Etiket arşivi: Misak-ı milli

TÜRKİYE İÇİN NE YAPMALI?

Prof. Dr. Tolga Yarman
CHP Kurultay Onur Üyesi
 

  • İktidar “şantaj” (kaçınılamayacak baskı) altındadır. Cumhurbaşkanımız’ın hakkında ABD Temsilciler Meclisi’nde açılmış bulunan “mal varlığı soruşturması” bunun baş bir göstergesidir. Şantajın ucu, “Kanal İstanbul”u kazmaya, iktidarın mecbur bırakılmasına kadar varmaktadır.
  • Muhalefet, iktidara, dış baskıyla çanak tutmaktadır. Bunun çok örneği vardır. Bilhassa rejim, 2017’de, “geçersiz” oy pusulaları “geçerli” sayılmak suretiyle değiştirilirken, muhalefet sesini çıkartmamıştır. Cumhurbaşkanı’nın “yüksek öğrenim” görmemiş olması, İstanbul 15. Noterliği’nden diplomanın, “aslı” yerine “suretinin” onaylanmasıyla, iyice sübut bulurken, muhalefet bu konuya, anayasayı ihlâl pahasına, ne 2014’te ne de 2018’de, ses çıkartmamıştır. Buna karşılık söz konusu Noter ve “diplomanın aslına uygunluk onayını ön büroda sağlayan Kâtibe”, Noterler Birliği’nden “ceza” almıştır.
  • İçeride finans kaynaklarımızı tırtıklayan “kara delikler” kocamanlaşmıştır. Mezhebî dürtülerle dünyanın dört bir yanında yapılan, dış harcamaların ardı arkası, gelmemektedir. PKK, acılarımızın merhemi olmadığı bir yana, kaynaklarımızı soğuran diğer bir kara deliktir.
  • Türkiye, bir anlamda yağmalanmaktadır. Hazinemiz soyulmuştur.
  • Türkiye’nin toplumbilimsel fay hatlarından kök alan, laik-antilaik çatışması, aynı bağlamda Türk-Kürt, alevî-sünni ayrışması, dışarıdan, fena halde kaşınmaktadır.
  • “Yeni Osmanlıcılık” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) zemininde kundaklanan “mezhep savaşında”, Türkiye ne yazık ki, ham hayaller içinde, oyuna gelmiştir; taraf olmuştur. Kendi eliyle, dünyada benzeri görülmemiş ve bir tek Kürtçüler’e dokunmamış, müthiş stratejik bir tehcir ve etnik temizlik uzantısında, kendi kucağında, Türkmeni, Arabı, hemen hepsi, mezhebî olarak Şam’dan ayrıştırılmış “sünnisi”, ile, beş milyon Suriyeli’yi, o arada enva-i cins, “taşıma teröristi”, buluvermiştir.
  • Tam da bu amaçla, yargıda demokratişleşme bahanesiyle, 12 Eylül 2010 referandumu yapılmış, “yargı” kafeslenmiştir. Ele geçirilen yargıyla, tek kurşun dahi atılmadan, Silahlı Kuvvetler’in tepesi, “çakma delillerle”, biçilmiştir. Bu suretle, “cemaat unsurları” ordunun tepesine kadar tırmanmıştır; 15 Temmuz 2016 faciasına, bu suretle sebebiyet verilmiştir.
  • Ankara; Güney Sınırımız”la Suriye arasında tesis olunmak istenmiş “Kürtçü Koridor”a, kendi elimizle neden olduğumuzu, idrak etmemizden sonradır ki, buna mani olmaya çalışmıştır. Ancak işte, Türkiye, son toplamda,1980’lerdeki İran-İrak savaşındaki İrak gibi, İran’a karşı, ağızdan yel alsın, Saddamlaştırılmak istenmiştir.
  • Son yirmi yıl; “dincilerden” memlekete hiç bir yarar sağlanamayacağını, göstermiştir. Şu da var ki, onları başımıza, laikofaşistler, Gardrop Atatürkçüleri, samimi inananları küstüren, “görenekten” nasibini alamamış, Cumhuriyet’i anlamamış, Atatürk’ü hiç anlamamış, halka, sanki “anadan doğma onu gütmek için bu dünyaya gelmiş” gibi, tepeden bakan, kibirlerinden geçilmeyen, “sözde ilerici gabiler”, bela etmiştir…
  • Seçmene ve sandığa derin bir saygı içinde ifade ediyorum, iktidarın çok parası vardır, sandığın ise, olağan şekliyle bir fiyatı… İktidarın oylarının düşmesi, sandığın fiyatını yükseltir. Bu fiyat, çok çok, on milyar doları geçmez ki, bu, iktidarın cebinde, “rahat” bulunan bir tutardır. Bu demek olmaktadır ki, çok akılcı, bir o kadar inanç ve coşku dolu bir hareketin öncüsü olamazsak; muhalefet; iktidara, yine ve yeniden, iktidarın sebebiyet verdiği bütün gayrı meşru tasarrufların ayrıca aklanmasına imkan verilecek olarak, altın tepsi içinde yeni ve bu sefer, “süresiz bir iktidar” sunacaktır, ki bu, ulusal soluğumuzu, Allah korusun, tam kesmek üzere, BOP’un günümüzdeki stratejik hedefi dahi olabilir.

