Diyanet İşleri Başkanlığı kürtaj fetvası yayınladı..

Diyanet İşleri Başkanlığı
kürtaj fetvası yayınladı..

Diyanet’in 2016 Takvimi’ne konulan fetvaya göre, mecbur kalmadıkça yapılan kürtaj, “cinayet” demek. Kürtaj yaptıran da, bunun karşılığında ya 5 deve bağışlayacak ya da 212 gram altın
(21 bin lira) verecek. (Ali Ekber ERTÜRK / SÖZCÜ)

DİNDE YERİ YOK               : 

  • Yaşama hakkı erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup, bu safhadan sonra ana baba da dahil
    hiç kimsenin bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir. Ayet ve hadislerde yer alan
    genel prensipler ve özel hükümler anne karnındaki ceninin dinen meşru sayılan haklı bir gerekçe olmadan düşürülmesine, aldırılmasını ve gebeliğe son verilmesine müsaade etmez.

YA 5 DEVE YA 212 GRAM ALTIN

“Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin” ayeti, Hz Peygamber’in,

  • “Kasten çocuk düşüren ve buna sebep olanın maddi tazminat ödemesine hükmetmesi,
    anne karnındaki çocuğun hayat hakkında da güvence altını almaktadır. Bu itibarla İslam annenin hayatını doğrudan etkileyecek bir zaruret bulunmadıkça anne karındaki çocuğun düşürülmesini ve aldırılmasını kabul etmemektedir. Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde gurre denilen bir ceza tazminat ödenir. Gurre miktarının sünnetteki tatbikat örneğinden
    yola çıkarak 5 deve, altın ve gümüş (212 gram altın) olduğu görülmektedir.

HATAYLA DA OLSA DÜŞÜK YAPANA CEZA

Gurre ceninin mirası kabul edilir. Düşmesine sebep olan kimse hariç varisleri arasında paylaştırılır. Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hatayla olması, anne veya baba tarafından işlenmesi fark etmez. Ruhun cenine 4 aylık iken üflendiğini bildiren hadisten hareketle bu sureden önce ceninin kürtaj edilebileceği yönünde görüş varsa da bu isabetli değildir. Bu yoruma göre ruhun üflenmiş olması, ceninin müstakil kişilik olması kabul edilmekte, ruh üflenmeden önce cenin bir et parçası sayılmaktadır. Oysa cenin döllenmenin gerçekleşmesiyle potansiyel bir insan haline gelmesiyle dokunulmaz bir insan haline gelmekte olup dokunulmazdır. Ruh taşıyan canlı bedeni imha etmek caiz olsaydı uykudaki insanı öldürmek caiz oldurdu. Allah Teala uyku halinde insan ruhunun bedenden ayrıldığını haber vermektedir.

*****

YAZI UTANDI…

Yazı utandı...

Bekir COŞKUN
SÖZCÜ,
10 Ocak 2016

Cübbeli Ahmet Hoca, giyenleri cennetin kapısına yönlendiren “Nal-ı Şerif” terliklerini piyasaya sürdü… Terliğe bin git… 135 TL…
Eğer diğer ürünlerden olan; Sakal-ı Şerif’in yıkandığı sudan (yudumu 3 TL) içersen hastalıklarından kurtulursan… Kabirde azap çekmeyi engelleyen ve cehennem ateşine dayanıklı kefenden de (370 TL) alırsan… Bir de hırsızlığa, depreme ve yangına karşı boynuna
Muska-ı Şerif’i (10 TL) asarsan… Ayağında zaten cennete götüren terlik… Daha ne olsun?…
*
Ben Cübbeli Ahmet Hoca derim…
*
Dini imanı kullanıp; insanlardan aldığı oy ile fabrika fiyatına uçaklar alıp binenlerden iyidir…
Hiç olmazsa terliği sen giyiyorsun…
*
Dini imanı kullanıp; aldıkları rüşveti elbise torbalarının içinde taşıyanlardan da iyidir…
En azından kefenin içinde sen gidiyorsun…
*
Dini imanı kullanan ama ülkeyi soyanlardan kat kat iyidir…
Bari Muska-ı Şerif ile salondaki televizyonunu çalmayacaklarını sanıyorsun…
*
İşte: Yoksulların, yetimlerin parası ile on üç bakanlıktan fazla bütçe ayrılan, ama “Babanın
öz kızını şehvet ile öpmesi, karısı ile nikahını düşürmez… Kızının dokuz yaşından
büyük olması gerekir…”
gibi utanç verici tartışmalara neden olan Diyanet İşleri…

İstediğin kadar yalanla… Toplumun saygısını ve güvenini yitirmişsen…
Din adına işlenen yalana-dolana sessiz kalıyorsan…
Dinin değil sarayın parçası olmuşsan… Her şey umulur…
*
Annelerin, babaların çocuklarından fellik fellik gizlemeye çalıştıkları dünkü yüz kızartıcı rezaletin yanında… Cübbeli Ahmet Hoca ve terlikleri derim…
*
İlk kez bir yazımı; anneler, babalar ve çocukları okumasın istedim…Yazı utandı

===========================================

Dostlar,

AKP iktidarında işler iyice yolundan (şirazesinden) çıkmakta..
Diyanet hurafe üretmeyi sürdürmekte ve ona haddini bildiren de yok..
Tersine, balık baştan kokuyor, DİB bu cesareti siyasal iktidardan alıyor..

25-30 önce yayımlanan kitaplarında merhum Prof. İlhan Arsel, “Diyanet hurafe üretiyor” diye uyarılarda bulunmakta, örnekler vererek bilim – akıl ve çağ dışı önermeleri örneklemekteydi.
Aradan geçen 2-3 onyılda Dünyada yaşanan bilimsel devrimler baş döndürücü.. Ama bizm Diyanet hala Peygamber döneminin Arabistan’ında donup kalmış durumda.. Muhammet Peygamber yaşasa idi eminiz bunları “gerici – izansız”.. benzeri nitemlerle suçlardı.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Anayasanın üstünde midir? Kendisini ne sanmaktadır?
DİB açıkça Anayasa suçu işlemektedir!
Bu suç eylemlerine seyirci – sessiz – kayıtsız kalan başta siyasal iktidar ve
Cumhurbaşkanı olmak üzere, işlem yapmayan C. Savcılıkları da suça katılmaktadır.
Diyanet, Anayasada olmayan fiili bir yetki kullanmaktadır. Oysa Anayasa md. 6/son :

  • “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” 

Ayrıca Anayasa md. 24 / son şöyledir :

  • “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa,
    din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla
    her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
    istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

*****
2827 sayılı “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” (RG 27.05.1983, 18059) bu ülkenin yasası değil midir? TBMM tarafından çıkarılıp Cumhurbaşkanınca onaylanmamış mıdır?
(1965 tarihli 557 sayılı aynı adlı yasayı güncellemiştir..)

Diyanet bu yasayı tanımamakta mıdır?
İçişleri Bakanı Efgan Ala’nın TBMM kürsüsünde “Bu Anayasayı tanımıyoruz..” haykırışını unutamıyoruz.. (3 Mart 2015, Hürriyet ve öbür gazeteler..)
Anılan yasa, 10 haftayı geçmeyen gebeliklerin çiftlerin istemine bağlı olarak sonlandırılmasına olanak tanımaktadır; 2827 sayılı yasa md. 5/1 :

“Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.”

Zaten madde metninde anne adayının (yasa maddesinde hatalı olarak “annenin” deniyor)
sağlığı açısından sakınca olmaması koşulu getirilmiştir. Diyanet daha ne istemektedir?

Türkiye bir hukuk devleti midir (Anaysa md. 2), Diyanetin çiftliği midir?

1983’te 2827 sayılı yasa çıkarılırken, o zaman bir Devlet Dairesi olarak görüşü sorulan Diyanet, Başkanı aydın din bilgini Dr. Lütfi Doğan üzerinden “olumlu” görüş bildirmişti.
Aradan geçen 33 yılda İslamda yeni içtihat mı vardır, kim üretmiştir? 600 – 700 yıldır
İmam Gazali‘nin “hüneri” (!) ile İslamda içtihat kapısı kapalı değil midir?

Diyanet durup dururken neden bu tür toplumu geren çağdışı açıklamalar yapmaktadır?
Bağlı olduğu kuruluş olarak Başbakanlıkça uyarılacak mıdır?
Anayasa md. 104/1’de verilen yetki ve görevi R.T. Erdoğan kullanacak mıdır ?

“Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.”

Ayrıca Anayasa md. 41/2, Devleti apaçık aile planlaması hizmeti vermekle yükümlemektedir :

  • “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve
    aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır,
    teşkilatı kurar.
    ” 

Ancak AKP iktidarı, Anayasanın bu buyurucu kuralını da açıkça çiğnemekte, bu hizmetleri halka gereği gibi vermemektedir.. 10 haftayı geçmeyen gebeliklerin isteğe bağlı sonlandırılması ise devletin sağlık kuruluşlarında neredeyse olanaksızdır. Bin dereden su getirilerek
bu hizmet verilmemektedir. Dileyen, bir telefonla bu amaçla randevu almayı deneyebilir.

Üst katmanlar zaten hem istemsiz gebelikleri önlemekte daha başarılıdır hem de kürtaj gereksinimini özel sağlık kurumlarında sorunsuz gidermektedir. Bu durumda AKP zulmünün bedelini yine yoksul – az eğitimli yurttaşlarımız ödemektedir. Ne hazindir ki bu kitleler AKP’nin oy deposudur.. Halkımız Stockholm sendromundaki gibi celladına mı aşık olmuştur?

Öte yandan doğurganlığını düzenlemek çiftlerin uluslararası hukuk metinlerinde de temel hakları içindedir (The U.N. Human Rights Committee and the Committee on the Elimination of Discrimination against Women). Ülkemizde hem kürtaja karşı olacaksınız, birtakım hurafeleri DİN diye yasaların – anayasaların – temel insan hakları metinlerinin önüne gözü kara koyacaksınız; hem de etkin – yaygın – nitelikli – kamusal aile planlaması hizmetlerini
topluma vermeyecek hatta engelleyeceksiniz.. Ha bire 3-5 çocuk yapma telkini vereceksiniz, doğurganlığı para yardımı, ücretsiz izin vb. düzenlemelerle teşvik edeceksiniz.. Bu kitleler okuyamayacak, yoksulluk ve eğitimsizlik zincirini kıramayacak ve AKP’ye oy deposu olacak öyle mi?

Başbakan RT Erdoğan‘ın, Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı kapanış oturumunda yaptığı konuşmada

“Sezaryenle doğuma karşıyım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum.” sözleri unutuldu mu?

Oysa gebe kadının Devletin ve başkasının karışmasına kapalı istemli düşük (kürtaj) hakkı var :

– “Human Rights Watch believes that decisions about abortion belong to a pregnant woman without interference by the state or others.”(The U.N. Human Rights Committee; https://www.hrw.org/legacy/backgrounder/americas/argentina0605/

TNSA 2013 (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) verilerine göre Toplam Doğurganlık Hızı 2,26’dır. Yani 15-49 yaş arası doğurgan çağda Türkiye’de bir kadın 2,26 çocuk sahibi olmakta. Oysa kendilerine kalsa bu rakam 1,66 olacaktı. Yani etkin – yaygın – nitelikli – kamusal
aile planlaması hizmetlerine erişemedikleri için, 3 ve 4 çocuklu aileler son çocuklarına
istemsiz sahip olmuşlardır. Bir başka hesapla, 2014 içinde nüfus artışı 1 milyon 30 bin olmayacak; yaklaşık 756 binde kalacaktı (Nüfus artış hızı da %1,34 yerine %0,98 olacaktı). Fazladan ve halkın istemediği 254 bin nüfus artışının sorumlusu AKP’nin bu sorumsuz ve
hukuk dışı – insan haklarına aykırı dayatmacı – dinci, yatak odalarına bile müdahale eden…
insanlık dışı politikasıdır.

Devletin yasal düşük ve aile planlaması hizmetine erişemeyen alt katmanlar, bilim dışı
sağlıksız – sakıncalı yöntemlere başvurabilirler. İstemsiz gebeliklerin 10 haftaya dek yasal kürtajına engel olunursa bu kez sağlıksız – tehlikeli – ölümcül yöntemlere başvuran yoksul – eğitimsiz – çaresiz kadınlarımız ölür, engelli kalırlar.. 2827 sayılı yasa öncesi durum buydu!
Yılda birkaç yüz bin düşük yapılırdı, anne ölümleri yüz kızartıcı düzeyde yüksekti.

*****

AKP’nin bu politikasının insanlığa, dine – imana – ahlaka… sığar yanı var mıdır?
Haydi insanların bir bölümünü aldattınız, Allah’ı da mı aldatacaksınız?
Böye bir kaygı taşımıyorsanız o zaman siz müslüman mısınız??

Yoksa Türkiye bu sürede, özellikle Kasım 2002’den bu yana 13+ yıldır tek başına iktidar olan AKP yönetiminde fiili bir sivil darbe ile artık bir DİN DEVLETİNE dönüştürülmüştür de biz mi habersiziz?

Cuma namazına ilişkin açıkça Anayasayta aykırı 08.1.2015 tarihli Başbakanlık genelgesi,
AKP’nin dinci dayatmasının tuzu biberidir.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Görmez’in Alevilerin tapınç (ibadet) yeri Cemevlerini inatla reddetmesi ve bu tutumunu Alevi sorununda 2 kırmızı çizgisinden biri olarak bildirmesi
dehşet vericidir!

– Madde 136 : “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma
ve bütünleşmeyi amaç edinerek
, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Diyanet İşleri, eğer, siyasal iktidar ya da Cumhurbaşkanınca yönlendirilmek isteniyorsa, Anayasa’nın “kanunsuz emri” dinlememe hakkı ve yükümünü düzenleyen kuralına uymalıdır.
Ya da onurlu bir yol daha vardır… Yazmaya gerek var mıdır, Prof. Görmez onu gör(e)mez mi?

İnsan Hakları uluslararası kuruluşları nerededir? Ne için varlardır?
Salt etnik kümeleri kışkırtmak ve ayrıştırmak için mi görevlidirler??

AİHM’nin, AİHS’ne dayanarak Türkiye’de zorunlu din derslerinin kaldırılmasına ilişkin
kesin hükmünü (AKP hükümetinin temyiz istemi reddedildi!) uygulamayışını seyir mi edeceksiniz?

Eyy Avrupa, Avrupa Konseyi, AB ve ABD!

Tüm değerlerinizi – ilkelerinizi ayaklar altına alma adına, AKP iktidarı ile pazarlığınızda
masada hangi paha biçilmez istekleriniz var??

21. yy. başında insanlık nasıl bu denli sefil olabiliyor??

Sevgi ve saygı ile.
10 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Bu yazımızın pdf biçimi : AKP’nin_DIN_DEVLETI_DAYATMALARI

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDEN DEVLET KRİZİNE ÇÖZÜM FORMÜLÜ


Dostlar,

Geçtiğimiz hafta yazdığımız yazıyı yineleme gereği var..

TBB Başkanı yürekli ve yurtsever, yetkin Ceza Hukuku Profesörü
Sn. Av. Metin Feyzioğlu’nun girişimini desteklemek gerek..

Sevgi ve saygı ile.
10 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net  

=======================

Dostlar,

Çooook önemsediğimiz, önemsenmesi gereken bir gelişmeyi paylaşalım.

TBB (Türkiye Barolar Birliği) son derece önemli bir adım attı.

Koşullar (Kuşatma!) AKP ve Gül’ü de bunaltmış görünüyor.
Birçok cephede savaşmak kolay mı?
Önümüzde seçim var..
Dolayısıyla TBB ve başarılı, pırıl pırıl Ceza Hukuku Profesörü Metin Feyzioğlu‘nu, çalışma arkadaşlarını gönülden kutlarız.

Başbakan RT Erdoğan da kendisiyle görüşüp Adalet Bakanı B. Bozdağ’a
TBB ile birlikte çalışma talimatı verdiğine göre, epey iyimser olabiliriz.

Önümüzdeki günlerde, TBMM Başkanı Cemil Çiçek de ülkede hukukun öldüğünden, çetelerin oyuncağı durumuna getirildiğinden.. yakındığına göre :

TBMM Başkanı Çiçek’in öne çıkan anlatımı şöyle :

  • “Hukuk, adaletin enstrümanıdır, siyasetin enstrümanı değildir.”
  • “Anayasanın 138. maddesi (Mahkemelerin Bağımsızlığı maddesi),
    bu memlekette ölmüştür.”

Çiçek, 5 milletvekilinin tutuklu olduğunu anımsatarak, “Bunların dışında
hükmü kesinleşen, Yargıtay yolunda olan milletvekillerinin durumu ne olacak?

  • Çıkan çıktı, bundan sonrası bizi ilgilendirmez dersek 2015’te fırtına olur..” dedi.

*****
TBMM’de hızlı yasalaşma süreçleri izleyebilir ve yıllardır tutsak alınan
yüzlerce masum yurtseverin serbest kaldıklarını görebiliriz.

Türkiye olağanüstü gerilmiş iken bu adımlar “çok iyi gelecek”..

Türkiye’den ve insanından, kurumlarından umudu kesmemek gerek..
En koyu karanlık, çözüme – aydınlığa da en yakın an oluyor…

Çok teşekkürler Sn. Prof. Feyzioğlu ve Türkiye Barolar Birliği..

Haber ayrıntılı olarak aşağıda..

Başbakan’ın siyasal başdanışmanı ve Ankara milletvekili Yasin Akdoğan’ın STAR’da
yer alan makalesinde açığa vurduğu (ifşa ettiği) “TSK’ye komplo kuruldu..”  itirafının ardından biz de sitemizde “yargılamanın yenilenmesi” önerisinde bulunmuştuk :

http://ahmetsaltik.net/2013/12/09/tesud-basin-bildirisi-balyoz-ve-ergenekonda-yargilama-yenilenmeli/

Sevgi ve saygı ile.
05 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net  

==========================

BASIN TOPLANTISI VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDEN DEVLET KRİZİNE ÇÖZÜM FORMÜLÜ

Barolar_Birligi_basin_toplantisi_5.1.14
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu
,

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunduğu devlet krizine çözüm formülünü
basın toplantısıyla açıkladı.

 

Basın Toplantısı metni:

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NİN
TÜRKİYE İÇİN ACİL ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (I)

Sayın Basın Mensupları;

Zor günlerden geçiyoruz.

Hepimizin zihinleri karıştı.

Yurttaşlarımız kendilerini hukuki güvenceden yoksun hissediyor.

Her geçen gün adalete duyulan güven daha da azalıyor ve devletin temelleri sarsılıyor.

Yargının adalet dağıtamadığı ve etki altında bulunduğu algısı topluma hakim oldu.
Bu, mülkün temelsiz (AS : adaletsiz!) kalması demektir.

Bu noktaya gelmemizin en önemli nedeni, devlet güvenlik mahkemeleriyle başlayan, özel görevli mahkemelerle sürdürülen ve terörle mücadele mahkemeleriyle varlığını inatla koruyan çift başlı ceza yargılaması sistemidir.

Türk Silahlı Kuvvetlerine kumpas kurulduğuna ilişkin iddialarla güvensizlik
had safhaya ulaşmıştır. Söz konusu iddialar üzerine yine aynı mahkemelere verilen yeniden yargılama dilekçelerinin, sonuç doğurması pek mümkün görünmemektedir. Tam aksine, bütün bu iddialara karşın yargının çözüm üretememesi durumunda, toplumsal gerginlik ve tepkiler daha da artacak, milli birlik ve beraberliğimiz
daha da zedelenecektir.

Geçici çözümlerin, çözüm olmadığı artık anlaşılmak zorundadır. Yalnızca milletvekilleri veya yalnızca kimi davalar için çözüm arayışına girmek, toplumsal kutuplaşmayı ve gerginliği sona erdirmeyecektir.

Biz, hep birlikte ortak aklı bulmak ve yurttaşlarımızın üstün çıkarları,
milli çıkarlarımız ve ülkemizin aydınlık geleceği için sağduyuyla hareket etmek zorundayız.

Türkiye Barolar Birliği olarak, Avukatlık Kanunu’nun bize yüklediği
“hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumak” görevimiz çerçevesinde, Türkiye için acil çözüm önerilerimizden ilk bölümünü sizlerle ve sizin aracılığınızla Milletimizle paylaşmak istiyoruz.

Önerimiz, suçsuz olduğunu haykıran yurttaşları rencide edecek bir
af veya şartlı salıverme değildir.

Önerimiz, doğrunun yanlıştan, haklının haksızdan ayrılmasını sağlarken,
yargıya güveni de yeniden tesis etmeye yöneliktir.

Yaşanan bu üzücü gelişmelerden olumlu sonuçlar çıkarmayı başaramazsak,
devletimizin ve demokrasimizin gördüğü zarar, kalıcı hasara dönüşecektir.
Diken battığı yerden çıkarılır. Toplumsal vicdan kanadığı yerden tedavi edilir.
Ortak akla ulaşacağımıza ve bir büyük toplumsal kucaklaşmayı sağlayacağımıza
inancım tamdır.

I. TASFİYE HALİNDEKİ ÖZEL GÖREVLİ MAHKEMELERİN
KESİN OLARAK KALDIRILMASI ve VERDİKLERİ
MAHKÛMİYET KARARLARININ BOZULMASI

  1. 6352 sayılı asayla kaldırılan özel görevli ağır ceza mahkemelerinin, davalar kesin hükümle sonuçlanıncaya dek ellerindeki işlere bakmaya devam edeceklerine ilişkin yasa maddesi (geçici 2. madde) derhal kaldırılmalıdır.
  2. Bu mahkemelerin henüz kesinleşmemiş kararlarını kapsayacak şekilde bir düzenleme yapılmalı ve mahkûmiyet kararlarının sırf bu nedenle,
    görev yönünden bozulabilmesi kanun hükmüne bağlanmalıdır.
  3. Böylece, antidemokratik ve insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılmış olan özel görevli mahkemelerin, henüz kesin hükümle sonuçlanmamış davalarda adil yargılanma hakkına aykırı uygulamalarına devam etmeleri önlenmiş olacaktır.
  4. Özel görevli mahkemeleri kaldıran 6352 sayılı Kanun’un Resmi Gazete’de yayımlandığı 05.07.2012 tarihinden başlayarak bu mahkemelerin adil yargılanma hakkının evrensel ölçütlerine göre meşruiyetinin sorgulanabilir olduğu
    doğrudan yasama organı tarafından kabul edilmiş durumdadır.
    Şu halde, özel görevli mahkemelerce verilmiş ve kesinleşmiş mahkumiyet hükümlerine ilişkin yeniden yargılama zorunluluğu kanunla getirilmelidir.
  5. Özel görevli mahkemeler anayasal dayanaktan yoksun oldukları ve amaç kişi
    hak ve özgürlüklerini korumak olduğu için, önerilen yasal düzenlemelerin hiçbiri Anayasa’ya ve AİHS’ne aykırı olmayacaktır. Tam aksine, anti-demokratikliği ve
    adil yargılanma hakkına aykırı usul ve uygulamaları sabit olan bu mahkemelerce verilmiş mahkûmiyet hükümlerinden dolayı doğmuş bireysel mağduriyetler ve kamusal zarar, bu şekilde telafi edilmiş olacaktır.
  6. Özel görevli mahkemelerin kesin olarak kaldırılmasından sonra,
    davaların yine özel görevli olan terörle mücadele mahkemelerinde görülmesi, yurttaşların hukuksal güvenlik ve adil yargılanma hakkına ilişkin endişelerini gidermeyecektir. Terörle mücadele mahkemelerinin yargılama konularına bakıldığında, bu mahkemelerin uzmanlık mahkemesi olmadıkları görülmektedir. Buna karşın, yargılama yöntemleri bakımından savunma hakkını sınırladıkları, dolayısıyla maddi gerçeğe ulaşılmasında zaafa neden olup, toplumun adalet duygusunu zedeledikleri ortadadır. Şu halde, terörle mücadele mahkemeleri de, Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesi ilga edilmek yoluyla kaldırılmalıdır. Böylece, ülkede çift başlı ceza yargısı düzenine son verilmiş olacaktır. Bundan sonra yargılamaların tümü genel mahkemelerde yapılmalıdır.
  7. Bir sonraki aşamada ise, Terörle Mücadele Kanunu ivedilikle kaldırılmalıdır.

II. GEREKÇESİZ MAHKUMİYET ve TUTUKLAMA KARARLARI NEDENİYLE ÖDENEN TAZMİNATLAR İÇİN KUSURU BULUNAN YARGIÇLARA
RÜCU EDİLMESİ

  1. Anayasamıza göre mahkemelerin ve yargıçların bütün kararları gerekçeli olmak zorundadır.
  2. Yasa maddelerinin yinelenmesi ve soyut anlatımlar kuşkusuz gerekçe değildir.
  3. Gerekçesiz verilen mahkumiyet hükümleri ve tutuklama kararları, keyfiliktir.
  4. Bu keyfilik sebebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince ve Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru sonucunda hükmedilen tazminatlar için,
    kusuru bulunan yargıçlara rücu edilmelidir. Böylece, adil yargılanma hakkını
    ve bireysel özgürlükleri koruyan düzenlemelerin yargı organlarınca hızla benimsenmesi sağlanabilir.
  5. Buna ek olarak, tutuklamada gerekçe gösterme zorunluluğunu yaşama  geçirmek için, CMK md. 100/3’te yer alan katalog suçların da kuşkusuz kaldırılması gereklidir.

III. ADLİ KOLLUK TEŞKİLATININ KURULMASI

  1. Yargı güvencesinin sağlanmasına ilişkin çok önemli bir adım olarak
    Cumhuriyet Başsavcılığına bağlı “adli kolluk örgütü” oluşturulmalı ve bu örgüt üyelerinin atama – yükseltilmeleri dahil tüm özlük işlemleri güvence altına alınmalıdır.
  2. Bu biçimde kolluğun Cumhuriyet Savcısının buyruklarını yerine getirmeme, savsaklama, soruşturmayı savcıdan bağımsız yürütme uygulamaları da
    son bulacaktır.

Türkiye Barolar Birliği olarak;

Hukukun üstünlüğünün sağlandığı;

İnsan hak ve özgürlüklerinin korunup, insanın üstün değer olarak kabul edildiği;

Yönetebilen demokrasiye ve adalet dağıtan bir yargıya sahip;

Alın teri kurumadan emeğin hakkının ödendiği;

Yurttaşların sosyal güvenliğe ve fırsat eşitliğine sahip kılınıp, geleceğe güvenle baktığı;

Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti istiyoruz.

Öbür önerilerimizi kamuoyu ile paylaşmaya, tüm meslektaşlarımızın ve
milyonlarca yurttaşımızın ortak hedefi olan bu istemlerin izleyicisi olmayı
sürdüreceğiz.

Saygılarımızla.
04 Ocak 2014, Ankara

Av. Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU 
Türkiye Barolar Birliği Başkanı

Yurdum İnsanından Karun Kadar Varsıllığa ve Ölümcül 5. Senfoni


Yurdum İnsanından Karun Kadar Varsıllığa ve Ölümcül 5. Senfoni

Dostlar,

Bize ulaşan bir fotoğraf karesini paylaşalım..

T.C. Başbakanı R.T. Erdoğan ve ailesi “bir zamanlar” piknikte..
Son derece mütevazi “yurdum insanı”

Ya günümüzde??

fotoğrafta gördüğümüz aile, şu anda dünyanın 8. en zengin başbakanı ve ailesi. Eeeee Allah yürü ya kulum dedi mi diyor……

Piknikte_ailesiyle


İsviçre bankaları
nda milyar doları bulan 8 ayrı hesabı olduğu
Wikilieaks belgelerinde yaymlandı..Bu konuda kendisine basın üzerinden bilgi soran İP Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek 5+ yıldır hapiste..Başbakan RT Erdoğan bu hapsedilme tablosu ile övündü ve “büyük serveti” olduğunu ileri sürenlerin, kendi deyimiyle kendisine iftira atan müfterilerin hapse tıkıldığını büyük bir hazla konuşmasında dile getirdi. Bu tümceleri kurarken duyduğu haz, ses tonuna,
sesinin tınısına ve mimik – jestlerine apaçık yansıyordu..Bu savı kanıtlamayanın “müfteri” olduğunu haykırdı.
Oynadığı şuydu gerçekte :

Daha önce de bu sitede yazdık, bilinen bir olgudur; İsviçre bankalarındaki hesaplar gizlidir.. İsviçre yasaları bu gizliliği güvenceler (taahhüt eder).
Bu yüzden, yatırılan paraların yasal olup olmadığına bakılmaz..

Avuç içi kadar ülke bu “çok özel bankacılık sistemi” sayesinde Dünya’nın
en varlıklı ülkelerinden biri olmuştur. Dolayısıyla Başbakan’a servetinin kaynağını soran Doğu Perinçek aslında Wikileaks belgelerinde yer alan sav hakkında Başbakanın açıklamasını istemişti pek doğallıkla.

Ancak Başbakan ve yalakalarının gücü Wikileaks belgelerine ve sızdıranlara yetmediğinden / yetemeyeceğinden, o belgelere dayalı soru soranları kurban seçmiş ve etmişlerdir. İkinci olarak da, halkın önemli kesiminin bu yüksek perdeden meydan okumaya inanacağı varsayımına dayanılmaktadır.
Eğitimi yeterli olmayan halkın basın eliyle de bilgilendirilmeyeceği, basının da kendisine hesap sormayacağını hesaplayan / bilen RT Erdoğan, yine kuru gürültü ile “şimdilik” sonuç almış görünüyor.

Ne var ki, dürüstçe çıkıp, halka şunu söyleyemedi :

  • Bizim alnımız açık, veremeyeceğimiz hesap yok. İsviçre hükümetine
    resmi yazı yazacak ve adıma ve 1. derece yakınlarıma ait hesapların
    resmen açıklanmasını isteyeceğiz..

İşte o zaman gerçekleri öğrenebilirdik..
Başbakan bu adımı atamadı.
Neden acaba??

Hala geç değil.. Eğer gerçekten dürüst ise bu konuda hemen gereğini yapsın.. Kredisinin dibe vurduğu bir ortamda, 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi
pek işe yarayabilir böylesi bir belge..

Malum hep mağduru oynuyor ve halkımıza duygu sömürüsü yapıyoruz ya..

Bir de hiç utanıp sıkılmadan din – inanç sömürüsü sürüyor..

“Bizim Besmelemiz – Allahımız var..”

Haydi  bizi geçelim, yalınkılıç muhataplarınızın nesi var?

Örneğin kendi ağzıyla sizi “ine tıktığını” belirten Cemaat başkanının ve müritlerinin Allah’ı ve Besmelesi yok mu??
Ayrıca ciddi servis kaynakları?? Bir bakıma misyonları da bu değil mi??

Ağzımızdan yel alsın ama, “ipi çekilen ve artık deliğe süpürülmesine
karar verilen”
RT Erdoğan direnmeyi sürdürürse, iyi bilinen birkaç büyük ülkenin resmi gizli servisleri bu belgeleri bir “bavulcuya” ya da “savcıya..” sızdırırlarsa; A. Gül’ün dediği gibi “delillendirip bir de savcı bulup”
Ergenekon gibi kurgu (ya da gerçek!) davalar açarlarsa ne olacak?

Erdoğan bu vb. yumrukları da yiyip kesin “knock out” (nakavt) olarak
boylu boyunca ringe serilmeden (attan düştüğü gibi!) siyasal sahneden çekilmeyecek gibi duruyor.. Bu stratejiye de yandaşları ve akıldaneleri “vuruşarak çekilme” diyerek Başbakan’a bir başka tuzak kurmakla meşguller korkarız!
O’nu bu kez eşekten düşen karpuza döndürmeyi hesaplıyorlar sanırız..

Bizden uyarması..

Enflasyon hızla tırmanıyor, Borsa (BİST) tepetaklak düşüyor..
Yeni yılın ilk günlerinde doğalgaz, elektrik…. için okkalı bir zam kaçınılmaz..

“AKP’nin RTE’si – RTE’nin AKP’si” direndikçe fatura hem ülkemiz için
hem de bu yapışık ikizler için kaçınılmaz olarak büyüyecek..
Sıcak para girişine sıkı bir fren, Erdoğan’ın halkıkandırmak için
çok övündüğü Merkez Bankası’nın borç ve balonlu rezervlerinin 1-2 ayda tükenmesi demektir.. Bu olası süre, Erdoğan’ı kurtarmaya, yerel seçimlere taşımaya yetmez.. İşte “tam bağımsızlık” böylesine yaşamsaldır;
bu öngörüleri yazarken gerçekte içimiz kanıyor ülkemiz adına..

Yol yakınken Başbakan R.T. Erdoğan “yumuşak” çekilme seçeneklerini mutlaka değerlendirmeli..

Bir kez daha anımsatmış olalım.. 11 yıl, gereğinden uzun bir süre iktidar için.

Dünyanın en güçlü orduları bile birkaç cephede birden savaş sürdüremezler..

  • Erdoğan kaç cephede döğüştüğünün / döğüştüğünü sandığının
    ayrımında mı??

Bir de AKP içinde O’ndan nasıl kurtulacaklarını hesaplayan ve türlü girişimlerde olan Vekil sayısından haberli mi? (6 istifa çok küçük bir rakam..)

Giderayak sağduyulu davranılmazsa çöküş çok hazin olacak..

Aklımıza onyıllar önce tıbbiyede öğrenci iken Kadın Hastalıkları – Doğum kitaplarımızdan birinde okuduğumuz söz düşüyor :

  • Her menstruasyon (adet kanaması), döllenmemiş bir ovumun (yumurtanın) hazin bir cenaze törenidir. (Dr. Robert Meyer)..

Bir de Beethoven’in 5. senfonisinin uğursuz uğultuları
kulaklarımızda yankılanıyor..

Beethoven, bir soru üzerine bu “ta ta taaa” seslerinin işlevinin
“Azrail’in kapıyı çalışı” olduğunu açıklamıştı..

  • Elleriniz bilhassa kanlıdır!.

Demokratik ve yasal Gezi eylemlerinde 7 insanı öldürdünüz,
onlarca insan gözünü yitirdi, kemikleri kırıldı, engelli oldu,
ağır ruhsal travma aldı.. yüzlercesi hakkında yıldırıcı davalar açtırdınız..

Milyonlarca insanın ahını aldınız..
Bu sessiz – sindirilmiş milyonların da Allah’ları ve besmeleleri vardır;
elleri yüce göklere açık, dudakları gönülden duadadır; bilesiniz ki bu dualar
sizin hayrınıza değildir.

Mazlumun ahı çıkacaktır, çıkmaktadır..

Attila İlhan‘ın deyişiyle “kan tutmaktadır”!

Derdiniz şifasızdır; bu bedeli ödeyeceksiniz..

Sevgi ve saygı ile.
29 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

MARAŞ – 1978


Dostlar
,

19-25 Aralık 1978 Maraş kırımı, insanlık tarihinin en yüz kızartıcı,
en utandırıcı vahşetlerinden biridir.

Ne denli acıdır ki üstü örtülebilmiştir!?..

  • Bir kez daha, AKP hükümetine çağrı yapıyoruz..
  • Açın devlet arşivlerini, gizliliği kaldırın..
  • Dosyayı yeniden açın., yargılamayı adaletle tamalayın..

Bizi duyuyor musunuz AKP hükümeti ve başbakan RT Erdoğan??

Aşağıda, değerli meslektaşımız Dr. Serdar Koç‘un dehşet ve ibret veren yazısını paylaşmak istiyoruz yüreğimizdeki dinmeyen yangın ile..
(Fotoğrafları biz koyduk metin içine..)

Sevgi ve saygı ile.
23.12.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

======================================

MARAŞ – 1978

  • “giderken, her şeylerini yitirmişlere… 

Dr. Serdar Koç (ATO Hekim Postası, Ocak 2008)


Küçük çocukların ve yaşlı adamların üzerine gaz dökülerek yakılmış, insanlık dışı olaylar işlenmiştir. Olayların başlangıcında 20 kişiye otopsi yapabilme imkânı bulduk. Bunlar uzun menzilli silahlarla öldürülmüş idi. Daha sonra gelen ceset fazlalığından değil otopsi kimlik tespiti bile yapmaya imkân kalmamıştır. Toplu katliam olayları, toplu halde ceset bulunmasıyla doğrulanmaktadır. Ölü sayısının resmi miktarları aşarak iki yüzü aşacağını tahmin ediyorum”.
(Dündar Saner – dönemin savcısı)

“Hastaneye getirilen ölülerden elli ikisini inceledim. Bunlardan üç tanesi sopayla öldürülmüş, diğer ölüler mermilerle… Boğularak öldürülenlerin de olduğunu söylediler. Yetmişlik yaşlıları, üç yaşında bebekleri vurmuşlardı. Bir cehennem âleminden geldim… Kurşun yağmuru altında gidip geldim… ” (Dr. Mete Tan – dönemin Sağlık Bakanı)

            “…Hüseyin ve karısı Fatma Baz vurularak öldürüldü. Fatma Baz’ın kucağındaki küçük çocuğu 6 aylık Yılmaz da kurşunla vurularak öldürüldü…” (Hatun Köse – tanık)

“…babam Ali, annem Hatice, ağabeyim Hüseyin YILMAZ’a saldırdılar. Babam, anam ve ağabeyim, ‘Bizi öldürmeyin’ diye çok yalvardılar. Dereden kaçarak hastaneye yetiştim. Bir gün yattım, yaralarımı sardılar, ertesi gün hastaneden çıkıp eve gittiğimde annemin, babamın ve ağabeyimin cesetlerini evimizin kapısının önünde gördüm.

Babamın parmaklarını kesmişlerdi, kanını da bir kazanın içine akıtmışlardı.

Annemin kafasını briketle parçalamışlardı, yüzü tanınmıyordu.

Evimizi, eşyalarımızı da yakmışlardı. Her şey kül olmuştu.” (İsmail Yılmaz – tanık)

“…kocası dedi ‘Allah’tan korkun’. Kocasını çektiler öldürdüler.
Ardından kadını öldürdüler… 20 yaşında bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler…

Karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler.

Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar
Baltayla beynini parçaladılar…

“…karşımızda oturan ve gözü görmeyen 80 yaşındaki yaşlı Cennet Çimen’in evine girdiler. Bu kadını, ‘gel nene, gel’ diyerek ellinden tutup dışarı çıkardılar. Cennet kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi.

Sanıklardan Cuma Yalçın ve Nuri Boğa tornavida ile gözlerini oydular, sonra silahla öldürdüler. Yakında bulunan helânın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler. Daha sonra hem bizim evi, hem diğer evlerin tümünü yaktılar…” (Maviş Toklu – tanık)

Adına tornavida denilen avadanlık, bu topraklarda, göz oymak için-amacı dışında-, hem de seksenlik gözü görmez bir ninenin gözlerini oymak için de kullanılmıştır yazık ki. Böylesi bir vahşetin ve gaddarlığın şiiri nasıl yazılır ey şair! Dilin tutuldu değil mi? Benim de; inan ki benim de nutkum tutuldu…

Mahkeme sürecindeki klasörler dolusu, tanık ifadeleri, bazı sanıkların itirafları, kamu tanıklığı yapan bazı subay-astsubayların ifadeleri, katliamın vahşetini ve boyutlarını açıkça gözler önüne sermektedir.

Bu hunharlık, Bosna’da, Filistin’de, Lübnan’da veya Irak’ta değil, bir başka bir çağda ya da bir başka ülkede değil, ülkemizde daha dün diyebileceğimiz bir yakın geçmişte, 1978 Aralığında Maraş’ta yaşandı, vahşetin ve caniliğin akla gelebilecek her türü sergilendi. Yüzlerce insan öldürüldü. Binlerce insan yaralandı.
Binlerce ev ve iş yeri yakılıp yıkıldı…

Maraş ölüleri hep bir eksik kalacak, çünkü ana rahminde doğumuna bir ay kala katledilen cenin hep peşimizden gelecek. Mahşere kadar hep soluğu ensemizde olacak. Yüzünü henüz hiç görmediğimiz ve asla artık hiç göremeyeceğimiz, elleri ayakları nasıldır asla artık hiç bilemeyeceğimiz, sesini asla artık hiç duyamayacağımız, doğumuna bile fırsat vermediğimiz, annesiyle yekvücut öldürdüğümüz; bizden hesap soracak; elleri yakamızda olacak. Kayıtlarda hep bir eksik olan o isimsiz; evet “O”…

Taşrada, adli tabiplik görevi de yapan, özellikle pratisyen hekimler, hukukun
o soğuk dilini bilirler. Tanık ifadeleri aslında öyle bire bir yazılmaz tutanaklara. Araya yargıcın o soyut, mekanik yargı dili girer. Örneğin Maraş katliamı benzeri duruşmalarda, tanıkların kan revan içindeki çıplak yüreklerinin dili değildir bu. Misal, katliamda kocası ve kardeşi de gözlerinin önünde işkence edilerek öldürülmüş olan birisi, yine gözlerinin önünde hunharca katledilen kapı komşusuyla ilgili, mahkemede ifade verirken,
80’lik Cennet nineden ‘bu kadın’ diye söz etmez asla. O; onun Cennet ninesidir çünkü. Çok çok Cennet Kadın, ama ‘bu kadın’ değil. Dedik ya, mahkeme duvarı da hastane kapısı gibi soğuktur nede olsa. Hukukun yüzü bazen, soğuk olduğu kadar “zalimdir” de.

19 Aralık 1978’de Maraş’ta başlayan ve 26 Aralık’a kadar civar köy ve kasabalara da yayılarak süren; yüzlerce insanın öldürüldüğü, binlerce insanın yaralandığı, binlerce ev ve iş yerinin yakılıp yıkıldığı o gerici-faşist katliamın sonunda, hakkında dava açılan 804 sanığın yarıya yakını daha ilk duruşmalarda serbest bırakılır.

12 Eylül faşist darbesinin de araya girmesi ile artık iyice hukuk guguklaşır ve 1991’de çıkarılan yeni bir yasayla da kalan çok az sanık da serbest bırakılır. Maraş katliamı dosyası sessizce kapatılır. Hatta bu katliamı planlayıp başlatanlardan biri, daha sonra milletvekilliğiyle ödüllendirilir. Mahkeme sürecinin bir diğer dramatik boyutu da

müdahil avukatlardan üçünün davanın ilk yılı içinde vurularak öldürülmesidir.

Zaten duruşmalar boyunca sürekli bir linç ortamı içinde olan mağdur avukatları, sanıklar tarafından biteviye taciz edilip tartaklanmışlardır. Bu koşullarda söz konusu hukukun da aslında bir hukuksuzluk olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Zaten bir askeri darbenin koşullarını hazırlamak için Maraş ve benzeri katliamları tezgâhlayanlar, hukuklarını da hazırlamış olmalılar. Ve tabi bu sürecin ayrılmaz bir parçası olan dezenformasyonu da.

Daha da vahimi savcılık soruşturmaları ve mahkeme kayıtlarının uzun yıllar devlet sırrı olarak arşivlerde saklanmasıdır. Kendilerince geçmişe sünger çektiler çekmesine ama şairin dediği gibi:

o süngeri sıktıkça kan damlıyor…

Maraş ve benzeri katliamların dosyalarının yeniden açılması, yargılanmaların doğru dürüst yapılması, yapanın yaptığının yanına kar kalmaması ve bu tür katliamların her yönüyle aydınlanması her şeyden önce bir insanlık görevidir. Geçmişteki böylesi katliamların ve cinayetlerin bütün faillerinin adalet önüne çıkarılması, gelecekteki muhtemel benzeri katliamları önlemenin de en gerçekçi yolu olsa gerek.

Maraş ve benzeri katliamlarla kaybettiği insanlığını, bu topraklara iade etmenin bir başka yolu var mı? Geçmişimizi Maraş katliamı ve benzeri kirlerden arındırmak aslında gerçek bir vatan borcudur da. Unutmayalım ki, geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

Maraş katliamı ilk değildi, son da olmadı.

  • Aynısı 1980 Temmuzunun ilk haftası boyunca Çorum’da yaşandı. Bir başka biçimde 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yinelendi.

Ülkemizde artık bir siyaset tarzı olan, faşist saldırı ve katliamlar, başta Malatya, Sivas, Maraş, Çorum olmak üzere Anadolu’daki pek çok ilin nüfus yapısını değiştirdi. İnsanlarımız doğup büyüdükleri şehirlerini terk etmek zorunda bırakıldı.

Örneğin, Maraş’ta yaşayan Alevilerin %80’i, 1978 katliamını izleyen birkaç yıl içinde şehri terk etti. Bu katliamları tezgâhlayanlar tarihimize karşı insanlık suçu işlediler. Adına ister milliyetçilik ister dincilik veya her ne denirse densin, ötekine saldırıp yakıp yıkan, bilmelidir ki, aslında kendi tarihini yıkmaktadır.

  • Ötekini öldüren gerçekte kendisini de öldürmektedir.

Serçe parmağımızın ucu bile kanasa bütün bedenimiz acı çeker, ruhumuz yara alır. Hiçbir hamaset avutamaz yüreği yaralanmış olanı. Hiçbir canlı türü, gezegenimize “insansı kımılı” nın verdiği zararı vermedi.

Şehirlerin tarihlerini, en azından bir yüzyıl geriye doğru, özellikle de demografik yapı üzerinden izlerseniz; o ülkenin derin sırlarına da ulaşırsınız; gizlenen siyasal günahlardır bunlar; toplumsal enseste dek uzanan… Zaten köylerin kasabaların başına gelmişse böylesi kıyımlar; esamisi okunmaz; haritalardan külliyen silinir giderler…

1978 Aralık ayı sonrası, Maraş’tan ayrılmak zorunda kalanların çoğu
Avrupa’ya göç etti. Hangi duygularla terk ettiler vatanlarını, oralarda nasıl tutundular -ya da tutunamadılar-, bunca yıl neler yaşadılar, hangi sürgüne mülteciydiler, hiç düşündünüz mü?

  • “..karlar altında kalmış çiçekler…
    ey ertelenmiş, ey bize bırakılmış zaman!…”
  • “..sonradan öğrendi ki, kuzuların otladığı yerlerde,
    kurtlar önceden beklerler hep, karanlık bakışlarla.”
    (Ingeborg Bachmann)

Dr. Serdar Koç (Ankara Tabip Odası Hekim Postası, Ocak 2008)

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM!


10. Yılında SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM…

Dostlar,

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM” (Health Transformation) politikası Haziran 2003’te
ilk AKP hükümetince yürülüğe kondu.

DB ve IMF politikası olduğunu artık bilmeyen yok, reddeden de..

AKP hükümeti 14.11.2002’de kuruldu ve 6 ay sonra da kolları sıvayarak,
Atlantik ötesinin istemlerini, onların uzmanlarının açık yönetiminde
uygulamaya koymaya başladı.

Prof. Dr. Recep Akdağ, 10 yılı aşkın süre Cumhuriyetin en uzun Bakanlığını yaptı
ve bu programa gövdesini siper etti.. Gözü kara uyguladı ve savundu..
Başbakan RT Erdoğan’ı da ikna etti..

Ulusal uzman ve kurumları hiç ama hiç dinlemedi.

“Program” IMF-DB-AB-ABD güdümünde kaskatı uygulandı ve 11. yılına girdi..

AÜTF’da (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) Halk Sağlığı Anabilim Dalımızda
(Sağlık Hizmetlerinin Politikası – Yönetimi – Ekonomisi ve Toplum Sağlığını koruma, Koruyucu Sağlık – Tıp – Hekimlik hizmetleri) elbette bu süreci özenle izliyoruz ve makaleler, raporlar, konferanslar, seminerlere konu ediyoruz..

Ancak dinleyen yok..

Sağlık Bakanı’nın değişmesiyle de değişen birşey -doğallıkla- yok..
Yeni bakan Dr. Mehmet Müezzinoğlu da tam biat ile iman etmiş durumda
tam anlamasa da olup biteni..

Başbakan RT Erdoğan‘ı soracak olursanız;

  • “Şehir hastaneleri fakirin rüyası” dır..

Gerçeği tam da ters yüz eden bir illüzyonu topluma dayatan bir acımasız retorik (takiyye) ile.. Halkın vergileri ile ülke topraklarında, Hazine arazilerinde
Anayasa’ya aykırı ayni hak tesisi (üst hakkı tanınması), bunun BEDELSİZ olması,
bu binalarda devletin 30 yıl kiracı olmayı yükümlenmesi (taahhüt etmesi),
inşaat ihalelerinin Kamu İhale Yasası dışında tutulması, yapılacak hastanelerin bedellerinin aşırı şişirilmesi, yandaşlara ihale edilmesi ve üstüne üstlük,
yaratılacak hastane kapasitelerinin (Ankara’da Etlik ve Bilkent’te toplam yaklaşık
7000 yatak!
) %70 doluluğunun da Hükümetçe güvencelenmesi..
Yatak işgal oranı bu oranın altına düşerse farkı Hazine karşılayacak..

Bunlar, ilgili yasal düzenlemede yer alan hükümler..

İpler, Atlantik ötesinde trajik müttefikin İkiz Kız Kardeşlerinin
(The Twin Sisters; The World Bank and The IMF) elinde küresel sermaye adına.

Konuyu, AÜTF‘de 6. sınıf öğrenclerimize (İntörn Dr.) 1 aylık Halk Sağlığı stajı sonunda dönem sonu semineri olarak ödev verdik.

Sevgili İnt. Dr. Osman BÜTÜN ve İnt. Dr. Merve BULUT çalıştılar ve
aşağıda sunduğumuz 51 yansıdan oluşan emekli ve yoğun sunuyu hazırladılar.

Sağlık sektöründe olup biten kritik gelişmeleri özüyle kavrayabilmek için okunmasını, okutulmasını, paylaşılmasını, tartışılmasını, politikacıların da bilgi ve ilgisine taşınmasını dileriz..

Lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saglikta_Donusum_Kasım_2013

Sevgi ve saygı ile.
2.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net