Dindar anayasa ve Türkiye’de “şeriatçılığın” sınırları…

Dindar anayasa ve Türkiye’de “şeriatçılığın” sınırları…

Prof. Dr. TANER TİMUR

Ismail_Kahraman_Ahmet_Davutoglu

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Atasözüdür, “çocuktan al haberi” derler; özel yaşamda gizli tutulmak istenen bilgiler, çoğu kez saf ve masum çocuklardan alınır. Kamusal alanda ise durum farklıdır; sırlar daha iyi korunur ve atılacak adımlar daima hesaplı bir şekilde planlanır. Siyasete genellikle ilkeler değil, kelbîlik (sinizm) hâkimdir; saflığa, masumiyete yer yoktur. Ve bu yüzden de önemli hamlelerden önce “denek”ler kullanılır; kamuoyu yoklanır; ortamın hazır olup olmadığı test edilir. Eğer koşullar elverişli değil, hava fırtınalıysa, girişim ertelenir, ortalık yatıştırılmaya çalışılır ve “denek” de “feda” edilir! Kimilerinin gözünde “kahraman”laşsa da!

Görünüşe göre bizde “laiklik”le ilgili son gelişmeler de bu şemaya uygun cereyan etti. Meclis Başkanı “denek” oldu; “dindar Anayasa” test edildi ve pek tutmayacağı anlaşılınca da Cumhurbaşkanı ve Başbakan “yok böyle bir şey; dediler; yeni anayasada laiklik ilkesi korunacak ve bütün dinlere, bütün inançlara ‘eşit mesafede’ davranılmaya da devam edilecek!”..
•••

Yine de görünüşe aldanmayalım ve sorgulamayı derinleştirelim. Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın bu tablodaki yeri ve işlevi gerçekten neydi? Masum bir “deneklik” mi? Siyasi hırsla beslenen kişisel bir “oyunculuk” mu? Yoksa iktidarı daha ileri bir pozisyona zorlamak için bir grubun planladığı bir çeşit “tetikçilik” mi? Bunları bilemeyiz ve bu ilk aşamada sanırım sadece şunu söyleyebiliriz: İsmail Kahraman Bey, bu çıkışıyla adı gibi bir “kahraman” olamadıysa da, asla yalnız bırakılmış, “feda edilmiş” de sayılmaz. Unutmayalım ki Erdoğan da, Davutoğlu da bu dava arkadaşlarının “fikir özgürlüğü”nden saygı ile söz ettiler. Bu da yetmedi, Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş daha da ileri giderek, açıkça Kahraman’ı savundu. “1924, 1961 ve 1982 anayasaları millete rağmen, yapılmış anayasalardır”; diyordu Kurtulmuş; “bu anlayış din-devlet ilişkileri ve bu bağlamda laiklik uygulamalarını da maalesef anayasayla millete dayatan bir anlayış içinde oldu. Birtakım yanlış uygulamalar üzerinden de çok vahim meseleler yaşandı. Bir anayasa milletten kopuk olmaz. Millette ne varsa parlamentoya yansır, anayasaya yansır”. Kısaca Meclis Başkanı haklı olarak bazı “dayatma”ların altını çizmiş, doğru yönü göstermişti. Nihayet Kurtulmuş’u da Osmanlı Ocakları Başkanı tamamladı ve o da bu ikiyüzlülüğe son vererek sosyal medyada malumu ilan etti:

  • “TBMM başkanı Kahraman onurumuzdur. Halkın diline tercüman olmuştur.
    İslam ilkesini zorla batılılaştırdınız.”

    •••
    Evet, İsmail Kahraman yalnız kalmamış, fakat beklediği desteği de bulamamıştı. Oysa O da konuşabilir, “laiklik”ten söz eden Cumhurbaşkanı’na bazı şeyleri hatırlatabilirdi. Örneğin, “Sayın Başkan, diyebilirdi, siz siyasal hayatınızı ve karizmanızı ‘minarelerimiz süngü, camilerimiz kışla’ özlemiyle kurdunuz ve bu mısraları başbakan olarak kezlerce parti kurullarında ve Meclis’te tekrarladınız. Şimdi lütfen söyler misiniz, bizler, Mürşidimiz Necip Fazıl’dan ve sizin bu sözlerinizden aldığımız ilhamla nasıl ‘her inanca eşit mesafede’ olabileceğiz? Yine siz değil miydiniz, AKP’li gençlere Necip Fazıl’ın ‘dinine ve kinine sadık’ gençleri öven hitabesini okuyan? Bakın şimdi bu gençler yetişti ve örgütlendi; üstelik sizi değil, beni destekliyorlar; o halde artık her inancı hak diniyle eşit sayan laiklik uydurmasını terk etmeniz ve hak yolundaki kervanımıza katılmanız gerekmez mi? Yoksa Mürşid’in Gençliğe Hitabesi’nde, laik cumhuriyetin ‘işgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedî helâke mahkûmiyet’ olarak tanımlandığını unuttunuz mu? ”.
    •••
    Kuşkusuz kimse İsmail Kahraman’dan böyle bir konuşma beklemiyor. Yine de patlak veren “kriz”, Türkiye’de bir “din devleti” olasılığı hakkında düşündürücü noktalar içeriyor ve İktidar partisinden gelen bir TBMM Başkanı’nın açıkça “dindar anayasa” istediği bir ülkede, herhalde bu “öneri”yi ciddiye almak ve tartışmak gerekiyor. O halde tartışalım ve “İslam Dünyası”nın bugünkü halini de göz önünde bulundurarak önce şu saptamayı yapalım:
  • Din Devleti, bir hükümet şeklidir; üstelik parlamentarizm ve başkanlık sistemlerinden daha köklü, daha kapsamlı bir sistemdir. Ve nasıl “her millet layık olduğu hükümete sahip oluyor” ise, her Müslüman ülke de ancak layık olduğu “Şeriat Devleti”ne sahip olur. Bu durumda yanıt arayacağımız soru da şudur:
  • Türkiye’de “şeriatçı” bir sistem mümkün müdür? Eğer mümkün ise, ülkenin bugünkü sosyal ve kültürel gelişme düzeyinde bu “şeriatçılığın” sınırları neler olabilir? İşte tam da burada paradoksal (AS: çelişkili) bir durumla karşılaşıyoruz ve görüyoruz ki; bu ülkede İslamı siyasallaştırarak iktidara gelenlerin neredeyse hepsi, yükseköğrenimlerini laik eğitim veren fakülte ve okullarda tamamlamış ve yaşantılarını da bu kurumlardan aldıkları diplomalarla biçimlendirmiş kimselerdir. Öyle ki, şu son günlerde “dindar anayasa”yı savunan İsmail Kahraman bile, Hukuk Fakültesi’nde Şeriat ve Fıkıh değil, Roma Hukuku ve Medeni Hukuk okumuş ve bugün işgal ettiği “makam”a da “fakih” değil, “hukukçu” sıfatıyla gelmiş bir siyasetçi değil midir? Bu demektir ki, İsmail Kahraman ve “dava” arkadaşları bugün laikliğe karşı savaşırken, biraz da kendi geçmişlerine, kendi formasyonlarına karşı savaşıyorlar. İşte “Devrim” yaşamış bir ülkede “şeriatçılığı”, İran ve Arap modellerinden ayıran önemli hususlardan biri budur.
    •••
    Bu kişisel çelişkilerin nasıl çözüleceği, elbette ki bu ikilem içinde yaşayanların sorunudur. Yine de aralarında “diploma” konusunda en zengin olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, geçenlerde yaptığı bir konuşmada bu konuya ışık tutacak açıklamalarda bulundu. Biz de kendisini izleyelim.
    Davutoğlu, Kocaeli’nde, “Gençlik Çalıştayı”nda yaptığı konuşmada, Türkiye Üniversiteleri’nde yapılan “Batılı klasiklere” dayalı öğretimi daha öğrenci yıllarında yetersiz bulduklarını ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken ideal arkadaşlarıyla beraber buna “alternatif bir program” hazırlayarak hafta sonlarında okumalar ve tartışmalar yaptıklarını anlatıyordu. Programlarında, resmi ders programlarında yer almayan “Doğu klasikleri”ni de böylece öğrenmiş oluyorlarmış! Peki, kimler varmış bu “Doğu klasikler”ini yaratanlar arasında? Davutoğlu şu isimleri sayıyor: Necip Fazıl, Said Nursi, Sezai Karakoç, Mehmet Akif, İdris Küçükömer, Nurettin Topçu, Kemal Tahir ve Nuri Pakdil.. Doğrusu garip bir liste; herhalde tamam da değil, fakat verilen isimler bunlar ve Davutoğlu, dava arkadaşları ile bu düşünürleri okuyarak Doğu ile Batı arasında bir denge sağladıklarını söylüyor! Bu da yetmiyor, sayın profesör şu “temel ilke”yi gençlere hatırlatıyor:
  • “Ama bütün bu kitaplar bir Kitab’ı anlamak içindir; O Kelamı Kadim’i de hiç gönlünüzden, yüreğinizden, zihninizden, eyleminizden eksik etmeyin!”. İşte sizlere, tesadüfen bugün de (28 Nisan 2016) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İmam-Hatipli öğrencilere övdüğü medrese zihniyetini en bağnaz dönemlerinde şekillendiren temel ilke! Üstelik bu kez, üniversitede kazandığı bütün dereceleri göstermelik sayacak bir pervasızlık içinde, bir profesörden geliyor!
    •••
    Şimdi bu bilgiler ışığında, önce bir noktaya açıklık getirmeye çalışalım:
  • AKP dışında kimi “demokrat” aydınların da paylaştığı bir görüşe göre, tek parti döneminde, din, devamlı olarak aşağılanmış, dindarlar ezilmiş, mağdur edilmişlerdi. Kuşkusuz yıllardır tartışılan ve daha da tartışılacak bir konudur bu. Ne var ki bu tez, devrimci bir dönemde, reel İslam’ın toplumdaki yeri ve işlevi açıklığa kavuşturulmadan tartışılabilir mi? Oysa bu soru bu ülkede öteden beri tartışmanın başlamadan bitmesine neden olan bir soru halini aldı:
  • Dini duygular kutsaldır; tartışılamaz!Oysa burada unutulan nokta şudur: Evet, herkes elbette inançlarında özgürdür; herkes istediği şeye inanabilir; kimse de kimseyi inancı yüzünden kınayamaz! Ne var ki, bir inanç “kutsal bir dünya görüşü” haline gelip de başkalarının inancını ve yaşam biçimini denetlemeye başlayınca, onlar da susup oturacaklar mıdır? İşte bir soru ki bizi son yıllarda sık sık tartışılan “İslam’da reform” konusuna tekrar bir göz atmaya götürüyor.
  • Gerçekten de neden İslamiyet, Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir reform geçirmemiştir?
  • Neden dünyayı düzenleme gibi bir iddiadan uzaklaşarak kişisel bir inanç demetine dönüşmemiştir? Bu yüzden çıkan kavgalarda aslında kimler ve nasıl “mağdur” olmuşlardır? Neden bu ülkede “mağdur”lar ısrarla dindarlar arasında aranmaktadır? Bu konuda Batı’daki tecrübeler nasıl olmuştur?
  • Örneğin Fransa’da, 1789 Devrimi’nde Kilise’nin bütün malları elinden alındığı, sayısız din adamı giyotine gönderildiği, hatta bir ara din yasaklandığı halde, neden bugün kimse çıkıp da Devrim’i “Hıristiyanlar mağdur oldu” diye eleştirmemektedir?
    •••
    Aslında Osmanlı Devleti’nin geri kalması elbette ki dinle, Müslümanlıkla açıklanamaz. Ortaçağ’da Eski Yunan klasiklerine ilk ulaşan ve Hıristiyan ilahiyatçılardan önce Karanlık Çağ’da gedik açanlar, İslam âlimleri olmuştu. Farabi’ler, İbn Rüşd’ler, Muhyiddin Arabi’ler, İbn Haldun’lar bugün de batılı kitapevlerinin vitrinlerini süslüyorlar. Nitekim bugün “İslam felsefesi” denilen bilgi dalı da, büyük ölçüde Aristo, Platon ve İskenderiye Okulu öğretisinden nakledilen ve yorumlanan düşünceler üzerine kurulmuştur.

