LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Birinci Dünya Savaşından, müttefiki Almanya ile birlikte, yenik çıkan Osmanlı Devletinin “de-facto” bitişinin Belgesi olan Sevres Antlaşması 10.Ağustos.1920 de imzalanmıştı. Müttefik Almanya da daha önce 28 Temmuz.1919’da çok ağır koşullarda Versailles Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Meclisinin Savaş öncesi elinde tuttuğu, “Misak-ı milli” ile gösterilen sınırlar içindeki Topraklarının ancak dörtte bir kadarını Türklere bırakan bu meş’um antlaşmayı Mustafa Kemal ve arkadaşları tanımamışlar….

Ve Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan… ve bunların taşeronu Yunan Ordularına karşı amansız bir direniş harekatıyla, milli mücadeleyi başlatmışlardır.

(AS: 1. TBMM Sevr Antlaşmasını tanımamış ve imza koyanları (Osmanlı saltanatını) VATAN HAİNİ ilan etmişti!)

Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşı Mustafa Kemal’in 19.Mayıs.1919’da Samsuna çıkışından İzmir’in işgalden kurtuluşu 9.Eylül1922’ye dek sürmüş, Vatanın Kurtuluşunun ardından, 29 Ekim1923’te “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kurulmuştur. Sevr antlaşması çöpe atılmıştır.

Misak-ı milli ile belirlenmiş toprakların yaklaşık %90’ı kurtarılmıştı. Ülke sınırlarımız da 24 Temmuz.1923’te, çok çetin koşullarda imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla uluslararası tanınmış oldu.

Misakı Milli içindeki Selanik, Batum, Nahçivan, Musul, Halep, Hatay ve 12 Adalar maalesef Lozan’da sınırlarımız dışında kalmıştı. (Mustafa Kemal’in ömrü yetseydi, büyük olasılıkla Hatay gibi bunları da çözecekti)

Evet, o zamanki ağır koşullar dikkate alındığında Lozan Antlaşması büyük bir diplomatik zaferdir. Başta büyük Atatürk olmak üzere, bu zaferde Lozan heyetimizin başındaki İsmet İnönü‘nün ve de Antlaşmasının gerçekleşmesi için ağırlığını koyan V.I. Lenin‘in emeklerini saygıyla anıyoruz.

Lozan Antlaşmasını akılları sıra “başarısız” bulanların, kötüleyenlerin aslında “Sevr yanlısı” olan, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin torunları olduklarını da biliyoruz…

Bunlara aldırmadan “it ürür, kervan yürür” diyerek, Mustafa Kemalin eserine, Laik Türkiye Cumhuriyetine, Devrimlerine sahip çıkarak, O’nun gösterdiği yönde, Bilimin ışığında aydınlık yarınlara doğru azimle yürümeye devam edeceğiz.

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, müzik enstrümanı çalıyor ve iç mekan

TÜRKÇE DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!


TÜRKÇE DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Dostlar,

Sayın Aydoğan Kekevi (dog.kekevi@t-online.de) aşağıdaki makalesini bizlerle paylaştı sağolsun.. Biz de yarın kutlayacağımız 81. Dil Bayramımız adına sizlere sunuyoruz. Sağolsun Sn. Kekevi, bir yandan “TÜRKÇE DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!” demekte bir yandan da ağdalı bir Osmanlıca kullanmakta..

D ü z e l t m e    n o t u                  :

Dostlar,

Sayın Aydoğan Kekevi’den aşağıdaki düzeltme notunu aldık :

*****

Saygın Ahmet SALTIK bey iyi akşamlar;

Önce söz konusu yazıyı sitenizde yayınladığınız için sağolunuz.

Yalnız, dikkatinizden kaçmış, söz konusu yazı benim değil iletiden de görüleceği gibi
Sn. Güzide Filiz TUZCU’nundur.

Ben yalnızca paylaşıcı / dağıtıcı konumundayım.

Sitenizde söz konusu yazıda bu ad değişikliğini yapar, yanlışlığı düzeltirseniz sevinirim.

*****

Biz de elbette düzeltir, Sn. Kekevi’den ve Sn. Tuzcu’dan özür dileriz.
Gerçekten dikkatimizden kaçmış.

Bu arada Sn. Kekevi “Öztürkçeci” olduğunu belirterek 2 makalelerini de lütfetmişler.
Bu 2 değerli makaleyi değerlendireceğiz sitemizde yer vermek üzere..

