Etiket arşivi: Vahdettin

100 YIL SONRA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM

Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net            profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik           twitter : @profsaltik    

Saltanatın / padişahlığın kaldırılması, Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922’de kabul ettiği 308 sayılı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair” adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir.. 1299…. 1 Kasım 1922.. 623 yıllık Osmanlı devleti tarihe karışmıştır.

Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım 1922 günü son toplantısını yapan Osmanlı kabinesi istifasını son padişaha sunmuştur. 5 Kasım 1922de Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet Paşa (Bele), tüm bakanlık müsteşarlarını Divanyolu’nda toplayarak tüm çalışmalarına son vermelerini tebliğ etmiştir. 7 Kasım 1922’de Babıali’deki başbakanlık ofisi resmen boşaltılmış ve Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’nin yayını durdurulmuştur.
***
Şu sözler, son (36.) Osmanlı Padişahı Halife-Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in :

  • “Koşullar ne denli ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere’nin doğudaki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra bağış ve iyiliklerini kazanabiliriz.”

Ardından, Paris Konferansı’nda Vahdettin’in Sadrazamı ve damadı Ferit Paşa, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, ekonomik, parasal, hukuksal bağımsızlık.. gibi en yaşamsal istemlerden vazgeçer. Hatta, Bakanlıklarda İngiliz Müsteşar bulunması, illerde vali yardımcılığı görevini İngiliz konsolosların yapması ve Osmanlı maliyesinin tümüyle İngilizlerin denetimine bırakılması bile Vahdettin tarafından önerilir. Yeter ki, son (36.) Osmanlı Padişahı “Halife-Sultan” VI. Mehmet Vahdettin, içi boşaltılmış – göstermelik  taht ve tacından geri kalmasın. Ülke parçalanmış, açıkça sömürgeleşmiş, ulus tutsaklaşmış ve vatan toprakları bir avuç kalmış olsa da..

Ülkeyi böylesine satan, vatan haini bir Osmanlı saltanatının işbaşında daha çok tutulmasının ulusa hiçbir yararı olmadığı ortadayken, Lozan Barış Görüşmelerine bağlaşıklarca (İtilaf Devletleri) taraf olarak çağrılınca, Mustafa Kemal Paşa’nın sabrı taşar. Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca emperyalistlerle işbirliği yaparak ülkeyi arkadan hançerleyen Osmanlı Saltanat kadrosunun artık ulusa daha çok ihanetine katlanılamazdı. Mustafa Kemal Paşa ve Türk ulusu “ya bağımsızlık ya ölüm” ilkesiyle şanlı Kurtuluş Savaşı’nı verirken, Vahdettin ve tayfası düşmanla açık işbirliği içindeydiler. Yıllarca savaş alanlarında kan, can ve gözyaşıyla kazanılan ulusal bağımsızlığın ve utkunun Lozan Konferansı’nda masada tehlikeye atılmaması gerekiyordu.

İşte bu gerekçelerle, 1 Kasım 1922’de Saltanat ve Hilafet (Halifelik) birbirinden ayrılarak Saltanatın kaldırılması, TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’nın şu kararlı sözlerinin ardından oybirliği ile kabul edildi :

  • “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.
  • Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardı.
  • Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir.
    Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir.
  • Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir.
  • Bu behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır…
  • Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.”

İşgalci İngiliz dostlarının (!), kendisinin istemini izleyen gün Malaya zırhlısıyla 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan Malta’ya kaçırdıkları son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in (Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi davranışı görülmemiştir!) Halifeliği de kaldırıldı ve yerine Abdülmecit Efendi seçildi. Böylece ulus yönetiminin demokratikleşmesi ve Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi için çok önemli bir adım daha atılmış oldu.

  • Kimi aymazların dediği gibi Mustafa Kemal Paşa diktatör olsaydı,
    kendisine önerilen Halife-Padişah makamını kabul ederdi
    .
  • Oysa O, “en büyük yapıtım” dediği Cumhuriyet’in,
    TBMM istenciyle seçilen demokrat, çağdaş Cumhurbaşkanı olmayı yeğlemiştir.

Böylelikle; Padişahın tebası-kulu olan insanımız, Cumhuriyetin yurttaşı olma yolunda çok önemli bir kazanım sağlamıştır. Egemenliğin kaynağı, gökyüzünden yeryüzüne indirilerek Anadolu Aydınlanma Devrimi’nin en önemli adımı atılarak, Türkiye’nin çağdaş dünyada kendine yaraşır yeri pekiştirilmiştir.
***
1 Kasım 1928’de ise Latin harflerinden oluşan yeni Türk abecesi (alfabesi) kabul edilmiştir. Hard Devrimimizi de içten kutluyoruz 94 yıl sonra.. (Bu akşam, bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği‘nin  bir anma ve ödül toplantısı olacak Ankara Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız :
DİL DERNEĞİ; HARF DEVRİMİ’NİN 94. YILI | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM)

Türk Ulusuna; Anayasamızın 2. maddesinde, “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde” 6 temel niteliği tanımlı –insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti– olan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetimizde sonsuza dek onurlu bir yaşam diliyoruz..

Cumhuriyetimiz, 99 yılda kendisine kol – kanat gerecek aydın kadroları – kuşakları yetiştirmiştir.

Ayrıca 1 Kasım 1922’den bu yana tarihin köprülerinin altında çooook sular akmıştır.. Küresel toplum insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, çevreci, hukuk devletine evrilmektedir.

Çağımız İNSAN HAKLARI ÇAĞIDIR.. 

Türkiye’de de hiç kimse ama hiç kimse suları tersine akıtmaya ya da tarihin tekerleğini değil tersine çevirmek, çomak sokmaya bile kalkışmamalı, dahası yeltenmemelidir. Herkes haddini bilmelidir. Despotik – teokratik rejimlerin sonu gelmiştir; doğrudan demokrasi yakındır.

AKP=RTE iktidarı / TEK ADAM REJİMİ, Millet – UlusdeğilÜmmet – tebaapeşinde koşmayı bırakmalıdır, boşuna döner avare kasnak ve kendini tüketir.. Ülkemiz sınırlı kaynaklarını boşa tüketiyor, enerjisini yersiz kullanıyor. Oysa 21. yy’da uluslararası toplum ile küresel rekabet öylesine zor, öylesine güç, öylesine bilimsel – akılcı yönetim ve toplumsal düzen istiyor ki… anlatmak kolay değil.. Biatçı ümmet sürüsü değil özgür yurttaşlar!

  • 100. yılda AKP = Erdoğan köktenci bir politik muhasebe yapmalı ülkenin – ulusun geleceğini tehlikeye atacak en küçük bir girişimden bile mutlak olarak, AR-TIK sakınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti yüzbinlerce şehit-gazi kanı ile kurulmuştur!

Ar-tık; insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti saldırısı bitmelidir.

  • Saltanat – Halifelik tarihin çöplüğünde tükenip bitmiştir.
  • Egemenlik, bağsız – koşulsuz Ulusundur!
  • Demokratik Cumhuriyet fazilettir (erdemdir) ve özellikle kimsesizlerin kimsesidir!

Bu tartışılmaz gerçekleri içinize sindirmeli ve tek başına iktidarınızın 20. yılı biterken, rotanızı doğru belirlemelisiniz.. Hem siz, hem ülke yoruldu hem de Cumhuriyetçilerin sabrı tükeniyor..

Sevgi ve saygı ile.
01 Kasım 2022, Ankara

 TÜRK MİLLETİNİ “KOYUN SÜRÜSÜ” OLARAK GÖREN VE ONLARI BATILI CELLÂTLARIN KANLI ELLERİNE TESLİM EDEN TİPİK BİR OSMANLI PADİŞAHI – VAHDETTİN

TÜRK MİLLETİNİ “KOYUN SÜRÜSÜ” OLARAK GÖREN VE ONLARI BATILI CELLÂTLARIN KANLI ELLERİNE TESLİM EDEN TİPİK BİR OSMANLI PADİŞAHI – VAHDETTİN

ve 

-BU KORKUNÇ  TÜRK  KATLİAMINI  DURDURMAK ÜZERE
SAMSUN’A  ÇIKAN  O BÜYÜK TÜRK KAHRAMAN-

Güzide Filiz Tuzcu
Tarihçi
19 Mayıs 1919

19 Mayıs 1919 –  19 Mayıs 2021,  “Büyük Atatürk’ümüzü Anma ve Gençlik Bayramımızın 102. Yıldönümü Asil Türk Milletine KUTLU OLSUN” diyerek yazıma başlıyorum. Ancak bu kutlamanın hemen ardından durup, çok iyi düşünmemizi ve kendimizi sorgulamamızı istiyorum. Bu bağlamda 19 Mayıs 1919 tarihinin, Türk Milleti için nasıl yaşamsal bir dönüm noktası olduğunu anlayabilmek için KURTULUŞ VE KURULUŞ TARİHİMİZİ doğru bilmemizin ve doğru öğretmemizin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

Çünkü 1938 sonrasında biz Türklere tarihimiz maalesef doğru anlatılmamıştır! Şöyle ki : Tarihimiz budanmış, hatta Osmanlılar lehine değiştirilmiş ve sansürlenmiştir! Böylece Milletimize “MİLLİ HAFIZA” kazandıracak olan Tarih İlminin bilhassa engellendiğini ve TARİHSEL GERÇEKLERİN Türklerden bilhassa gizlendiğini önemle vurgulamak istiyorum.

Gizlenen söz konusu tarih gerçekler nelerdir? Bunların başında – Büyük ve Bilge Atatürk’ün yaşamsal derecede önem verdiği, muazzam medeniyetler tarihini kapsayan Antik Türk Tarihimiz gelmektedir.  Dünyada varlığı bilinen en eski kavim – en eski ulus olan Türklerin 16 bin yılın üstünde devasa bir geçmişleri vardır. Türklerin, Paleolotik Çağlardan, yani en erken taş devrinden itibaren (AS: başlayarak) Orta Asya’da (eski adıyla Türkmenistan – Türklerin Diyarında), Anadolu, Akdeniz ve Ege Adaları ve Doğu Avrupa topraklarında var oldukları – yerleşik düzene geçtikleri ve dünya medeniyet mirasının temelinde yer aldıkları bilimsel verilerle – arkeolojik ve biyolojik bulgularla kanıtlanmıştır. Ancak Tarih biliminin gün ışığına çıkarmış olduğu – Türklerin lehine olan söz konusu bu Gerçek Antik Tarih, tamamen (AS: tümüyle) kendi siyaset ve çıkarları doğrultusunda hareket eden emperyalist batılılarca baskılanmış, antik adlar ve kronoloji Greklerin ve İtalyanların lehine değiştirilerek,  antik medeniyetlerin “TÜRK Orijinleri” gizlenmiştir! Ve Batı menşeli (AS: kaynaklı) bu sahte antik tarih, 1938 sonrasında kimi önemli Türk siyasetçiler ve sözde bilim insanlarınca da maalesef desteklenmiştir!