Gerçek şu ki; Osmanlılar bugün gülünç hale gelen bir “Osmanlı dalkavukluğu” ardında gizlenen sosyo-ekonomik nedenlerle geri kalmış ve aynı nedenler İslamı da dondurmuş, çağından koparmıştır. Osmanlı coğrafyasını çok aşan bu nedenleri Arap düşünürler genellikle Osmanlı yönetimine bağlar, Osmanlıları suçlarlar. Bunlardan Sorbon’da yıllarca İslam düşüncesi dersleri vermiş olan Cezayirli Muhammed Arkoun, hemen bütün eserlerinde bu yozlaşmadan Osmanlıları sorumlu tutan bir tez ileri sürmüştü. Belki de bir ölçüde Menderes yönetiminin Cezayir Kurtuluş Savaşı’na ihanetiyle de ilgili olan bu ön-yargılı tutum elbette ki paylaşılamaz. Ne var ki, Osmanlıların “İslam düşüncesi”ne fazla bir şey katmadıkları da bir gerçektir. Descartes’ın çağdaşı Katip Çelebi’nin Mizan’al Hak’da saydığı büyük alimlerin (Fahreddin Razi; Kadı Baydavi; Sadeddin Taftazani; Celaleddin Davvani vb.) hiçbiri Osmanlı değildi. II. Abdülhamit de “Panislamist” politikasında, Osmanlı ulemasından çok, Yıldız’a davet ettiği Cemaleddin Afgani’den ilham almaya çalışmıştı.

Çok daha yakın zamanlarda ise, Tunus Müslüman Kardeşler lideri Raşid Gannuşi bir Türk gazetecisiyle yaptığı bir söyleşide şunları söylemişti: “Sürgünde kaldığım Londra yıllarında Türkiye’yi sık sık ziyaret ettim; Tunus’ta yasak olan yaklaşık on sekiz kitabım en çok Türkiye’de satardı. Ziyaretlerimden Necmettin Erbakan’ı, Tayyip Erdoğan’ı ve Abdullah Gül’ü çok iyi tanırım (…) Türkler çok pratik. Bizler de onlara teorik katkı sunuyoruz. Benim yazdıklarımın AKP’yi etkilediğine dair Türk akademisyenlerince yazılan makaleler var”. (Cumhuriyet, 31 Ekim 2011). İşte bizim “İslam dünyası”na önderlik hevesinde olan yöneticilerimizin taşıdığı “Osmanlı kültür mirası” budur.
•••
Yine de Osmanlılar, toplumda çöküş belirtileri başlayıp da “ıslahat” gereği anlaşılınca, din ve geleneğimizi korumak şartıyla, Batı’dan “ilim ve fen”i alma zorunluluğunu kabul etmişlerdi. Eğer bunu yapabilselerdi, dolaylı bir şekilde “dinde reform” yolu da açılmış olacaktı. Çünkü Batı’da laikliği, aslında, Osmanlı ulemasının düşman olduğu filozoflar ve sosyologlar değil, doğa bilimcileri sağlamıştır. Öyle ki, Batı’da Rönesans’tan başlayarak şu inanç gelişmişti:

İlahi tebliğ ayrı iki kitapta ifadesini bulmuştur: İncil ve “Doğa’nın Büyük Kitabı”. Bunlardan birincisini insanlar yazmışlardı ve bunlar yer yer yanılmış olabilirdi; oysa Tanrı’nın asıl kanunları Doğa’da gizli idiler ve müminler bunları bulup ortaya çıkarmak durumundaydılar. İşte Bacon, Galile ve izleyicileri bunu yaptılar ve büyük kavgalardan sonra filozoflar da onları izlemek zorunda kaldı. Ve insanların din ve evrenle ilişkileri de bu süreçte değişti; sekülerleşti. İşte Osmanlıların yapamadığı buydu ve onlar filozoflarla kavga edip durdular. Bugün AKP’li “alim”lerin bayrak yaptığı Necip Fazıl bile, 20. yüzyılın ortalarında, “biz felsefeyi dalaletin, inkârın ve fikir kargaşalığının insana getirdiği hal olarak tarihi bir sayıklama manzumesi, aldanışlar tablosu olarak görmekte mazuruz” diye yazabiliyordu. Şimdi de onun müritleri, çağımızı ve çağımızın sorunlarını anlamaya çalışacaklarına, bu “Doğu Klasiğini” okumaya, anlamaya ve yaymaya çalışıyorlar.

•••
Peki, tekrar soralım, bu inanç ve düşünce bagajıyla nereye varılabilir?