1. Osmanlıca “Zorunlu Ders” olmuş; şimdi sıra Türkçe’nin “Seçmeli Ders”
    olmasında (mı?).. (5 sayfa)

2. METROPOL- MEGAPOL (2 sayfa)

*****

Sn Güzide Filiz TUZCU’nun yazısını özüne dokunmadan yer yer güncel (arı da değil!) Türkçe sözcükleri koyduk..

Yüce ATATÜRK‘ün Türk dili hakkında önemli bir söylemini sunarak katkı vermek isteriz..

  • “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.
    Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti,
    dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Ata_ve_Inonu_Kayseri'de

Sevgi ve saygı ile.
25.9.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
Dil Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

=====================================

TÜRKÇE DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Güzide Filiz TUZCU
(gftuzcu@hotmail.com)

Millet olarak, söz konusu bu Bayramın gerçek değerini anlayabilmemiz için, belleğimizi tazelememiz, bir başka deyişle geriye dönüp “tarihimize bakmamız” gerekmektedir…

Türk Dili – Kültürü ve Tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle  son yüzyıllarında tümüyle ihmal edilmiş, bir kenara itilmiş hatta tümden yok varsaılmıştır. Bilindiği üzere Osmanlı hanedanı “Arapça ve Farsça” dillerinden karışık, halkın anlayamadığı
yapay bir dil” (A.S.:Osmanlıca!) benimsemiş ve  “Türk Dilini” küçümseyerek,
(AS: özellikle) arka plana atmıştır.”Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislâmı Ebusuud Efendi, insan – doğa ve
Allah sevgisini bir nakış gibi  işleyen – ölümsüz büyük Türk Ozanı Yunus Emre‘nin “Türkçe Şiirlerini” bile yasaklamış ve bu şiirleri okumanın dinsizlik sayılacağına dair fetva vermi
ştir.”
  (Kaynak: Necdet Sakaoğlu, Osmanlı Eğitim Tarihi, İletişim Yay. İstanbul, 1991, syf. 22)Hatta Osmanlılar, Türklerin Kuran’ı ana dilleri olan Türkçe okumalarını bile yasaklayarak, Kuran ayetlerini Türklerin anlamalarını yüzyıllarca engellemişlerdir. İslâm’da baskı ve zorlama kesinlikle olmadığı halde Osmanlı padişahları ve yöneticiler, İslâm dini adına Türklere baskı, zulüm ve yasaklar uygulamışlardır.
Bu yüzden Türkler, kendi dinlerinden, kimliklerinden ve tarihlerinden habersiz yaşamışlardır…Anımsatmak isteriz ki, o çok bilinen ve haklı olarak övünülen ve dünyada bilinen en eski Alfabe “Futhark Alfabesi – yani aslında Türk Runik Harfleri Alfabesiyle” yazılmış olan “Orhun Abideleri Yazıtları” bile, Türkler tarafından değil, 19. yüzyılda yabancılar tarafından bulunmuş ve gün ışığına çıkarılmıştır. 

1923 – 38 döneminde “Antik Tarihin” tarafsız bir şekilde araştırılması ve ortaya çıkarılması için yine Mustafa Kemal Atatürk öncü olmuştur. Ancak 1938 sonrasında, maalesef  yine Osmanlı dönemlerine geri dönülmüştür…

Oysaki daha gün ışığına çıkarılmayı ve dünya kamuoyuna duyurulmayı  bekleyen
göz kamaştıran nice Türk Yazıtları ve Tarihi Eserleri vardır. Hatta Türkiye’de bulunan müzelerimizde “Antik Türk Tarihine” ait değerli tarihi eserlere “Helenistik” diye
etiketler konulmuş olması oldukça üzücü ve  düşündürücüdür…

Anımsatmak isteriz ki, söz konusu “Türk Değerleri ve Antik Mirasımız“, oldukça geç bir tarihte, ancak 2. Meşrutiyet’te (1908) İttihat ve Terakki’nin “Türkçülük Akımı” düşünceleri doğrultusunda Osmanlıda önem kazanmaya başlamıştır… Ancak Türklerin çok geç de olsa uyanmaları, kimliklerinin, dillerinin ve tarihlerinin farkına varmaları,
ülke yönetimi dahil, ülkede pek çok şeye egemen olan Osmanlının gayrimüslim ve gayri-Türk tebaasını oldukça rahatsız ve tedirgin etmiştir
.