Bugün 4 Haziran 2021. Yukarıda, günceldeki temel sorunlarımızı, kavrayabildiğim kadarıyla özetledim. Bu durumda şunları muhakkak yapmalıyız:

  1. Misak-i Milli [Milli Yemin / Kurtuluş Savaşımız’ın Siyasi Çerçevesi (7 Şubat 1920)], o arada, Sevgili Amiral Cem Gürdeniz’in “mavi vatanı” kapsayan, sınırlarımızın dışında ve macera peşinde, hiçbir biçimde koşmamalıyız. Örneğin, önümüze hangi “albenili, ancak amansız bir zoka örten davet” konulursa konulsun, ayıkmalı, “cup” diye Şam’da, Emeviyye Camisinde Cuma Namazı kılma peşinde koşmaktan çıkmalıyız. Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi; Osmanlıyı’yı kurtarmak ya da diriltmek hayalinden çıkıp, en önce ve yalnızca Anayurdumuz’daki dirliğimize kilitlenmeliyiz. Aksi, hem mümkün olmamakta hem de hafsala dışı kaynak kaybına neden olmaktadır. Olsa olsa, avara kasnak gibi boşta enerji tüketmek üzere, başkalarının çevirdiği çarklara hapsolmak demek olmaktadır… Sovyetler Birliği yıkılırken, Rusya’nın, kendini Sovyetler’den çözme sürecinde, yaptığı, tam da budur. Bizse, akıntıya karşı kürek çekmekteyiz. Buradan çıkmak ve en önce yurdumuzun dirliğini ihya etmek zorundayız.
  2. Bu kıstas, aynı zamanda, “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” ilkesiyle eşdeğerdir. Yani, bizim kimsenin topraklarından gözümüz yoktur, aynı bağlamada tek bir karış toprağımıza göz dikenin, anasından emdiği sütü, kimsenin kuşkusu olmamalıdır ki, burnundan getiririz…
  • “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” koşulunun baş yaptırımı, yurtta sosyal adaletin ve gelir dağılımında gerçekçi bir eşitliğin sağlanmasına omuz vermektir… Aynı bağlamda, Karadeniz Bölgemiz’le Güneydoğumuz’u, Batı İllerimiz’le Doğu İllerimiz’i, “ilerici göçer dinamiklerle”, “ilerici yerleşik dinamikleri”, sarmaştırmaktır… Giderek, toplumbilimsel yarılmaların kanamasına, son vermektir. Bunların başında, laik-antilaik çatışmasının çözümlenmesi ve buradaki açmazların giderilmesine dönük öğretinin oluşturulması ve ulusumuza anlatılması gelir…
  • “Cumhuriyetimiz” için binlerce kitap yazılmıştır. Daha binlercesi yazılacaktır. Cumhuriyet’i, hele günümüzde, gençlere anlatabilmek üzere, kestirmeden, şu iki temel anlayışla tasvir etmeyi dilerim:

1)    Cumhuriyet; “yönetimde akıl” demektir, ki, bu düstur TBMM alnına, “Hakimiyet Kayıtsız, Şartsız Milletindir”, şeklinde kazınmıştır. Ne padişah vardır, ne halife-i ru-yi zemin (Yeryüzü’nde, “Yaratıcı” adına yönetim eyleyecek vekil); ne kul vardır, ne teba…  Bir tek Millet’in şuuru ve iradesi vardır. Hakimiyet O’nundur.
2)  Cumhuriyet, aynı  bağlamda, “inançta akıl” demektir, ki bu düstur, “laiklikte”, vücut bulur. “İnançta akıl”, en önce, “inanç barışı” ve “inanç özgürlüğü” demektir. Aynı bağlamda,  “Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumhuriyet Kurumu’dur” ve “Cumhuriyet’in laikliği”, ilk şıkta, “yönetim anlayışımız” çerçevesinde dile gelenler yanı sıra, “inancımızda, nakilden evvel, akıl”, demektir. Cumhuriyet’in laikliği, kestirmeden söylersek, demek ki, her şekilde, yönetimde ya da inançta “akıl”, demektir. Başka bir deyişle Cumhuriyet’in inançla bir sorunu yoktur, güya inanç adına “dediğim dedik”, diyen tartışmayı, sorgulamayı dışarlayan, kafasını belli bir “şekle” mengenelemiş dayatmacıyla, yobazlıkla, hurafeyle, sorunu vardır.

O kadar böyledir ki, Çanakkale Savaşları’ndan, giderek Kurtuluş Savaşımız’dan, “Allah Allah” nidalarını, giderek “inanç üstünlüğümüzü” çıkartırsanız, geriye pek bir şey kalmaz… Ancak; o savaşların; Gazi’nin ve silah arkadaşlarının üstün dehalarını, tarih bilinçlerini, vatanseverliklerini, cesaretlerini, kahramanlıklarını, hiç utanmadan es geçerek, üstüne üstlük, elbette derin, “anlamı” dahi bilinmeden, bir tek salat-ı tefriciye duası okumak suretiyle kazanıldığını ileriye sürenlerle, ödünsüz mücadelemiz vardır.

Bakın, sabah namazından sonra, Beyazıt Camisinden kendin bilmez bir hırsla çıktıktan sonra, aşağıya Mahmut Paşa Sobacılar Çarşısı’na inip, bir soba borusuna binerek, “deh” deyiverince, Apollo vari Ay’a uçuvereceği hipnozuna kapılmak, ne kadar illetli ise; bıçkının bıçkını bir astronot olarak, her türlü hazırlığını ifa ettikten sonra füze rampasına doğru yola revan olmadan, insanın içini, inanç üstünlüğüyle doldurması, dua ile, misyonuna kilitlenmesi, tam tersine bir o kadar, bu toprakların ulviyetine yaraşır bir davranıştır.

  • Cumhuriyet, demek ki, yönetimde ve inançta, biat ve nakle karşı, akıl ve akılcılık, giderek özgür irade, demektir. Bunu, baş bir öğreti olarak, yığınlara anlatmalıyız.
  • “Klerikus” (kiliseden maaşlı ceberrut memur) kavramına karşı “layman / laikus” (sokaktati ve birincisinin tahakkümünde yaşamaya baş kaldıran adam) kavramından kök alan “Laiklik” sözcüğünü, Türkçeleştirme tembelliğine ayrıca kapılıp, öylece bırakarak, kuşaktan kuşağa, dil iklimimizde, istismarla olsun çağrıştırdığı olumsuzluklara da sırtımızı dönerek, aktarmaktan çıkamazsak, Cumhuriyet’i kuranların neyi kast ettikleri anlaşılmaz oluyor ve ortalık bağnazlığa, giderek hurafeye kalıyor.Hurafe ile, göreneğin özünü ortaya koyup, yukarıda işaret ettiğim şekliyle geniş cepheli bir mücadele başlatmamız, önem taşıyor… Tam da bu noktada Emperyal İngiliz Muhibi (yalakası) İskilipli Atıflar‘la (ki, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için idam fetvası vermiştir), Kuvva-yı Milliye’nin inanç önderi Börekçizade Rifatlar’ın, birbirlerinden ne kadar ayrı olduklarını anlamamız ve anlatmamız gerekiyor… Yoksa Türkiye “Ilımlı – Ilıman – İslamcılığın” kucağında, emeviyeleşmeye, vahabileşmeye, yozlaşmaya ve taşeronlaşmaya itiliyor. “Laikiz” diye, göreneğin özüne sırtımızı dönmeye kalkarsak, ortalık görenek diye, “işbirlikçi İskilipliler’e” kalıyor… Demek istediğim, budur…Bölgede, petrol ve doğal gaz sömürüsüne, en büyük mâni, Atatürk Cumhuriyeti olduğu için, Cumhuriyetimiz yozlaştırılmak üzere, elden gelen her türlü şer eylem gündeme getirilmiştir. Rejim bunun için değişmiştir. Bölgede mezhep savaşları bunun için körüklenmiştir… Böylesi bir operasyona ne yazık ki, muhalefet, ayrıca alet edilmiştir.

    Dış dayatmalı ve iktidarı olduğu kadar muhalefeti de kapsayan, kurguyu bozmanın yegâne yolu; her cenahtan ilericileri toplayacak tabandaki seçmenle, Cumhurbaşkanı adayımızı belirleyebilmek üzere, “önseçim” gerçekleştirmektir… Bu yönde kamuoyu oluşturulmalıdır…

  • Adaylar belli bir yöntemle örneğin beşe indirgenir, sonra yarıştırılır.
  • Bir rüzgar estirelim… Fikrî zenginlik çağlasın… Coşku olsun, heyecan dorukta olsun… Umutlar kocaman kocaman tomurcuklansın…
  • Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını nasıl tasavvur ediyoruz, anlatalım, görüşlerimizi, önerilerimizi yarıştıralım, onları yan yana koyalım… Dev bir yürek olalım, dev bir erek… Bütün Türkiye ile, bölge ile, dünya ile kucaklaşalım… Barışı kurumsallaştıralım… Seçeceğimiz aday, cumhurbaşkanımız olacaktır… O’nun etrafında kilitlenince Türkiye, enginlere sığmayacak, taşacaktır…Güneş ufuktan şimdi doğar… Gümüş dere durmaz akar… Yürüyelim arkadaşlar!..
    ***
    29 Mayıs Salı İkindi vakti… Üniversite’deki dersimden, Polonezköy tarafından ormanlar içinden geçe geçe geliyorum… Telefonum çaldı, baktım, Sevgili Prof. Övgün Ahmet Ercan… Sevinçle açtım telefonumu… Yavaşladım ama, yol almaktayım… “Türkiye için Ne Yapmalı” Kitap Projesi’ni, anlatıyor Ahmetçim… Fikir soruyor… Dilim döndüğünce söylüyorum… Bir de yazı istedi, kitap için… Heyecan duydum… Yukarıdaki yazı böylece yazıldı. Prof. Ercan’a, şükranlarımı sunuyorum… Türkiye için hep beraberce, bir şey yapacaksak, işte tam da böyle yapacağızdır… Öteki, birbirinden değerli yazarların yazılarını okumak için can atıyorum… Onları ayrı ayrı, şimdiden, kutluyorum… Türkiye için çok şey yapacağız. Allah utandırmasın!
    ***

1963’te Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. “Doktora çalışmasını” ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de “Bilim Doktoru” ünvanını aldı. İTÜ’de, 1982’de Profesör oldu. CHP kapatıldıktan sonra yerine kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) (Ankara, 1983), kurucu üyesi oldu… … Binlerce öğrencinin hocası… Pek çok akademik yapıtı, bulunuyor. Yıllarca, birikimleri ile toplumun sorunlarının kesiştiği alt alanlarda, hep ulusumuzu ve insanlığı savundu.

Her biri birbirinden değerli tüm sevgili arkadaşlarıma…

Her biri birbirinden değerli tüm sevgili arkadaşlarıma…

1632 yılında Hezârfen Ahmet Çelebi, kuş kanatlarına benzer aracı kollarına takarak Galata Kulesi’nden kendini boşluğu bıraktıktan ve binlerce yıldır ölümsüzlük ırmağı gibi akan Boğaziçi’ne süzüldükten sonraaa…

Uçan ilk insanın gölgesinin düştüğü,470 yıl Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış olan Şehr-i İstanbul, 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923 tarihine dek 4 yıl, 10 ay 23 gün süren düşman işgalinde inim inim inlerken…

İşte o Galata Kulesi’nin tepesinde İngiliz bayrağı dalgalanıyordu. (Eminönü’nde İş Bankası Müzesini gezdiğinizde bunları görebilirsiniz)

Bu ahval ve şerait içinde; Vahdettin’den Damat Ferit’e, Mustafa Sabri’den Dürrizâde Abdullah’a ve Ali Kemal’lere kadar emperyalizmin kuklalarının ölüm fetvası – idam fermanı ve hainliklerine karşın Mustafa Kemal dünyanın en haklı ve en hukuklu Milli Mücadelesini başlatarak, elde avuçta hiçbir şey yokken, savaşlarla millet harap ve bitap düşmüşken, hiçbir şeyden koskoca bir ülke inşa etmiştir.

Misak-ı Milli sınırları içinde “Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurduğu tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, varsa eğer, Galata Kulesi’nde olduğu gibi bugün semalarımızda; şehitlerimizin kanıyla allanmış, gökyüzünün ay ve yıldızıyla nakışlanmış şanlı bayrağımız dalgalanıyorsa, özgürce nefes alıp verebiliyorsak eğer; bunları Atatürk’e borçluyuz.

Atatürk’ün silah arkadaşı Rauf Orbay’ın;

  • “Şunu itiraf etmeliyiz; eğer hiçbirimiz olmasaydık, Atatürk yapılanı yine yapardı, ama o olmasaydı hiçbirimiz yapamazdık.” dediğini de anımsatmak isterim.

1922 yılında İngiltere Başbakan’ı David LIoyd George;

  • “Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki 20. yüzyılın dâhisi Türklere nasip oldu ve kader O’nu bizim karşımıza çıkardı. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?”

diyerek çaresizliğini dile getirmiş ve bu yenilgiden sonra başbakanlıktan istifa etmiştir.

Yunanistan Başbakan’ı Eleftherios Venizelos ise dünya siyasal tarihinde bir ilki gerçekleştirerek, eski düşmanı olan Atatürk’ü 12 Ocak 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir!

Milli mücadele ve çağdaşlaşmanın lideri olması nedeniyle; Atatürk’ün doğumunun 100.yılı şerefine UNESCO 1981 yılını dünyada “ATATÜRK YILI” olarak ilan etmiştir.

Tüm dünya ve dünyanın mazlum milletleri Atatürk’ü örnek alırken, ülkemizde Fesli Kadir ve O’nun ziyaretçilerinin, siyasal islamcıların Atatürk sevgisizliğini ve karşıtlığını çok iyi biliyoruz.

1911 Trablusgarp savaşından 30 Ağustos 1922’ye dek ömrü savaş meydanlarında geçmiş, varını yoğunu ülkesi ve milleti için harcamış, koskoca bir ülke inşa etmiş, büyük bir askeri deha ve devlet adamı olan kurucu liderimize yönelik saygısızlığa benim tahammülüm yok.

Naçiz vücudu elbet toprak olmuştur ama öğütlediği; aklın ve bilimin aydınlık yolunda yürüyen manevi mirasçıları olarak “bir ölüm bu denli mi ölümsüz olur?” diyerek ömrümce Atatürk’üme minnet ve şükran duyarak yaşayacağım.

En içten sevgilerimle…

Dr. Bilal ERMERAK

Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Bin Yılın Devrimi Yüz Yaşında…

Lütfü Kırayoğlu

Bir ulusun, hem de büyük bir ulusun bile tarihinde bin yılda gerçekleşemeyecek, müthiş bir devrimin yüzüncü yılını kutluyoruz.

Türk ulusu 100 yıl önce, bütün olanaksızlıklara, bütün güçlüklere inat, özgür iradesiyle geleceğini kendi ellerine almış, egemenliğin kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indirerek zafere yürümüştür. İşgalci emperyalistler yüz yıl önce 23 Nisan 1920 günü kurulan Büyük Millet Meclisi ordularının önünde 2,5 yıldan kısa sürede paramparça olarak tarihlerinin en büyük yenilgisini almışlardır.

Birinci Paylaşım Savaşından yenik çıkan Osmanlı devleti sultanının tam teslimiyet politikaları sonucu 13 Kasım 1918 günü işgalciler Türk yurdunun kalbi İstanbul Boğazına demirledikleri filolarıyla Başkenti teslim almışlardı. İşgal edilen bir ülke genellikle sınırlardan girilerek başkente doğru ele geçirilirken, Türk yurdu Sultanların teslimiyeti ile doğrudan başkentinden teslim alınmıştı.

13 Kasım günü (AS:  1918) cepheden dönerek İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa büyük bir inançla “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” diyecekti.

Mustafa Kemal Paşa ülkesini kurtarmak için Samsun’a hareket edeceği 16 Mayıs 1919 tarihine dek İstanbul’da kurtuluş planlarını yaparken, işgal altındaki İstanbul yerine, kurtuluşun yönetileceği yeni, devrimci başkentin de hazırlıklarını yapıyordu.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Anadolu’nun bağrında kongreler toplarken, son Osmanlı Mebusan Meclisi için de seçimler yapılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk, Erzurum Mebusu olarak bu Meclise katılma hakkını elde etmişti. Ancak Paşa, 12 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanacak Meclise katılırsa tutuklanacağını da biliyordu. Bu nedenle İstanbul’a gidecek öbür mebus arkadaşlarından 2 istekte bulundu:

İsteklerden biri Misak-ı Milli kararının Mebusan Meclisinden geçirilmesiydi. Ancak daha önemli ve Mustafa Kemal Paşa’nın ne kadar öngörülü olduğunu kanıtlayan istek, arkadaşlarının kendisini Meclis Başkanı olarak seçtirmesiydi. Mustafa Kemal Paşa işgal altındaki İstanbul’da meclis çalışmalarına uzun süre izin verilmeyeceğini biliyordu. Bu nedenle Anadolu’nun bağrındaki Ankara’da Meclis Başkanı sıfatı ile meclisi yeniden toplantıya çağıracak yetkiye sahip olmak istiyordu. Ne yazık ki arkadaşları Paşa’nın bu isteğini yerine getiremediler.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu öngörüsü kısa sürede gerçekleşti. İngilizler 2 ay sonra 16 Mart 1920 günü son Osmanlı Mebusan Meclisine kanlı bir baskın düzenledi. Pek çok mebusu tutuklayarak Malta adasına sürgün ettiler. Mustafa Kemal Paşa bu işgale karşı 19 Mart 1920 tarihinde illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlıklarına gönderdiği bir telgrafla Ankara’da olağanüstü yetkilerle toplanacak bir Meclis için yapılacak seçimlerin usulünü belirleyen 11 maddelik bir genelge düzenlemişti.

Paşa’nın 19 Mart tarihli bu telgrafından yalnızca 35 gün sonra, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip Büyük Millet Meclisi ulus iradesinin temsilcisi olarak törenle çalışmaya başlamıştır. Bu bir ulusun tarihinde görülebilecek en büyük devrimlerden biridir.

  • Yetkisini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğu söylenen Sultan yerine ulustan almış bir meclis, emperyalizme başkaldırının yanında, bin yıllık saltanata da başkaldırıdır.

Bu devrimci meclis 20 Ocak 1921’de yaptığı yeni anayasaya “Egemenlik Bila Kayd-ı Şart Milletindir” ifadesini koyarak Meclisin duvarına bir daha indirilmemek üzere asmıştır. Bu ifade yüz yıldan bu yana içte ve dışta pek çok kesimi rahatsız etmiş, ne var ki bu devrimci Meclis bütün yoksunluklara, idam fermanlarına karşın zafere ulaşmıştır.

Dünya tarihinde ender görülecek bir büyük asker, Mustafa Kemal Paşa, yurdu işgal altında iken “önce ordu” yerine, “önce Meclis, sonra Ordu” diyecek, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kararları ve onun örgütlediği Türk Ordusu ile zafere ulaşacaktır.
Emperyalistler öbür ezilen uluslara da örnek ve önder olan zaferimizi ve büyük yenilgilerini asla unutmadılar, hazmedemediler.

Bu nedenle, bizim bin yıl sürecek devrimimizi bastırmaya yönelik “bin yılın meydan okuması” adını verdikleri askeri tatbikatlar düzenleyip güzel yurdumuzu yeniden işgal etme hayalleri kurdular.

Ülkemiz bu büyük devrimin yüzüncü yıldönümünü görülmemiş bir coşku ile kutlamaya hazırlanırken, bir salgın hastalıkla boğuşmak zorunda kaldı.

Siyasal iktidarın da yakın zamana dek unutturmaya çalıştığı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 100. yılında sessiz sedasız ve sokağa çıkma yasağı ile coşku bastırıldı.

Ne yaparlarsa yapsınlar, kaynağını Türk ulusundan alan Ulusal Egemenlik fikri, artık yalnızca Meclisin duvarına değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün

  • “Milli egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur”

sözleriyle Türk ulusunun belleğine de silinmemek üzere kazınmıştır.

Bin yılın devrimi, binlerce yıl daha yaşayacaktır.

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Birinci Dünya Savaşından, müttefiki Almanya ile birlikte, yenik çıkan Osmanlı Devletinin “de-facto” bitişinin Belgesi olan Sevres Antlaşması 10.Ağustos.1920 de imzalanmıştı. Müttefik Almanya da daha önce 28 Temmuz.1919’da çok ağır koşullarda Versailles Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Meclisinin Savaş öncesi elinde tuttuğu, “Misak-ı milli” ile gösterilen sınırlar içindeki Topraklarının ancak dörtte bir kadarını Türklere bırakan bu meş’um antlaşmayı Mustafa Kemal ve arkadaşları tanımamışlar….

Ve Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan… ve bunların taşeronu Yunan Ordularına karşı amansız bir direniş harekatıyla, milli mücadeleyi başlatmışlardır.

(AS: 1. TBMM Sevr Antlaşmasını tanımamış ve imza koyanları (Osmanlı saltanatını) VATAN HAİNİ ilan etmişti!)

Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşı Mustafa Kemal’in 19.Mayıs.1919’da Samsuna çıkışından İzmir’in işgalden kurtuluşu 9.Eylül1922’ye dek sürmüş, Vatanın Kurtuluşunun ardından, 29 Ekim1923’te “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kurulmuştur. Sevr antlaşması çöpe atılmıştır.

Misak-ı milli ile belirlenmiş toprakların yaklaşık %90’ı kurtarılmıştı. Ülke sınırlarımız da 24 Temmuz.1923’te, çok çetin koşullarda imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla uluslararası tanınmış oldu.

Misakı Milli içindeki Selanik, Batum, Nahçivan, Musul, Halep, Hatay ve 12 Adalar maalesef Lozan’da sınırlarımız dışında kalmıştı. (Mustafa Kemal’in ömrü yetseydi, büyük olasılıkla Hatay gibi bunları da çözecekti)

Evet, o zamanki ağır koşullar dikkate alındığında Lozan Antlaşması büyük bir diplomatik zaferdir. Başta büyük Atatürk olmak üzere, bu zaferde Lozan heyetimizin başındaki İsmet İnönü‘nün ve de Antlaşmasının gerçekleşmesi için ağırlığını koyan V.I. Lenin‘in emeklerini saygıyla anıyoruz.

Lozan Antlaşmasını akılları sıra “başarısız” bulanların, kötüleyenlerin aslında “Sevr yanlısı” olan, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin torunları olduklarını da biliyoruz…

Bunlara aldırmadan “it ürür, kervan yürür” diyerek, Mustafa Kemalin eserine, Laik Türkiye Cumhuriyetine, Devrimlerine sahip çıkarak, O’nun gösterdiği yönde, Bilimin ışığında aydınlık yarınlara doğru azimle yürümeye devam edeceğiz.

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, müzik enstrümanı çalıyor ve iç mekan

SEVR Antlaşması’nın 94. Yıldönümü…

SEVR Antlaşması’nın 98. Yıldönümü....

Dostlar,

Geçtiğimiz yıl bu gün, son Osmanlı Padişahı Vahdettin‘in onadığı lanetli Sevr Antlaşması’nın 93. yılında sizlerle paylaştığımız dosyayı güncelleyerek sunuyoruz.

Türkiye yangın yeri,, Ekonomi çöktü.. Tek sorumlu AKP = Erdoğan..

Bu gün Sevr’e kimse değin(e)medi dolayısıyla..
Oysa bu gün yaşadığımız 1920’nin Sevr’inin güncel uzantısı gibi değil mi??
Tam bağımsızlığınızı yitirirseniz olacağı budur..

10 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK

=======================
Türkiye’nin 12. CB / Yarıbaşkanı seçimi ne yazık ki ülkemizin gündemini kilitledi.

Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nu resmen bitiren ve anayurt Anadolu’nun bile işgalini öngören bu lanetli Antlaşma’nın unutulmaması ve genç kuşaklara tarih bilinci verecek biçimde sürekli işlenmesi gerek..

SEVR paçavrasını yırtan ulus kahramanlarına, başta önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, 94 yıl sonra bitmeyen bir şükran ve minnetle..

Yeni Osmanlıcıların da aklını başına alması dileğiyle..
Böylesi bir yok edici Antlaşmaya Vahdettin’in onay verdiğini unutmadan..

Bir de, 2. Padişah Orhangazi’dan başlayarak tüm Osmanlı Padişahların eşlerinin, dolayısıyla 3. padişah sonrası padişah analarının Türk olmadığını unutmadan..

Basit ama, anlayana anlamlı bir hesap yapalım :

36. ve son Padişah Vahdettin’in Oğuzların Kayı boyundan genetik kalıtım oranı
(1/2)^34 = 11 milyarda 6’ya düşmektedir. Hala biyolojik – etnik olarak Asya Türkmen genetiğinden söz edilebilir mi? O halde bu “Atalarımız Osmanlılar” ne demektir??

Sevgi ve saygıyla.
11.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==============================================


SEVR ANTLAŞMASI’nın 93. YILDÖNÜMÜ..

Bu gün, 10 Ağustos 1920’de hain Osmanlı Padişahı 6. Mehmet Vahdettin ve
Sadrazamı Damat Ferit’in Sevr Anlaşması’nı Fransa’da bağıtlayışlarının
93. yıldönümü..

1. Dünya Paylaşım Savaşı sonunda 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi ile fiilen çökertilen Osmanlı Devleti, Sevr Antlaşması ile tümüyle parçalanıyor ve hukuksal olarak da ortadan kaldırılıyordu. Türklere, İstanbul dolayı ile Anadolu’nun ortasında Akdeniz ve Ege’ye kapalı küçük bir toprak parçası (280 bin km2, şimdiki topraklarımızın 1/3’ü kadar) bırakılıyordu. Aşağıdaki haritaya bakınız lütfen..

Bu sınırlı toprakların bile Yengin (galip) İtilaf Devletleri gerek görürse (!) işgali
Sevr Antlaşması’na göre olanaklıydı (md. 206).

Bu boğulmaya isyan, zincirleri kırma bağlamında Mustafa Kemal Paşa tarafından
30 Ağustos 1922’de “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” buyruğu ile veriyordu. Ege ve Akdeniz’i bir bütün görerek denizlere açılmak, özgürleşmek, Sevr’i yırtmak için..

İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni birlikleri öz yurdu bile tümüyle işgal ediyordu. Boğazlar uluslararası güce bırakılıyordu. Ordu’nun tank, ağır top, uçak ve gemilerine el konuyor; asker sayısı elli bin ile sınırlanıyordu. Azınlık hakları Türklerin haklarını aşıyordu.

Tam bir aşağılanma, onursuzluk ve tutsaklık hatta Türkleri tarihten yok ediş belgesi idi Sevr!

  • Bir Ulusa topyekun suikast (soykırım!) girişimi!

Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti SÖYLEV‘inde :

  • “Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak
    yaşama hakkımızı inkar ve ortadan kaldırmaya yönelik olan
    Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa ile İnönü, başta dava ve silah arkadaşları ulusumuza öncülük ederek, tarihte benzeri olmayan bir Kurtuluş Savaşı verdiler ve bu uğursuz ihanet belgesini, şanlı İstiklal Savaşımız ile yırtıp attılar. Bize, Lozan Antlaşması ile Ulusal And (Misak-ı Milli) sınırları içindeki bugünkü güzelim yurdumuzu, özgürlüğümüzü ve onurumuzu sağladılar (24 Temmuz 1923).

Bizler; yüce önder ATATÜRK’ün bize armağanı ve kutsal emaneti olan
bağımsız, özgür, demokrat, halkçı, laik ve insan haklarına saygılı, çağdaş
Türkiye Cumhuriyeti’mizi sonsuza dek yaşatacağız.

Tüm Türkiye toplumunu (Atatürk’ün deyimi ile “ahalisini”) bilinç ve kararlılıkla,
varlığımızın özü ve güvencesi olan bu temel değerlere sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Özellikle BOP vb. AB-ABD süreçleriyle sinsice tuzaklanan kimi uluslararası girişimlere karşı son derece uyanık olmak zorundayız. Sözde “Yeni Anayasa”,
dünkü İtilaf Devletleri’nin, günümüzün ise sözde stratejik / trajik müttefiklerinin diplomatik “Yeni Sevr” dayatmasıdır. AB yasama organı AP’nin (Avrupa Parlamentosu), açıkça Sevr’in uygulanmasını isteyen utanmaz istekleri olmuştur
ne yazık ki! Hem de kezlerce..

Ama köprülerin altından çok sular akmıştır.

  • Artık Türkiye halkı uluslaşarak TÜRK MİLLETİ olmuştur

ve bu tür bildik oyunlara gelmeyecek denli deneyimlenmiş, bilinçlenmiştir.

Tarihin “aptallar için tekerrürüne” asla izin vermeyecektir.

Atatürk’ün SÖYLEV’inde vurguladığı üzere;

  • Türk Ulusu’nu tarih sahnesinden silme amaçlı olup, yüzyıllardan beri hazırlanagelen bir “suikast planı” (apaçık SOYKIRIM!) olan meş’um (lanetli) Sevr paçavrasını 

yırtarak bizlere Lozan Antlaşması ile günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası hukukta adeta tapusunu sunan Anadolu İhtilalcilerini ve Anadolu Aydınlanmacılarını, Türk Devrimi’nin harcını kanları ve canları ile karan tüm şehit ve gazilerimizi
(artık hiçbiri yok galiba!?) sonsuz bir minnetle anıyor; kutsal emanetlerini sonsuza dek tam bağımsız ve dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olarak yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
Elazığ, 10.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Bu Sevr haritası ile Lozan’da sağlanan ve Atatürk’ün büyük çabalarıyla 1939’da Hatay’ın anavatana katılımıyla; ayrıca yine Atatürk’ün başarısı 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tamamlanan günümüz T.C. sınırları (Musul – Kerkük dışında ne yazık ki) Misak-ı Milli karşılaştırıldığında, her şey çok daha net anlaşılacaktır..

Not     : Fransız işgal bölgesi neredeye Karadeniz’e ulaşacak! Niye acaba?
Divriği demir madenlerini de ele geçirmek için!