Ülkenin bugünkü iktisadi, siyasi ve sosyal sorunlarına hiçbir çözüm perspektifi taşımayan bu “kültürel miras” ile nasıl bir “Anayasa” yapılabilir; nasıl bir “rejim” kurulabilir? Yine de haksızlık yapmayalım; on üç yıldır ülkeyi yöneten ekip kuşkusuz birçok doğru şey de söylüyor, çağdaş analizler de yapıyor. Oysa çelişki şurada: Bu doğru sözlerin ve çağdaş analizlerin aslında savaş açtıkları felsefenin, yıkmak istedikleri düzenin ürünü olduğunu görmek, kabul etmek istemiyorlar ve şizoid çelişkiler içinde yaşamaya katlanıyorlar. Üstelik toplumu da bölerek ve iç savaş ortamına sürükleyerek! İyi de, bu “İnadına Osmanlı! İnadına Şeriat!” anlayışı bizi nereye kadar götürebilir? Aslında abes bir soru; çünkü tarih bunun yanıtını çoktan vermiş bulunuyor: Osmanlıları götürdüğü yere! Önce “istibdad”a, sonra savaşa ve en sonunda da çöküşe! Eğer Devrim geleneğinin mirasçıları bunlara zamanında “dur!” demesini bilmezlerse!

=================================

Dostlar,

Bu nefis çözümlemeye (analize, tahlile) hiçbir ekleme yapmak istemiyoruz..

Dileriz çok okunur ve gerekli dersler alınır; ülkemiz – ulusumuz büyük, karanlık ve
sonu öngörülemeyecek yıkımlardan korunur..

En büyük sorumluluk (vebal), AKP içindeki sorumluluk sahibi, mütedeyyin önderlerindir.
Sonra da Mustafa Kemal’in gençlerinin..

BİRLEŞMEK TEK ÇAREDİR!

İktidar her bakımdan kuşatılmış durumda, bu tablo daha da hırçınlık doğuruyor ve büyük hatalara zemin hazırlıyor.. Ne denli bastırılmaya ve saklanmaya çalışılsa da kazan kaynıyor.

Ve şu dakikalarda Erdoğan, sarayında bilmem kaçıncı kez ülke genelinden çağrılan muhtarlara adeta vaaz veriyor, konuşma yapmıyor! Sözleri ağırlıklı ölçüde dinsel içerikli. Muhtarlarım size söylüyorum, ey ümmet (pardon halk mıydı??) sen anla.. örneği. İşleri Allah’a kaldı, görüyorlar herhalde. Sıkıştıkça bu din edebiyatı ve inanç sömürüsüne daha da sarılıyorlar. Ne çok hazin..

Öte yandan DEAŞ (IŞİD) “ülkemizin gücünü sınamayı” inatla sürdürüyor; Başbakan Davutoğlu’nun, “Hiç kimse Türkiye’nin gücünü – sabrını sınamaya kalkışmasın..” sözüne meydan okuyor açıkça.. Topraklarımızda insanlarımızı öldürüyor ve Türkiye’nin bir hava füze savunma sistemi yok! Roketleri havada saptayıp vuramıyoruz.. Gerçekten NATO’nun en “güçlü” 2. ordusu muyuz, en “kalabalık” 2. ordusu muyuz?? Burnumuzu çıkaramıyoruz sınırlarımızdan birkaç km öteye ve BM hukukundan kaynaklanan meşru savunma hakkımızı bile kullan(a)mıyoruz? Niye acaba? CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu boşuna mı söyledi “Bunlar terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptılar.. suç duyurusunda bulunuyoruz..” diye?

Bay RTE‘nin 3 yıl kadar önce IŞİD – DEAŞ için söylediği “hırçın çocuklar” kanaati sürüyor mu yoksa?! Bu yaramaz çocuklar hırçınlıklarını Kilis’i – Gaziantep’i roket ateşine alarak 20’ye yakın insanı öldürme  ölçüsüne dek vardırsalar bile mi?

Bu son sorumuz, -eminiz gözden kaçmamıştır- önemlidir, hem de çook önemli!

Sevgi ve saygı ile.
04 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“Türk Ulusu”, “Kürt milliyeti”ne Eşit midir??


“Türk Ulusu”, “Kürt milliyeti”ne Eşit midir??

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim Kurulu Yazmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak.
www.ahmetsaltik.net
03 Şubat 2013, Ankara

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, CHP İzmir Milletvekili seçilmeden önce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi idi.

Yıllarca bu konuları derslerinde işledi, kitaplar ve makaleler yazdı, bildiriler sundu
bilimsel toplantılarda.

Bosna’dan ülkemize gelen, Boşnak kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Türk’tür.
Ülkemizin Yugoslavya gibi etnik temelde ayrıştırılmasını, birbirini boğazlayarak
mezbahaya dönüşmesini ve iç savaşla parçalanmasını istemiyor doğallıkla.
Bu vahim tehlikeye altını çizerek dikkat çekiyor..

Batı emperyalizminin “nation building” kaması ile “çevre ulus devletleri” parçalama oyununa işaret ediyor. Dikkat buyurulsun, “çevre ulus devletleri” diyoruz, ”merkez kapitalist ulus devletleri” değil!

En büyük ulus devlet ABD, 52 eyalette 52 milliyeti sentezleyerek AMERİKAN ULUSU-MİLLETİ oluşturmuştur. Kaya gibi bir blok.. Tek resmi dil, tek bayrak, tek devlet.. Her “milliyet”, örneğin “Ben İtalyan kökenliyim ama Amerikan’ım” diyor; “Amerikalıyım” değil, “Amerikan’ım” diyor.. Gönüllü birliktelikle  Amerikan ulus devletinin eşit bireyleri durumundalar. Anayasalarında da “Amerikan milleti-ulusu” kavramı-nitelemesi var.

“Amerikan” kimlik kartı ve pasaportu taşıyorlar. Nüfusun yarısına yakınının Hispanik (İspanyol kökenli) olduğu güney eyaletlerinde bile sosyal-kültürel alanda İspanyolca çok yaygın iken, kamusal alanda resmi dil tek ve İngilizce. Bu gerçeği bizzat biz, yerinde gördük, tanık olduk.

ABD yurttaşı olmanın en temel koşullarından biri, yeterli İngilizce bilmek!

20. yy (1900′ler) başında dünyada başlıca 50-60 devlet vardı. Bu yy. sonunda 200 devlet oluştu. Küresel emperyalizmin hedefi, 21. yy. sonunda 1000 (bin!) “devletçik”! Yani, Latince “Divida et impera” bağlamında “Böl ve yönet”! 20. yy. başında 50-60 dolayındaki devlet sayısı, yüz yılda 200’ü aştı. Daha da artırılarak bin devlet(çik) hedefleniyor egemen emperyalistlerce. Daha sonra, hepsini postmodern yöntemlerle yeniden sömürgeleştirerek tek dünya devleti kurmak Elit’in stratejik ereği!

  • “ Dünyada bin (1000) devlet oluşturduğumuzda modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendini yönetme hakları artık dünya bankerleri ve entellektüelleri olan Elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur! ” (Arthur Schlesinger, CFR Dergisi Foreign Affairs, 1995)

Bir kez daha dikkat çekelim, merkez kapitalist ülkeler kaya gibi ulus devletler..
Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Çin, Hindistan, Rusya … daha onlarcası.

Bizim gibi ülkelerin ise parçalanması gerekiyor! Sevr ile başarılamayan, şimdilerde bu tür etnik (ve de dinsel) ayrıştırma oyunlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Çok ilginç bir çelişki : AB örneği

Türkiye’yi milliyetler / etnisiteler temelinde federe devletlere ayrıştırmayı planlayanlar,
27 ülkeyi, 27 farklı milleti-ulusu bir araya getirerek “Avrupa Birleşik Devletleri” kurmaya çabalıyorlar. Anımsayalım, 1950′ler başında Kömür-Çelik Birliği ile yola çıkan birkaç ülke zamanla AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) dönüştü. Üye sayısı giderek artarken “E” harfi atıldı ve “Ekonomik Topluluktan” siyasal birliğe dev bir adım atılarak “Avrupa Topluluğu” AT’ye dönüştü. Yetmedi, son durumuyla “Avrupa Birliği” (AB, European Union, EU) statüsüne dönüştü 27 ülke.
Tek bayrak, tek parlamento, tek para..

Niçin ? Nedir bu derin çelişki ? Kendileri birleşirken bizleri neden ayrıştırıyorlar?

Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü niçin çarpıtılmakta?

Bu bir ULUS DEVLET olma, ULUSLAŞMA, emperyalizme karşı birlik olarak güçlenme ve lokma olmama çağrısı değil midir? Etnik kimliklerinizi koruyun, sosyal-kültürel alanda yaşatın ama kamusal alanda tek parça-blok olun, birlikten güç doğar ve bu yolla da “Türk’üm” deyin, hep birlikte mutlu olun.. anlamında değil midir?

Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, bizzat Kürt kardeşlerimizce Kürt İsmet olarak  sahiplenilmiş  değil midir? Lozan heyetine yazılan mektupta vurgulanmamış mıdır?

Mustafa Kemal Paşa Türk milleti tanımını şöyle yapmamış mıdır ?

  • Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına
    (ahalisine, Türkiye’de yaşayan herkese!) Türk milleti denir.”

Bu tanım, dünyada 4000′e yakın etnisiteyi / milliyeti kucaklayan yaklaşık 200 devlet için geçerlidir. Biyolojik ırkçılıkla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Bu bakımdan, Anayasa’nın 66. maddesinde yer alan tanım korunmalıdır :

I. Türk vatandaşlığı

Madde 66 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Kürt ya da başkaca etnik kökenli yurttaşlarımıza (milliyetlere) ülkemiz,
AB’ye üyelik sürecinde Kopenhag Ölçütleri kapsamında tüm hakları tanımıştır. Bundan ötesi ayrışma, parçalanma getirir.

  • Artık ayrılıklarımızı değil ortaklıklarımızı pekiştirme zamanıdır. 

Türkiye, Batı güdümünde sokulduğu bu yapay tartışmaları aşarak asıl gündemine dönmelidir.

Yoksullukla, işsizlikle, dengeli bölgesel kalkınma ile, dev borçlarla, dış güvenlik sorunlarıyla…. çağdaşlaşma ile meşgul olmalıdır.

Birgül Ayman Güler hoca bilimsel doğruları dile getirmiştir.
Asla ırkçılık, ayrımcılık yapmamıştır.

“Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözü bilimsel bir anlatımdır.

“Türk ulusu” nitemi (sıfatı) ülkemizdeki 80 milyon insanın ortak sıfatıdır.

“Kürt milliyeti” ise Kürt kökenli yurttaşlarımızı, bütünün bir parçasını tanımlıyor.
Bu bakımdan, “parça bütüne eşit olabilir mi?” Söylenen budur.

Başta Başbakan RT Erdoğan olmak üzere, BDP’li Vekil Sırrı Sakık vd. bilerek ve isteyerek, kasıtlı olarak Sayın Prof. Ayman’ın sözlerini çarpıtmışlardır. Bu, ucuz ve çirkin bir popülizmdir.. Ülkemize yakışmamaktadır. Eğitimi yetersiz halkın kafasını karıştırmaktan yarar ummak erdemli ve ülkemize yararlı bir davranış değildir.
Bu tehlikeli hatadan ve politik sömürüden vazgeçilmelidir.

Şimdi, 1920′lere gidelim ve Said Nursi‘nin bir makalesine değinelim :

Said Nursi’nin İkdam’da yer alan makalesi7 Mart 1920 (22 Şubat 1336, sayı: 8273) :

– Kürdlük davası pek mânâsız bir iddiadır.. 
– Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor…
Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense,
ölümü tercih ediyorlar.
Eğer Kürdlerin serbestii inkişafını düşünmek lazım gelirse;
bunu Boğus Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i âliye düşünür.
– 
Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tevassut ve müdahalesine muhtaç
  değildirler..
– Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafaa olarak kabul etmiyorlar.”

SONUÇ                       :

  • Türk-Kürt kardeştir! Altın kural budur!!
  • Emperyalizmin tarihi boyunca hiçbir halkı, etnisiteyi….
    özgürlüğüne kavuşturduğu görülmemiştir.
  • Emperyalizmin tunç yasası : “BÖL/PARÇALA-YÖNET-SÖMÜR” dür!
  • Kürt kardeşlerimizin en yakın dost ve müttefiki Türklerdir. Biz birbirimizin
    doğal müttefikiyiz. 
    Aradan ABD-AB emperyalizminin maşası PKK’yı çıkarmalıyız.
  • Kalan sorunlarımızı oturur, dostça ve insanca çözeriz, buna inanın..
  • Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük savaşı yapılabilir mi?
    Kürt kardeşlerimizi bu onursuzluktan tenzih etmek istiyoruz.

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler‘in söylemini ve web sitesinde yer verdiği  (www.baguler.blogspot.com) 4 makalesini doğru (bizim sitemizde de yayımladık; http://ahmetsaltik.net/prof-dr-birgul-ayman-gulerin-yeni-anayasa-hakkinda-4-makalesi-ve-gorusumuz/), bilimsel, ülkemizin yararına buluyor
ve bu gerekçelerle açıkça destekliyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
03 Şubat 2013, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in Yeni Anayasa Hakkında 4 Makalesi ve görüşümüz..

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, CHP İzmir Milletvekili seçilmeden önce
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi idi.

Yıllarca bu konuları derslerinde işledi, kitaplar ve makaleler yazdı, bildiriler sundu bilimsel toplantılarda.

Bosna’dan ülkemize gelen, Boşnak kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Türk’tür.

Ülkemizin Yugoslavya gibi etnik temelde ayrıştırılmasını, birbirini boğazlayarak mezbahaya dönüşmesini ve iç savaşla parçalanmasını istemiyor doğallıkla.

Bu vahim tehlikeye altını çizerek dikkat çekiyor..

Batı emperyalizminin “nation building” kaması ile “çevre ulus devletleri”
parçalama oyununa işaret ediyor. Dikkat buyurulsun “çevre ulus devletleri” diyoruz, “merkez kapitalist ulus devletleri” değil!

En büyük ulus devlet ABD, 52 eyalette 52 milliyeti sentezleyerek AMERİKAN ULUSU-MİLLETİ oluşturmuş. Kaya gibi bir blok.. Tek resmi dil, tek bayrak, tek devlet..
Her “milliyet”, örneğin “Ben İtalyan kökenliyim ama Amerikan’ım” diyor.. “Amerikalıyım” değil, “Amerikan’ım” diyor.. Gönüllü birliktelikle  Amerikan ulus devletinin eşit bireyleri durumundalar. Anayasalarında da “Amerikan milleti-ulusu” kavramı-nitelemesi var.
“Amerikan” kimlikkartı ve pasaportu taşıyorlar. Nüfusun yarısına yakınının Hispanik (İspanyol kökenli) olduğu güney eyaletlerinde bile sosyal-kültürel alanda İspanyolca çok yaygın iken, kamusal alanda resmi dil tek ve İngilizce. Bu gerçeği bizzat biz, yerinde gördük, tanık olduk. Yurttaş olmanın en temel koşullarından biri, yeterli İngilizce bilmek!

20. yy (1900’ler) başında dünyada başlıca 50-60 devlet vardı. Bu yy. sonunda 200 devlet oluştu. Küresel emperyalizmin hedefi, 21. yy. sonunda 1000 “devletçik”! Yani, Latince “Divida et impera” bağlamında “Böl ve yönet”!

20. yy. başında 50-60 dolayındaki devlet sayısı, yüz yılda 200’ü aştı. Daha da artırılarak bin devlet(çik) hedefleniyor egemen emperyalistlerce. Daha sonra, hepsini postmodern yöntemlerle yeniden sömürgeleştirerek tek dünya devleti kurmak Elit’in stratejik ereği!

  • “ Dünyada bin (1000) devlet oluşturduğumuzda modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendini yönetme hakları artık dünya bankerleri ve entellektüelleri olan Elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur! ”
    (
    Arthur Schlesinger, CFR Dergisi Foreign Affairs, 1995)

Bir kez daha dikkat çekelim, merkez kapitalist ülkeler kaya gibi ulus devlet..

Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Çin, Hindistan, Rusya … daha onlarcası.

Bizim gibi ülkelerin ise parçalanması gerekiyor!
Sevr ile başarılamayan, şimdilerde bu tür etnik ayrıştırma oyunlarıyla
gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Çok ilginç bir çelişki de, AB örneğidir.

Türkiye’yi milliyetler / etnisiteler temelinde federe devletlere ayrıştırmayı planlayanlar, 27 ülkeyi, 27 farklı milleti-ulusu bir araya getirerek “Avrupa Birleşik Devletleri” kurmaya çabalıyorlar. Anımsayalım, 1950’ler başında Kömür-Çelik Birliği ile
yola çıkan birkaç ülke zamanla AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) dönüştü.
Üye sayısı giderek artarken “E” harfi atıldı ve “Ekonomik Topluluğun” siyasal birliğe
dev bir adım atılarak “Avrupa Topluluğu” AT’ye dönüştü. Yetmedi, son durumuyla “Avrupa Birliği” (AB, European Union, EU) statüsüne dönüştü 27 ülke.
Tek bayrak, tek parlamento, tek para..

Niçin ? Nedir bu derin çelişki ? Kendileri birleşirken bizleri neden ayrıştırıyorlar?

Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü niçin çarpıtılmaktadır?

Bu bir ULUS DEVLET olma, ULUSLAŞMA, emperyalizme karşı birlik olarak güçlenme ve lokma olmama çağrısı değil midir? Etnik kimliklerinizi koruyun, sosyal-kültürel alanda yaşatın ama kamusal alanda tek parça-blok olun, birlikten güç doğar ve bu yolla da “Türk’üm” deyin, mutlu olun.. anlamında değil midir?

Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, bizzat Kürt kardeşlerimizce “Kürt İsmet” olarak sahiplenilmiş  değil midir? Lozan heyetine yazılan mektupta vurgulanmamış mıdır?

Kemal paşa Türk milleti tanımını şöyle yapmamış mıdır ?

  • Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına
    (ahalisine, Türkiye’de yaşayan herkese!) Türk milleti denir.”

Bu tanım, dünyada 4000’e yakın etnisiteyi / milliyeti kucaklayan yaklaşık 200 devlet için geçerlidir. Biyolojik ırkçılıkla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Bu bakımdan, Anayasa’nın 66. maddesinde yer alan tanım korunmalıdır :

I. Türk vatandaşlığı
Madde 66 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Kürt ya da başkaca etnik kökenli yurttaşlarımıza (milliyetlere) ülkemiz,
AB’ye üyelik sürecinde Kopenhag Ölçütleri kapsamında tüm hakları tanımıştır.
Bundan ötesi ayrışma, parçalanma getirir.Artık ayrılıklarımzı değil ortaklıklarımızı pekiştirme zamanıdır.Türkiye, Batı güdümünde sokulduğu bu yapay tartışmaları aşarak asıl gündemine dönmelidir. Yoksullukla, işsizlikle, dengeli bölgesel kalkınma ile, borçlarla, dış güvenlik sorunlarıyla…. çağdaşlaşma ile meşgul olmalıdır.Birgül Ayman Güler hoca bilimsel doğruları dile getirmiştir. Asla ırkçılık, ayrımcılık yapmamıştır.

“Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözü bilimsel bir anlatımdır.

“Türk ulusu” nitemi (sıfatı) ülkemizdeki 80 milyon insanın ortak sıfatıdır.

“Kürt milliyeti” ise Kürt kökenli yurttaşlarımızı, bütünün bir parçasını tanımlıyor.
Bu bakımdan, “parça bütüne eşit olabilir mi?” Söylenen budur.

Başta Başbakan RT Erdoğan olmak üzere, BDP’li Vekil Sırrı Sakık vd. bilerek
ve isteyerek, kasıtlı olarak Sayın Prof. Ayman’ın sözlerini çarpıtmışlardır.
Bu, ucuz ve çirkin bir popülizmdir.. Ülkemize yakışmamaktadır. Eğitimi yetersiz
halkın kafasını karıştırmaktan yarar ummak erdemli ve ülkemize yararlı bir davranış değildir. Bu tehlikeli hatadan ve politik sömürüden vazgeçilmelidir.

Şimdi, 1920’lere gidelim ve Said Nursi‘nin bir makalesine değinelim :

Said Nursi’nin İkdam’da yer alan makalesi, 7 Mart 1920 (22 Şubat 1336, sayı: 8273) :

Kürdlük davası pek mânâsız bir iddiadır.. 
– Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor…
Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense,
ölümü tercih ediyorlar.

Eğer Kürdlerin serbestii inkişafını düşünmek lazım gelirse;
bunu Boğus Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i âliye düşünür.

– 
Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tevassut ve müdahalesine muhtaç değildirler..
Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafaa olarak kabul etmiyorlar.

*****

  • Türk-Kürt kardeştir! Altın kural budur!!
  • Emperyalizmin tarihi boyunca hiçbir halkı, etnisiteyi…. 
  • özgürlüğüne kavuşturduğu görülmemiştir.
  • Emperyalizmin tunç yasası : “BÖL/PARÇALA-YÖNET-SÖMÜR” dür!
  • Kürt kardeşlerimizin en yakın dost ve müttefiki Türklerdir.
  • Biz birbirimizin doğal müttefikiyiz. 
  • Aradan ABD-AB emperyalizminin maşası PKK’yı çıkarmalıyız.
  • Kalan sorunlarımızı oturur, dostça ve insanca çözeriz, buna inanın..
  • Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük savaşı yapılabilir mi?
    Kürt kardeşlerimizi bu onursuzluktan tenzih etmek istiyoruz.

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler‘in söylemini ve aşağıda verdiğimiz 4 makalesini (http://www.baguler.blogspot.com/) doğru, bilimsel, ülkemizin yararına buluyor ve bu gerekçelerle açıkça destekliyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
3.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in Yeni Anayasa Hakkında 4 Makalesi

portresi
1.  Makale :Vatandaşlık Ulusal mı Olmalı Anayasal mı?

Türkiye’nin toplumsal geleceğini çizecek iki siyaset var.

Bunlardan biri ulusal vatandaşlık ilkesi derken,
diğeri anayasal vatandaşlık ilkesi diyor.

Bu iki görüş, güncel “yeni anayasa” çalışmalarının bel kemiğini oluşturuyor.

Birincisi, yaklaşık yüz yıl önce benimsediğimiz “Türk vatandaşlığı sistemi”ni uygun ve gerekli görmek demektir. İkincisi ise “TC / Türkiye vatandaşlığı” ya da sıfatsız yalnızca “vatandaşlık” demeyi önermektedir.

İlk görüş CHP ve MHP resmi görüşleridir; ikincisi AKP ve BDP resmi görüşleridir.

Partilerin tümünde diğer görüşün sesli ya da sessiz savunucularına rastlanabilir.
Konuyu olanca ayrıntılarıyla bilmek, özellikle bu geçişkenlikler nedeniyle kritik önem taşımaktadır. Savunucular arasında bir de dinci çevrelerin bulunduğu bilgisini eklemeliyiz.

Ulusal – Anayasal Vatandaşlık Ne Demektir?

Ulusal vatandaşlık ilkesini benimseyenler, refah içinde diri bir geleceği güvence altına almak amacıyla dünyanın ve Türkiye’nin güncel ortamıyla koşulları
kaynak göstermektedirler. Düşünsel dayanakları ulusal devlet deneyimidir.

  • “Türk” bir etnisite değildir.

Türkmen, Yörük, Tahtacı … gibi etnisiteler vardır; ama Türk adı taşıyan bir etnik grup yoktur. Türk, kültürel kavim adlandırmasıdır; Anadolu’da bin yıllık Türkçe ortaklığı ve
yüz yıllık Cumhuriyet’le yaşanan uluslaşma süreci, Türk kavramını her türlü etnik aidiyetten kurtarmıştır.

Ulusal vatandaşlık, topluluk kimliklerini yani etnisite ve milliyet bölünmelerini aşmayı sağlayan ulus kimliğinin ürünüdür.

Bu sistem, toplumu toplulukların değil bireysel temelde yurttaşların eşitliği üzerinde yükselir. Böyle bir eşitlik, her türlü etnisite; inanç grubu; cinsiyet gömleklerini yırtar ve bireysel özgürleşme sağlanır.

Anayasal vatandaşlık ilkesini benimseyenler, farklılıkların altını çizmek ve
“ötekini savunmak” amacıyla dünyada yaşandığı varsayılan (dünyanın değil) “küreselleşme”nin gerekleri ile Türkiye’deki alt toplulukların (Türkiye’nin değil) istemlerini kaynak göstermektedirler. Düşünsel dayanakları küresel emperyalizmin felsefecisi Alman Jürgen Habermas’tır:

Vatandaşlık “ulus” üzerinden değil, yalnızca “anayasa” sözleşmesi çerçevesinden kurulmalıdır. Şimdi ulus ve vatandaşın adı olan “Türk”, bir etnisite/ırk adıdır. Türkiye’de yaşayan kimi vatandaşlar bu isimden rahatsızdır; Türk adlandırmasının kendilerini ifade etmediği ve dışladığı düşüncesindedirler.
Anayasal vatandaşlık, “eşit”lik sağlamalıdır. İlkenin tam adı “eşit anayasal vatandaşlık”tır. Bu sistem, bireyleri değil toplulukları bir arada tutacaktır.
Ulus kimliğinden kurtuluş, topluluklar kimliklerinin tanınmasını mümkün kılacaktır. İşte bu farklı kimlikler arasında eşitlik sağlanması gerekir.
Bu özellikler sayesinde, anayasal vatandaşlık sistemi, toplumdaki her farklı topluluğu anayasanın koruması altına almış olacaktır. Tüm topluluklar, kendi varlıklarını sürdürebileceklerdir. Bunun yolu, farklı topluluklara hukuksal tanıma sağlamaktan geçer. Anayasal vatandaşlık ilkesinin en önemli “yeni bir sistem” özelliği de burada ortaya çıkar. Toplumdaki etnik ve inanç/din temelli topluluklar, toplumsal ve siyasal yaşamda “kendi” adlarına etkinlik gösterme gücüne kavuşturulmuş olurlar. “Kendi” dillerinin resmi dil olarak kabulü, “kendi” eğitim sistemleri, “kendi” temsilcilerinin siyasal yarışı, “kendi” sinemaları, evlilikleri, gömü törenleri ve mezarlıkları….. Devletin yapması gereken, her topluluğa “eşit haklar” tanıyıp bu temelde davranmasıdır.

Kısaca anayasal vatandaşlık, toplum ve siyaset için tek ulusal yaşamdan vazgeçilip cemaatler ve milliyetler yaşamı vaat eder. Toplum ve devlet ulusal değil “cemaatler ve milliyetler dünyası olacaktır.

Bizim İçin Hangisi?

Anayasalar, kişi ya da toplulukların psikolojik doyumlarını sağlamaktan daha fazlasını yapar. Bir ülkenin tüm yönetim sisteminin yapı ve ilkelerini kurar. Yapı ve ilkeler, şimdiki gibi tarihsel dönüm noktalarında bütün bir ülkenin ve halkın varlık – yokluk sorunudur. Şimdi söz konusu olan Türkiye’nin ve Türk Ulusu’nun geleceğidir. Bu nedenle, “hangisi” sorusuna yanıtımızı politik / taktik nedenlerle değil tarihsel / stratejik nedenlere dayanarak vermek zorundayız.

İki sistemden birini yeğleyebilmek için sorulması gereken temel sorular şunlardır:
“Ulusal vatandaşlık” bizi geleceğe eskisinden daha güçlü bir biçimde taşıyabilir mi? Bunun için bin yıllık oluşum ve yüz yıllık kuruluş dönemleri temel alınıp eleştiri süzgecinden geçirilmeli mi?

“Eşit anayasal vatandaşlık” ilkesine göre kurulacak bir yönetim sistemi,
ülke olarak ‘bir Türkiye’nin varlığını ortadan kaldırma sonucu yaratır mı?
Bu ilke, tüm halkın refahının artmasına hizmet edebilir mi?

Bize gereken nedir? Ve elbette tarihsel – toplumsal koşullar bakımından değerlendirdiğimizde mümkün olan hangisidir?
Ulusal devlet mi yoksa milliyetler devleti mi?

=================================================

2. Makale :

Anayasal Vatandaşlık ve Nurcu – Gülenci Kesim

“Yeni Anayasa” tartışmalarında AKP, BDP, kendi partisinin resmi görüşü farklı olmakla birlikte bu cenahta yer tutan bazı siyasetçiler ve Nurculuk, Gülencilik gibi çeşitli dinci çevreler, Türkiye’nin yönetimi için “anayasal vatandaşlık” öneriyorlar.

Hedeflerini tümüyle dinsel referanslara dayandırdıklarını ileri süren dinci siyasal kesimler, “milli” olanın “dini” olanı yok ettiği düşüncesindedir. Bu nedenle çıkış yolunu Osmanlı Devleti’nin hilafetçi örgütlenme kodlarında aramaktadırlar. Bunlardan biri, düşünsel gücünden çok sahip olduğu dünyevi servet ve zengin küresel müttefikleri sayesinde ülkemizde başlıca iktidar odaklarından biri haline gelmiş olan
Nurcu – Gülenci siyasettir.

Nurcu – Gülenci kesim, Nesil Yayınlarından Ocak 2011’de Demokratik Açılım Üzerine Düşünceler – Çözüm Mümkün / Çareseri Mimkune başlıklı bir kitap çıkarmıştır. Kitap biçiminde, ama gerçekte Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Arapça dillerinde kaleme alınmış bir bildirge içeren bu yayında, “anayasal vatandaşlık” savunusu yapılmaktadır. Saidi Nursi’yi temel alan Nurculuğun bildirgesine göre anayasal vatandaşlık yapısal çözümdür.

Bildirge 4 maddede şöyle özetlenebilir:

1. “Milliyetçilik bir bilinç çarpılmasıdır ve aslında dinle bağdaştırılması mümkün olmayan bir şeydir. Eğer biz kendimizi etnik kimliğimizle tanımlarsak Türk ile Kürt hakiki kardeşliğini hissedemez… Ama asli kimliğini Müslüman olarak görürse, hangi milliyetten hangi dilden hangi coğrafyadan olursa olsun hangi sosyal sınıftan olursa olsun bütün müminleri bu kimliğin içine koyabilir.” (s. 32)

2. “Sadece Türk etnik kimliği temelinde tanımlanmış bir millet anlayışı, Türkiye toplumu açsısından problemleri çözücü bir yaklaşım değildir… milli kimlik tanımlamasının etniklikten arındırılması bir zorunluluktur….. Anayasal vatandaşlık olarak adlandırılan, devletin vatandaşıyla kurduğu ilişkinin esas itibarıyla hukuki bir ilişki olması gerektiğini söyleyen yaklaşımı temel alarak bir üst kimlik inşa etmeliyiz.” (s. 22-23) “Türk kimliği yerine, bir üst kimlik olarak anayasal vatandaşlığın ikame edilmesi gerekir.” (s. 38, 48)

3. “Dün Kürtler ile Türkler veya Kürtler ile devlet arasında bir sorun olduğunda, bunu Islam’a göre çözmek mümkün olmakla birlikte, seküler milliyetçiliğin iki tarafta da egemen olduğu bugünün vasatında, böyle bir imkanımız mevcut değildir. Dolayısıyla mesele, .. insan hakları anlayışı çerçevesinde çözülme durumundadır. İnsan hakları çerçevesi içerisinde ise temel haklar, sosyal haklar ile kültürel haklar, kolektif haklar ve siyasal haklar yer almaktadır.” S. 49

4. “Ref’i imtiyaz lazım”…. (s. 50). Bu anlayışa göre, ulusal yapılanmaya ait ne varsa, toplumda bir kesime tanınmış imtiyaz özelliği taşımaktadır. Dil, bayrak, eğitim, kısaca toplumsal yaşamın her alanında Türk ulusu kimliğine ait her şeyin temizlenmesi gerekmektedir. İşte birkaç örnek:

Anayasanın başlangıç kısmında Atatürk milliyetçiliğinin esas alınması… önemli bir soruna işaret etmektedir…. kesinlikle değiştirilmesi…”

Ülke genelinde birden fazla resmi dil ya da bölgesel düzeyde birden fazla resmi dil kabul edilebilir. (s. 35-36)

“Mesele [Kürt meselesi değil] öncelikle bir Türk meselesidir.” (s. 41). Ulusal/resmi tek dil kaldırılmalı; kültürel çoğulluk, yerel özerklik, “Türk figürlerinin yanında Kürt, Arap ve diğer etnik kimliklerden figürlerin de pozitif şekilde yer aldığı çocuk kitapları, ….” (s. 55)

“Sorun Türk Sorunudur”

Bildirge’nin en önemli ve en kestirme cümlesi, Türkiye’de yaşanan sorunun “Kürt Sorunu Değil Türk Sorunu” olduğunu dile getiren cümledir. Dinci çevreler, kendi iktidarlarının ulusal mücadelelerle sona erdiğini hiç unutmamakta; Osmanlı’da hilafete son verilmesini suçların en büyüğü saymaktadırlar. Çünkü bu devrimle birlikte “dini devlet” ortadan kalkmış ve yerine “ulusal devlet” geçmiştir. İşte bunu yapan Cumhuriyetçi kadroyu, Mustafa Kemal’i, Kemalizmi, Atatürkçülüğü ve Türk vatandaşlığı sistemini öfke ve nefretle karşılamaktadırlar.

Günümüzde “İslam ittihadı” hedefiyle yol alamayacaklarını görüp gerçekçi davranmakta ve kendileri için en korunaklı limanın Batı kaynaklı “evrensel insan hakları sistemi” olduğunu kavramış bulunmaktadırlar. Bunu da yukarıda (3). maddede yapılan aynen aktarmadan görüleceği gibi açıkça dile getirmekten kaçınmamaktadırlar. Bu, kendi varlığını “İslam” üzerine kurduklarını ileri sürenlerin “Hristiyanlık” ile nasıl kolayca iç içe geçtiklerine ilgi çekici bir örnek oluşturmaktadır.

Bunun kadar ilginç bir diğer şey de, İslamcı olduğunu söyleyenlerin, kendi hedeflerine hizmet eden bu yolu, küreselciliğin Alman filozofu Jürgen Habermas’a borçlu olmalarıdır. Nurcu – Gülenciler bu konu bakımından Habermascıdır!
Neden “Yeni Anayasa”? Neden anayasal vatandaşlık?…

Dinci çevreler, 1923’te yaşadıkları büyük yenilgiyi yüz yıl sonra zafere dönüştürmeye çalışıyorlar. Bunun için yeni anayasa, bunun için anayasal vatandaşlık istiyorlar diyebiliriz.

Ya da daha kısaca: ‘Krizi fırsata dönüştürüyorlar’.

==================================================

3. Makale          :

Anayasal Vatandaşlık ve Kürtçü Yaklaşımlar

“Yeni Anayasa” tartışmalarında vatandaşlık sisteminin değişmesini ve sistemin “anayasal vatandaşlık” görüşüne göre tanımlanmasını isteyen kesimlerden biri de Kürt milliyeti çerçevesinde siyaset yapanlardır.[1]

Katılımcı Demokrasi Partisi (KaDeP) ile Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) üniter devlete karşı federalizm talebinde bulunurken, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ‘demokratik özerklik’ etiketiyle üniter devlete değil ulusal devlete karşı konumlanmıştır. Bu iki talep, Anayasa’nın “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ilkesinin ortadan kaldırılmasını gündeme getirir.

Anayasa’da benimsenmiş olan “bölünmez bütünlük ilkesi” şöyledir:

“MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”

Anayasal bölünmez bütünlük ilkesi, tartışmalarda farklı anlamlar yüklenerek konuşulur. Bu ilkeye karşı olanlar, ilkenin içeriğinden rahatsızdır. Ama bir de, bu ilkenin ‘duygusu’ndan rahatsızlık duyanlar vardır. Rahatsızlık daha çok ‘vatanın bölünmez bütünlüğü’ sesinin 12 Eylül faşizmini hatırlatmasındandır.

Ne var ki, konuyu gerçek niteliğiyle anlayabilmek için, sözkonusu ilkenin matematiksel haline odaklanmakta büyük yarar vardır. Devletin ‘ülkesi ile’ bölünmezliği üniter devlet ilkesinin benimsendiğini; ‘milleti ile’ bölünmezliği de ulusal devlet ilkesinin temel alındığını gösterir. Buna göre, Türkiye’de devletin coğrafyaya göre toprak üzerindeki örgütlenişi üniter/tekçidir; federal olamaz. Yani yasa yapma ve yasaları uygulama gücü, ülkenin parlamentosu ile hükümetindedir; bunun dışında siyasal karar ve yürütme organı yoktur. Diğer bütün kurumlar, valilik ve kaymakamlıklar, yerel yönetimler siyasi değil, idari nitelik taşır. Yine buna göre, devletin insana/topluma göre örgütlenmesi “ulus” esasına dayanır; milliyetler devleti olamaz. Tüm vatandaşlar etnik kökeni, inancı, cinsiyeti ne olursa olsun Türk vatandaşıdır. Devlet ve hukuk karşısında vatandaşlara ne birey ne de topluluk olarak hiçbir ayrıcalık ya da dışlama sözkonusu olamaz; vatandaşların eşitliği esastır.

FEDERALİZM YA DA ANAYASAL VATANDAŞLIK! 

  • Kürtçü siyasetin KDP ve HAKPAR kanadı devletin ülkesi bakımından,
    BDP kanadı ise milleti bakımından bölünmesini talep etmektedir.

KDP ve HAKPAR gibi yapılar, Türkiye’de devletin toprağa göre federalizm esasına göre örgütlenmesini talep ederler; bu talep parti programlarında açıkça yazılmıştır. Öncülüğünü Şerafettin Elçi’nin yürüttüğü (KDP) Programı’nda şöyle denir: “4- Sorunun çözümünde farklı formüller tartışılabilir. Partimizin çözüm formülü özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, laik, demokratik federal sistemdir.” Başkanlığını Kemal Burkay’ın yaptığı HAKPAR Programı’ndaki ifade ise şöyledir: “Parti, üniter devleti reddeder. Kürt sorununda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ilkesel olarak benimser. Sorunun çözümü için, Türkiye’nin Kürt ve Türk halkının eşitliğine dayalı demokratik ve federal bir tarzda yeniden yapılandırılmasını savunur.”

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Programı’nda ulusal devletin ortadan kaldırılması talebi yer alır: “Tek ırk, tek dil, tek din, tek kültür ve erkek egemen anlayış yerine toplumdaki bütün etnik, kültürel, inançsal ve cinsiyet farklılıklarını kapsayacak şekilde, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” esas alınacak ve anayasal yurttaşlık olarak bu üst kimlikle tanımlanacaktır.” BDP için sorunun çözümü, “Türk ulusu” ve “Türk vatandaşlığı” sisteminin ortadan kaldırılmasındadır. Öngördüğü “TC vatandaşlığı”nın nasıl bir yapı getireceği konusunda ise açıklık yoktur. Partinin savını daha çok çoğulculuk, katılımcılık, özgürlük, evrensel insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanmak gibi genel kurallarla savunduğu görülmektedir.

FEDERALİZM ile ANAYASAL VATANDAŞLIK BİRBİRİNİ TAMAMLAR! 

İki çözüm birbiriyle çelişir mi? KDP – HAKPAR’ın toprağa dayanan –ülkesi bakımından- federalizm talebiyle BDP’nin topluluğa dayanan –milleti bakımından- federalizm [anayasal vatandaşlık] birbirine karşıt mıdır, değil midir?

Bu soru, Rızgari Dergisi’nde 2007 yılında İbrahim Güçlü tarafından şöyle yanıtlanmıştır:[2] “Türkiye’nin federalleşmesi ile anayasal vatandaşlık arasında bir paradoks değil, birbirini tamamlayan, birbirinin “olmazsa olmaz” şartlarındandır”. Rızgari yazarı, Said-i Nursi gibi “ref’i imtiyaz lazım’ demektedir. Ona göre de “Türk vatandaşlığı” ülkemizde etnik gruplardan birine tanınmış bir ayrıcalıktır:

“Anayasal vatandaşlık, …. tanımı, etnik ve ulusal, dinsel ve mezhepsel, kültürel bir öğeye dayanmaz. Bu anayasal vatandaşlık tanımında, öncelikli ve imtiyazlı herhangi her hangi bir ulus ve etnik grup yoktur. Yani Türkiye’de vatandaş olan herkesin Türk kabul edildiği bir anlayış, Türk ulusal ve etnik yapıya tanınan imtiyaz, anayasal vatandaşlık konseptine aykırıdır. [Devlette]… bütün grupların kolektif hakları güvence altına alınır.”
Rızgari yazısı, anayasal vatandaşlık kavramının Alman Jürgen Habermas tarafından Avrupa Birliği’nin inşası için geliştirildiği bilgisini vermektedir. Çok farklı bir sorun için ortaya atılmış olan kavramı, yapı ve sorunların birbirine benzemezliğine aldırmadan büyük bir hızla kabul edilebilir görmüştür. Yazara göre, “anayasal vatandaşlık, Türkiye Cumhuriyeti gibi çok uluslu ve etnikli topluluklar için daha çok anlamlı bir vatandaşlıktır.”

DEĞERLENDİRME

Anlaşılıyor ki, Nurcu – Gülenci kesim için olduğu gibi Kürtçü kesim için de sorun gerçekte Kürt sorunu değil, “Türk sorunu”dur. Bu nedenle elele verip bizi –Türk vatandaşlığı güzeldir diyenleri- ikna etmeye çalışıyorlar. Bütün “empati programları” buna yönelik. Oysa biz “biz-onlar” karşıtlığı içinde değiliz. Dolayısıyla ortadaki sorunu “empati”yle değil, ancak, hepimiz için yerli yerinde bir dünya ve Türkiye analiziyle çözebiliriz.

Anayasal vatandaşlık, siyasal yapılanma düşüncemizi “birey – toplum” ekseninden “topluluklar – toplum” eksenine sürüklemeye çalışıyor. Bu geri adımı da unsurları topluluklar değil ulusal devletler olan bir AB için imal edilmiş; gelişmiş Batı ülkelerinde yaşanan “göçmenler ve vatandaşlık” sorunları için uygulanabilirliği soruşturulmuş bir kuramdan esinlenmeyle atıyor.

Eldeki kuram bir Alman’a; 1990’lı yıllara; ve Avrupa Birliği’nin inşası amacına dönüktür. “25 ayrı ulusal devletten Avrupa Birliği’ni nasıl yaratırız?” sorusu için ortaya atılmış bir kavramın, bin yıllık tarihle yüz yıllık uluslaşma sürecine sahip Anadolu için uygun bulunmasını anlamak, tarihsel ve mantıksal olarak olanak dışıdır.

Nurcu – Gülenci kesimde olduğu gibi bu kesimde de tarihsel ve mantıksal koşullar, bir çırpıda ideolojik ve siyasal sabitlere kurban edilmiştir. Üstelik bu işlem yalnızca bir “dışalım” da değil, aynı zamanda tarihin çok özel örneklerinden biri olan AB için yapılmış bir kuramın dışalımıdır. Bu tür bir tarihsel – kuramsal tutarsızlık, Türkiye’ye çıkış gösterebilir mi?

Bu formül çıkıştan çok, çıkmaz sokak girişidir.

================================================

4. Makale          :

Anayasal Vatandaşlık ve “Ne Var ki Bunda!”

“Yeni Anayasa”nın en önemli tartışmalarından biri, vatandaşlık tanımı.
AKP –çevresindeki cemaatler- ve BDP ile diğer Kürtçü siyasetler, “anayasal vatandaşlık” olsun diyorlar. Bunun anlamı, “ulusal vatandaşlık” ilkesinin terk edilmesi. Somut söyleyişle, anayasal vatandaşçılar vatandaşlığa “TC / Türkiye vatandaşlığı” densin istiyorlar. CHP ve MHP ulusal vatandaşlık sürmelidir, yani “Türk vatandaşlığı ilkesi kalmalıdır” diyorlar.

Bazılarımız da, “ne var ki bunda!” duygusu içindeler. Bu duygunun içinden konuşanların ileri sürdükleri başlıca savları beş maddede toplamak mümkün görünüyor:
• Vatandaşlığın anayasada yazılması kötü bir şey mi? Tabii anayasal olsun, anayasada belirlensin!

Önerilerden birinin “anayasal vatandaşlık” diye adlandırılmış olması, böyle bir karışıklığa yol açmaktadır. Gerçekte, her iki tür vatandaşlık da anayasada tanımlanır. “Anayasal vatandaşlık”, bu kurumun anayasada belirlenmesi anlamına gelmez. Vatandaşlığın “ulusa göre” tanımlanmaması, bunun yerine devlete (TC) ya da toprağa (Türkiyelilik) göre tanımlanması anlamına gelir. Yani bu terim, farklı bir vatandaşlık sistemini ifade eder.

• Madem bazı vatandaşlar kendilerini “Türk” diye adlandırmak istemiyorlar,
o zaman daha geniş adları kabul edelim; onlar da kendilerini bu ülkeye ait hissetsinler. Bu kavga da bitsin!

Anayasalar yalnızca aidiyet duygusuna karşılık veren metinler olsa, bu olabilirdi.
Ne var ki anayasalar, içerdikleri her cümle bakımından bir mekanizma öngören
hukuk metinleridir. Türk vatandaşlığından vazgeçmek, bireysel haklara dayanan yurttaşlık sisteminden topluluk haklarına dayanan bir toplumsal – siyasal sisteme
geçiş yapmak demektir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Başbakan’ın dile getirdiği
36 etnik grup temelinde okullaşma ve eğitim sistemleri; birden çok dilin resmi dil olarak kabulü; farklı inanç grupları için farklı mezarlıklar; siyasal seçimlerin topluluklara kota uygulamasıyla yapılması; vb… demektir. Devletin bireylere değil topluluklara göre örgütlenmesi, hak ve özgürlükleri hepimiz için genişletmeye hizmet etmez. Aksine, bugün ulaşmış bulunduğumuz ulusal bütünleşmeden yapay biçimde geri adım atmak, bireysel özgürleşmeyi etnik kimliklere sıkıştırarak adeta dinamitler. Böyle bir sistem “kavga” bitirme gücü taşımaz; aksine “kavgalar” yaratır.

• “Eşit anayasal vatandaşlık”, buna nasıl karşı çıkılabilir ki?
Hem eşitlik hem anayasallık, bunlar iyi şeyler!

Anayasal vatandaşlığın anayasallığı nasıl “anayasaya yazma” anlamına gelmiyorsa, bunun eşitliği de yurttaşlar arasında eşitlik anlamına gelmez. Buradaki eşitlik bireyler arasında değil, grupların/toplulukların birbirine eşitliğidir. Başka bir söyleyişle “eşit anayasal vatandaşlık”, ülkedeki inanç ya da etnik temelli gruplar arasında eşitlik sağlanması talebi demektir. Buna göre, örneğin, her topluluğun dili devlet yaşamında yer bulmalı; resmi dil olabilmelidir. Aksi halde, tek dil resmi dil olursa, o dilin etnik grubu diğer etnik gruplara göre üstünlük elde etmiş, “eşit anayasal vatandaşlık” bozulmuş olur. Yine örneğin eşitlik gereğince, her topluluk kendi kimliğiyle yer alacağı toplumsal – siyasal yaşamda bir diğer topluluğa “eşit olarak” temsil edilmelidir. Bürokraside ve siyasette makam ve sandalyelerin dağılımı, topluluklar arasında eşitlik gözetilerek yapılmalıdır. Kısacası bu anlayışın tasarladığı yapı, cemaatler ve milliyetler devletidir. Formülün “iyi” olup olmadığına, bu içeriğe bakılarak karar verilmesi gerekir.
• Anayasa’da vatandaşlığa Türk denmişti de ne oldu? Anayasaya yazmak, fiili durumun öyle olacağı anlamına gelmez ki! Bunda arıza çıkarmaya ne gerek var?

Karşısında bir şey söylenmesi en güç ‘yorum’ bu! Eğer böyleyse, “neden anayasa var’ ve ‘bu kadar insan yıllardır neden anayasa üzerine vakit yitirmişler ki?’ diyebiliriz herhalde. Böyle bir düşüncenin, ‘eşit anayasal vatandaşlık’ formülüyle yapılmak istenen işlere yeşil ışık yakmak anlamına geldiği açıktır.

• ABD ‘anayasal vatandaşlık’ ilkesine dayanıyor; kendilerine Amerikalı diyorlar. Parçalanmadıkları gibi dünyanın da süper gücü olmuşlar!

ABD’nin vatandaşlık sistemi ulusal vatandaşlık ilkesine dayanır. Bu ülkedeki 50 eyalette yaşayanların tümü tek resmi dil kullanırlar. Farklı etnik gruplar toplumsal ve siyasal yaşamda “kendi kimlikleri” ile eşit topluluklar olarak değil, eşit bireyler olarak varlık gösterirler. Bu örnek, konunun basit bir isim değişikliği olmadığını güzel bir biçimde göstermektedir.

“Ne Var ki Bunda”cılık

Anayasal vatandaşlık formülü, vatandaşlık sisteminde isim değişikliği yaratmaktan ibaret değildir. Ardında hem toplumun hem devletin başka tipte örgütlenmesini gerektiren kapsamlı bir mekanizma taşır. Sistemi birey olarak yurttaşların eşitliğine göre değil, etnik ve inanç gruplarının eşitliğine göre kurar. “Ne var canım bunda!” tavrı, ya ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’ durumu ya da başkalarını kandırma amaçlı bir tavır tercihidir.