Bu bağlamda 1908 – 14 dönemi oldukça çalkantılı, sıkıntılı bir dönem olmuş; siyasal, iktisadi, ticari  ve dış politika açısından ülkede gerekli istikrar sağlanamamıştır.
Daha sonra da bilindiği üzere 1. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşı çıkmış, Enver Paşa ve ekibi Almanya saflarında savaşa katılmaya karar vermiş ve Mustafa Kemal Paşa‘nın bütün itiraz ve uyarılarına rağmen, Türk ordularını Alman komutanların emrine vermişlerdir. Herkesin bildiği üzere Osmanlı İmparatorluğu savaş sonunda büyük bir yenilgiye uğramış, emperyalist Batılı devletler daha önce kararlaştırmış oldukları gibi, “Türkleri, Anadolu’dan tümüyle atıp, yok etmek, “İslâm dünyasına esaslı bir gözdağı – ders vermek üzere” bir idam fermanı niteliğinde olan Mondros Mütarekesi‘ni ve daha sonra da, kimi yabancı gözlemci ve yazarların bile oldukça haksız buldukları “Sevres Antlaşması‘nı” Osmanlı yönetimine imzalatmışlardır.

Şayet bütün bu haksız uygulamalara, işgallere ve zulümlere, Mustafa Kemal Paşa ve değerli silah arkadaşları da sessiz kalsalardı ve deselerdi ki;

  • Karşımızda dünyanın en güçlü koskoca devletleri var, bizler de kim oluyoruz? Onlara nasıl kafa tutarız? Bizler onlara itaat etmek zorundayız, başka elimizden ne gelir ki? Bizler gözümüzü kaparız – görevimizi yaparız, padişahtan ve Osmanlı hükümetinden yana oluruz, saltanatımızı kurtarırız ve keyfimize bakarız…

Allah korusun bugün ne Büyük T.C. Devleti vardı, ne onurlu,  haysiyetli ve özgür bir yaşantımız vardı, ne baş tacı ettiğimiz güzel dinimiz, ne camilerimiz, ne de göklerde şerefle dalgalanan şanlı Türk Bayrağımız…

Ne de bu gün kutlanacak olan bir “Dil Bayramımız” olacaktı…
Ayrıca ne Türk Tarih Kurumumuz, ne Türk Dil Kurumumuz,
yani hiçbir şeyimiz olmayacaktı…

Büyük Türk Milletini “derin bir gaflet (AS : aymazlık) uykusundan uyandıran,
onlara şanlı ve köklü kimliklerini, dillerini, kültürlerini ve tarihlerini anımsatan;
Türkleri padişahlara ve padişahların buyruğundaki görevlilere kul ve köle olmaktan kurtaran ve milletinin yeniden kendisine güven duymasını sağlayarak, onları özgür, onurlu – saygın bireyler yapan; milletini ve ülkesini kalkındırmak, eğitmek, refahını (AS : gönencini) sağlamak ve sonunda en ileri uygarlık düzeyine taşımak için

var gücüyle, gece -gündüz çalışan, bu uğurda çok sevdiği askerlik mesleğini, gençliğinden başlayarak bütün yaşamını, hatta canını bile ortaya koyan Büyük Atatürk‘ün önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor, büyük minnet duygularımızı
ve engin sevgilerimizi arz ediyoruz..

