Etiket arşivi: Vahdettin

 TÜRK MİLLETİNİ “KOYUN SÜRÜSÜ” OLARAK GÖREN VE ONLARI BATILI CELLÂTLARIN KANLI ELLERİNE TESLİM EDEN TİPİK BİR OSMANLI PADİŞAHI – VAHDETTİN

TÜRK MİLLETİNİ “KOYUN SÜRÜSÜ” OLARAK GÖREN VE ONLARI BATILI CELLÂTLARIN KANLI ELLERİNE TESLİM EDEN TİPİK BİR OSMANLI PADİŞAHI – VAHDETTİN

ve 

-BU KORKUNÇ  TÜRK  KATLİAMINI  DURDURMAK ÜZERE
SAMSUN’A  ÇIKAN  O BÜYÜK TÜRK KAHRAMAN-

Güzide Filiz Tuzcu
Tarihçi
19 Mayıs 1919

19 Mayıs 1919 –  19 Mayıs 2021,  “Büyük Atatürk’ümüzü Anma ve Gençlik Bayramımızın 102. Yıldönümü Asil Türk Milletine KUTLU OLSUN” diyerek yazıma başlıyorum. Ancak bu kutlamanın hemen ardından durup, çok iyi düşünmemizi ve kendimizi sorgulamamızı istiyorum. Bu bağlamda 19 Mayıs 1919 tarihinin, Türk Milleti için nasıl yaşamsal bir dönüm noktası olduğunu anlayabilmek için KURTULUŞ VE KURULUŞ TARİHİMİZİ doğru bilmemizin ve doğru öğretmemizin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

Çünkü 1938 sonrasında biz Türklere tarihimiz maalesef doğru anlatılmamıştır! Şöyle ki : Tarihimiz budanmış, hatta Osmanlılar lehine değiştirilmiş ve sansürlenmiştir! Böylece Milletimize “MİLLİ HAFIZA” kazandıracak olan Tarih İlminin bilhassa engellendiğini ve TARİHSEL GERÇEKLERİN Türklerden bilhassa gizlendiğini önemle vurgulamak istiyorum.

Gizlenen söz konusu tarih gerçekler nelerdir? Bunların başında – Büyük ve Bilge Atatürk’ün yaşamsal derecede önem verdiği, muazzam medeniyetler tarihini kapsayan Antik Türk Tarihimiz gelmektedir.  Dünyada varlığı bilinen en eski kavim – en eski ulus olan Türklerin 16 bin yılın üstünde devasa bir geçmişleri vardır. Türklerin, Paleolotik Çağlardan, yani en erken taş devrinden itibaren (AS: başlayarak) Orta Asya’da (eski adıyla Türkmenistan – Türklerin Diyarında), Anadolu, Akdeniz ve Ege Adaları ve Doğu Avrupa topraklarında var oldukları – yerleşik düzene geçtikleri ve dünya medeniyet mirasının temelinde yer aldıkları bilimsel verilerle – arkeolojik ve biyolojik bulgularla kanıtlanmıştır. Ancak Tarih biliminin gün ışığına çıkarmış olduğu – Türklerin lehine olan söz konusu bu Gerçek Antik Tarih, tamamen (AS: tümüyle) kendi siyaset ve çıkarları doğrultusunda hareket eden emperyalist batılılarca baskılanmış, antik adlar ve kronoloji Greklerin ve İtalyanların lehine değiştirilerek,  antik medeniyetlerin “TÜRK Orijinleri” gizlenmiştir! Ve Batı menşeli (AS: kaynaklı) bu sahte antik tarih, 1938 sonrasında kimi önemli Türk siyasetçiler ve sözde bilim insanlarınca da maalesef desteklenmiştir!

Neden mi? Çünkü Türklerin verimli – zengin topraklarına göz koyan Batılılar, bu toprakların binlerce yıllık sahiplerinin Türkler olduğunun bilinmesini, 20 yüzyıl başında da, şimdi de kesinlikle istememektedirler. Bunun için onlar, sahte bir tarih senaryosu yazdırarak, “Türkleri uzak Asya’dan gelmiş, işgalci, göçebe, barbar ve medeniyetsiz – aşağı tabaka – 2.  3. sınıf insanlar” olarak tanımlamış olup, 1. Dünya Savası sonrasında da Türk soykırımı gerçekleştirmek ve Türk topraklarını tamamen ele geçirip, Türkleri Anadolu’dan atmak üzere bütün güçleriyle harekete geçmişlerdi…

Ve bu hak – hukuk – bilim tanımaz – saldırgan – işgalci  emperyalist  güçlerin  en büyük yardımcıları da, Türklerin yüzyıllarca sadakatle hizmet ettikleri – hatta kulluk ettikleri Osmanlıların soyundan gelen son padişah Vahdettin olmuştur! O Vahdettin ki Rauf Orbay’a

  • Türk Milleti koyun sürüsüdür, idaresi için bir çoban lâzım, o çoban da benim demiştir.  (Rauf Orbay Hatıraları, s. 240 – 241)

Vahdettin aynen düşündüğü gibi de hareket etmiş ve Türk Milletini, mezbahaya sürülen koyunlar gibi işgalci güçlerin kanlı ellerine teslim etmiş, bu korkunç saldırılara, tecavüzlere ve katliamlara razı gelmeyen Türkleri  – yani Milli Güçleri de “asi” ilân ederek, yabancılarla birlikte ortak oluşturduğu Osmanlı ordularını üzerlerine saldırtarak, Anadolu’yu Türk kanıyla sulanan – kan gölüne çevirmiştir. Yani Türkler hem dış güçlerin saldırılarına, hem de bu dış güçlerle – kendi saltanatını korumak üzere işbirliği yapan – kendi padişahlarının ihanet ve saldırılarına maruz kalmışlardır…

1938 sonrası Türklerden gizlenen ikinci bilimsel gerçek ise son derece görkemli – medeni ve güçlü bir geçmişe sahip olan Türk Milletinin, Osmanlı devrinde (600 küsur yüzyıl…), Osmanlı padişahlarınca “Türklük ve Din maskesiyle” başlarına getirilen korkunç  felâketler ve yıkımlardır! Bir başka deyişle Türkler, Osmanlılarca derin köklerinden koparılmışlar, Osmanlı padişahlarına, onların yabancı – Hıristiyan / Yahudi cariyelerine, eşlerine, nedimlerine (Osmanlı şehzade ve padişahlarının erkek oda hizmetçileri iç oğlanlar, ki padişahlar sırf bu devşirme iç oğlanlardan  hoşlanıyorlar diye bunlar, Ordu Komutanları, Sancak Beyleri, Beyler Beyleri, hatta Sadrazam bile yapılmışlardır)  bu yabancılara  kul – köle edilmişlerdir!

Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, oda hizmetçisi – oda arkadaşı – devşirme iç oğlan Hıristiyan Pargalı genci (ona İbrahim adını takmıştır) koskoca Osmanlı İmparatorluğuna sadrazam yapmıştır! Böylece Türkler, yabancı kökenli bu devşirme yöneticilere tutsak edilerek, binlerce yıllık tarihleri, kahraman ataları, ulusal kimlikleri ve özgürlükleri tümüyle unutturulmuş, ve ayrıca

  • Kuran’ın tebliğ ettiği İslam ile ilgisi olmayan sözde bir İslâm ile kandırılarak, ümmet anlayışı içinde eritilmişler ve

kendi kurdukları – emekleri, kanları ve canlarıyla  yaşattıkları imparatorlukta aşağılanarak, cahil ve yoksul düşürülmüşlerdir!

O halde Büyük Atatürk salt işgalci dış düşmanlarla karşı savaşmamıştır, iç cephede yüzyıllarca Türk düşmanlığı güden – Türkleri ezen Osmanlılar ve onların fanatik taraftarlarıyla da savaşmak zorunda kalmıştır.  Böylece O, Türk Milletinin hak ve hukukunu, yaşam hakkını ve yurdunu iç ve dış düşmanlara karşı cesaretle – büyük özverilerle savunmuş, Türkleri yeryüzünde yok olmaktan – evsiz – yurtsuz perişan kalıp, başka topraklara sığınmaktan, başkalarına muhtaç olmaktan ve köle olmaktan da  kurtarmıştır. İşte 19 Mayıs 1919, bu kurtuluşun ilk dev adımdır.

Ancak 10 Kasım 1938’den sonra Türk Milleti, ne yazık ki bir kez daha iki yüzlü siyasetlerle – takiyye ile kandırılmış, bir kez daha tarihinden, kültüründen, KURAN’IN TEBLİĞ ETTİĞİ GERÇEK İSLÂM’dan koparılmıştır! Türkler bir kez daha Gerçek İslâm Dini ile hiçbir ilgisi olmayan, Türklere tümüyle yabancı Arapça ezberlere, otomasyona bağlanmış – biçimsel – ruhsuz ibadetlere ve simgesel kıyafetlere (AS: giysilere) dayanan sahte bir dine mahkum edilmişlerdir! Söz konusu bu tarihsel gerçekleri gündeme getirmeden hiçbir Ulusal ya da Dinsel Bayramımızı kutlamaya kanımca hakkımız yoktur!

O halde her ULUSAL ve DİNSEL BAYRAMLARIMIZDA”, Tarih biliminin ortaya koyduğu bu yaşamsal gerçekleri vurgulamamız ve 1938 sonrası “Cumhuriyet Kazanımlarımızın” nasıl bir bir saldırıya uğradıklarını sürekli yinelememiz gerekmektedir.

Ki bu kazanımlarımız içinde kanımca en önemlisi de şudur :

19 Mayıs 1919’a dek yüzyıllarca ezilen, aşağılanan, dayatma ve baskılarla “kula kul edilen Türk Milleti”  bu tutsaklık ve zulümden kurtarılmış, kendi yazgısını kendi eline almış, binlerce yıllık köklü ÖZÜNE DÖNDÜRÜLMÜŞ, böylece yeniden Türklerin kendine güven duymaları sağlanarak, kendi Devletince değer gören, yarınlarına umutla bakan, onurlu, saygın, özgür ve mutlu birer vatandaşlar olmaları sağlanmıştır.

Hatta anımsatmak isterim ki; Osmanlılardan kalma içimizde bunca hain ve düşman barındıran bir millet olarak bugünlere dek sapasağlam ayakta kalabilmemiz, bugünlere gelebilmemiz bile o 19 Mayıs 1919 –  10 Kasım 1938 dönemi muazzam kazanımlarımız sayesindedir.

Şayet Mustafa Kemal Paşa Aziz Türk Milletini ve Binlerce Yıllık Türk Yurdu Anadolu’muzu kurtarmak azmiyle her türlü tehlikeyi ve yokluğu göze alarak, dahice  planlar ve  olağanüstü özveriler göstererek, hatta canını bile ortaya koyarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp, KURTULUŞ MEŞALESİNİ yakmasaydı ve her adımında büyük savaşımlar vererek, cesaretle ve  kararlılıkla yürümeseydi – kahramanca savaşmasaydı, bugün ne Türkiye Cumhuriyeti vardı, ne Türkçe Dilimiz, ne İslâm Dinimiz,  ne Türk Kültürümüz vardı,  ne de onurumuz,  özgürlüğümüz ve Türklüğümüz vardı…

Son olarak şunu belirtmek isterim ki;

Bizler Büyük Atatürk’ü 19 Mayıs’ta bir kez daha tarifsiz sevgi, saygı, minnet ve özlem duygularımızla, rahmetle anarken, O’nu tarihsel bakış içinde – empati (AS: özdeşim) yaparak – NUTUK’u / SÖYLEV’i dikkatlice okuyarak, o günleri hayalimizde canlandırarak O’nu anmamız gerekmektedir.

Evet 19 Mayıs 1919, Büyük Atatürk’ümüzün  ve O’nun çok sevdiği Asil Türk Milletinin GERÇEK DOĞUM GÜNÜDÜR!

KUTLU OLSUN!
KUTLU OLSUN!
KUTLU OLSUN!
Nice binlerce senelere inşallah…

AYASOFYA

AYASOFYA

Suay Karaman 

29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, onbir yüzyıldır Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı, cami olarak ibadete açmış ve beş yüzyıl boyunca cami olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında fethedilen İstanbul, 1918-1923 yılları arasında işgal edilmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin’in ülkesini bırakıp kaçmasıyla, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi son bulmuştur. Eşsiz liderimiz Atatürk’ün öncülüğünde kazanılan bağımsızlık savaşı sonrasında İstanbul, 6 Ekim 1923’te işgalden (AS: yaklaşık 5 yıl!) kurtulmuştur. 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Ayasofya’nın müze yapılmasına yönelik ilk karşı çıkış, Said Nursi yandaşlarından Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkarttığı Serdengeçti adlı derginin Ağustos 1952 tarihli sayısındaki “Ayasofya” yazısıyla başlamıştır. Yazıda Ayasofya’yı müzeye dönüştürenlere ağır saldırılarda bulunulmasına karşılık, açılan dava sonucunda ceza verilmemiştir. Daha sonraları 1986-2016 arasında Zaman gazetesi ve 1994-2016 arasında Aksiyon dergisi bu konuyu gündeme getirmiştir. Bazı siyasal partiler de oy toplamak amacıyla Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme propagandası yapmaya başlamışlar, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu kararının altındaki Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın cami olarak kullanılması için ilk olarak 2005 yılında Danıştay’a dava açarak, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasını istemişti. Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2005’te söz konusu Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetmişti. Daire, 31 Mart 2008’de ise Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı reddetmişti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 10 Aralık 2012’de, Danıştay 10. Dairesi’nin bu kararını onamıştı. Karar düzeltme isteği de 6 Nisan 2015’te reddedilmişti. Dernek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. 2018 yılında Anayasa Mahkemesi, Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması yönündeki istemin reddedilmesi nedeniyle din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruyu, “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu. Kısaca bugün Ayasofya’nın açılmasına neden olan kararın hukuksal sürecini başlatan bu Dernek, tüm davaları yitirmişti.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle 20 Aralık 2016’da yeniden Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesinin, öncelikle süre ve kesin hüküm nedenleriyle esasa girmeden usulden reddetmesi gerekirken, eski kararlarının aksine bu kez davayı görüşmeyi kabul etti. 2 Temmuz 2020 tarihindeki duruşmada Cumhurbaşkanlığı, bu derneğin açtığı davanın reddedilmesi gerektiğini, konuyla ilgili önceki kararlara ve hukuka verdiği referanslarla savundu. Ancak Danıştay 10. Dairesi 10 Temmuz 2020 tarihinde Ayasofya’nın cami olarak açılmasına karar verdi. Böylece siyasal iktidar Ayasofya’nın cami haline getirilmesi için siyasal sorumluluk almak yerine, Danıştay’ı ileri sürdü. Danıştay da, bir skandala imza atarak, padişahın mülkü olduğu ve cami olarak vakfettiği gerekçesiyle Atatürk’ün imzası bulunan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

