ZAFERDEN İHANETE

ZAFERDEN İHANETE

S

Suay Karaman 

İhanet, yıllardır türlü biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresine ev sahipliği yapan, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun temellerinin atıldığı Sivas’ta, AKP’li Belediye, İstiklal Caddesi’nin adını ‘Şehit Muhammed Mursi’ olarak değiştirilmesi kararı aldı. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle Sivas Valisi, belediye başkanıyla görüşmüş ve belediye meclisinde alınan karar, uygun görülmemiştir. Böylece İstiklal Caddesi’nin adı değiştirilmemiştir.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” söylemi hala kulaklarımızda, yitirdiğimiz insanların acısı yüreklerimizdedir. Yargılandığı mahkeme salonunda ölen ve Türkiye’deki camilerde gıyabi cenaze namazları bile kılınan Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler adlı radikal örgüt ile birlikte Mısır’da iktidar olmuştu. Ancak toplumun yaşam biçimine sık sık müdahale ederek, kendi sonunu hazırlamıştı.

Bursa Anakent Belediye Başkanı’nın, belediye meclisinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz olmasını isteyen üyelere “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” söylemi büyük tepkilere neden oldu.

26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos tarihinde Dumlupınar’da ordumuzun büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı ile emperyalist devletler ve kullandığı maşalar kesin olarak yenilgiye uğratılmış ve devletimizin kurulmasını gerçekleştiren yaşamsal önemde bir başarı kazanılmıştır. 30 Ağustos, ulusumuzun Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği mücadeleyi zaferle taçlandırdığı ve aynı zamanda dünyanın tüm mazlum uluslarına yol gösteren önemli bir tarihtir.

  • 30 Ağustos, tutsaklıktan özgürlüğe, işgal utancından, bağımsızlığın onuruna ulaşıldığı büyük zaferimizin yıldönümüdür.

1 Nisan 1926’da kabul edilen Zafer Bayramı Kanunu’nda, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı gününün Zafer Bayramı olarak kutlanacağı belirtilmiştir. Zafer Bayramı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan bir ulusal bayramdır. Yerel yönetimler ve seçilmiş görevliler, bayram günleri yapılan etkinlik ve törenlere yalnızca hizmet götürmek, topluma kolaylık sağlamakla yükümlüdür. Bayramı eleştirmek, yok saymak gibi farklı tutumda bulunma seçenekleri kendilerine verilmemiştir. Aksi davrananlar hakkında hukuki sürecin başlatılması ve gereğinin yapılması gerekir. Anayasa ve yasaları hiçe sayan, devletin kurallarını, geleneklerini bilmeyen, Türk Milletine meydan okuyan, bölücü ve gerici tüm siyasilerin ve seçilmiş yerel yöneticilerin bunları bilmesi gerekir.

Kurtuluş Savaşımızı “keşke Yunan galip gelseydi” diyen fesli ve püsküllülerden öğrenenler “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” diyecek ölçüde ileri giden Bursa Anakent Belediye Başkanı görevden alınarak, yerine yeni görevlendirme (kayyım)  yapılmalıdır. Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı demeçleri ile dikkat çeken Bursa Anakent Belediye Başkanı, aynı zamanda belediyenin on şirketinin yönetim kuruluna kendini atamış ve belediye başkanlığı maaşının yanında on şirketten ayda 80 bin TL dolayında aylık alarak, açgözlü ve fırsatçı olduğunu da kanıtlamıştır. Bu olay karşısında iktidar partisi ile küçük ve milliyetçi geçinen ortağı ne yapacaktır, ne söyleyecektir; bekleyip göreceğiz…

  • Cumhuriyetin erdem (fazilet) olduğunu bilmeyenler, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı benimsemeyenler, ihanetin ortasındadırlar.

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Birinci Dünya Savaşından, müttefiki Almanya ile birlikte, yenik çıkan Osmanlı Devletinin “de-facto” bitişinin Belgesi olan Sevres Antlaşması 10.Ağustos.1920 de imzalanmıştı. Müttefik Almanya da daha önce 28 Temmuz.1919’da çok ağır koşullarda Versailles Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Meclisinin Savaş öncesi elinde tuttuğu, “Misak-ı milli” ile gösterilen sınırlar içindeki Topraklarının ancak dörtte bir kadarını Türklere bırakan bu meş’um antlaşmayı Mustafa Kemal ve arkadaşları tanımamışlar….

Ve Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan… ve bunların taşeronu Yunan Ordularına karşı amansız bir direniş harekatıyla, milli mücadeleyi başlatmışlardır.

(AS: 1. TBMM Sevr Antlaşmasını tanımamış ve imza koyanları (Osmanlı saltanatını) VATAN HAİNİ ilan etmişti!)

Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşı Mustafa Kemal’in 19.Mayıs.1919’da Samsuna çıkışından İzmir’in işgalden kurtuluşu 9.Eylül1922’ye dek sürmüş, Vatanın Kurtuluşunun ardından, 29 Ekim1923’te “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kurulmuştur. Sevr antlaşması çöpe atılmıştır.

Misak-ı milli ile belirlenmiş toprakların yaklaşık %90’ı kurtarılmıştı. Ülke sınırlarımız da 24 Temmuz.1923’te, çok çetin koşullarda imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla uluslararası tanınmış oldu.