Samsun: Şanlı Geleceğin İlk Basamağı


Samsun: Şanlı Geleceğin İlk Basamağı

Turkkaya_Ataov_Portresi_Ermeni_soykirimi_belgesi_yok

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV
ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Samsun sanki Karadeniz’in Mezopotamya’sı gibi iki “renkli” ırmağın, Kızılırmak’la Yeşilırmak’ın ortasındadır. Bu yalnız bir kent, yalnız bir il değil, şanlı bir geleceğin
ilk basamağı, uzun bir yolun birinci büyük kilometre taşıdır.
Samsun’dan Erzurum’a, Sıvas’a, Ankara’ya, Afyon’a, İzmir’e ve sonunda Lozan’a.
x
Mustafa Kemâl’in buraya ulaşmasına izin verenler gerçekte onu İstanbul’dan uzaklaştırmak için bir neden aramışlar ve bunu bulmuşlardı. Vahdettin kabinelerinde O’nun için birbirinden farklı iki düşünce vardı: Biri O’nu kendilerine kazanmak,
öteki de bu amaçla güvenilir biri olmadığı düşüncesini kabul ettirmek. Aylarca süren tartışmalardan çıkardıkları sonuç şu oldu: Başkentte birtakım olumsuz düşünceleri başkalarına aktarıyor, belki birtakım hazırlıklar yapıyordu. Bu yönden güvenilmez,
yani Saray’ın işine yaramazdı! İstanbul’dan uzaklaştırmak için çıkan fırsat da şu: Saray’a verilen İngiliz yazanaklarına göre, kimi Türkler Samsun ve çevresinde
Rum köylerine saldırıyorlarmış. Osmanlı yönetimi bunu durdurmalı! Orada güvenliği sağlamak için Mustafa Kemâl Paşa o yöreye denetleme göreviyle gitmeliymiş.
Bir taşla iki kuş!

O’nu çağırıp yeni görevi veren Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya yanıtı:

”Böyle midir? Zannetmiyorum, fakat bir şeyler olmak ihtimali var.”
Saray’ın iki amacı birbirine kilitleniyordu: O’nu başkentten uzaklaştırmak,
ayrıca Rumların koruyucusu işgâlci İngilizlerin istediklerini yerine getirmek.

Mustafa Kemâl’in amacı ise başkaydı. Bu öneri kendine yapılmadan önce,
Şişli’de şimdi müze olan eve İsmet Bey’i (İnönü) çağırıp masaya bir Türkiye haritası açmasını istedi. İsmet Bey’in “Ne yapacaksın?” sorusuna (Falih Rıfkı Atay’a anlattığı kendi sözleriyle) yanıtı:
  • “Hiçbir sıfat ve selâhiyet sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?”
  • “Karar verdin mi?”
  • “Şimdilik, bundan bahsetmeyelim.”
  • “Ne yapacağını bana ne zaman söyleyeceksin?”
  • “Zamanında!”

Anadolu’ya geçen komutanlarla da en başta bu amaçla ilgiliydi. Kurmay okulunda
aynı sınıfta bulunduğu Ali Fuat Paşa (Cebesoy) 20’nci Kolordunun başına atanmıştı. O’na dedi ki:

“Bundan sonra ehemmiyetli şeyler olacaktır. Kolorduna hakim ol.
Etrafına emniyet ver. Hele halk ile yakından temas et.”
İstanbul’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın da (Çakmak) ulusun önünde sonunda silâha sarılmak zorunda kalacağından kuşkusu yoktu. Mondros Silâh Bırakışma Antlaşmasına göre (30 Ekim 1918), her yerdeki cephane yengin (galip) devletlere teslim edilecekti. Fevzi Paşa, antlaşma koşullarını uygular gibi görünerek, onları Anadolu’nun içinde kalabilecek yollardan sevk eder gibi davranışlar sergiledi. Örneğin, Diyarbakır’dakiler trenle İstanbul’a hemen gelebilecekken onları kağnılarla Sıvas üstünden Samsun’a yollatmıştı. Kütahya’dakileri Ankara-Sıvas yönüne çevirdi. Çanakkale’deki toplar da gizlice sonradan Mustafa Kemâl’in işine yarayacak noktalara geldiler. İstanbul’dakiler de, (Fevzi ve Cevat Paşaların yönlendirmesiyle) kimse farkında olmadan, benzer yollardan Mustafa Kemâl’in eline geçmiştir. Fevzi Paşa da Ankara’ya kapağı atıncaya değin, süngü tehditleri altında bu acılarla yaşamak zorunda kalmıştı.

  • Demek ki, Samsun’a gönderenle gidenin amaçları başkaydı.

O’nu başkentten uzaklaştırmak için bir görev bulmuşlardı. Mustafa Kemâl de,
şu ya da bu nedenle, Anadolu’ya geçme fırsatı arıyordu. Kendisine görevi bildiren Diyarbakırlı Kâzım Paşa, Harbiye Nazırı’nın şu buyruğunu iletmişti:

“Maksat Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri tedip etmek;
sonra, Anadolu’da birtakım millî teşekküller beliriyormuş; onları da ortadan kaldırmak! Bunun için yolluyoruz.”
Mustafa Kemâl’in önem verdiği ise, “yetki” sorunuydu. İstediği iki şey vardı:
Anadolu’nun her yanına emirler verebilmesi, asker ve sivil yöneticilere
yol gösterebilmesiydi. Bu yetkileri aldı. Kâzım Paşa: “Bir şey mi yapacaksın?””Bu maddeler olsa da, olmasa da yapacağım.”Bakanlıktan çıkarken “heyecandan dudaklarını ısırdığını” anımsıyordu. Kendi sözleriyle:

“Kafes açılmış, önde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan
bir kuş gibiydim.”