  • Siyasallaşan yargının verdiği bu karar çok tartışılacaktır.
  • Çünkü yargı eliyle Atatürk Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir.

İstanbul’u en son fetheden Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Ayasofya bugün kilise olarak hizmet verecekti. Danıştay’ın iptal ettiği 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında Atatürk’ün de imzası vardır ve iptal edilen aslında o imzadır. Sorunu ortaya iyi koymak gerekir:

  • Sorun ibadet değildir, siyasal İslam’ın Atatürk’le kapanmayan hesabıdır,
  • demokratik ve laik cumhuriyetten rövanş alma isteğidir.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce 16 Mart 2019’da Tekirdağ’da düzenlediği mitingde Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:

  • “Bu işin bir siyasi boyutu var, yanı var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’ diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık, 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız.”

    Yine seçim öncesinde gençlerle yaptığı televizyon programında şunları söylemişti:

  • “Ayasofya’nın belirli bir bölümünde namaz kılınıyor. Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var. O bizim için daha ağırdır. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”

Bu sözlerini unutan AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesinin ardından yaptığı değerlendirme konuşmasında, 24 Kasım 1934 tarihli Mustafa Kemal Atatürk imzalı karar için “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.” ifadelerini kullanmıştır.

Ülkemizin kurtarıcısına, cumhuriyetimizin kurucusuna, eşsiz liderimiz büyük Atatürk’e hain diyenlerin aynaya bakmaları gerekir.

Her durumda uyuyan Türk Milleti, büyük kurtarıcımız Atatürk’ün ihanetle suçlanması karşısında tepki vermemeye ve sessizliğini korumaya devam etmektedir. Bunun yanında siyasal partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar da uyumaya ortaktırlar. Bu “hain” sözü için özellikle Cumhuriyeti kuran partinin yöneticilerinin yeri göğü inletmesi gerekirken, cılız tepkilerle geçiştirdikleri görülmektedir.

Bugün Atatürk‘ün imzaladığı kararnameyi iptal edenler, yarın Atatürk’ün imzaladığı başka kararları da iptal edeceklerdir. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar kapatıldı, Atatürk’ün kapattığı tarikat ve cemaatler ardına dek açıldı. Yarın Danıştay, laik cumhuriyeti ve devrimleri iptal eden kararlar aldığında, Ayasofya kararına sevinenler ne yapacaktır? Ayasofya’yı egemenlik kullanımı olarak görenler, Ege Denizi’nde 18 adamızın Yunanistan tarafından işgal edildiğini bilmiyorlar mı? Sivil darbe yapanları alkışlayanlar, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti yıkmak isteyen siyasilere yol verdiklerinin, destek olduklarının farkında mıdırlar?

Ayasofya’nın ibadete açılması Türkiye’ye ne kazandıracak? İbadet için cami eksiği mi var? Şimdi daha mı iyi Müslüman olundu? Türkiye’nin gündeminde bulunan ekonomik çöküş, açlık, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve terör unutturulmak istenmektedir. Bunların yanında Atatürk ve laik cumhuriyete düşmanlık büyük boyutlardadır. Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından yurt dışında yaşayan milyonlarca Müslümanın ibadet ettiği camilerin kiliseye çevrildiğini görürsek, söyleyecek sözümüz olmayacaktır.

Ayasofya’da ilk namaz 24 Temmuz Cuma günü kılınacak. 24 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve egemen bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı Lozan Antlaşması‘nın yıldönümüdür. Buradaki amaç bellidir: Cumhuriyetimizin kurucu belgelerine ve felsefesine meydan okunmaktadır. Muhalefeti ve Türk Milletini derin uykulardan uyandırmak için hepimiz el ele vererek, örgütlü çalışmalar yaparak, yeni yeni çoban ateşleri yakmalıyız. Yoksa artık Selanik’ten yeni bir harekât ordusunu beklemek hayalciliktir. (13 Temmuz 1920)

19 Mayısları Unutmamak

19 Mayısları Unutmamak

Batılılaşma ne demek?..(TAMAMI) - Aydınlık Gazetesi

Doç. Dr. Hüner TUNCER
Cumhuriyet, 19 Mayıs 2020

Mustafa Kemal’in, 1919 mayısında Anadolu’ya ayak bastığında kararı şuydu: Ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir Türk devletinin kurulması. Temel ilke, Türk ulusunun onurlu bir ulus olarak yaşamasıydı. Bu da, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilirdi. Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamazdı. Mustafa Kemal’in sözleriyle, yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, güçsüzlüğü ve uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildi.

Mustafa Kemal, 1927 yılında kaleme aldığı Nutuk’a şu sözlerle başlar*:

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel vaziyet ve manzara: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup (İttifak Devletleri), Harbi Umumi’de (Birinci Dünya Savaşı) mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename (ateşkes antlaşması) imzalanmış, Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.

  • Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilaf devletleri, mütareke hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. Nihayet, söze başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919da İtilaf devletlerinin rızasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka memleketin her tarafında, Hırıstiyan unsurlar gizli, açık, özel emel ve maksatlarının elde edilmesinin teminine, devletin bir an evvel çökmesine mesai sarf ediyorlar.”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün devraldığı ve üzerine yepyeni bir Cumhuriyet’i kurduğu Türkiye’de, 1919 Mayısı’ndaki durum budur!

BİR TÜRK DEVLETİ DOĞUYOR

19 Mayıs 1919, yeni bir Türk Devleti’nin doğmakta olduğunun simgesidir. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yeni bir Türk Devleti’ni kurma amacıyla Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmış ve geri dönüşü olmayan bir süreci başlatmıştır.

Ulusal Kurtuluş Savaşımız, 19 Mayıs 1919’da başlatılmış; Atatürk‘ümüzün liderliği altında yürütülen bu mucizevi savaşı, yine mucizevi nitelikteki devrimler izlemiştir. Atatürk’ün amacı, yalnızca bir savaşı kazanmak değildi; bu büyük insanın asıl savaşı, çağdaş, uygar nitelikteki devrimlerle yepyeni bir Türkiye yaratmak yolunda olmuştu.

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, onun yönergeleri doğrultusunda hareket etmeyi kabul etmiş olan kendisine sadık arkadaşlarıyla birlikte kazanmış; ancak, devrimleri tek başına yaşama geçirmiştir. Onun en yakınında bulunanlar bile, zaman zaman bu büyük insanın adımlarına ayak uyduramamış; onun gerisinde kalmıştır. Mustafa Kemal, 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi’nde zaferden sonra hükümet şeklinin Cumhuriyet olacağını dile getirmiş; ancak arkadaşları, onun bu düşüncesini paylaşmaktan çok uzak kalmıştı.

TERSİNE GİDİŞ

Şu gerçeği göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum: 1950 yılından bu yana, ülkemizde Atatürk Devrimi’ne karşı bir süreç başlatılmış ve günümüze değin süren bu süreçte iktidara gelen hükümetlerin çoğunluğu, din öğesini istismar etmek suretiyle, halkımızın büyük çoğunluğunu bu karşıdevrim sürecine inandırma yolunda çaba harcamıştır. Öte yandan ülkemizi yöneten kadrolar, genellikle iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla, Atatürk Devrimi’ni kendi dünya görüşleri çerçevesinde yorumlama yoluna gitmiş ve özellikle cahil ve eğitimsiz kitleleri etkileri altına almayı başarmıştır.

Ancak biz Atatürkçü aydınlar, büyük önderimizin bize 1919’da gösterdiği yoldan azimle ve sabırla ve bütün engellemelere karşı gelerek yürümeyi sürdürecek ve Atatürk Devrimi’ni ulusumuza benimsetmeyi, o büyük insana olan sevgimizin, saygımızın ve vefa borcumuzun bir göstergesi olarak başlıca görevimiz sayacağız.

Büyük Atatürk! Bizler, senin hedeflediğin çağdaş Türkiye’yi yaratmadaki kudreti damarlarımızda akan kanda bulacağız!

* Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, Ankara, Kasım 2016, s. 3

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

Av. Hüseyin Özbek
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Okura Kısa Not:

Lozan Antlaşması sonrasında, 6 Ekim 1923’de senelerdir düşman işgali altında inleyen İstanbul’a Türk Ordusu girer. Çizmeleriyle İstanbul’u 5 yıldır kirleten işgalciler Türk sancağını selamlayarak başları eğik İstanbul’u terk ederler

6 Ekim 2009’da İstanbul’daki kimi camilerin minarelerine kurtuluş sevincini ifade eden mahyalar asılmıştı. Kimi genç sefiller ve yandaş medya ortalığı birbirine katınca akşam beklenmeden mahyalar apar topar sökülmüştü! Bu yazı o günlerde kaleme alınmıştır. Güncelliğini yitirmediğini düşünüyorum.

Şehit ve gazilerimize saygı ve rahmetle…
*****

13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e işgal çizmeleri İstanbul kaldırımlarıyla birlikte Dersaadet ahalisinin şerefini, ırzını, onurunu da çiğneyip duracaktır. Seferden dönen Orduyu Hümayun’un tuğlarından, zafer sancağından gayrisini tanımamış İstanbullular esaretin simgesi yabancı bayrakları görmemek için işgal süresince gözlerini yerden kaldıramayacaklardır.

13 Kasım 1918, Sarı Paşa’nın da Filistin Cephesinden İstanbul’a dönüş günüdür. Boğaza demirlemiş 55 parçalık Müttefik donanmasının namlularının çevrildiği selatin camilerin minareleri suskun, yenilginin, esaretin utancı altında ezilen Türkler sessiz, şaşkındır. Gizlemeye gerek duymadıkları bir coşkuyla evlerini, işyerlerini düşman bayraklarıyla donatıp, işgali alkışlayan Osmanlının Hıristiyan uyrukları, kendileriyle yıllarca ekmeğini bölüşmüş Türk komşularını aşağılamakta, alaya almaktadır.

Sarı Paşa Dersaadet’e ayak bastığı gün, düşman zırhlıları arasından Boğazı geçerken davetsiz konukları geldikleri yere göndermek için imparatorluğun uzak coğrafyalarında kalan Mehmetler üzerine and içer.

İşgal namlularının altında Saltanat ve Hilafet makamına kurulmuş Vahdettin“Umutlarımı Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” dese de İngiliz diplomatlarına ve komutanlarına Londra’dan verilen talimat bambaşkadır: “Türklere yüz verilmeyecek ve ağır şekilde cezalandırılacakları kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde kendilerine anlatılacaktır.”

Anadolu’da başlayan milli direnişle çıldıran müttefikler 13 Kasım çıkartmasının yeterince caydırıcı olmadığını düşünmektedirler. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali başlar. Fındıklı’daki Millet Meclisi ( Meclis-i Mebusan ) başta olmak üzere İstanbul’un askeri ve sivil tüm stratejik noktalarına vahşice el konur. Sabahleyin Şehzadebaşı’ndaki 10. Tümen Karargâhı’nı basan İngilizler uykudaki Mehmetlerin üzerine ateş açar. 5 er şehit olur, 9’u yaralanır. Vatanseverler derdest edilip Bekirağa Bölüğü’ne tıkılırken görevde 1. haftayı henüz dolduran Salih Paşa Hükümeti halka; “Tam bir sükûnetle iş ve gücüyle meşgul olmasını” tavsiye etmektedir! Rumca yayınlanan Neogolos Gazetesi işgalin ertesi günü olan 17 Mart’ta; “Irkımız için yeni ufuklar, mukaddes dakikalar” başlığıyla çıkar!

İstanbul sokaklarından, hele Pera’dan Tatavla’dan üniforma ile geçme gafletinde bulunan Türk polislerinin, subaylarının apoletleri sökülmekte, şapkaları kapılmakta, ay yıldızları üzerinde tepinilmekte, işgalci bayraklarına, askerlerine selama zorlanmaktadır.

İşgal altında yaşamanın, öz vatanında köleleşmenin utancı, acısı içine işlemiş İstanbullular, Yunan Ordusunu 9 Eylül 1922’de Akdeniz’e döken Mehmetleri kucaklamak, al sancağa yüz sürmek için 6 Ekim 1923’ü bekleyeceklerdir.

Lozan Barış Antlaşmasıyla bağımsızlığı onaylanmış Türkiye’nin Gazi Ordusu, 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa’nın komutasında beş yıldır işgal altında yaşayan kente girer. Mütareke Hükümetlerinin işbirlikçi Sadrazamı Damat Ferit Paşa da kaçıp sığındığı Fransa’nın Nice kentinde Türk Ordusu İstanbul sokaklarında resm-i geçit yaparken, aynı gün hücceten ölüverir!

Pera’nın Cadde-i Kebir’inin İstiklal Caddesi, Tatavla’nın Kurtuluş, Şişli Caddesinin Halaskargazi oluşu aynı zamanda tutsaklıktan özgürlüğe ulaşmanın da kısa öyküsüdür.

Gazi Ordunun Gazi Mehmetlerine Şükrü Naili’nin komutasında Dersaadet’e ayak bastıklarında, gün gelip adlarının mahyalardan silinip, minarelerden apar topar indirileceğini söyleselerdi inanırlar mıydı dersiniz?

İstanbul’a girişlerinde dökülen gözyaşlarını, al bayrağa sürülen yüzleri, kendilerine dokunmak, terlerini koklamak için birbirini çiğneyenleri görünce, haklarını kat kat helal edip huzur içinde dünyadan ayrılan Mehmetler şimdikilerle helalleşir mi acep!

İşgal utancından özgürlüğün erdemine ulaşmanın 96. yıldönümünde yattıkları yerden doğruluverseler, sivil sıfatını kullanan her yaştan fonlu sefillere ilk sözleri ne olurdu Gazi Mehmetlerin?

Mahyalardan;

  • Ne Mutlu Türküm Diyene
  • Ordumuza Şükran Borçluyuz,
  • Kurtuluşun Kutlu Olsun,
  • Önce Vatan,
  • Milli Birlik Esastır,

yazılarını indirten Damat Ferit mirasçılarına şöyle bir bakıp yeniden uzandıklarında neler hisseder, neler düşünür dersiniz Mehmetler?

Çölün amansız sıcağına, Sarıkamış’ın imansız soğuğuna, düşmanın yağlı kurşununa, şarapneline bana mısın demeyen Mehmetleri biliniz ki, aldıkları bu son yara hepten öldürür.

Bu yaraya dayanamaz Mehmetler!
==================================

Dostlar,

Dostumuz sayın Av. Hüseyin Özbek’e bu irdelemesi için teşekkür ederiz..
Tarihi çarpıtmak isteyenlere tokat gibi bir yazı..

29 Mayıs 1453’ü  abartılı biçimde kutlayan Osmanlı hayranı Yeni Osmanlıcılar ve AKP şürekası, Fatih’in aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in İngilizlere teslim ettiğini untmuş görünüyor, unutturmaya çabalıyorlar..

İstanbul’u yeniden işgalden kurtararak anavatan Türkiye’ye katan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden geliyorlar..

Bu mudur tarih bilinci, vefa, hak bilirlik??
Yalan söylemek, hak yemek, halkı aldatmak.. dine – imana – kitaba sığar mı eyyyyy dini dar siyasal İslamcılar!?

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

VAHDETTİN, ATATÜRK’Ü SAMSUN’A VATANI KURTARMASI İÇİN Mİ YOLLADI?

VAHDETTİN, ATATÜRK’Ü SAMSUN’A VATANI KURTARMASI İÇİN Mİ YOLLADI?

Konk yazar : MUSTAFA SOLAK, TARİHÇİ-YAZAR

Tarih ders kitaplarında cumhuriyet tarihimiz çarpıtılıyor. 12. Sınıf T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabının 62. sayfasında “Vahdettin, Atatürk’ü Samsun’a vatanı kurtarması için mi yolladı” tezinde bulunanların iddiasını güçlendirircesine Atatürk’ün Falih Rıfkı Atay’a Samsun’a çıkmadan önce padişah ile yaptığı konuşma aktarılmıştır. Falih Rıfkı Atay’ın 20 Mayıs 1930’da Milliyet, gazetesinde yazdığı yazı ders kitabında “Mustafa Kemal Paşa anlatıyor” başlığı altında şu şekilde yer almıştır:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir odasında Vahdettin’le diz dize denecek kadar yakın oturduk. O’nun sağında hemen dirseğini uzatarak dayandığı bir masa üstünde bir kitap vardı. Odanın Boğaz’a doğru açık penceresinden gördüğümüz manzara şu idi: Yan yana demirlemiş birkaç sıra zırhlı. Cephe topları sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuştu. Söze Vahdettin başladı:

-Paşa, Paşa, şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne basarak,

– Tarihe geçmiştir. O zaman masa üstündeki kitabın tarih kitabı olduğunu öğrendim. Soğukkanlılık ve dikkatle dinliyordum.

– Bunları unut, dedi. Şimdi yapacağın hizmet, şimdiye kadar yaptıklarından mühim olabilir. İstersen devleti kurtarabilirsin.

– Hakkımdaki teveccühünüze teşekkür ederim. Memleketi kurtarmak için elimden geleni yapacağıma şüphe etmeyiniz.”[1]

Metnin sonunda da öğrenciye şöyle bir ödev veriliyor:

“Okuma parçasını inceleyip Sultan Vahdettin’in Millî Mücadele’ye bakışını değerlendiriniz.”

Bu metinden sonra öğrenci padişahın, Atatürk’ü milli mücadeleyi başlatması, vatanı kurtarması için yolladığını düşünür.

  • Oysaki Atatürk, İngiltere Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. maddesi uyarınca Karadeniz’i işgal etmesin diye bölgedeki silahlı Türk direnişçilerine engel olunması için yollanmıştı.

Önceki ders kitabında bu şekilde anlatılıyordu ama çıkarıldı. Hatta Atatürk’ün vatanın kurtarılması için padişah ve hükümetten fayda olmadığından dolayı Şişli’deki evinde, ülkemizin kurtuluşu ile ilgili olarak güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar düzenlediğine, İstanbul emperyalist işgal altında olduğundan buradan bir an önce ayrılması gerektiğine ilişkin cümleler kaldırıldı.

Önceki ders kitabında Atatürk’ün Samsun’a çıkış gerekçeleri şöyle verilmişti:

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Osmanlı Hükûmetinin çağrısı üzerine İstanbul’a geldi (13 Kasım 1918). Burada bir süre kendisine resmî görev verilmedi. Mustafa Kemal Paşa, bu süre içinde ülkeyi ve devleti kurtarma yollarını araştırdı. Bir dizi görüşmede bulundu.

İstanbul’da kaldığı zaman diliminde Şişli’deki evinde, ülkemizin kurtuluşu ile ilgili olarak güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda vatanı işgalden kurtarmak için kendi fikirlerini anlattı. Ancak İstanbul işgalci devletlerin sıkı denetimi altında bulunduğundan, burada bir şey yapmak olanaklı değildi. Sonunda etkin bir savaşın Anadolu’da yapılabileceğini anlayarak Anadolu’ya geçiş yollarını aramaya başladı. Bu dönemde Yunanların kışkırtmasıyla özellikle Trabzon ve Samsun’da bir Rum Pontus Devleti kurulması çalışmaları yapılıyordu.

Ancak ABD Başkanı Wilson’un Birinci Dünya Savaşı’na girerken ortaya koyduğu kimi ilkeler vardı. Buna göre, burada bir devlet kurulması için en az beş yıl geçmesi ve bu beş yılın sonunda yapılacak halk oylamasında Rumların çoğunlukta olması gerekmekteydi. Fakat bu bölgede Türkler çoğunluktaydı ve beş yıl içinde de Rumların Türklerden fazla olmasına olanak yoktu. Bu yüzden Rumlar silahlı çeteler kurarak Türklere karşı büyük saldırılar düzenlediler. Bu saldırılarla Türkleri bölgeden göçe zorlayarak çoğunluğa ulaşmayı amaçlamaktaydılar. Bu duruma karşılık bölgede yaşayan Türkler, silahlanarak kendilerini savunmaya başladılar. Silahlı direnişin, kendi planlarını altüst ettiğini gören Yunanistan, Rumların isteği üzerine İngiltere’ye başvurdu. Samsun ve Trabzon bölgesindeki Rumların, Türkler tarafından saldırıya uğradığını ileri sürdü ve saldırıların durdurulmasını istedi. İngiltere, durumu araştırmadan Osmanlı Hükûmeti’ne bir nota vererek bu bölgedeki silahlı Türk direnişçilerine engel olunmasını istedi. Aksi hâlde Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. maddesi uyarınca bölgeyi işgal edeceğini bildirdi. Osmanlı Hükûmeti, Samsun ve çevresindeki karışıklığı önlemek için bu görevi Mustafa Kemal Paşa’ya önerdi. Böylelikle Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırarak onun gizli çalışmalarını da önleyebilecekti.”[2]

Yeni ders kitabında ise bu ifadeler kaldırılarak Atatürk’ün Samsun’a gönderiliş gerekçelerinden; bölgedeki Türk direnişçilere engel olması, İstanbul’dan uzaklaştırılarak milli mücadeleyi örgütlenmesinin önlenmek istenmesi amaçları gözden uzak tutuldu.

Görüldüğü gibi devrim tarihimiz çarpıtılarak padişah – halife ekseninde bir tarih kurgulanıyor ve Atatürk önemsizleştiriliyor. Bu gidiş, Atatürk’ün Vahdettin’in emirlerine karşı çıktığı yönündeki tarih tezlerinin de daha çok gündeme getirilmesine neden olacaktır.

Yerel seçimlerin de gündeme girdiği ortamda vaatlerden çok toplumu kutuplaştıran bu eğitim sistemine karşı gelerek halkı kazanabiliriz. Kutuplaşmayı bitiren, milleti birleştiren daha çok oy alacaktır. Bu bakımdan, ders kitaplarındaki bu duruma karşı imza masaları açarak, etkili panellere halkı aydınlatarak tehlikeye dikkat çektiğimiz gibi seçim çalışması da yapmış oluruz. Değerlendirmenize sunarım. Ben de bu husustaki çalışmalarınıza katkı sunarım.

[1] Akif Çevik, Gül Koç, Koray Şerbetçi, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 12, T.C. MEB Devlet Kitapları, Ankara, 2018, s.62. Ders kitabını şu bağlantıdan indirebilirsiniz:  http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=7272.
[2] Mahmut Ürküt, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 11, Ata Yayıncılık, Ankara, 2017, s. 61-62. Ders kitabını şu bağlantıdan indirebilirsiniz:http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=4554.