Neden mi? Çünkü Türklerin verimli – zengin topraklarına göz koyan Batılılar, bu toprakların binlerce yıllık sahiplerinin Türkler olduğunun bilinmesini, 20 yüzyıl başında da, şimdi de kesinlikle istememektedirler. Bunun için onlar, sahte bir tarih senaryosu yazdırarak, “Türkleri uzak Asya’dan gelmiş, işgalci, göçebe, barbar ve medeniyetsiz – aşağı tabaka – 2.  3. sınıf insanlar” olarak tanımlamış olup, 1. Dünya Savası sonrasında da Türk soykırımı gerçekleştirmek ve Türk topraklarını tamamen ele geçirip, Türkleri Anadolu’dan atmak üzere bütün güçleriyle harekete geçmişlerdi…

Ve bu hak – hukuk – bilim tanımaz – saldırgan – işgalci  emperyalist  güçlerin  en büyük yardımcıları da, Türklerin yüzyıllarca sadakatle hizmet ettikleri – hatta kulluk ettikleri Osmanlıların soyundan gelen son padişah Vahdettin olmuştur! O Vahdettin ki Rauf Orbay’a

  • Türk Milleti koyun sürüsüdür, idaresi için bir çoban lâzım, o çoban da benim demiştir.  (Rauf Orbay Hatıraları, s. 240 – 241)

Vahdettin aynen düşündüğü gibi de hareket etmiş ve Türk Milletini, mezbahaya sürülen koyunlar gibi işgalci güçlerin kanlı ellerine teslim etmiş, bu korkunç saldırılara, tecavüzlere ve katliamlara razı gelmeyen Türkleri  – yani Milli Güçleri de “asi” ilân ederek, yabancılarla birlikte ortak oluşturduğu Osmanlı ordularını üzerlerine saldırtarak, Anadolu’yu Türk kanıyla sulanan – kan gölüne çevirmiştir. Yani Türkler hem dış güçlerin saldırılarına, hem de bu dış güçlerle – kendi saltanatını korumak üzere işbirliği yapan – kendi padişahlarının ihanet ve saldırılarına maruz kalmışlardır…

1938 sonrası Türklerden gizlenen ikinci bilimsel gerçek ise son derece görkemli – medeni ve güçlü bir geçmişe sahip olan Türk Milletinin, Osmanlı devrinde (600 küsur yüzyıl…), Osmanlı padişahlarınca “Türklük ve Din maskesiyle” başlarına getirilen korkunç  felâketler ve yıkımlardır! Bir başka deyişle Türkler, Osmanlılarca derin köklerinden koparılmışlar, Osmanlı padişahlarına, onların yabancı – Hıristiyan / Yahudi cariyelerine, eşlerine, nedimlerine (Osmanlı şehzade ve padişahlarının erkek oda hizmetçileri iç oğlanlar, ki padişahlar sırf bu devşirme iç oğlanlardan  hoşlanıyorlar diye bunlar, Ordu Komutanları, Sancak Beyleri, Beyler Beyleri, hatta Sadrazam bile yapılmışlardır)  bu yabancılara  kul – köle edilmişlerdir!

Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, oda hizmetçisi – oda arkadaşı – devşirme iç oğlan Hıristiyan Pargalı genci (ona İbrahim adını takmıştır) koskoca Osmanlı İmparatorluğuna sadrazam yapmıştır! Böylece Türkler, yabancı kökenli bu devşirme yöneticilere tutsak edilerek, binlerce yıllık tarihleri, kahraman ataları, ulusal kimlikleri ve özgürlükleri tümüyle unutturulmuş, ve ayrıca

  • Kuran’ın tebliğ ettiği İslam ile ilgisi olmayan sözde bir İslâm ile kandırılarak, ümmet anlayışı içinde eritilmişler ve

kendi kurdukları – emekleri, kanları ve canlarıyla  yaşattıkları imparatorlukta aşağılanarak, cahil ve yoksul düşürülmüşlerdir!

O halde Büyük Atatürk salt işgalci dış düşmanlarla karşı savaşmamıştır, iç cephede yüzyıllarca Türk düşmanlığı güden – Türkleri ezen Osmanlılar ve onların fanatik taraftarlarıyla da savaşmak zorunda kalmıştır.  Böylece O, Türk Milletinin hak ve hukukunu, yaşam hakkını ve yurdunu iç ve dış düşmanlara karşı cesaretle – büyük özverilerle savunmuş, Türkleri yeryüzünde yok olmaktan – evsiz – yurtsuz perişan kalıp, başka topraklara sığınmaktan, başkalarına muhtaç olmaktan ve köle olmaktan da  kurtarmıştır. İşte 19 Mayıs 1919, bu kurtuluşun ilk dev adımdır.

Ancak 10 Kasım 1938’den sonra Türk Milleti, ne yazık ki bir kez daha iki yüzlü siyasetlerle – takiyye ile kandırılmış, bir kez daha tarihinden, kültüründen, KURAN’IN TEBLİĞ ETTİĞİ GERÇEK İSLÂM’dan koparılmıştır! Türkler bir kez daha Gerçek İslâm Dini ile hiçbir ilgisi olmayan, Türklere tümüyle yabancı Arapça ezberlere, otomasyona bağlanmış – biçimsel – ruhsuz ibadetlere ve simgesel kıyafetlere (AS: giysilere) dayanan sahte bir dine mahkum edilmişlerdir! Söz konusu bu tarihsel gerçekleri gündeme getirmeden hiçbir Ulusal ya da Dinsel Bayramımızı kutlamaya kanımca hakkımız yoktur!

O halde her ULUSAL ve DİNSEL BAYRAMLARIMIZDA”, Tarih biliminin ortaya koyduğu bu yaşamsal gerçekleri vurgulamamız ve 1938 sonrası “Cumhuriyet Kazanımlarımızın” nasıl bir bir saldırıya uğradıklarını sürekli yinelememiz gerekmektedir.

Ki bu kazanımlarımız içinde kanımca en önemlisi de şudur :

19 Mayıs 1919’a dek yüzyıllarca ezilen, aşağılanan, dayatma ve baskılarla “kula kul edilen Türk Milleti”  bu tutsaklık ve zulümden kurtarılmış, kendi yazgısını kendi eline almış, binlerce yıllık köklü ÖZÜNE DÖNDÜRÜLMÜŞ, böylece yeniden Türklerin kendine güven duymaları sağlanarak, kendi Devletince değer gören, yarınlarına umutla bakan, onurlu, saygın, özgür ve mutlu birer vatandaşlar olmaları sağlanmıştır.

Hatta anımsatmak isterim ki; Osmanlılardan kalma içimizde bunca hain ve düşman barındıran bir millet olarak bugünlere dek sapasağlam ayakta kalabilmemiz, bugünlere gelebilmemiz bile o 19 Mayıs 1919 –  10 Kasım 1938 dönemi muazzam kazanımlarımız sayesindedir.

Şayet Mustafa Kemal Paşa Aziz Türk Milletini ve Binlerce Yıllık Türk Yurdu Anadolu’muzu kurtarmak azmiyle her türlü tehlikeyi ve yokluğu göze alarak, dahice  planlar ve  olağanüstü özveriler göstererek, hatta canını bile ortaya koyarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp, KURTULUŞ MEŞALESİNİ yakmasaydı ve her adımında büyük savaşımlar vererek, cesaretle ve  kararlılıkla yürümeseydi – kahramanca savaşmasaydı, bugün ne Türkiye Cumhuriyeti vardı, ne Türkçe Dilimiz, ne İslâm Dinimiz,  ne Türk Kültürümüz vardı,  ne de onurumuz,  özgürlüğümüz ve Türklüğümüz vardı…

Son olarak şunu belirtmek isterim ki;

Bizler Büyük Atatürk’ü 19 Mayıs’ta bir kez daha tarifsiz sevgi, saygı, minnet ve özlem duygularımızla, rahmetle anarken, O’nu tarihsel bakış içinde – empati (AS: özdeşim) yaparak – NUTUK’u / SÖYLEV’i dikkatlice okuyarak, o günleri hayalimizde canlandırarak O’nu anmamız gerekmektedir.

Evet 19 Mayıs 1919, Büyük Atatürk’ümüzün  ve O’nun çok sevdiği Asil Türk Milletinin GERÇEK DOĞUM GÜNÜDÜR!

KUTLU OLSUN!
KUTLU OLSUN!
KUTLU OLSUN!
Nice binlerce senelere inşallah…

AYASOFYA

AYASOFYA

Suay Karaman 

29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, onbir yüzyıldır Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı, cami olarak ibadete açmış ve beş yüzyıl boyunca cami olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında fethedilen İstanbul, 1918-1923 yılları arasında işgal edilmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin’in ülkesini bırakıp kaçmasıyla, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi son bulmuştur. Eşsiz liderimiz Atatürk’ün öncülüğünde kazanılan bağımsızlık savaşı sonrasında İstanbul, 6 Ekim 1923’te işgalden (AS: yaklaşık 5 yıl!) kurtulmuştur. 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Ayasofya’nın müze yapılmasına yönelik ilk karşı çıkış, Said Nursi yandaşlarından Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkarttığı Serdengeçti adlı derginin Ağustos 1952 tarihli sayısındaki “Ayasofya” yazısıyla başlamıştır. Yazıda Ayasofya’yı müzeye dönüştürenlere ağır saldırılarda bulunulmasına karşılık, açılan dava sonucunda ceza verilmemiştir. Daha sonraları 1986-2016 arasında Zaman gazetesi ve 1994-2016 arasında Aksiyon dergisi bu konuyu gündeme getirmiştir. Bazı siyasal partiler de oy toplamak amacıyla Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme propagandası yapmaya başlamışlar, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu kararının altındaki Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın cami olarak kullanılması için ilk olarak 2005 yılında Danıştay’a dava açarak, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasını istemişti. Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2005’te söz konusu Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetmişti. Daire, 31 Mart 2008’de ise Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı reddetmişti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 10 Aralık 2012’de, Danıştay 10. Dairesi’nin bu kararını onamıştı. Karar düzeltme isteği de 6 Nisan 2015’te reddedilmişti. Dernek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. 2018 yılında Anayasa Mahkemesi, Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması yönündeki istemin reddedilmesi nedeniyle din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruyu, “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu. Kısaca bugün Ayasofya’nın açılmasına neden olan kararın hukuksal sürecini başlatan bu Dernek, tüm davaları yitirmişti.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle 20 Aralık 2016’da yeniden Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesinin, öncelikle süre ve kesin hüküm nedenleriyle esasa girmeden usulden reddetmesi gerekirken, eski kararlarının aksine bu kez davayı görüşmeyi kabul etti. 2 Temmuz 2020 tarihindeki duruşmada Cumhurbaşkanlığı, bu derneğin açtığı davanın reddedilmesi gerektiğini, konuyla ilgili önceki kararlara ve hukuka verdiği referanslarla savundu. Ancak Danıştay 10. Dairesi 10 Temmuz 2020 tarihinde Ayasofya’nın cami olarak açılmasına karar verdi. Böylece siyasal iktidar Ayasofya’nın cami haline getirilmesi için siyasal sorumluluk almak yerine, Danıştay’ı ileri sürdü. Danıştay da, bir skandala imza atarak, padişahın mülkü olduğu ve cami olarak vakfettiği gerekçesiyle Atatürk’ün imzası bulunan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

  • Siyasallaşan yargının verdiği bu karar çok tartışılacaktır.
  • Çünkü yargı eliyle Atatürk Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir.

İstanbul’u en son fetheden Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Ayasofya bugün kilise olarak hizmet verecekti. Danıştay’ın iptal ettiği 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında Atatürk’ün de imzası vardır ve iptal edilen aslında o imzadır. Sorunu ortaya iyi koymak gerekir:

  • Sorun ibadet değildir, siyasal İslam’ın Atatürk’le kapanmayan hesabıdır,
  • demokratik ve laik cumhuriyetten rövanş alma isteğidir.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce 16 Mart 2019’da Tekirdağ’da düzenlediği mitingde Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:

  • “Bu işin bir siyasi boyutu var, yanı var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’ diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık, 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız.”

    Yine seçim öncesinde gençlerle yaptığı televizyon programında şunları söylemişti:

  • “Ayasofya’nın belirli bir bölümünde namaz kılınıyor. Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var. O bizim için daha ağırdır. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”

Bu sözlerini unutan AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesinin ardından yaptığı değerlendirme konuşmasında, 24 Kasım 1934 tarihli Mustafa Kemal Atatürk imzalı karar için “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.” ifadelerini kullanmıştır.

Ülkemizin kurtarıcısına, cumhuriyetimizin kurucusuna, eşsiz liderimiz büyük Atatürk’e hain diyenlerin aynaya bakmaları gerekir.

Her durumda uyuyan Türk Milleti, büyük kurtarıcımız Atatürk’ün ihanetle suçlanması karşısında tepki vermemeye ve sessizliğini korumaya devam etmektedir. Bunun yanında siyasal partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar da uyumaya ortaktırlar. Bu “hain” sözü için özellikle Cumhuriyeti kuran partinin yöneticilerinin yeri göğü inletmesi gerekirken, cılız tepkilerle geçiştirdikleri görülmektedir.

Bugün Atatürk‘ün imzaladığı kararnameyi iptal edenler, yarın Atatürk’ün imzaladığı başka kararları da iptal edeceklerdir. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar kapatıldı, Atatürk’ün kapattığı tarikat ve cemaatler ardına dek açıldı. Yarın Danıştay, laik cumhuriyeti ve devrimleri iptal eden kararlar aldığında, Ayasofya kararına sevinenler ne yapacaktır? Ayasofya’yı egemenlik kullanımı olarak görenler, Ege Denizi’nde 18 adamızın Yunanistan tarafından işgal edildiğini bilmiyorlar mı? Sivil darbe yapanları alkışlayanlar, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti yıkmak isteyen siyasilere yol verdiklerinin, destek olduklarının farkında mıdırlar?

Ayasofya’nın ibadete açılması Türkiye’ye ne kazandıracak? İbadet için cami eksiği mi var? Şimdi daha mı iyi Müslüman olundu? Türkiye’nin gündeminde bulunan ekonomik çöküş, açlık, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve terör unutturulmak istenmektedir. Bunların yanında Atatürk ve laik cumhuriyete düşmanlık büyük boyutlardadır. Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından yurt dışında yaşayan milyonlarca Müslümanın ibadet ettiği camilerin kiliseye çevrildiğini görürsek, söyleyecek sözümüz olmayacaktır.

Ayasofya’da ilk namaz 24 Temmuz Cuma günü kılınacak. 24 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve egemen bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı Lozan Antlaşması‘nın yıldönümüdür. Buradaki amaç bellidir: Cumhuriyetimizin kurucu belgelerine ve felsefesine meydan okunmaktadır. Muhalefeti ve Türk Milletini derin uykulardan uyandırmak için hepimiz el ele vererek, örgütlü çalışmalar yaparak, yeni yeni çoban ateşleri yakmalıyız. Yoksa artık Selanik’ten yeni bir harekât ordusunu beklemek hayalciliktir. (13 Temmuz 1920)

19 Mayısları Unutmamak

19 Mayısları Unutmamak

Batılılaşma ne demek?..(TAMAMI) - Aydınlık Gazetesi

Doç. Dr. Hüner TUNCER
Cumhuriyet, 19 Mayıs 2020

Mustafa Kemal’in, 1919 mayısında Anadolu’ya ayak bastığında kararı şuydu: Ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir Türk devletinin kurulması. Temel ilke, Türk ulusunun onurlu bir ulus olarak yaşamasıydı. Bu da, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilirdi. Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamazdı. Mustafa Kemal’in sözleriyle, yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, güçsüzlüğü ve uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildi.

Mustafa Kemal, 1927 yılında kaleme aldığı Nutuk’a şu sözlerle başlar*:

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel vaziyet ve manzara: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup (İttifak Devletleri), Harbi Umumi’de (Birinci Dünya Savaşı) mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename (ateşkes antlaşması) imzalanmış, Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.

  • Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilaf devletleri, mütareke hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. Nihayet, söze başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919da İtilaf devletlerinin rızasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka memleketin her tarafında, Hırıstiyan unsurlar gizli, açık, özel emel ve maksatlarının elde edilmesinin teminine, devletin bir an evvel çökmesine mesai sarf ediyorlar.”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün devraldığı ve üzerine yepyeni bir Cumhuriyet’i kurduğu Türkiye’de, 1919 Mayısı’ndaki durum budur!

BİR TÜRK DEVLETİ DOĞUYOR

19 Mayıs 1919, yeni bir Türk Devleti’nin doğmakta olduğunun simgesidir. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yeni bir Türk Devleti’ni kurma amacıyla Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmış ve geri dönüşü olmayan bir süreci başlatmıştır.

Ulusal Kurtuluş Savaşımız, 19 Mayıs 1919’da başlatılmış; Atatürk‘ümüzün liderliği altında yürütülen bu mucizevi savaşı, yine mucizevi nitelikteki devrimler izlemiştir. Atatürk’ün amacı, yalnızca bir savaşı kazanmak değildi; bu büyük insanın asıl savaşı, çağdaş, uygar nitelikteki devrimlerle yepyeni bir Türkiye yaratmak yolunda olmuştu.

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, onun yönergeleri doğrultusunda hareket etmeyi kabul etmiş olan kendisine sadık arkadaşlarıyla birlikte kazanmış; ancak, devrimleri tek başına yaşama geçirmiştir. Onun en yakınında bulunanlar bile, zaman zaman bu büyük insanın adımlarına ayak uyduramamış; onun gerisinde kalmıştır. Mustafa Kemal, 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi’nde zaferden sonra hükümet şeklinin Cumhuriyet olacağını dile getirmiş; ancak arkadaşları, onun bu düşüncesini paylaşmaktan çok uzak kalmıştı.

TERSİNE GİDİŞ

Şu gerçeği göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum: 1950 yılından bu yana, ülkemizde Atatürk Devrimi’ne karşı bir süreç başlatılmış ve günümüze değin süren bu süreçte iktidara gelen hükümetlerin çoğunluğu, din öğesini istismar etmek suretiyle, halkımızın büyük çoğunluğunu bu karşıdevrim sürecine inandırma yolunda çaba harcamıştır. Öte yandan ülkemizi yöneten kadrolar, genellikle iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla, Atatürk Devrimi’ni kendi dünya görüşleri çerçevesinde yorumlama yoluna gitmiş ve özellikle cahil ve eğitimsiz kitleleri etkileri altına almayı başarmıştır.

Ancak biz Atatürkçü aydınlar, büyük önderimizin bize 1919’da gösterdiği yoldan azimle ve sabırla ve bütün engellemelere karşı gelerek yürümeyi sürdürecek ve Atatürk Devrimi’ni ulusumuza benimsetmeyi, o büyük insana olan sevgimizin, saygımızın ve vefa borcumuzun bir göstergesi olarak başlıca görevimiz sayacağız.

Büyük Atatürk! Bizler, senin hedeflediğin çağdaş Türkiye’yi yaratmadaki kudreti damarlarımızda akan kanda bulacağız!

* Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, Ankara, Kasım 2016, s. 3

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

Av. Hüseyin Özbek
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Okura Kısa Not:

Lozan Antlaşması sonrasında, 6 Ekim 1923’de senelerdir düşman işgali altında inleyen İstanbul’a Türk Ordusu girer. Çizmeleriyle İstanbul’u 5 yıldır kirleten işgalciler Türk sancağını selamlayarak başları eğik İstanbul’u terk ederler

6 Ekim 2009’da İstanbul’daki kimi camilerin minarelerine kurtuluş sevincini ifade eden mahyalar asılmıştı. Kimi genç sefiller ve yandaş medya ortalığı birbirine katınca akşam beklenmeden mahyalar apar topar sökülmüştü! Bu yazı o günlerde kaleme alınmıştır. Güncelliğini yitirmediğini düşünüyorum.

Şehit ve gazilerimize saygı ve rahmetle…
*****

13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e işgal çizmeleri İstanbul kaldırımlarıyla birlikte Dersaadet ahalisinin şerefini, ırzını, onurunu da çiğneyip duracaktır. Seferden dönen Orduyu Hümayun’un tuğlarından, zafer sancağından gayrisini tanımamış İstanbullular esaretin simgesi yabancı bayrakları görmemek için işgal süresince gözlerini yerden kaldıramayacaklardır.

13 Kasım 1918, Sarı Paşa’nın da Filistin Cephesinden İstanbul’a dönüş günüdür. Boğaza demirlemiş 55 parçalık Müttefik donanmasının namlularının çevrildiği selatin camilerin minareleri suskun, yenilginin, esaretin utancı altında ezilen Türkler sessiz, şaşkındır. Gizlemeye gerek duymadıkları bir coşkuyla evlerini, işyerlerini düşman bayraklarıyla donatıp, işgali alkışlayan Osmanlının Hıristiyan uyrukları, kendileriyle yıllarca ekmeğini bölüşmüş Türk komşularını aşağılamakta, alaya almaktadır.

Sarı Paşa Dersaadet’e ayak bastığı gün, düşman zırhlıları arasından Boğazı geçerken davetsiz konukları geldikleri yere göndermek için imparatorluğun uzak coğrafyalarında kalan Mehmetler üzerine and içer.

İşgal namlularının altında Saltanat ve Hilafet makamına kurulmuş Vahdettin“Umutlarımı Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” dese de İngiliz diplomatlarına ve komutanlarına Londra’dan verilen talimat bambaşkadır: “Türklere yüz verilmeyecek ve ağır şekilde cezalandırılacakları kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde kendilerine anlatılacaktır.”

Anadolu’da başlayan milli direnişle çıldıran müttefikler 13 Kasım çıkartmasının yeterince caydırıcı olmadığını düşünmektedirler. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali başlar. Fındıklı’daki Millet Meclisi ( Meclis-i Mebusan ) başta olmak üzere İstanbul’un askeri ve sivil tüm stratejik noktalarına vahşice el konur. Sabahleyin Şehzadebaşı’ndaki 10. Tümen Karargâhı’nı basan İngilizler uykudaki Mehmetlerin üzerine ateş açar. 5 er şehit olur, 9’u yaralanır. Vatanseverler derdest edilip Bekirağa Bölüğü’ne tıkılırken görevde 1. haftayı henüz dolduran Salih Paşa Hükümeti halka; “Tam bir sükûnetle iş ve gücüyle meşgul olmasını” tavsiye etmektedir! Rumca yayınlanan Neogolos Gazetesi işgalin ertesi günü olan 17 Mart’ta; “Irkımız için yeni ufuklar, mukaddes dakikalar” başlığıyla çıkar!

İstanbul sokaklarından, hele Pera’dan Tatavla’dan üniforma ile geçme gafletinde bulunan Türk polislerinin, subaylarının apoletleri sökülmekte, şapkaları kapılmakta, ay yıldızları üzerinde tepinilmekte, işgalci bayraklarına, askerlerine selama zorlanmaktadır.

İşgal altında yaşamanın, öz vatanında köleleşmenin utancı, acısı içine işlemiş İstanbullular, Yunan Ordusunu 9 Eylül 1922’de Akdeniz’e döken Mehmetleri kucaklamak, al sancağa yüz sürmek için 6 Ekim 1923’ü bekleyeceklerdir.

Lozan Barış Antlaşmasıyla bağımsızlığı onaylanmış Türkiye’nin Gazi Ordusu, 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa’nın komutasında beş yıldır işgal altında yaşayan kente girer. Mütareke Hükümetlerinin işbirlikçi Sadrazamı Damat Ferit Paşa da kaçıp sığındığı Fransa’nın Nice kentinde Türk Ordusu İstanbul sokaklarında resm-i geçit yaparken, aynı gün hücceten ölüverir!

Pera’nın Cadde-i Kebir’inin İstiklal Caddesi, Tatavla’nın Kurtuluş, Şişli Caddesinin Halaskargazi oluşu aynı zamanda tutsaklıktan özgürlüğe ulaşmanın da kısa öyküsüdür.

Gazi Ordunun Gazi Mehmetlerine Şükrü Naili’nin komutasında Dersaadet’e ayak bastıklarında, gün gelip adlarının mahyalardan silinip, minarelerden apar topar indirileceğini söyleselerdi inanırlar mıydı dersiniz?

İstanbul’a girişlerinde dökülen gözyaşlarını, al bayrağa sürülen yüzleri, kendilerine dokunmak, terlerini koklamak için birbirini çiğneyenleri görünce, haklarını kat kat helal edip huzur içinde dünyadan ayrılan Mehmetler şimdikilerle helalleşir mi acep!

İşgal utancından özgürlüğün erdemine ulaşmanın 96. yıldönümünde yattıkları yerden doğruluverseler, sivil sıfatını kullanan her yaştan fonlu sefillere ilk sözleri ne olurdu Gazi Mehmetlerin?

Mahyalardan;

  • Ne Mutlu Türküm Diyene
  • Ordumuza Şükran Borçluyuz,
  • Kurtuluşun Kutlu Olsun,
  • Önce Vatan,
  • Milli Birlik Esastır,

yazılarını indirten Damat Ferit mirasçılarına şöyle bir bakıp yeniden uzandıklarında neler hisseder, neler düşünür dersiniz Mehmetler?

Çölün amansız sıcağına, Sarıkamış’ın imansız soğuğuna, düşmanın yağlı kurşununa, şarapneline bana mısın demeyen Mehmetleri biliniz ki, aldıkları bu son yara hepten öldürür.