Yanına alacağı kişileri kendi seçti. Öte yandan, Fethi Bey (Okyar) gibi kimi arkadaşları tutukluydular. Hapishane müdürü Ali Bey, savaş sırasında (kendi komutanının savsaklığı nedeniyle) yanlış bilgi verdiği için açığa çıkardığı eski 20’nci alay komutanıydı.
Ama Ali Bey bu kırıklığına karşın O’nu son gördüğünde şöyle demişti:

“Paşam, haber aldık, Anadolu’ya gidiyormuşsunuz. Ne vakit emrederseniz, mevkuflardan istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim.”

Ayağa kalkıp Ali Bey’in elinden tuttu:
“Bana muvaffakiyetimin ilk müjdelerini veriyorsunuz, teşekkür ederim.”14 Mayısta Sadrazam Damat Ferit Paşa O’nu ve Cevat Paşa’yı Nişantaşı’ndaki
evine çağırdı. On beş ay sonra 10 Ağustos 1920) Sèvres Antlaşması’nı imzalayacak olan Sadrazam “Müfettiş Paşa”ya sordu:“Samsun ve havalisinde ne yapacaksınız? Nerelere kadar kumanda edeceksiniz.
Bana harita üstünde gösterir misiniz?”

“İngiliz raporlarına göre, bazı karışıklıklar varmış. Mübalağalıdır.
Yerinde yapacağımız tahkikatla hallederiz….Ufak bir parça.”
“Zaten, nerede kuvvet kaldı ki!” diyen Cevat Paşa, Sadrazamı endişelendiren konunun önemli olmadığını anlatmak istermiş gibi masadan uzaklaştı. Konaktan çıktıktan sonra Cevat Paşa’yla Nişantaşı’ndan Teşvikiye’ye yürürken Cevat Paşa içtenlikle sordu:
“Bir şey mi yapacaksın, Kemâl?”
“Evet, Paşam, bir şey yapacağım…Mutlaka muvaffak olacağız!”Müfettişlik karargâhını Samsun’a götürecek olan Bandırma vapuru, 16 Mayıs 1919 günü Galata rıhtımında sabahtan akşama değin bekleme buyruğunu almıştı.
Mustafa Kemâl veda için Fevzi Paşa’ya gitti. İzmir’e çıkmaya hazırlanan Yunanlar adalara asker yığmaya başlayınca, Fevzi Paşa saldırıya ateşle karşı koymak gerektiğini kendi imzasıyla dağıtıyormuş. Bu nedenle görevden alınarak yerine Cevat Paşa atanmış. Fevzi Paşa haritada İstanbul’u göstererek,
  • “Buradaki rahatımızı feda etmemek için koskoca memleketi veriyoruz,
    bu ne akıldır?” diyordu.
Ardından, Yunanlar 15 Mayıs’ta (1919) İzmir’e çıktıklarında,
kabine üyeleri “Allah, Allah” ve “protesto edelim” demekle yetinmiş ve eklemişlerdi:
“Başka ne yapabiliriz?”Mustafa Kemâl, Damat Ferit kabinesini bu sersemlik içinde bırakarak Yıldız Sarayı’na gitti. Bulunduğu salonun Boğaziçi’ne açılan penceresinden yan yana dizilmiş
yabancı zırhlılar görünüyordu. Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuştu. Vahdettin’i veliahtlığında ve padişahlığında tüm duyguları, düşünceleri, eğilimleri ve ikiyüzlülüğüyle tanımıştı. Halife-Sultan Türklerin hiç güçleri kalmadığına inanıyordu.
Tek dayanağı, İstanbul’a egemen olanların siyasetine uymaktı. Mustafa Kemâl’e verilen görev de, yabancıların yakınmalarının üstüne eğilerek sorunu onların istedikleri biçimde çözmekti. Vahdettin’in beklediği, yurdun bu Saray siyasetinin doğru olduğunu kabullenmesi ve buna karşı gelen Türklerin cezalandırılmalarıydı.Mustafa Kemâl’in bir iki dostu, O’na gidişine izin verilmeyeceğini ya da vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Galata rıhtımına geldiğinde, Bandırma’nın
uzakta demirlediğini gördü; gemiye sandalla gitti. Yabancı subaylar ve askerler
gemiyi Kız Kulesi yakınlarında uzun uzun denetlediler. Boğaz’dan çıktıklarında
kaptana tehlikeleri anlattı. Kaptanın yanıtı:

“Ne terslik; bu denizi iyi tanımam; pusulamız da bozuk!””Öyleyse, kıyıları izle; amacım Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaret.”Sinop’ta indi, yolculuğu karadan sürdürme olanaklarını aradı.
Günlerce yollarda kalırlarmış. Vapura geri döndü.
Yunanlar İzmir’e 1919 Mayıs’ının tam ortasında çıkmışlardı (15 Mayıs)
Ordu müfettişliğine atanan büyük devlet adamı da, görüldüğü gibi, hemen ertesi günü İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıktı. Üç gün süren yolculukta vapur gündüzleri kıyılara yapışacakmış gibi yaklaşıyor, geceleri ışıklarını söndürüp seyrediyordu.
x
O günlerde, direnme yanlısı başka kafalar iki şeyden birini düşünüyordu:

– Ya Amerikan mandası ya da
– Her bölgenin kendi başının çaresine bakması.

İlki toptan ölüm, öteki parça parça ölüm. Samsun yolcusu, yalnız halkımıza güvenerek topluca kurtulma kararındaydı. Bu istenç emperyalizmi sallayan ve sonunda dize getiren karardır.

Gemi Samsun açığında demirlediğinde, o zamanki iskelelerin içinde en küçüğüne,
ama en şereflisine ayak bastı. O zaman, iki iskele daha vardı: en sağda gazhane iskelesiyle onun yanında demiryolu-gümrük iskelesi. En sonuncusu ve ufağı
yolcu iskelesiydi.

Üç yıl, üç ay ve yirmi bir gün sonra İzmir’e giriş (9  Eylül 1922).
Samsun’daki bu iskeleden başlar. Bu kent O’nu kırmızı kiremitli ahşap yapılarıyla gülümser gibi, dağınık haneleriyle kollarını açar gibi karşıladı.
İçinde O’nun şahlanmış at üstünde heykeli olan şimdiki park, o günlerde bataklıktı.Gericiliğe ve emperyalizme teslim olmuş saltanatın bataklığı gibi.Bizde heykelcilik Ulus’takini de, Samsun’dakini de yapan Kripel’le başlar.
Ulus’taki heykelin yapımı Yunus Nadi’nin o zaman Ankara’da basılan “Yeni Gün” gazetesinin çağrısıyla başladı. Parayı halk verdi. Samsun’dakinin kaidesinde kadınlı, erkekli top çekenlerin kabartması var. Önder ne yapacağını biliyordu, ama kararını halkla bütünleşerek gerçekleştirdi.

O kararın önce dışı, sonra içi var:

Dışı ülkeyi çepeçevre saran düşmanı kulağından tutup atmak;

İçi de “Altı Ok”lu yeni devleti kurmaktı.

Dışı çözmeden iç ele alınamazdı. Ama iç de değişmezse, dıştaki kazanç yok olurdu. Mudanya (11 Ekim 1922) ile gelen yolcu önce dışa ilişkin kararı bir bayrak gibi açtı. Emperyalizme karşı yeryüzü çapında örnek ve önder olan zaferimizden sonra, içte de;

1. Devrimcilik,
2. Halkçılık,
3. Lâiklik,
4. Ulusçuluk,
5. Cumhuriyetçilik  
6. Devletçilik bayraklarını açtık.Bugün de, Lozan’da noktaladığımız (24 Temuz 1923) dış başarımızın sürmesi içteki devrimlerimize bağlı kalmamızla olasıdır. İç ve dış erekler o gün de, bugün de temelden bağlantılıdır. Cumhuriyet de, lâiklik de, sınırlarımız da ancak bu birliktelikle korunur. Kimi siyasetçiler bir yana, halkımız bunun bilincinde olmak zorundadır.

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV
ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi