insanlar hangi söyleme inanacaklarını bilmiyor ya da artık umursamıyor. ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan ne derse doğrudur’ modundalar. Dışarda herkes Erdoğan’ın ne yapacağına bakıyor. Ankara
– Ya  2011 sonrasındaki tüm politikalarından vazgeçer  ve coğrafyamız kurtulur
– Ya da 2011 sonrasında kapıldığı mezhepsel içerikli hilafet ve saltanat hayalleriyle kin, nefret ve kan politikalarına devam eder.
Ya savaştan ya da barıştan yana olacaksınız. Ben olsam barıştan yana olurum. Çünkü benim çağ dışı, ilkel, bağnaz kral, emir ve şeyhlerle çetrefilli ve cukkalı alakam yani ilişkim yok. Çünkü ben ruh hastası, sapık ve katil sürülerini çok iyi tanır ve onların ‘özel ama defolu üretim’ olduklarını bilirim.

Bu işin lamı cimi yok. Hele şakası hiç yok.
Beş yılda yaşananlar ortada. Yetmiyorsa 15 yıl daha alın.
Ama sonunda akrep sizi de sokar. Adamlar dostunuz Fetö’ye de benzemez!
Vallahi de billahi de ben sizi düşünüyorum.
====================================

Çooook teşekkürler değerli yazar Hüsnü Mahalli..
Sabır, sebat ve yüreklilikle acı gerçekleri yazmaya, kamuoyu ve iktidarı aydınlatmaya, uyarmaya devam… Asla boşa değil..

Merhum Levent Kırca‘nın dediği gibi sabırlı olmak ve enerjinizin etkili olmasını beklemek gerek.

Bu son yazınızı yarım saat önce 41 bini aşkın insan internetten okumuştu. Gazeteden okuyanlar da var.. Hiç de fena sayı değil.. Pek çok gazetenin tirajından fazla..

Durmak yok, yola devam.. Çarpıcı gerçekleri kavramak öyle kolay değil. Pek çok ısrarla yinelemek gerek. İnsanın doğası böyle..

Sevgi ve saygı ile.
27 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com