Bu yaraya dayanamaz Mehmetler!
==================================

Dostlar,

Dostumuz sayın Av. Hüseyin Özbek’e bu irdelemesi için teşekkür ederiz..
Tarihi çarpıtmak isteyenlere tokat gibi bir yazı..

29 Mayıs 1453’ü  abartılı biçimde kutlayan Osmanlı hayranı Yeni Osmanlıcılar ve AKP şürekası, Fatih’in aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in İngilizlere teslim ettiğini untmuş görünüyor, unutturmaya çabalıyorlar..

İstanbul’u yeniden işgalden kurtararak anavatan Türkiye’ye katan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden geliyorlar..

Bu mudur tarih bilinci, vefa, hak bilirlik??
Yalan söylemek, hak yemek, halkı aldatmak.. dine – imana – kitaba sığar mı eyyyyy dini dar siyasal İslamcılar!?

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

VAHDETTİN, ATATÜRK’Ü SAMSUN’A VATANI KURTARMASI İÇİN Mİ YOLLADI?

VAHDETTİN, ATATÜRK’Ü SAMSUN’A VATANI KURTARMASI İÇİN Mİ YOLLADI?

Konk yazar : MUSTAFA SOLAK, TARİHÇİ-YAZAR

Tarih ders kitaplarında cumhuriyet tarihimiz çarpıtılıyor. 12. Sınıf T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabının 62. sayfasında “Vahdettin, Atatürk’ü Samsun’a vatanı kurtarması için mi yolladı” tezinde bulunanların iddiasını güçlendirircesine Atatürk’ün Falih Rıfkı Atay’a Samsun’a çıkmadan önce padişah ile yaptığı konuşma aktarılmıştır. Falih Rıfkı Atay’ın 20 Mayıs 1930’da Milliyet, gazetesinde yazdığı yazı ders kitabında “Mustafa Kemal Paşa anlatıyor” başlığı altında şu şekilde yer almıştır:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir odasında Vahdettin’le diz dize denecek kadar yakın oturduk. O’nun sağında hemen dirseğini uzatarak dayandığı bir masa üstünde bir kitap vardı. Odanın Boğaz’a doğru açık penceresinden gördüğümüz manzara şu idi: Yan yana demirlemiş birkaç sıra zırhlı. Cephe topları sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuştu. Söze Vahdettin başladı:

-Paşa, Paşa, şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne basarak,

– Tarihe geçmiştir. O zaman masa üstündeki kitabın tarih kitabı olduğunu öğrendim. Soğukkanlılık ve dikkatle dinliyordum.

– Bunları unut, dedi. Şimdi yapacağın hizmet, şimdiye kadar yaptıklarından mühim olabilir. İstersen devleti kurtarabilirsin.

– Hakkımdaki teveccühünüze teşekkür ederim. Memleketi kurtarmak için elimden geleni yapacağıma şüphe etmeyiniz.”[1]

Metnin sonunda da öğrenciye şöyle bir ödev veriliyor:

“Okuma parçasını inceleyip Sultan Vahdettin’in Millî Mücadele’ye bakışını değerlendiriniz.”

Bu metinden sonra öğrenci padişahın, Atatürk’ü milli mücadeleyi başlatması, vatanı kurtarması için yolladığını düşünür.

  • Oysaki Atatürk, İngiltere Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. maddesi uyarınca Karadeniz’i işgal etmesin diye bölgedeki silahlı Türk direnişçilerine engel olunması için yollanmıştı.

Önceki ders kitabında bu şekilde anlatılıyordu ama çıkarıldı. Hatta Atatürk’ün vatanın kurtarılması için padişah ve hükümetten fayda olmadığından dolayı Şişli’deki evinde, ülkemizin kurtuluşu ile ilgili olarak güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar düzenlediğine, İstanbul emperyalist işgal altında olduğundan buradan bir an önce ayrılması gerektiğine ilişkin cümleler kaldırıldı.

Önceki ders kitabında Atatürk’ün Samsun’a çıkış gerekçeleri şöyle verilmişti:

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Osmanlı Hükûmetinin çağrısı üzerine İstanbul’a geldi (13 Kasım 1918). Burada bir süre kendisine resmî görev verilmedi. Mustafa Kemal Paşa, bu süre içinde ülkeyi ve devleti kurtarma yollarını araştırdı. Bir dizi görüşmede bulundu.

İstanbul’da kaldığı zaman diliminde Şişli’deki evinde, ülkemizin kurtuluşu ile ilgili olarak güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda vatanı işgalden kurtarmak için kendi fikirlerini anlattı. Ancak İstanbul işgalci devletlerin sıkı denetimi altında bulunduğundan, burada bir şey yapmak olanaklı değildi. Sonunda etkin bir savaşın Anadolu’da yapılabileceğini anlayarak Anadolu’ya geçiş yollarını aramaya başladı. Bu dönemde Yunanların kışkırtmasıyla özellikle Trabzon ve Samsun’da bir Rum Pontus Devleti kurulması çalışmaları yapılıyordu.

Ancak ABD Başkanı Wilson’un Birinci Dünya Savaşı’na girerken ortaya koyduğu kimi ilkeler vardı. Buna göre, burada bir devlet kurulması için en az beş yıl geçmesi ve bu beş yılın sonunda yapılacak halk oylamasında Rumların çoğunlukta olması gerekmekteydi. Fakat bu bölgede Türkler çoğunluktaydı ve beş yıl içinde de Rumların Türklerden fazla olmasına olanak yoktu. Bu yüzden Rumlar silahlı çeteler kurarak Türklere karşı büyük saldırılar düzenlediler. Bu saldırılarla Türkleri bölgeden göçe zorlayarak çoğunluğa ulaşmayı amaçlamaktaydılar. Bu duruma karşılık bölgede yaşayan Türkler, silahlanarak kendilerini savunmaya başladılar. Silahlı direnişin, kendi planlarını altüst ettiğini gören Yunanistan, Rumların isteği üzerine İngiltere’ye başvurdu. Samsun ve Trabzon bölgesindeki Rumların, Türkler tarafından saldırıya uğradığını ileri sürdü ve saldırıların durdurulmasını istedi. İngiltere, durumu araştırmadan Osmanlı Hükûmeti’ne bir nota vererek bu bölgedeki silahlı Türk direnişçilerine engel olunmasını istedi. Aksi hâlde Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. maddesi uyarınca bölgeyi işgal edeceğini bildirdi. Osmanlı Hükûmeti, Samsun ve çevresindeki karışıklığı önlemek için bu görevi Mustafa Kemal Paşa’ya önerdi. Böylelikle Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırarak onun gizli çalışmalarını da önleyebilecekti.”[2]

Yeni ders kitabında ise bu ifadeler kaldırılarak Atatürk’ün Samsun’a gönderiliş gerekçelerinden; bölgedeki Türk direnişçilere engel olması, İstanbul’dan uzaklaştırılarak milli mücadeleyi örgütlenmesinin önlenmek istenmesi amaçları gözden uzak tutuldu.

Görüldüğü gibi devrim tarihimiz çarpıtılarak padişah – halife ekseninde bir tarih kurgulanıyor ve Atatürk önemsizleştiriliyor. Bu gidiş, Atatürk’ün Vahdettin’in emirlerine karşı çıktığı yönündeki tarih tezlerinin de daha çok gündeme getirilmesine neden olacaktır.

Yerel seçimlerin de gündeme girdiği ortamda vaatlerden çok toplumu kutuplaştıran bu eğitim sistemine karşı gelerek halkı kazanabiliriz. Kutuplaşmayı bitiren, milleti birleştiren daha çok oy alacaktır. Bu bakımdan, ders kitaplarındaki bu duruma karşı imza masaları açarak, etkili panellere halkı aydınlatarak tehlikeye dikkat çektiğimiz gibi seçim çalışması da yapmış oluruz. Değerlendirmenize sunarım. Ben de bu husustaki çalışmalarınıza katkı sunarım.

[1] Akif Çevik, Gül Koç, Koray Şerbetçi, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 12, T.C. MEB Devlet Kitapları, Ankara, 2018, s.62. Ders kitabını şu bağlantıdan indirebilirsiniz:  http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=7272.
[2] Mahmut Ürküt, Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 11, Ata Yayıncılık, Ankara, 2017, s. 61-62. Ders kitabını şu bağlantıdan indirebilirsiniz:http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=4554.

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

(Bu Söyleşi, Çorum Haber ve Çorlu Devrim gazetelerinde 07-11 Eylül 2018 günlerinde 5 bölüm olarak yayınlanmış, 09 Eylül 2018’de web sitemize konmuştur.)

SORULAR : Mustafa AYDINLI (E. Teknik Öğretmen)

YANITLAR : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Mülkiyeliler Birliği Üyesi   www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa AYDINLI
: Sayın Hocam, 30 Ağustos ‘zafer günü’ olarak simgeleşti ancak 26 Ağustos’ta başlayıp, 9 Eylül’e dek uzayan 14 günlük çok ilginç bir tarihsel süreç var. Bu sürecin güncel anlamını ÇORUM HABER okuyucuları için kısaca özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, size ve bu söyleşi fırsatını sağlayan Çorum Haber Gazetesine teşekkürle başlamak isterim öncelikle.

26 Ağustos 1922, İsmet Paşa’nın adlandırmasıyla “Başkumandan Meydan Muharebesi“ nin Afyon Kocatepe’den (1874 m rakımlı) başlatıldığı tarihtir. O günün belirlenmesinde işgal edilmiş Anadolu’da zamanın hızlanmış akışının ve koşulların asıl belirleyiciliği varsa da, Mustafa Kemal Paşa’nın kullandığı bir inisiyatif de vardır : O da, Alpaslan ve ordularınca Malazgirt ovasında 1071’de Bizans ile (Romen Diyojen) yaşanan meydan savaşı ile 851 yıl sonra yine aynı güne denk düşürmektir.

Bu ince esprinin – hesabın nedeni ise, 10 Ağustos 1920’de son (36.) Osmanlı Padişahı
VI. M. Vahdettin’in Sevr Anlaşmasını onaylaması ile kadim anayurt Anadolu’nun bile elden çıkışı ve emperyalistlerce işgal edilişidir. Bilindiği gibi Osmanlı Meclis-i Mebusanı, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edilidiğinde basılmış ve milletvekilleri tutuklanmış, sürülmüştü.
Tarih 16 Mart 1920 idi. Mustafa Kemal Paşa, bu çok acı olayı yüksek zekasıyla bir anlamda fırsata çevirmiş ve Anadolu’da – Ankara’da ivedilikle bir Milli Meclis toplanmasını tasarlamıştı. Bu önemli girişimi 23 Nisan 1920’de başarıya ulaşmış ve Ankara’da ilk Meclis BMM (Büyük Millet Meclisi) olarak 115 üye ile toplanmıştı. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kapanmasından 40 gün bile geçmeden. M. Kemal Paşa bir strateji dehası olduğundan, tüm ayrıntılara hak ettikleri önem verilmektedir. Dolayısıyla ilk iş, bir Meclis’e sahip olmaktır. Gecikilmemelidir, zamanlama da çok önemlidir, seçilen sözcüklerde.. Yeni Meclisin adı Osmanlı Meclis-i Mebusanı değil, “Büyük Millet Meclisi’ dir. Öte yandan Mustafa Kemal Paşa, Batı’ya mesaj vererek moral üstünlüğü yakalamaya çalışmaktadır. Osmanlı tebaasının değil ama Türk Milletinin Meclisi gene vardır, hemen yenisi oluşturulmuştur ve yeri Ankara’dır. İşgalci emperyalistlerle savaş, Anadolu’nun bağrında ateşlenecektir. Uluslararası ilişkilerde, dağıtılan bir Meclisin Ankara’da, 40 gün geçmeden toplanmasının anlamını muhataplar iyi kavramıştır.

Bir bölümü İstanbul’dan kaçabilen Osmanlı mebusları, bir bölümü Erzurum – Sivas Kongre süreçlerinde oluşturulan kadrolarla, 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan ilk Meclis, Sevr’i tanımadığını ve imzalayanları da (son Osmanlı Padişahı Vahdettin) “hain“ ilan ettiğini tüm dünyaya duyurmuştur. Bir başka anlatımla, Sevr Anlaşması tanınmadığına göre, Anadolu’nun işgali de reddedilmekle, bu amaçla bir Kurtuluş Savaşı başatılacağı ilan edilmiş oluyordu.

Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında ilk Meclis İngiliz emperyalizminin işgalci maşası Yunan birlikleri ile 2 kez 1. (6 -10 Ocak 1921) ve 2. İnönü muharebelerini (23-31 Mart 1921) başardı. Garp (Batı) cephesi komutanı İsmet Paşa, bu zaferleri ile, M. Kemal paşa’nın deyimi ile,
salt düşmanı yenmekle kalmamış, Milletin “makus“ (aksi giden) talihini de kırmıştır. Ardından, Sakarya’nın doğusuna geçerek Polatlı’ya dek yaklaşan, İngiltere adına Megali İdea hayalleri ile kışkırtılarak vekalet savaşı (proxy war) yürüten Yunan orduları ile Sakarya Meydan Savaşı verilmişti. M. Kemal Paşa komutasında 23 Ağustos – 12 Eylül 1921 arasında 22 gün – 22 gece süren büyük savaş başarılmış ve Yunan orduları püskürtülmüştü. 1683’teki 2. Viyana kuşatmasından 239 yıl sonra ilk kez Batı karşısında gerileme durdurulmuştu, ancak ne yazık ki, öz yurt topraklarında..

Fakat işgal bitirilebilmiş ve Sevr tümüyle yırtılabilmiş değildi. Sevr uyarınca İtilaf devletleri hemen hemen tüm Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Bize koşullu olarak bırakılan orta Anadolu 286 bin km2 idi, o da gereğinde işgal edilebilecekti Sevr Anlaşması uyarınca ve bu toprak parçacığı salt Karadeniz’e açılabiliyordu. Ege, Marmara, Akdeniz ile deniz sınırı yoktu! M. Kemal Paşa, bu duruma isyan ile 30 Ağustos sabahı ordularına “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutu vermişti. O dönemde Ege – Akdeniz bir bütün olarak görülüyor ve Akdeniz olarak adlandırılıyordu.

Anadolu’nun işgaline son vermek için bir “Kutsal İsyan“ başlatmak gerekiyordu Hasan İzzettin Dinamo’nun ünlü tarih romanına verdiği adla. Bu amaçla hazırlıklar olağanüstü zor koşullar ve yokluklar içinde yürütüldü 26 Ağustos’ta başlatılacak vatan savunması için. Daha 13 ay önce, Tekalif-i Milliye yasası ile perişan durumdaki Anadolu halkının elinde ne varsa yarısına saha sonra ödenmek üzere el konmuştu. Demiryolları imtiyazını Batılı şirketlere kapitülasyon olarak vermişti Osmanlı. Doğu cephesinden mühimmatı Batı’ya sevk edebilmek, ancak,
gayr-ı müslim tren makinistlerinin ensesine tabanca dayayarak olanaklı olabiliyordu.

Sayısı iki yüzbini aşan asker varlığı ve İngiltere’den “satın alınan“ ağır silahlarla Yunan ordusu
Batı Anadolu’yu işgal etmişti. Savaş hukuku diye bir şey tanımıyor, zulüm yapıyor,
ırza geçiliyordu. Elde ne kaldı ise denk bir askeri güç toplanmalı ve bu işgalci – talancı ordu Anadolu’dan sökülüp atılmalıydı..

İşte 26 Ağustos 1922 sabahına bu koşullarda (konjonktürde) gelinmişti. Mustafa Kemal Paşa, Malazgirt Meydan Savaşı kazanımları Sevr ile Osmanlı tarafından elden çıkarıldığı için,
bir tür rövanş, Sevr’in intikamı peşinde idi. Alpaslan’ın ve ordularının ruhları şad edilecekti yeniden. İşte bu tarih bilgisi, bilincidir ve başlıca moral – motivasyon kaynağıdır o yokluklar içinde. Mustafa Kemal Paşa, Mareşal rütbeli bir üstün asker olarak 15 gün içinde savaşı kazanabileceğini hesaplamıştı. Ancak 9 Eylül’de İzmir’e girildi ve plan 1 gün önce bitti.
Bunu da espriyle karşılayan ve .. kabahat bende değil.. çok çabuk dağıldılar… anlamında sözler söyleyen, Mustafa Kemal Paşa idi. Saldırı (taarruz) planlarını öbür Paşalar tümüyle onaylamamış, karşı çıkanlar olmuştu ama O, kendi sözleriyle, .. tarih önünde tüm sorumluluğu üstlenerek… kendi savaş planını üstün başarıyla uygulamıştı.

9 Eylül 1922’de 26 Ağustos 1071’in Sevr ile yitirilen rövanşı alınmış oldu.

Çanakkale savaşları kazanıldığında da Mustafa Kemal Paşa, “Hektor’un öcünü aldık.. “ diyerek Anadolu tarihi ve kültürüne –Troya’lılardan yana, Akha’lılara karşıt olarak– sahip çıkmıştı.

Mustafa AYDINLI : Kuşku yok ki 30 Ağustos, Anadolu halkının tarihinde emperyalizme karşı verilen mücadelede bir altın sayfadır. Ulusal övünç günüdür. Yakın tarihimize ilişkindir.
Fakat AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN’ın son iki yıldır,
varlığımızı borçlu olduğumuz yakın tarihimizi bırakıp 1000 yıl ötesine Malazgirt zaferine dikkat çekmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ahmet SALTIK :  Öncelikle, Mustafa Kemal Paşa’nın uzun yıllar çok yakınında yer alan,
Devrim Tarihimizin canlı tanığı olarak yazan değerli yazar Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya
adlı yapıtından kısa bir alıntı yapmak isterim : (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, syf. 363)

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

Erdoğan’ın bu tür kaynaklar yerine tam tersine Cumhuriyet – Atatürk karşıtı kaynaklardan ve sınırlı ölçüde beslendiğini, yakın tarihimize ilişkin ciddi bir nesnel bilgi birikimi olmadığını hemen herkes biliyor ve görüyor. Dolayısıyla koşullandırmaların ürünü yanlış turum ve davranışlar sergiliyor. Bu saatten sonra değişmesini beklemek tam bir hayalcilik olur. Ancak siyasal yaşamın zorlamaları karşısında, politik opportünizm gereği kimi popülist davranışlar gözlenebilir. Böyle de olmakta nitekim ve AKP’nin Atatürk’ün mirasına sahip çıkan parti olduğunu (!) söylemeye dek irrasyonel sınırlara taşıyabiliyor söylemlerini. Hocası Erbakan da, yaşasaydı Atatürk’ün kendi partileri olan Refah’a katılacağını savlamaya dek ileri gitmişti!

26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde
bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de Etienne de la Boetie’nin ünlü deyimi ile gönüllü köleleri olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlardır ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır! Gerçek ulusal tarihimiz önemsiz gösterilip ikincilleştirilmekte, AKP iktidarı kendince seçenek (alternatif) tarihini yaratmaya çabalamaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması da neredeyse Kurtuluş Savaşı düzeyine (!) yükseltilmeye çalışılmaktadır, resmi tatil yapılmıştır!

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustos yalnızca Türk toplumu için değil, aynı zamanda Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş savaşımı veren mazlum uluslara da örnek ve önder olmuştur. Öbür mazlum ulusların kurtuluş ve cesaretini tetikleyen bu utkunun (zaferin), dünyada yarattığı yankıları özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Önce Anadolu’daki yansımalarına bakmak uygun olur. Yunan askeri birlikleri İzmir’de denize döküldü. Ölenler ve ordu komutanı General Trikupis dahil tutsak edilenler dışında kaçabilenler, ne buldularsa denize açıldılar ve Yunanistan’a geri döndüler. Ancak
Türk ordusu karşısında geri çekilirken Batı Anadolu’da, Ege’de yapmadıkları mezalim kalmadı. Her yeri yakıp yıkarak çekildiler, köprüleri, yolları tahrip ettiler. Hayvan sürülerini taradılar
ve su kuyularına doldurdular.. Frengili (Sifiliz’li) askerlerine sardıkları battaniyeleri Ege köylülerine dağıtarak bu hastalığın salgın yapmasına neden oldular.. İzmir’i tam anlamıyla ateşe verdiler.. Bunları kin ve düşmalık adına değil, tarihsel nesnel bellek oluşması adına anımsatıyoruz. Buna karşın, savaşta tutsak alınan Ege Yunan ordusu komutanı General Trikupis, Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında kendisine ikram edilen kahvenin ve insancıl davranışın (örn. kılıcının alınmayışının!) karşılığını adeta ödedi : Ölünceye dek her yıl, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’te doğduğu eve giderek saat 09:05’te saygı duruşunda bulundu. Türkiye’de iyi bilinen kimilerinin bağışlanmaz bir vefasızlıkla “.. 10 Kasımlarda Anıtkabir’de sap gibi durma.. “ benzetmesi yapması çok acı vericidir ve köklerini yozlaştırılan Türk Eğitim sisteminde, tekke-tarikatlarda aramak gerekir.

Ayrıca eklemeliyiz ki, Yunan kralı Venizelos, çok ağır 1922 yenilgisinden yalnızca 12 yıl sonra 1934’te, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Nobel Barış ödülüne aday gösterebilmiştir! Örnek bir davranıştır ve hem Mustafa Kemal Paşa’nın gerçek değeri için hem de Venizelos’un büyük devlet adamı oluşuna ilişkin net, güçlü bir kanıttır. Türkiye de, 2. Dünya Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında, Dumlupınar gemisi ile Yunanistan’a buğday yardımı yapmıştır.

9 Eylül’de Batı Anadolu’da Yunan işgalinin sonlandırılmasının ardından İzmir limanındaki İngiliz donanması da çekildi. Mustafa Kemal Paşa’nın orduları, “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutunun gereğini yerine getirmişlerdi. Yengin (muzaffer) Başkomutan ordularını kuzeye, Bursa taraflarına yönlendirdi. İtilaf devletleri ateşkes (mütareke) istediler
ve 11 Ekim 1922’de Mudanya’da İsmet Paşa başkanlığındaki Türk kurulu (heyeti) ile
ateşkes antlaşması imzalandı.

Bu Antlaşma Kurtuluş savaşının askeri bölümünü bütünüyle bitiren bir antlaşmadır. Bundan böyle politik görüşmeler (müzakereler) dönemi başlamıştır. Bu sayede İstanbul ve Doğu Trakya, savaşılmadan kurtarılan yerler olmuştur. Büyük Taarruz ile Anadolu toprakları Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra Türk Ordusu İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya Bölgesine yönelmiştir. Doğu Trakya’da Yunan, İzmit ve Çanakkale’de İngiliz, İstanbul’da ise İtilaf Devletleri askerleri vardı. Daha sonra Türk birlikleri Çanakkale ve İzmit’e yönelince burada bulunan İngiliz askerleri ile çatışmaya girildi ve İtilaf Devletleri TBMM’ye çağrıda bulundular. Yeniden savaşılmadan İstanbul ve Boğazlar işgalcilerin elinden kurtarıldı. Bu yenilgiler yüzünden İngiliz Başbakanı L. George, görevinden istifa etmek zorunda kaldı. (https://antlasmalar.com/mudanya-ateskes-antlasmasi/, erişim 03.09.2018)

Hindistan özgürlük savaşımının öncüsü Mahatma Gandhi, tarihe geçen, .. Mustafa Kemal İngilizleri yenene dek biz onları yeryüzü tanrısı olarak biliyorduk.. sözlerini söylemiştir..

Ardından Lozan görüşmelerine geçilmiş ve bir ara Batının kapitülasyonlar için ısrarı yüzünden kesilen görüşmeler, son derece çetin pazarlıkların sonunda, 24 Temmuz 1923’te bitirilmiştir (8 ay!). Bu görüşmelerde de Türkiye’yi İsmet Paşa başkanlığında bir kurul ziyaret etmiştir.
(Kurulda bizim ailemizden hukuk profesörü Veli Saltık danışman olarak bulunmuştur.)

Lozan barışı ile günümüzde de geçerli Misak-ı Milli sınırları çizilerek Sevr Anlaşması yürürlükten kaldırılmış, Osmanlının başımıza bela ettiği kapitülasyonlardan kurtulunmuş
ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve tanınmış oldu. 06 Ekim 1923’te İngiliz birlikleri İstanbul’dan ayrıldı.. 16 Mart 1920’de gelmişlerdi, 3,5 yıl Osmanlı padişahının onayı ile kaldılar, hatta Vahdettin İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği kurdurmuş, üye olmuştu; işgali meşru, buna direnen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını asi – isyancı ilan ederek,
Şeyhülislam fetvasıyla idam fermanı çıkarmıştı. Fatih’in 1453’te aldığı İstanbul’u son
Osmanlı Padişahı İngilizlere teslim etmiş, yeniden kurtaran ise Mustafa Kemal Paşa olmuştur.

Tüm bu zorluklara karşın emperyalizmin sıcak savaşta, meydanlarda yenilmesi ilk kez oluyordu. Ana hatlarıyla Çanakkale savunmaları, İnönü Savaşları, Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşı başarıları, dünyada geniş yankı doğurdu. Yukarıda da değindiğimiz üzere, dönemin ABD’sinin yerinde olan, üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere ve ortakları (7 Düvel!) Türklere yenilmiş, İngiltere’de hükümet düşmüştü bu yüzden..

Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye’nin bağımsız – egemen bir devlet olması onayalanınca, örnek olma etkisi daha da büyüdü ve Cezayir, Tunus, Hindistan başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşlarına umut oldu. Fransız sömürgenliğine karşı dövüşen Cezayirli özgürlük savaşçılarının göğsünde Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafı vardı. Tunus ve Ceayir bayrağında bizimki gibi ay ve yıldız yer aldı. Dahası, onlarca yıl sonra Küba’nın, Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtulması için yürütülen özgürlük savaşlarında öldürülen Dr. Che Guevera’nın sırt çantasından Mustafa Kemal Paşa’nın NUTUK’u çıkmıştı (Fransızcası)!
Keza Küba’nın efsane kurucu önderi Fidel Kastro da kurtuluş savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs Samsun stratejisini örnek aldıklarını Havana Büyükelçimize (Bilal Şimşir) belirtmişti.

Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde başarılan destansı Türk bağımsızlık savaşı, özellikle
2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında benimsenmek zorunda kalınan sömürgesizleşme (de-kolonizasyon) süreci için temel belirleyicilerden olmuş ve yeni kurulan BM (24 Ekim 1945) sistemi, pek çok sömürgeyi özgür – egemen ülkeler olarak üye yapmak zorunda kalmıştır. İnsanlık tarihine verdiğimiz bu katkılarla, Türkiye ve Türk Ulusu olarak övünebiliriz.

Mustafa AYDINLI : Emperyalist güçler ve uzantıları, 30 Ağustos sürecinde ne bekliyorlardı, neyle karşılaştılar, 30 Ağustosun tarihin akışındaki yeri nedir? Yenen ve yenilenler bağlamında 30 Ağustosun sonuçları nedir?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, bu sorunuzu önemi ölçüde yukarıda yanıtlamış oldum sanırım. Eklemek gerekirse, Batı Anadolu’da Yunan işgali kesinleşecekti, Yunan ordusunun  yenilmesi akla – hayale gelecek şey değildi. İngiltere hem Büyük Yunanistan (Megali İdea) uğruna Yunanları kışkırtmış hem de bu savaşta onlara silah satmıştı. Ege’nin 2 yanı Yunanistan’ın olacak, Büyük İyonya yeniden canlandırılacaktı (ihya edilecekti).
Ayrıca Trabzon çevresinde de Rum Pontus Krallığı yeniden kurulacaktı. Boğazlar ve çevresi
İngiliz egemenliğine bırakılıyordu. Doğuda bir Kürt ve Ermeni devleti kurulacak,
Güneydoğu Fransızlara bırakılacaktı.. Yukarıda da değindiğimiz gibi, orta Anadolu’da şimdiki topraklarımızın 1/3’ü kadar, salt Karadeniz’e açılabilen, 286 bin km2 toprak bize adeta sürgün yeri olarak emaneten bırakılıyordu; gerek gördüklerinde buraların da işgali Sevr Anlaşmasına göre olanaklıydı. Padişah İstanbul’da kukla olarak tutulacaktı ancak TBMM 1 Kasım 1922’de Saltanatı kaldırınca (Lozan görüşmelerine TBMM hükümeti ile birlikte Osmanlı da çağrılınca), son padişah, İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, 15 gün sonra, bir İngiliz zırhlısı ile (Malaya) kaçmak zorunda kalacaktı. Böylece Osmanlı Saltanatı fiilen sona erdirilmiş oldu. 1299’da Söğüt’te kurulan Osmanlı devleti, 10 Ağustos 1920’de resmen bitirilmiş idi.

1914’te 2,5 milyon km2 toprağı olan Osmanlı İmparatorluğu, topraklarının %90’ını yitirmişti. Sevr ile 286 bin km2 olarak öngörülen anayurt, tanımlanan Misak-ı Milli sınırlarına
Musul dışında ulaşılarak yaklaşık 800 bin km2 vatana erişilmiş oldu. Erdoğan’ın sarayında muhtarlara yanlış söylediği gibi değil.. Onca vatan toprağını Lozan’da yitirmedik,
tersine Sevr ile verdi Osmanlı; Lozan Anaşması ile, Sevr’de bize bağışlanan toprağın yaklaşık
3 katı elde edildi. 12 Ada da Lozan’da verilmedi, 1912’de İtalyanlara bıraktı Osmanlı.
Bir cumhurbaşkanı bunca önemli bir tarihsel bilgi hatasına nasıl ve niçin düşer,
takdirini okyucuya bırakalım.

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustosu yeni kuşaklara tam olarak anlatabiliyor muyuz?
Sizce aksayan yönler var mı? Varsa nasıl olmalıydı?

Ahmet SALTIK : Ne yazık ki hayır.. Tablo, AKP iktidarıyla birlikte giderek daha da olumsuzlaşıyor.

Oysa SÖYLEV’inde (NUTUK’ta) Mustafa Kemal Paşa tüm gerçekleri yüzlerce belgeye dayandırarak yazıyor.. Hem tarih yapan hem de yazan olarak. Bakınız Sevr ve Lozan Anlaşmaları için karşılaştırarak ne söylüyor :

  • Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!

Dikkat buyurulsun, Atatürk Sevr Antlaşmasını savaşta yenilen bir devlete dayatılan
herhangi bir anlaşma olmaktan farklı olarak;

Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış
– Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış
– büyük bir suikast!
– Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer

olarak tanımlamaktadır. Açıkçası Türk ulusunu – halkını Anadolu’nun ortasında hapsederek orada birkaç onyılda bitirmek, yok etmek ve tarihten silmek.. Yani apaçık SOYKIRIM!
Bir halkı, Türk halkını kökten yok etme planı ve suçu! Lozan Antlaşması ise bu planı
boşa çıkarmış, ulusun ve ülkenin bekasını sağlamış eşsiz bir başarının belgesidir;
Türkiye’nin hem tapusu hem de dokunulmaz tabusudur!

Yakın tarihimizin salt öğretimi değil, Türkiye’ye kol – kanat gerecek bilinç, sorumluluk ve özgüven kazandırmak üzere sistemli eğitimin verilmesi, ülkemizin bekası için zorunludur.

Mustafa AYDINLI : Sayın Hocam, verdiğiniz bilgiler için ÇORUM HABER ve Çorlu Devrim gazetelerinin okuyucuları adına teşekkür ediyorum.  Eklemek istediğiniz başka konular varsa eklemenizi rica ediyorum ve başka bir söyleşide görüşmek dileğiyle…

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, önemli hizmetiniz için sağolunuz. Çorum Haber Gazetesi
ile Çorlu Devrim Gazetesi ve sizin gibi aydınlık okuyucularını dostlukla selamlamak isterim.

30 Ağustos Zafer Bayramı bir kez daha kutlu olsun 96. yılında! 1. Dünya Paylaşım Savaşını kazanan ülkelere karşı yenilenler arasından ulusal kurtuluş savaşımı başlatabilen olmadı.
Devasa Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalandı, koca Almanya’ya çok ağır Verasilles Antlaşması dayatıldı, çıt çıkmadı. Yalnızca Anadolu halkı Büyük Atatürk öncülüğünde
isyan etti (Kutsal İsyan; H. İzzettin Dinamo) ve meşru savunma direnişi ile, son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in onayladığı Sevr Antlaşmasını ”yok” sayarak, imzalayanları hain ilan etti ve gerçekte soykırım amaçlı Sevr’i tarihin çöplüğüne attı. İşte 30 Ağustos Zaferi ve ardından Lozan Barış Antlaşması, böylesine büyük bir varoluş kalkışmasının, soykırımı hedeflenen bir ulusun öz savunmasının (nefsi müdafaa!) özgürlükçü onur belgesi ve anahtarıdır.
(Kutsal Barış; H. İzzettin Dinamo)

Yüce ATATÜRK, neredeyse yüz yıl öncesinden hala günümüze ışık tutuyor :

  • ”Bilelim ki, kazandığımız başarı ulusun kuvvetlerini birleştirmesinden ileri gelmiştir.
    Aynı başarıları ileride de kazanmak istiyorsak, aynı temele dayanalım ve aynı yolda yürüyelim.”

Oysa AKP iktidarı, 16 yıldır kendisine oy verenler ve vermeyenler diye niteleyerek ulusumuzu ikiye böldü. Tabanını pekiştirmek (tahkim etmek) üzere bu yöntemi ağır düzeyde ve sürekli kullandı. Seçim kazanma uğruna ulusun bütünlüğü feda edildi. Bu politika olağanüstü yanlış, hemen durdurulması gereken stratejik bir hatadır.

Yurtta barış, dünyada barış“ sözleri Mustafa Kemal ATATÜRK’ün uluslararası yazına (literatüre) çok değerli bir evrensel armağanıdır.

Yüce önder Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşımızın şehitlerine, merhum gazilerine minnet ve şükranımız sonsuzdur.

Bu borcu ödemenin tek yolu, kutsal emanet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek bağımsız – onurlu yaşatmaktır.

Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası 92. Yılını Bitirdi!

Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği)
Devrim Yasası 92. Yılını Bitirdi!

logoEğitim-İş, Tevhidi Tedrisat Yasası‘nın 92. yıldönümünde, tüm okullarda ilk ders saatinde ‘laiklik’ konusunun anlatılacağını belirtti. Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) 3 Mart 1924’te
kabul edildi. Tevhid-i Tedrisat’ın 92. yıldönümünde,
Eğitim-İş tarafından hazırlanan ders planı ile
ülke genelinde tüm okullarda ilk ders saatinde
‘laiklik’ konusu anlatılacak.

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden biri,
3 Mart 1924’te gerçekleştirilmiştir. Bu tarihte Halifelik, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye Vekâleti kaldırılmış, Osmanlı hanedanı mensupları yurtdışına çıkartılmış ve
Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) kabul edilmiştir.

Söz konusu Devrim Yasaları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, laik ve bilimsel temellere dayanan çağdaş bir devlet olarak yapılanması sağlanmıştır.

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli devrimlerinden birisi laikliktir.

İnsanların inançlarına saygı gösterilmesi gerektiğini savunan Eğitim-İş, Atatürk’ün söz konusu tanımını benimsemiştir ve devlet yönetiminde inançların öne çıkmasına karşıdır. Laik düzlemde, inançlar, eğitim, hukuk, bilim ve ekonomiye etki etmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin
tüm kurumları ve kuralları, dine, etnisiteye göre değil, laiklik ilkesine göre biçimlenmiştir
ve bu yapı korunmalıdır.

Ancak bugün gerici düzenleme ve uygulamalarıyla laik eğitime darbe vuran AKP iktidarı, “dindar ve kindar nesil” yetiştirme hedefine uygun olarak dini (AS: dinci!) eğitimi yaygınlaştırmaya hızla devam etmektedir.

AKP’nin eğitim alanındaki uygulamaları, Cumhuriyet atılımlarını tasfiye etmeye, eğitimimizin temel niteliklerini değiştirmeye yöneliktir. Hazırlanan programlar ve kitaplar bilimsellikten uzak, çağdaş ve laik ölçütlerden yoksundur. Eğitim yönetimi kadroları da bu anlayışla oluşturulmaktadır. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı, karşı devrimin üssü haline getirilerek ulusal değerlerimiz, eğitim sistemimiz içinden yasa ve yönetmelikler aracılığı ile bir bir çıkarılmaktadır. Kanun Hükmünde Kararnameler ile öğrencileri “insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan
Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış durumuna
getirmiş yurttaş” olarak yetiştirmekten vazgeçilmiştir.

  • Akılcı ve bilimsel düşünen,
  • Geniş bir dünya görüşüne sahip,
  • İnsan haklarına saygılı,
  • Kişiliği gelişmiş, topluma karşı sorumluluk duyan;
  • Yapıcı, yaratıcı ve üretken bireyler yetiştirmek;

    Türk Milli Eğitimi’nin temel amaçları arasında yer almaktadır.
    Ancak AKP iktidarının hedefi, öğrencileri cemaatlerin ve tarikatların kucağına iterek çağdaş, bilimsel, akılcı, laik eğitim sistemini ortadan kaldırmaktır. Anayasadan (AS: md. 174), aralarında Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın da bulunduğu “Devrim Kanunları”nı kaldırmayı amaçlayan AKP, karma eğitime son verme amacını gerçekleştirmek için adım adım ilerlemektedir. Karma eğitime son verilmesi durumunda,  Atatürk’ün liderliğinde kurulan Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından olan ve milli eğitimde birliği esas alan
    Tevhid-i Tedrisat (ilkesi) ortadan kaldırılacak ve tekrar çok başlı eğitim sistemine dönülecektir.

Eğitim-İş, tüzüğümüzde de belirtildiği üzere, Atatürk ilke ve devrimleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi üzerinde yükseldiğinin bilinciyle, laiklik ilkesinin korunmasına büyük önem verir. Kişilerin inanç ve vicdan özgürlüklerini savunurken, dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanmalarını ya da baskı altına alınmalarını da kabul edilemez bulur.
Bu nedenle de ülkede yaşayan herkesin

  • çağdaş,
  • bilimsel,
  • laik,
  • demokratik,
  • eşit,
  • parasız ve
  • nitelikli eğitim hakkı

    olduğunu savunur ve bu hakkın yaşama geçirilmesi için mücadele eder.

Bu amaçla, AKP iktidarının bilimsel, laik, ulusal ve demokratik eğitimi tasfiye etme girişimlerine karşı başta Eğitim-İş üyesi öğretmenler olmak üzere tüm öğretmenler;
3 Devrim Yasası’nın Kabulünün 92. Yıldönümü olan 3 Mart 2016 tarihinde,
Eğitim-İş tarafından hazırlanan ders planı ile ülke genelinde tüm okullarda ilk ders saatinde “Laiklik” konusunu anlatacaklardır.

Eğitim-İş olarak, Öğretim Birliği‘ne son vererek, medrese-mektep ikilemini günümüze taşımak isteyen bu anlayışa karşı;

  • Atatürk ilke ve devrimlerine,
  • Cumhuriyetimizin kazanımlarına,
  • Ülke bütünlüğüne,
  • Laik, Bilimsel, Demokratik, Eşitlikçi ve Parasız eğitime

    sahip çıkmaya devam edeceğiz; bu kararlılıktan asla vazgeçmeyeceğiz.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU 

Atatürk ve Laiklik Ders Programı

=====================================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ Sendikamızın (Ankara 1 no’lu şube) 3 Mart 1924 Devrim Yasalarının kabulünün 92. yılında yayımladığı bildiriyi biz de içerik olarak paylaşıyor ve site okurlarımzın bilgisine sunuyoruz.

“90 yıllık Cumhuriyet enkazını kaldırdık..” diye saçmalayan kendisi enkaz kimi kendini bilmezleri tarih bağışlamayacaktır. Çünkü aklın – bilimin ve uygarlığın tersine yöndedirler. Başarı şansları da bu yüzden olmayacaktır hiçbir zaman.. 

Uygarlık meşalesi günümüzde insanlığın genelgeçer ortak kültürel ülküsü olarak
gürül gürül yanmaktadır; bu yarasa kişilikli ve ruhlu zavallıları da aydınlatacaktır..

*****

Bu vesile ile bir kez daha önemle anımsatmak isteriz ki; Türk Devrimi yeryüzünn en kansız devrimlerinden biridir. Dikkat buyurulursa, onca ihanetlerine karşın Osmanlı Hanedanı yargılanmaksızın yurt dışına çıkarılmıştır. Hain Vahdettin ve saltanatın kanı akıtılmamış,
büyük ATATÜRK ile dava ve silah arkadaşlarının yücegönüllülüğü (alicenaplığı) ile canlarına dokunulmadığı gibi hapse de atılmamışlar, sürgün edilmişlerdir. Zaten 36. Padişah ve İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği üyesi Vahdettin, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasından
16 gün sonra, işbirlikçisi İngiltere’nin Malaya zırhlısı ile kaç(ırıl)mıştır..

“Yeni Anayasa” saçmalığı -tuzağı sürecinde üzerinde özellikle durulacak
Anayasa maddelerinden biri de, 8 Devrim Yasasını tek tek sayan ve onları
Anayasa hükmü düzeyinde anayasal dokunulmazlığa kavuşturan 174. maddedir.

I. İnkılap kanunlarının korunması
Anayasa madde 174 – Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden,
aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Büyük ATATÜRK‘ün Cumhuriyeti emanet ettiği Gençler,

  • “Bütün ümidem gençliktedir.” dediği gençler bu tarihsel sorumluluğun gereğini
    yerine getirecektir..

    Sevgi ve saygı ile.
    03 Mart 2016, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Türkiye’de Erken Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri


Türkiye’de Erken Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri

Dostlar,

Ülkemizin “Altın yılları” olarak bilinen “Erken Cumhuriyet Dönemi”
pek çok bakımdan insanlık tarihine mal olmuştur..

Yeryüzünün en köklü KÜLTÜR DEVRİMLERİNDEN biri TÜRK DEVRİMİdir.

Fransız Devrimi (Öncü Aydınlar ve köylüler, Temmuz 1789)
Rus Devrimi (Vİ Lenin, Bolşevikler, Ekim 1917)
Çin Devrimi (Mao Zedung, köylüler, Ekim 1949)
Veee..
Türk Devrimi.. (Mustafa Kemal ATATÜRK).. 29 Ekim 1923…………

Dünyanın 4 büyük devrimi arasında kabul görmektedir ve yerleşik tarih yazımı / yazını
bu yöndedir. (Amerikan Devrimi ve böyle adlandırılması bile tartışmalıdır..)

  • Bu 4 devrimden en az kanlı hatta kansız olanı TÜRK DEVRİMİdir.

Fransız Devrimi çok kanlı olmuş ve Kral 16. Louis Antoinetté ve eşi Marie Antoinetté başta olmak üzere, hanedan ve yandaşları giyotinle başları kesilerek
vahşetle idam edilmişlerdir!

Rus Devriminde Çarlık rejimi yıkılırken
Bolşevikler Menşevikleri neredeyse yok etmiştir.

Çin Devrimi de ülke içinde karşıtlarıyla ve Japon savaşıyla korkunç yitiklere malolmuştur. Mao’nun Büyük Yürüyüşünde 300 bin kişi 30 binlere inmiştir..

Türkiye’de ise Osmanlı hanedanının kılına dokunmadan – kan dökmeden yurt dışına sürgün edilmişlerdir. Dahası, son padişah hain 6. Mehmet Vahidettin,
kendisi İngilizlere sefilce sığınarak Malaya zırhlısı ile kaçmıştır. (17 Kasım 1923)

*****

Devrimin yaratıcısı ve yürütücüsü Büyük ATATÜRK,

  • “Türkiye Cumhuriyet’nin temeli KÜLTÜRDÜR..” 

sözünü boşuna söylememiştir.

İnsanlık kültürüne katkıda bulunacak, özgün kültür ürünleri ile onu varsıllaştıracak
bir toplumun, öncelikle her bakımdan “sağlıklı” olması gereklidir..

Her şeyin başı sağlıktır gerçekten de..

Bu yüzden de Mustafa Kemal Paşa 1. önceliği sağlık hizmetlerine vermiş ve

  • “Devlet olma iddiasındaki siyasi teşekküllerin EN BİRİNCİ VAZİFESİ
    SAĞLIK HİZMETLERİDİR..” buyurmuştur..

Bu bağlamda, 1923-38 arası 15 yılda Sağlık alanında gerçekleştirilen ve tüm dünyanın hayranlığını – takdirini kazanan erken Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetlerinin
ayrı bir tarihsel – stratejik önemi vardır. Bu görkemli sağlık atılımlarıdır ki,
somut başarılara erişmiş ve Anadolu halkını, yeni Türk Devletini tam anlamıyla
YOK OLMAKTAN KURTARMIŞTIR!

Yoksa “Kurtuluş ” sonrası “Kuruluş” yıllarında başta SITMA,
bulaşıcı hastalıklar Anadolu halkının kökünü kazıyabilirdi..

Sıtma, böylesi bir “hüneri” (!) geçmişte de sergilemiş ve uygarlıklar yıkmış bir hastalıktı..

*****

Şöyle giriyoruz dosyamıza…

Giriş

Erken Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetlerine girmeden, öncesine kısa bir bakışta yarar vardır. Ülkemizde, sağlık hizmetlerinin kırsal kesimde sunulmaya başlanmasının yaklaşık 145 yıllık bir geçmişi vardır. İzlenen süreç, devletin
kırsal kesimde koruyucu ve sağaltıcı (tedavi edici) hizmetleri birarada sunma çabasıdır. Osmanlı yönetimi, sağlık hizmetlerini ülkeye yaymak için ilk girişimi 1861’de belediyeler aracılığıyla yapmıştır ve illere, belediyelere hekim atanması koşulu konmuştur. Sonra kent ve kasabalarda görevlendirilmek üzere hekim yetiştirecek bir Sivil Tıp Okulu açılmıştır (2. Mahmut, 1827). Ardından 1870’te Sivil Tıp İşleri Bakanlığı kurulmuş ve bir kurul aracılığıyla sağlık ve özlük işleri yönetilmiştir. “Memleket Tabibi” adı altında ülke çapında hekim atanması kararı 1871’e rastlar. Memleket Tabipleri, Belediyece belirlenecek yerde, haftanın
2 günü varsıl-yoksul ayrımı yapmadan parasız hasta muayenesi ve isteyenlere aşı yapmakla görevlendirilmişlerdir. 1913’ten başlayarak il merkezlerinde
Sağlık Müdürlükleri (Sıhhat Müdüriyeti) kurulmuştur.

Sağlık Müdürlükleri ilin tüm sağlık işlerinden sorumlu kılınmıştır. Bu dönemde artık il ve ilçelerde görevlen-dirilen hekimler için “Hükümet Tabibi” görev sanı (unvanı) kullanılmaktadır. Sağlık Hizmetleri 1914’ten başlayarak, İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü’nce yürütülmeye başlanır.
O dönemde yeni bir kurumlaşma, “Sıhhiye Meclisleri” olmuştur. Sağlık Meclisleri Cumhuriyet Döneminde, önce “Umumi Hıfzıssıhha Meclisi”, 1961 sonrasında Sosyalleştirme Yasası ile “Sağlık Kurulları” olarak yer almıştır.
Osmanlı döneminde taşra sağlık hizmetlerinin örgütlenmesinde atılan adım,
hekim atayarak sağlık çalışanı altyapısını sağlama ile sınırlıdır. 

**********************

Ve… dolu dolu 20 sayfanın (calibri 11 punto ve tek dize aralıklı, görsellerle..) sonunda şöyle bağlıyoruz

Üzgünüz, fakat Büyük Önder’in buyurduğu gibi Egemenlik bağsız koşulsuz ulusundur ilkesi, Atatürk Türkiye’sinde, Cumhuriyet’in 91. yılında artık epeydir geçerli değil! Egemen olan para oligarşisi, Atatürk’ün baştacı ettiği cefalı halkının hemen hiçbir değeri yok! Büyük önder Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün buyurduğu gibi çıkış; “Ayrıcalıksız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olacağız..” dadır. Veya
yine Gazi’nin; “Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların en 1. ödevi,
halkın sağlığı ve sağlamlığıdır
.”
inanç ve ülküsündedir. Günümüz kuşaklarının, yöneticilerin ve politikacılarının, Atatürk’ün uygulanmış ve çok başarılı olmuş insancıl ve akılcı sağlık politikasından öğrenecekleri o denli çok şey var ki.. Halen tam tersini, çekinmesiz (pervasız) gelişmekte olan ülkelere dayatan
sözde
Yeni Dünya Düzeni kurucuları, gerçek nitemiyle
Yeni Emperyalistler = KüreselleşTİRmecilerin bile!


“Irk, din, dil, politik inanç, ekonomik ve sosyal durum ayrımı gözetmeden
HER – KES, erişilebilecek en yüksek düzeyde sağlıklı olma TEMEL hakkına sahiptir.” (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, md. 25, 10.12.1948)
Türk insanının önce sağlıklı sonra eğitimli olması, salt makro-ekonomik bir
teknik girdi değildir! 
Aynı zamanda, Devrimci anti-emperyalist Cumhuriyetin
tam bağımsızlık ekseninde çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkacak
sürekli gelişme sağlayabilmesi için;
aydınlatılmış koruyuculara gereksinimi vardır. Bu bakımdan, sağlıklı bir Türk toplumu, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşaması için stratejik bir gerekliliktir.

Türkiye, KüreselleşTİRmeci = piyasacı sağlık hizmetlerini hemen terk etmeli; sağlıklı toplum odaklı, kamu öncülüğünde, koruyucu sağlık hizmeti ağırlıklı
ulusal politikalar izlemelidir.

******

Okunması, okutulması, paylaşılması içten dileğimizdir..
Epey emek ürünüdür..

Lütfen okumak – indirmek için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Erken_Cumhuriyet_Donemi_Saglik_Hizmetleri

Sevgi ve saygı ile.
10 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. Kemal Arı : 23 NİSAN…


Dostlar,

Ulusal tarihimizin en önemli dönemeçlerinden olan bu kutlu ve mutlu günde,
gönül dolusu coşku ile Ulusumuzun ve Ulus çocuklarımızın haklı gururlarının ürünü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutluyoruz..

İzmir’den dostumuz Sn. Profç Dr. Kemal ARI’ın bu gün için birbirinden güzel 2 yazısını sizlerle paylaşıyoruz..

AYDINLANMA kazanacak!

Sevgi ve saygı ile.
23 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================================

23 NİSAN…

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı

Ulus tarih sahnesinde yerini aldı ve haykırdı:
“Ben varım, ben!”
Yarın 23 Nisan…
Hepimizi kaynaştıracak ulusal bayramlar zincirinin ilk halkası…
23 Nisan 1920’de ulus, kendi istenciyle egemen olduğunu kanıtlayarak,
Büyük Millet Meclisini topladı.

Ulusal bayramlar zincirinin ilk halkası…
Öyle ya, o gün başlayan yolculuk, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle sonuçlanacak; ardından da toplumsal temelde köklü devrimlere başlanacaktı…

23 Nisan 1920’de ulus, kendi istenciyle egemen olduğunu kanıtlayarak,
büyük millet meclisini topladı.
İş o noktaya gelmişti ki; artık ne saltanatın dediklerinin önemi vardı,
ne halifelik makamının…
Ulus, kendisi için idam fermanlarını yazanlara ve buna dinen fetva hazırlayanlara karşı öyle bir duruş sergiledi ki:

“Hey, dur bakalım dur!
Sen kim oluyorsun ki?
Yedi bin yıllık tarihim var benim…
Köklerimde Oğuzlar, Bilge Kağanlar, Dede Korkutlar, Sultan Alparslanlar, Fatihler; Kanuniler var benim!
Dur bakalım dur, çekil aradan! Sen kim oluyorsun ki?
Tahtlar, taçlar uğruna koca bir ulusu tarihin çöplüğüne atamazlar; sen de ona aracı olamazsın. Bana bunu reva görenler için de diyorum ki ‘İşte ben varım’… Meydanlardayım. Ya ölüm, ya kalım davasıdır artık bu… Savaşsa ölümüne savaş…

Madem beni tarihten silmek istiyorsunuz uygarlık, hak, hukuk ve adalet adına;
ey emperyalizm, savaştan başka yolu yok bunun… Büyük bir hesaplaşma olmadan, benim tarihsel varlığıma son veremezsin. Bunu istiyorsan, son bir hesaplaşmaya da hazır ol! İşte giydim kefenimi ortadayım; buyur gel, savaşsa savaş…

  • Ya bağımsızlık, ya ölüm!”

Onun bu haykırışı karşısında, onu o zamana değin küçük görüp aşağılayanların yapacağı ne vardı ki? Ancak ihanet edercesine, ulusun üzerine ordularını sürebilirlerdi.
Sürdüler de…
Ali Galipler, Anzavur Ahmetler orada burada kışkırtılan insanların kütleler halinde çıkardığı iç ayaklanmalar

Derken Hilafet Orduları; Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının öldürülmelerinin
“dinen vacip”; yani dinsel bir görev olduğuna ilişkin fermanları…
Bütün bu kötülükler, yollara döküp, Anadolu’yu kasıp kavurmaya başlamıştı bile…
Kardeşin kardeşle kavgasına göz yumacak kadar davayı bel altına indirmeyi başarmıştı emperyalizm…

Binbaşı Noel bununla yetinmiyor; doğuyu batının üzerine kışkırtarak,
iç savaşı daha da cehennemi bir boyuta ulaştırmak için çırpınıyordu.
Kışkırtıcı ajanlar, casuslar, işbirlikçiler ve bozguncular sarmıştı her yanı…

  • Tek bir hedefleri vardı;
    – Meclisi dağıtmak,
    Mustafa Kemal’i ipte sallandırmak;
    – Ulusun iradesini ortadan kaldırmak…

Ulus, bir ölüm savaşına girerken, ona tepeden bakanlar onu “sürü” olarak görüyorlardı. Ulus sürüyse, kendilerinin de “çoban” olduğunu düşünüyorlardı.
Kendileri yoksa başsız ve çaresiz ulusun hiçbir şey yapamayacağını düşünüyorlardı.

Ancak, hayır!
Ulus tarih sahnesinde yerini aldı ve haykırdı: “Ben varım, ben!”
Ve hiç beklenmedik bir anda ulus şahlandı.
O artık çağlayandı; bendine sığmayacak kadar büyük bir nehirdi…
Seylap olmuş, içindeki bütün kötücülleri arındırarak temiz bedeninden,
tarih önünde Misak-ı Milli sınırları içinde yayılıyordu.

Bu gücün karşısında kimse duracak gibi değildi.
Ulus tarihin bu kritik evresinde, nice ulusal kahramanları yaratmayı başarmıştı.
Ve Atatürk de Türk Ulusu’nun bağrından çıkan basit (AS: Basit değil bize göre!)
bir birey olarak, bunlardan yalnızca bir tanesiydi.

Ortam hazırdı; iklim koşulları oluşmuş ve maya tutmuştu.
Bu mayayı ve kıvamı yakalayan ulus bıkmadı, korkmadı, çekinmedi, irkilmedi
ve yedi düvelle savaştı.
Ya yok olacaktı, ya başaracaktı…
Ve başardı.
Ordusu için ulus, varını yoğunu ortaya koymuştu:
1922 yılının 9 Eylülü’ydü.
O gün İzmir’e Türk Orduları ve Yüzbaşı Şerafettin, göğsünden çıkardığı,
kanının bulaştığı al bayrağı iki arkadaşıyla birlikte (Teğmen Hamdi ve Ali Rıza)
İzmir Hükümet Konağı’na astı.
Yaralı haliyle O, bayrağına bulaşmış al kanına bakarak şunları söylüyordu:

  • “Al bayrağıma, kanım bulaşmış.
    Ağlıyorum.
    Şimdi de gözyaşlarım bulaşıyor.
    Öpüyorum, Öpüyorum, Öpüyorum.
    Ölsek ne gam! İzmir’e ilk ulaşan bizlerdik ya!”

Sanki rüzgarın oğullarıydı onlar…
Türk Ulusu, yedi bin yıllık tarihinden gelen güçle büyük bir rüzgar olmuş;
savurmuştu çocuklarını bağrından çıkarıp o şanlı hedefe doğru.
Ve rüzgar olup, Anadolu bozkırlarını, o sıcakta, o zor koşullarda dokuz günde aşarak
ve aynı zamanda savaşarak, İzmir’e ulaşmışlardı.
Çünkü, Gazi Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1922’den sonra,
ünlü buyruğunu vermişti:

  • “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”…

O ordular; Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordularıydı…
O başkaldırışın başında, Meclis bulunuyordu.
Atatürk bile Meclisin buyruğundaydı.
Çünkü Meclis çalanın, çırpanın; millete yalan söyleyenlerin,
beyin uyuşturmayı hüner sayanların yeri değildi ki?

Doruk Bey vardı örneğin.
Düşman Sakarya Savaşı’nda Ankara önlerine geldiğinde;
Ankara’nın boşaltılmasını önerenlere;

“Biz buraya ölmeye geldik!.. Kaçmak da ne?” diyordu.

Ve Fevzi Paşa düşmanın ölümüne ilerleyişine bakıp tanıyı çoktan koymuştu:

“İlerleyen düşman, mezarına geliyor”.

Atatürk ise Hacianestis’e sesleniyordu:

“Hey, Hacianestis; gel de ordularını kurtar!”

Bugün kimileri 23 Nisanı küçümsüyor; çarpık çurpuk, kazınmış, artık hallerine bakmadan.
Varoluşlarının en büyük nedenlerini yadsımayı demokratlık sayıyorlar.
Nereden çıktı bunlar; neyi, kimi temsil ediyorlar, anlamak güç.
Derin derin tarih yazıyorlar, övünerek…
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yı, o büyük kalkışmada, vuruşmada,
tarihsel hesaplaşmada saygıyla anmalarını beklemiyoruz artık da;
bir tavuk kümesine saklanacak denli korkak gösterecek üslup kullanmaktan
geri kalmıyorlar.

Hatta çıktılar; Atatürk’ün 23 Nisan’ı Türk çocuklarına bayram olarak armağan etmediğine dek götürdüler iftiralarını… Himaye-i Eftal Reisi’ne bağlayıverdiler işi…
Devletin başında Cumhurbaşkanı ve yürütme erkinin başında Atatürk varken;
Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı’nın böyle bir iradesi nasıl olabilir?
Düşüncesi varsa da Himaye-i Etfal Cemiyeti başkanının;
o günün bayram olmasını sağlayan kim ey saftirikler?

Benim, senin, onun; hepimizin ne düşünceleri var. Biz düşünüyoruz diye,
her düşündüğümüz şeyi gerçekleştirebilecek yetki ve görevlerimiz mi var?
Tarihe nasıl bu kadar şaşı bakıyorsunuz; kör oldunuz artık kör!
Siz kimsiniz, nereden çıktınız; kime hizmet ediyorsunuz; davanız ne?

Ancak, gerçek değişmiyor ki! Gerçek olduğu kadar gerçektir.
Halep orda ise, Arşın da buradadır.
Yalan, gerçeğin yüzüne vurulduğunda, o çirkin haliyle ne kadar orada kalabilir ki?

  • Tek bir belge koyabildiler mi;
    Vahdettin’in ulusal mücadeleye yardım ettiğine ilişkin?

Koyamazlar… Çünkü yalan üzerine, doğrunun binası yapılamaz…
Güneş balçıkla sıvanmaz.
O nedenle diyoruz ki: Yaşasın Millet; soylu ve asil Türk Milleti;
Yaşasın onun tek tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi;
Yaşasın Türk Ordusu;
Ve yaşasın, bütün bunları bize doğuşumuzda, varoluşumuzda, yarınlarımızda
tek önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Yaşasın Aydınlık Türkiye…
Çok işimiz var daha, çok!