Misakı Milli içindeki Selanik, Batum, Nahçivan, Musul, Halep, Hatay ve 12 Adalar maalesef Lozan’da sınırlarımız dışında kalmıştı. (Mustafa Kemal’in ömrü yetseydi, büyük olasılıkla Hatay gibi bunları da çözecekti)

Evet, o zamanki ağır koşullar dikkate alındığında Lozan Antlaşması büyük bir diplomatik zaferdir. Başta büyük Atatürk olmak üzere, bu zaferde Lozan heyetimizin başındaki İsmet İnönü‘nün ve de Antlaşmasının gerçekleşmesi için ağırlığını koyan V.I. Lenin‘in emeklerini saygıyla anıyoruz.

Lozan Antlaşmasını akılları sıra “başarısız” bulanların, kötüleyenlerin aslında “Sevr yanlısı” olan, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin torunları olduklarını da biliyoruz…

Bunlara aldırmadan “it ürür, kervan yürür” diyerek, Mustafa Kemalin eserine, Laik Türkiye Cumhuriyetine, Devrimlerine sahip çıkarak, O’nun gösterdiği yönde, Bilimin ışığında aydınlık yarınlara doğru azimle yürümeye devam edeceğiz.

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, müzik enstrümanı çalıyor ve iç mekan

KARANLIĞIN YARIŞI

KARANLIĞIN YARIŞI

Konuk yazar : 
Mustafa AYDINLI

Ülkemizde; aslında öteden beri süregelen, fakat son günlerde dozu artırılan bir karanlık yarışıdır gidiyor. Kimi gruplar, kurumlar, şeyhler ve hatta önemli mevkideki kişiler karanlığın yarışını körüklemeye ve palazlandırmaya çalışıyorlar. Eskiden bir deterjan reklamı vardı; tüm deterjan firmaları, beyaz yıkadığı reklamını yaparken, bir deterjan firması işin hakkından geldi, “beyazın da beyazı var!”

Türkiye’deki yarış buna benziyor, karanın da karası var. Kısacası bir zifiri karanlığa tam gaz sürükleniyoruz.

Maraş Dondurmacısı kılıklı, Püsküllü Fesli şarlatanın hezeyanları, gündeme damgasını vurmaya devam ediyor. Püsküllü Feslinin Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK için neler dediğine ana başlıkları ile bir bakalım :

* “Keşke Yunan galip gelseydi
* “Hükümete niye şeriatı ilan etmiyorsun diyemezsin. Vakti var…Heykellerinin köpek leşi gibi meydanlarda sürüklendiğini göreceğim inşallah.”
* “10 Kasımda saat dokuzu beş geçe kenefe gidin.”
* “Vallahi de billahi de, Kemal’in düşmanıyım… Mustafa kemal’le zerre muhabbeti olanlar, cenazeme gelmesin.”
* “Ne mecburiyetim var 10 Kasımlarda O’nun için dikelmeye, ne mecburiyetim var, gittiğim her dairede O’nun resmini görmeye?”

gibi sayısız zırvalamanın sahibidir. Püsküllü Fesli.

Aynı zamanda İstiklal Marşı ve Mehmet Akif için de benzeri düzeysizlikleri var. Yine Atatürk’ün Annesi için, iğrenç iftiralarını buraya almayayım…

Normal insan ahlakından yoksun bu kişi, Atatürk’ü sevmek ve fikirlerine inanmak zorunda değil. Bunu anlayabiliriz. Bir ulusun kahramanına, Cumhuriyetin kurucusuna böylesine küfür, iftira, hakareti bu ülkenin ekmeğini yiyip, suyunu içen, havasını teneffüs eden hangi akıl ve erdem sahibi insan kabul edebilir?

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın resmi giysisi ve makam arabası ile bu kişiyi ziyareti, tüm bunları hoşgörü ile karşıladığı ve bu düşüncelerden yana taraf olduğunu gösterir. Görevi Ülkede barışı, kardeşliği, ulusal değerlere saygıyı, iyi ahlakı, temizliği güzelliği, insanlığı, doğruluğu dürüstlüğü yaymak… olan kişi bunu yaparsa, ülkenin vah haline. O görevde normalde kalamaz. Görüyoruz ki Ali Erbaş ve Püsküllü yalnız değil, Türkiye halkı şimdilik bunları kaydediyor.

Bu ülke tarihinde çok sahte ve düşmanla işbirliği yapan sözde din adamları gördü. Birkaçını sayarsak; Mustafa Kemal Paşa hakkında idam fetvası yayınlayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah; “Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları diye bir çete türemiştir. Dinimizce katli vaciptir” buyurmuştur! Bu fetvasından sonra da Yunanistan’a kaçmıştır. Fetvayı kaleme alan ise; Şeyhülislam Mustafa Sabri. İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu ve Anadolu’daki direnişi kırmak için İngilizler tarafından icat edilen İslam Teali Cemiyeti’nin kurucularındandı.

Katıksız vatan haini. “Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti kahpedir… kudurmuş haydutlar” diyordu.

“Yunan ordusu halifenin ordusudur, asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır” diyordu.

O da Yunanistan’a kaçtı. Yunanistan’a “Birlikte özerk hükümet kuralım” teklifi yaptı, Yunan başbakanı Gunaris teklifi inceledi, “Kendi milletini satan, böyle hainlere ihtiyacımız yok” dedi.

Tarihin yinelemesi (tekerrürü) bu olsa gerek…

Bir atasözü ile bitirirsek;

“Katranı kaynatsan olur mu şeker? Cinsini okşadığım cinsine çeker”