AYM’den MİT’e ‘polis devleti’ uyarısı ve düşündürdükleri

Anayasa_Mahkemesi

AYM’den MİT’e ‘polis devleti’ uyarısı

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, ‘MİT’e verilen çok geniş dinleme yetkisi’ne şu sözlerle muhalefet etti:
– “Bu polis devleti uygulamasına yol açar.
    Demokrasiyi yok etme potansiyeli taşır.

AKP hükümeti, 17-25 Aralık operasyonlarına karşılık 2014’te MİT’e olağanüstü yetkiler veren yasa değişikliğini Meclis’ten geçirmişti. CHP’nin başvurusu üzerine
Anayasa Mahkemesi, yabancı tutuklu ve hükümlülerin başka ülkelerle takası ile MİT’çilerin tanıklık yapamayacağına ilişkin hükümler dışındaki maddelerin iptal istemini oyçokluğuyla reddetmişti. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, MİT’e

Hâkim kararı olmaksızın yurtdışında bulunan vatandaş olsun olmasın herkesi, yurtiçindeki tüm yabancıları ve ankesörlü telefonla görüşen herkesi” dinleme yetkisi veren yasa maddesine çarpıcı gerekçelerle muhalefet etti.

Başkandan karşı oy

Yetkinin iptali için oy kullanan Başkan Arslan ile üyeler Engin Yıldırım, Alparslan Altan, Erdal Tezcan ve Emin Kuz “karşı oy gerekçesi”nde düzenlemenin neden anayasaya aykırı olduğunu şöyle anlattı:

Haberleşme haktır: Haberleşmenin gizliliğinin ihlali kişisel özerklik ve özgürlük alanına ağır bir müdahaledir. Yetkinin kötüye kullanılması, korunmak istenen değerleri
ortadan kaldırabilir.

Anayasaya aykırı: Hâkim kararı olmaksızın dinlenilmesine izin verilen grubun geniş bir kesimi kapsadığı görülmektedir.

İmha güvencesi yok: İçeriklerinin imha edilmesi gibi güvencelere de yer verilmemiştir.

==================================

Evet Dostlar,

Çarşamba’nın gelişi Perşembe’den belli olur.. deyişini çağrıştırıyor değil mi??
AKP iktidarına necip milletimiz “yüz verdikçe” hep astarını da istedi AKP – RTE. Demokrasi kültürünü iyice içselleştirmediklerinden, hep aldıkları % 50’lere varan
oy oranlarını ileri sürerek “çoğulcu” (majority) anlayışı işlerine geldiği için dayattılar.
Oysa gerçek demokrasi çoğunluğun egemenliği – despotizmi asla değil!
Tersine, herkesin görüşüne değer veren ve çoğunluğun azınlıkta kalanları ezmemeleri için çağdaş Demokrasiler, “çoğunlukçu” (pluralist) görüşe dayalıdır. AKP-RTE psikolojik üstünlük içi hep % 50’ye yaklaşan oy oranlarını öne sürdüler ve dilediklerini yapmak için halktan bu amaçla yetki aldıklarını savladılar.

İki yanlış iç içe bu savda : İlki, alınan oy oranı geçerli oyların % 50’sine yaklaşıyor,
kayıtlı tüm seçmenlerin değil. Örn. 10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip bey geçerli oyların 52’sini aldı ama gerçek karşılığı kayıtlı toplam oyların % 38’ine karşılık. Daha açık anlatımla Erdoğan, 3 seçmenden 1’inin oyunu
biraz geçebildi. Ancak bu yalın gerçekle hem yüzleşiyor hem de şizoid biçimde görmezden geliyorlar.

perisan_portresi_28.8.13

Ayrıca genel seçimlerde % 10 barajlı D’hondt sistemi ucubesi hep gözlerden saklanıyor. “Demokrat AKP” (!) 14. yılında iktidarda ama bu anti-demokratik, temsilde adaleti derinden olumsuz etkileyen yasayı değiştirmeye yanaşmadı. Bu oy gaspı sistemi büyük partilere orantısız avantaj sağlıyor. Örn. 3 Kasım 2002 seçiminde geçerli oyların %34’ünü alan AKP, TBMM’de %67 temsil olanağı bulmuştu. Bu denli büyük orantısızlığın demokratik temsile dayalı sistemlerin özü ile bağdaşmadığı açık ama bunu kullandılar.

Öte yandan, çoğunlukla tek başına iktidar olmalarını “dilediklerini yapabilme” gerekçesi olarak dayattılar. Oysa bu yetki anayasal – yasal çerçeve ile ve demokrasi kuramının
temel ilkeleri ile sınırlı. Daha açıkçası dilediğini yapma ve hele kendisine oy vermeyenleri “bunlaaaaar..” diye ayrımcılıkla dışlama yetkisi hiç vermiyor. Halk bunca oy veriyorsa, iktidara keyfi biçimde bildiğini yapması için değil, “kendisi” (halk) ve ülke için en iyisini yapması için yetki tanıyor.. AKP – RTE bunları bilmez mi? Bal gibi bilir ama işlerini böylesi çarpıtma gelmektedir.

MİT’e tanınan bu sınırsız “dinleme”, izleme, fişleme, iktidara raporlama… yetkisi
ne diyedir? AKP – RTE neden bunca zorlar özgürlükçü demokrasi kurallarını ve geleneklerini?? Niyet bellidir, artık gün gibi açıktır.. Tek adam yönetiminde
Türkiye’yi Batı emperyalizminin de istekleri – dayatmaları eşliğinde
ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİNE dönüştürmektir.
Konan son tarih ise 2023’tür. 29 Ekim 2023 Cumhuriyetin 100. yılı olmasın diye..

Tayyip bey ve yandaşları hem kendilerini iktidar yapan “dışarı”nın talimatlarını yerine getirmede başarısızlığa düşmemek hem de yargılanmaktan kurtulmak için çaresiz bir “acele” içindeler. Bir de seçim kazaları riski var tabii.. 7 Haziran’da (2015) olduğu gibi..
Bu yüzden her şey mübah ve Makyavel’in pabucunu dama atan uygulamaları görüyoruz.

Ancak RT Erdoğan bu zorlu süreçte sağlığını yitirmiştir. Sürdürebilecek gibi gözükmemektedir. Özellikle sinir sistemi ve ruh sağlığı aşırı zorlanmaktadır.
Bu yüzden ciddi hatalar yapmakta ve bilinçaltını ele vererek kendi önünü tıkamaktadır.
En son örneği Anayasa Mahkemesi’nin Dündar – Gül davasında verdiği “hak çiğnemi (ihlali) kararını tanımama çığlığıdır.. Bu çığlık hazindir ve aslında derin bir çaresizliğin dışavurumudur. Erdoğan’ın bu karara “uymuyorum” demesi, üzgünüz (!) ama hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu kararın gereği, Anayasa gereği derhal yerine yerine getirilmiştir
ve Erdoğan’a soran da olmamıştır.. Sinir sistemi iflas eşiğindeki Erdoğan, danışmanlarını da dinlememiş -ya da yanıltılmış!- ve AYM kararına yerel mahkemenin direnmesi gerektiğini bile, öfkenin kararttığı duygudurumu (mood) ile ağzından kaçırmıştır.
Bu direnme Anayasa yargısında olanaksız ve “olmayan” bir kurum iken,
RTE aynı zamanda bir başka Anayasa suçu daha işleyerek, görülmekte olan bir davada mahkemeye telkin – tavsiye – talimat verme gibi açık bir suçu daha işlemiştir.

Erdoğan’ın hukuksuzluk dosyaları haddinden fazla kabarmıştır.
17-25 Aralık kepazeliğini hiç kimse unutmamıştır ve unutturulamayacaktır.
İstanbul Belediye başkanlığı döneminden bekleyen kalpazanlık dahil epey
ağır cezalık suç dosyası da..

AKP – RTE’nin 2002 seçimleri öncesindeki fabrika ayarlarına dönme şansları da
artık kalmamıştır. Yapıp ettiklerinin bedelini yasal olarak er ya da geç ödeyeceklerdir
ve Türkiye Cumhuriyeti kadim yolculuğuna, RTE – AKP parantezini (Fetret Devrini) de kapatarak sonsuza yürüyecektir..

Büyük ATATÜRK‘ün şaşmaz öngörüsü gereği :

  • O’nun ölümlü bedeni toprak olmuştur ama
  • “.. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..”

AKP – RTE’nin derhal frene basmalarını ve ülkeyi normalleştirmeye çabalamalarını
salık veririz giderayak.. Halkımıza da gözlerini açmalarını ve oylarını çooook büyük titizlikle kullanma sorumluluğunu anımsatmak zorundayız.

Sevgi ve saygı ile.
03 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?


ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?
 


Dostlar
,

AKP iktidarı ülkemizi yozlaştırarak dönüştürmeyi sürdürüyor..
İnat, ısrar ve kararlılıkla..
Geri dönüştürülmemek üzere koyu bir totaliter rejim adım adım inşa ediliyor.

Yaşamın hemen her alanına sistematik olarak el atarak..

Yasamayı bir Noter dönüştürerek..
Anaysal suç işleyerek, erkler ayrımını ortadan kaldırarak..
İstediği her düzenlemeyi dilerse “yasa” olarak TBMM’den mutlak çoğunluğuyla çıkarıyor. Biçimsel hukuk bakımından da uyulmasını istiyor, bizleri bağlıyor.
Beğenmezse hemen değiştiriyor ya da çiğniyor..
Kamu İhale Yasası 100’den (yüz!) çok kez değiştirildi örneğin..
Meşruiyet diye bir kaygıları asla yok.

Açık söyleyelim :

  • Ülke dar-ül harp alanı olarak görülüyor ve “kutsal cihat” (!) ile
    kale kale düşürülerek teslim alınıyor; Hedef 2023!
    Bu bilinç kuşatması ile her türlü yolsuzluk bile halka yutturuluyor..

Ülkemiz tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor..
Ülke ayakta ama polis devleti de tüm ceberrutluğuyla, direnen insanımızın üstüne sürülüyor. Hükümet şiddeti gözükara, çok sayıda adam öldürme pahasına bilerek sürdürülüyor; toplum gözdağı ile korkutularak baskılanmaya çalışılıyor.

Örnekler öyle çok ki..
Son bir tanesi de Ekonomik ve Sosyal Konsey..

Bu kurumun yasasında son derece tehlikeli, geriye giden ve kesinlikle anti-demokratik değişiklikler tasarlanıyor. Sözde 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylaması ile
Anayasanın 26 maddesi “toptan” değiştirildi ve bu Kurum (ESK) Anayasa’ya alındı.

Bu dönemde 1’den çok sendikaya üyelik hakkı tuzağı da ustaca (….?!) kuruldu ve
“ileri demokrasi” (!?) diye sunularak eğitimsiz halk yığınları aldatıldı. Satılık – kiralık sözde uzmanlar kalem oynatarak bu ilkel düzenlemeyi de ileri bir hak olarak sunma utanmazlığını sergilediler. Süreç içinde emek sendikaları ufalandı, hükümet yanlısı
HAK İŞ büyütüldü ve DİSK‘ten daha çok üye sahibi 2. büyük konfederasyon yapıldı.

Memur sendikalarına (!) toplu sözleşme ve grev hakkı gene verilmedi bu kapsamlı anayasa değişikliği ile. Hükümetle memur sendikalarının –siz toplu sözleşme ve
grev hakkı olmayan örgüte sendika diyebiliyorsanız!
– ücretler, sosyal haklar… görüşmeleri hep tıklandı ve son sözü Hükümet ağırlıklı ESK, AKP hükümetlerinin öngördüğü biçimde “kesin” olarak sonlandırdı (Anayasa md. 166).

Şimdi, bu yapısıyla gerçekte tümüyle hükümet güdümünde olmasına karşın,
bu da AKP iktidarına yetmiyor ve ipleri daha da sıkılaştırarak eline almak istiyor.

Gerisini Sn. Prof. Oğuz Oyan ustalıkla açıklıyor..

Bu tehlikeli girişimin mut-la-ka durdurulması gerek..

  • AKP AİHM kararlarını da dinlemiyor..
    (Örn. son AİHM kararı zorunlu din derslerinin kaldırılması..)

Böyle giderse, Avrupa Konseyi başta olmak üzere Batı ile kurumsal – hukuksal bağlarımız kesilecek ve Türkiye yalnızlık içinde Ortadoğu’da olabildiğince yeşil bir
şeriat kuşağına itilecek.. Federe bir İslam Devleti çatısı altında.. Suudi Arabistan’a benzer, bu coğrafyada emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğin yapma karşılığında
ölene dek onlarca yıl iktidarda kalma / tutulma pazarlığı karşılığında
işbirlikçi siyasal kadrolar eliyle karanlığa sürükleniş..

Yüce ATATÜRK‘ün Cumhuriyet tasarımı asla bu değildi..
Çağdaş uygarlık düzeyinin üstü idi..
Değil ki çağdışı şeriatçı Ortadoğu rejimlerinin mide bulandıran bir versiyonu!

Cumhuriyet kuşakları bu lanetli kuşatmayı yaracaklardır;
bundan hiç ama hiç kuşku yok!

Sevgi ve saygı ile.
03 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

================================================

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ? 

portresi_CHP'li

 

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
İzmir Mv. (CHP)

 

 

Bugünlerde Meclis komisyonlarında görüşülen “Ekonomik ve Sosyal Konseyin (ESK’nın) Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı”, hazırlanış koşulları ve içeriği bakımından mevcut düzenlemeyi aratacak gözükmektedir.

UYDURMA GEREKÇELER 

Tasarının gerekçesi, yürürlükteki 4641 sayılı yasanın “hem etkin çalışma için gerekli fonksiyonel yapıyı sağlayamadığı hem de toplumun tüm kesimlerini içermediğini” ileri sürmekte ve “bu durum, Konseyin temel amacı olan sosyal diyalog fonksiyonunun aksamasına neden olmakta ve Avrupa Komisyonu’nca eleştiri konusu yapılmaktadır.” demektedir. Bu gerekçe tümüyle temelsizdir.

Bir kere, 12 yıldır tek başına iktidarda olan bir Hükümetin, istediği şekilde değiştirebileceği bir yasayı mazeret olarak öne sürmesi kabul edilemez. Kaldı ki, yürürlükteki yasa Başbakana istediği kadar STK temsilcisini Konseye dahil etme yetkisini verdiği için de bu gerekçenin altı boştur.

İkincisi, yasayı düzenli işletmeye teşebbüs bile etmeden işlemediğine hükmedilemez. Sorunun daha çok bir siyasal niyet ve irade sorunu olduğu, ESK’nın bir yasal dayanağa sahip olmadığı dönemlerde bile daha sık toplanmış olmasından bellidir. 1995’te bir Başbakanlık Genelgesiyle kurulan ESK, 1995-2001 arasında tam 12 kez toplanırken, 2001’de çıkarılan 4641 sayılı yasadan sonra yani 12 yıllık AKP döneminde yalnızca 8 kez toplanabilmiş ve 5 Şubat 2009’den sonra ise hiç toplanmamıştır. Daha vahimi, 12 Eylül 2010 referandum aldatmacasıyla bir anayasal kurum haline getirilen ESK, bu tarihten sonra hiç çağrılmamıştır. AB eleştirilerinin merkezinde de bu vardır.

GERÇEK GEREKÇELER 

AKP’nin ESK mekanizmasını işletmemesinin gerçek gerekçelerini, bilinçli siyasal tercihleri bağlamında değerlendirmek doğru olur:

Birincisi, ESK’nın AKP döneminde çalıştırılmamasının asıl gerekçesini, Hükümetin kendi iktidarını hiçbir kurumsal güçle paylaşmama niyetlerinde aramak gerekir.

İkincisi, AKP iktidarı, yürürlükteki düzenlemenin içerdiği sosyal dengeleri ve kurumsal temsil edilişleri benimsememiştir. Nitekim yasadan farklı olarak tasarıda işçi ve işveren örgütleri ismen sayılmayarak kurumsal temsil güvencesine son verilmektedir. İktidar, çağırılacakları bir yönetmelikle belirleyecektir. Partizanlığın, siyasal kliantelizmin (AS: sözcük anlamıyla müştericilik, müşteri odaklılık) tepe yaptığı bir dönemde yönetmeliğe bırakılacak her yarı-mamul düzenleme, yeni keyfiliklere yol açacaktır. Yönetmeliğin hangi sürede çıkarılacağına ilişkin bir kayıt da yoktur.

Kritik bir konu da, 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun, ESK üyesi işçi konfederasyonlarına bağlı sendikalar için işkolu düzeyinde yetki koşulunu %3’ten %1’e düşürmesi; ayrıca, çerçeve sözleşme yapma yetkisini de münhasıran (AS: salt) ESK’da temsil edilen işçi ve işveren konfederasyonlarına üye işçi ve işveren sendikalarına tanımasıdır. Bu durumda Hükümet, ESK üyeliğini “Demokles’in kılıcı” gibi sendikaların tepesinde tutma, bunu bir cezalandırma/ödüllendirme aracı olarak kullanma olanağını ele geçirmektedir.

Üçüncüsü, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de varolan üçlü denge (İşçi-işveren-STK veya STK yerine Hükümet) bu tasarıyla ortadan kaldırılmaktadır. ESK’yı STK’larla kalabalıklaştırarak temsili artırdığını iddia eden Hükümet, aslında işçi/memur ve işverenin temsil oranını düşürmekte ve Avrupa ESK uygulamasına uyumsuz bir yapı oluşturmaktadır. Bu, eldeki duruma göre bile bir geriye gidiştir ve etkisi emek kesimleri açısından daha belirgin olacaktır; çünkü sermaye örgütleri sistemde baskı aracı olarak her zaman ağırlıklıdır; AKP iktidarıyla ideolojik yakınlık kuranlar açısından daha da belirleyici olmak üzere…

Dördüncüsü, Konsey’in görev ve yetkilerinin tasarıyla önemli ölçüde budanması; özellikle de çalışma kurulları oluşturma yetkisinin, kimi yasa tasarıları ve kalkınma planı ile yıllık programların hazırlanması sırasında görüş bildirme yetkisinin kaldırılması, iktidarın sistem içinde sürekliliği olacak bir danışma-diyalog yapısıyla yetki paylaşmaktan özenle kaçınmak istediğini göstermektedir. Nitekim, bu sözde diyalog tasarısını hazırlanırken bile sosyal tarafların görüş ve önerileri dikkate alınmamıştır.***

Sonuç olarak, bugünkü girişim, içerde sosyal taraflarla bir diyalog arayışından ziyade, genel seçimler öncesinde AB görüşmelerinde yeni fasıllar açılmasına yönelik taktik bir göz boyama çabasının parçası gibi gözükmektedir. Ama çok iyi biliyoruz ki; totaliterleşen iktidarlar, her düzenlemeyi, kendi çıkardıkları kısıtlayıcı yasalar dahil, giderek bir ayakbağı olarak görme eğilimine girerler. (Cumhuriyet, 03.12.14)

Teoman Koman’ın Vefatından Alınması Gereken Dersler


Dostlar
,

Sayın Onur Öymen‘in, her zaman yaptığı gibi özlü yazısı aşağıda..

Biz de bu sitede, bu yakıcı sorunu yazmaktan yorulduk neredeyse..

SESSİZ ÇIĞLIK toplantılarından birinde yaptığımız konuşmada da sorunu dillendirerek, yasal gerekçeleri ile, hastalıkları nedeniyle hükmün infazının sürüdürülemeyeceği durumlarda hızla Adli Tıp Kurumu Raporu sağlanması ve tutuksuz yargılanma ya da hükmün infazının ertelenmesini savunmuştuk..

Hatta çarpıcı bir tümce kullanarak, uyarıcı olsun diye,

  • “SİZİ KATİL OLMAKTAN KURTARMAYA ÇABALIYORUZ!” demiştik.

Fakat ilerleme yok.. Adli Tıptan raporlar aylarca çık(a)mıyor.. Veya yaşamın gerçeği ile örtüşmüyor.. Veya Mahkeme kimi raporları görmezden geliyor ve bir bölüm insan içeride “ölümü bekliyor” !

Ölüm açısından özneyi değiştirirsek;

” Uzuuuuuuuuuuuuuuuuuun mu uzun “tutukluluk” süreleri, hüküm kurmadan 6+ yıl bile içeride tutmak, bunun için hep klişe-şablon-standart gerekçeler koymak, adli denetim yöntemlerini görmezden gelmek (yurtdışı yasağı, karakola günlük imza verme, seyahat-iletişim sınırlamaları vb.) kimi kararların Yargıtay’a temyize gitmiş / götürülmüş olmasına karşın gerekçelerini hala, aylarca yazmamak.. Hiç düşünülmez mi,
Yargıtay nasıl temyiz işlevi görecek gerekçesi olmayan kararın??

Bu yargıçların – savcıların hiç mi hiç sorumluluğu yoktur?
En azından görevi ihmal değil midir??
Hatta görevi suistimal = kötüye kullanma!
Bu saptamayı kim yapacaktır?
Sanık ve avukatlarının dilekçeleri HSYK’dan dönmektedir..

Yargıç – savcılar imparator mudur?

Türkiye “polis devleti” olmaktan kurtulmaya çabalarken “yargıç – savcı devleti” ne mi yakalanmıştır?

5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 141. maddesi
ne anlama gelmektedir?

Tazminat istemi

Madde 141 – (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı
Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.

(2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.

*****************

Yapılagelen, apaçık söyleyelim, tasarlanan ve zamana yayılan ÖLÜM CEZASIDIR..
Sözde idam cezası yasalardan kaldırılmııştır!?
Üstelik adaleti gerçekleştirmekten sorumlu yargı eliyle..

Kuddusi_Okkir_cinayeti_gorduk

İlgili yargıç – savcılar için dava açılmalı, Devlet de ödemek zorunda kalacağı
tazminat bedellerini suçlulara rücu etmelidir!

Fakat AKP hükümeti tam tersini yapmış, yargıçları tazminata mahkum eden Haberal davasında yargıçların mahkum edildiği tazminat devlet tarafından yasal düzenleme ile üstlenilmiştir. TBMM neden böylesine Yürütme’nin güdümüne sokulmuştur??

Bu yasal düzeneme Anayasa’nın 40.maddesine apaçık aykırıdır :

  • XV. Temel hak ve hürriyetlerin korunması

Madde 40 – Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
(Ek:3/10/2001-4709/16 md) Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
(1) Bu fıkraya, 3/10/2001 tarih ve 4709 sayılı Kanunun 14 üncü maddesiyle “savunma” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile adil yargılanma” ibaresi eklenmiş ve metne işlenmiştir.
Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye 
rücu hakkı saklıdır.

İdarenin “rücu hakkından vazgeçmesi” Anayasada düzenlenmemiş, tam tersine
Anayasa, İdarenin rücu hakkını saklı tutarak İdareyi rücu ile yükümlü kılmıştır!

Başbakan R.T. Erdoğan bir de “Yargının kendilerine ayak bağı olduğundan” yakınabilmektedir! TBMM çoğunluğu zaten kendisinin 2 dudağı arasındadır; Yargıyı da güdümüne alarak nereye varacaktır ??

DİKTATÖRLÜĞE!

Bir kez daha net olarak ilgili yasa maddesini koyalım :

Ceza_Muhakemeleri_Yasasi_infazi_erteleme

İvedi bir gereksinim olarak ADLİ TIP KURUMU’nun yönetsel, akçal (mali) bakımlardan özerkleştirilmesi, bilimsel açıdan da özgürleştirilmesidir.

Bu bağlamda kurumsal kapasitesi de hızla iyileş(tiril)ecek olan Kurum;
adaletin gerçekleşmesinde bağımsız, hızlı, adil, güvenilir hizmet sunabilir.

ADLİ TIP KURUMU’nun Adalet Bakanlığı’na bağlı olmaktan çıkarılması yaşamsal önem taşımaktadır. HSYK’nın da Başkanı Adalet Bakanıdır ve Müsteşar Kurulun üyesi, Başkanvekilidir!?

Bu sistematik, “gözleri bağlı adalet perisi”nin kılavuzunun siyasal iktidar olması anlamındadır ve demokratik hukuk devletinde güçler ayrılığı ikesine aykırıdır.

Bu tablo, Anayasann pek çok maddesinde geçen fakat özellikle 2. maddede sayılan Cumhuriyetin temel nitelikleri açısından demokratik hukuk devleti adına bir ortaoyunu (tuluat) görüntüsünden öte değildir ne yazık ki!

İlk 3 maddenin değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceğinin 4. maddede yazıldığı da unutulmasın..

Çadır tiyatrosunun meddahları da orta yerdedir..

Türk Ulusu, bu traji-komik durumun daha çok sürdürülmesine izin vermeyecektir.

Son birkaç günde belirtiler (alametler!) arşa çıkmış durumdadır..

  • Başbakan RTE, tam bir çaresizlik içinde, adeta inleyerek nafile çığlıklar atmaktadır.

Muhalefet, halk yığınlarına “etkili siyasal önderlik” yapmak zorundadır .
Önümüzdeki birkaç ayın bu bağlamda iyi değerlendirilmesi yerel seçimlerin,
dolayısıyla siyasal iktidarın yazgısını büyük ölçüde belirleyebilecektir.

“11 yıllık AKP- RTE Fetret Devri” ayracının (parantezinin) kapatılması umudu
çok somuttur.

Yolun sonu görünmüştür.

Sevgi ve saygı ile.
18 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

==========================================

Teoman Koman’ın Vefatından
Alınması Gereken Dersler

Portresi_ATA_ile

Onur Öymen

 

Eski MİT Müsteşarı ve Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Teoman Koman vefat etti.

Kendisine Allahtan rahmet, ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

15 ay tutuklu kaldıktan sonra, 3,5 ay önce tahliye edilen Koman,
uzun zamandan beri ağır hastaydı.

Benzeri davalarda kimilerinin yargılanmasını önlemek için birkaç gün içinde yasa çıkartabilen bir Meclis‘in, şimdiye dek ağır hasta ve yaşlı tutukluların tahliyesini sağlayacak bir yasa çıkartamamış olması düşündürücüdür.

Uzun tutukluluk kararlarının verilmesindeki yanlışlığı, büyük gecikmeyle de olsa saptayan Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra kimi tutukluların tahliyesinin
hâlâ sağlanamamış olması da bir hukuk devletinde rastlanamayacak bir durumdur.

Öncelikli göevlerinden biri hukukun üstünlüğünü sağlamak olan Meclisin,
bu konuda harekete geçememesinin açıklaması zordur.

Koman’ın ölümü bu konuların bir an önce yasal düzeyde ele alınıp karara bağlanması için bir gerekçe olmalıdır.

“Niyete gözaltı”ya Barolar Birliği’nden tepki


Dostlar,

Faşistleşen hükümetler başlıca 2-3 tipik eylem sergiler..

İlki polisin yetkilerini artırarak polis devleti inşa ederler.
AKP de bunu yapmaya çabalıyor.
Gezi eylemlerinde 6 insan öldürüldü …… ama Başbakan RT Erdoğan,
“destan yarattılar” diye halkın vergisinden polise ikramiye verdi
Elektrik şoku vererek insanları bayıltan elektroşok tabancaları
İstanbul polisine dağıtıldı. Bakalım kaç can alacak bu aletlert??

Polise savcı izni olmadan gözaltı yetkisi gündemde..

Barolar Birliği Başkanı Sayın Prof.Dr. Metin Feyzioğlu aşağıdaki haberde bu konuyu işlemekte.

İkinci olarak, seçimlerde hile, seçim sistemi ile oynama ve iktidaardan gitmeme oyunları..

Üçüncü olarak ülkede iç kargaşa hatta savaş çıkarma ya da dış çatışma – savai çıkarma.. Böylelikle seçimleri ertleme, yapmama, sıkıyönetim – OHAL rejimi ile demokrasiyi askıya alma, ekonomik bunalımı maskeleme..

Öbür faşizm belirtilerine girmeyelim..

Yaşadıklarımız tipik olaarak bu tablodur.

AKP giderek daha da koyu faşistleşiyor..
Üstelik Hitler – Mussolini’den beter olarak bir de dinci baskı boyutuyla
İSLAMİ FAŞİZM..dayatarak!

Aklı başında sağduyu sahibi AKP yöneticilerine ve
AKP’ye oy veren yurtsever sağduyulu yurttaşlara önemle duyuruyoruz
bu Bayram arefesinde..

Faşizm insanlık tarihinin çöplüğüne gömüldü.

Hitler ve Mussolini’nin başına gelenler ise… 80 – 90 yıl sonra Türkiye’de yinelenmesin dileriz..

Sevgi ve saygı ile.
15.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

“Niyete gözaltı”ya Barolar Birliği’nden tepki

Türkiye Barolar Birliği’nden Silivri İletisi


Dostlar
,

TBB’nin (Türkiye Barolar Birliği) aşağıdaki açıklaması apaçık bir hukuk dersi gibi. Hem öğretici hem uyarıcı..

İnsan hakları dersi, Ceza Usul Hukuku Dersi, Anayasa hukuku dersi…

Saygıdeğer Başkan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu da bir Ceza Hukuku uzmanı, Ankara Hukuk Fakültesi’nin önceki dekanlarından.
Bu kritik dönemde Türkiye için bir şans.

  • Türkiye, Anayasası’na göre (md. 2) demokratik bir hukuk devleti. 

Bu bakımdan, herkesin bu temel noktayı gözden kaçırmaması ve
TBB’ni özenle dinlemesi yerinde olacaktır.

TBB’nin açıklamasını son derece yerinde, yararlı buluyor ve destekliyoruz.
Başta Sn. Başkan Prof. Feyzioğlu lmak üzere Yönetim Kurulu’na teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
Asos, Çanakkale, 6.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Baro’dan Silivri Mesajı!  

tbb_logosu

 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Avukat Prof. Dr. 
Metin Feyzioğlu ve
yönetim kurulu üyeleri ile Ankara Barosu yönetim kurulu üyeleri, yarın (5.8.13) görülecek olan Ergenekon Davası karar duruşması öncesi Silivri Cezaevi’ne gitti.

 

Ergenekon Davası’nda yargılanan sanıkların yakınları tarafınan kurulan
nöbet çadırını ziyaret eden Feyzioğlu ve yönetim kurulu üyeleri burada
alkışlarla karşılandı. Silivri Nöbet Çadırı‘nda açıklama yapan Feyzioğlu,

portresi

”Aslında yaşadığımız her gün dünya ve
Türk hukuk tarihinin bir parçası haline geliyor.

  • Biz tarihte görülmüş en büyük hukuksuzluğu
    şu anda yaşıyor ve gözlüyoruz. 

Unutmuyoruz.

Hiçbir hukuksuzluk tarihte karşılıksız kalmamıştır.” dedi.

“KARARIN NASIL OLACAĞINI AŞAĞI YUKARI TAHMİN ETMEK
MÜMKÜN GÖRÜNMEKTEDİR.”

Feyzioğlu,

“Bugünlerin de geçeceğini bilerek bunları yaşıyoruz. Ben herkese bugüne kadar gösterdikleri metanetli, dik ve onurlu duruş için teşekkür ediyorum.
Geldiğimiz gün itibariyle ‘Balyoz’ ve ‘Ergenekon’ adlı davalar sürecinde

– ne kadar büyük haksızlıkların yapıldığı ve
– önceden kurgulanmış bir senaryonun adım adım işletildiği ve
– aslında amaçlananın suçluyu, suçsuzdan, doğruyu, yanlıştan ayırmak değil,
– bir tarafta Türk Silahlı Kuvvetlerini (TSK) tamamen çökertmek,
– öbür yandan da toplumsal muhalefeti susturmak, sindirmek olduğu

yalnızca içerde değil uluslararası camiada da görülmüştür.

Gerçekten bu soruşturmaların başlangıcından beri sergilenen yaklaşım,
darbeyle mücadele olmamış sözü söyleyene, muhalefet eden farklı düşünenle
mücadele şeklinde gelişmiştir. Ve yarın ilan edildiği üzere karar açıklanacaktır.
Bu kararın nasıl olacağını bugünden aşağı yukarı tahmin etmek mümkün görünmektedir”

ifadelerini kullandı.

“MİLLETİN BURAYA GELMESİ ENGELLENMİŞTİR”
Feyzioğlu sözlerini şöyle sürdürdü:“Etrafımıza baktığımızda bile yurttaşların bölgeye ulaşmasının yasaklanması ve bu yasağın her ne pahasına olursa yaşama geçirilmesine yönelik önlemlerin alınması, mahkemenin vereceği karara ilişkin önemli işarettir. Ve bu karar her ne kadar “Türk milleti adına” veriliyor gibi görünse de, Türk milletinin bundan pek de memnun olmayacağı anlaşılıyor ki milletin buraya gelmesi engellenmiştir.
Yani mahkeme kararını göğsünü gere gere değil, adeta mahcubiyet içinde fısıldayarak vermek istemektedir. Cumhuriyet tarihinde hiç görülmemiş bir olay..
Mahkemenin kararının önceden valilik tarafından ilan edilmesidir.
İleri demokrasi diye diye getirdikleri noktada bizim algıladığımız şudur;
– Mahkeme milletin aleni olması gereken duruşmaya girmesini yasaklamış,
bu yasağı gerekçe gösteren İstanbul Valiliği de
– ‘Yollara çıkmayın nasılsa mahkeme sizi içeri almayacak dolayısıyla yola çıkan herkesi ben alenen suçlu görürüm suçlu görmekle de yetinmem hangi noktaya gelirse gelsin ne pahasına olursa olsun cezasını yerinde veririm güç kullanırım’
diye tehdit etmiştir. Bu önceden istişare edildiği ve adeta bir işbirliği içinde davranıldığı görülen durum zaten yarının bugünden habercisidir.”
“BUGÜNLER GEÇECEKTİR. AYDINLIK YARINLARA
HEP BİRLİKTE ULAŞACAĞIZ”
Feyzioğlu,“Açıkçası ilk günden beri söylediğimiz şudur;
Usül esasın giriş kapısıdır.
Yanlış kapıyı açarsanız yanlış odaya girersiniz.
Yanlış kapıyı ısrarla açmak istiyorsanız zaten yanlış odaya girmek istiyorsunuz demiştik.
O kadar çok yanlış kapılar açıldı ki o kadar çok usulsüzlük yapıldı ki,
yarın doğru odaya girilmesini beklemek hayalcilik gözüküyor.Biz adil yargılanma hakkının savunma hakkının hiçe sayıldığı
ve en sonunda İstanbul Valiliği tarafından* seyahat özgürlüğü,
* düşünceyi açıklama özgürlüğü,
* toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğühiçe sayılarak ‘Silivri’ye gelmeyin’ diye insanların korkutulduğu bu davada hükmün
millet adına sizler tarafından verildiğini biliyoruz. Yarın belki mahkeme millet adına bir hüküm verdiğini iddia edecektir ama bu millet bu davalar hakkında hükmünü çoktan vermiştir.

Bugünler geçecektir.

Size söz veriyorum geçecektir.

Aydınlık yarınlara hep birlikte ulaşacağız a dostlar. Bir gün bile kuşkunuz olmasın.

Sizlere Hadımköy’den de selamlar getirdik. Hadımköy’de Balyoz ve Ergenekon davasından tutuklu olan komutanlarla kucaklaştık. Hepsinin moralleri son derece iyi.
Tutukevinde millete hizmetle görevlerini devam ettiriyorlar. Onurlu, dik duruyorlar
ve özellikle istediler, bu çadıra selamlarımızı iletin dediler. Siz de kabul buyurun
bu selamları.

Bizler içeri geçeceğiz yarından önce dostlarla kucaklaşacağız.

Baro’dan Silivri Mesajı!

Moral vereceğiz.
İhtiyaçları olmadığını biliyoruz ama bizim kucaklaşmaya ihtiyacımız var.” dedi.

Feyzioğlu ve beraberindeki heyetler alkışlarla uğurlandı.
Heyet daha sonra bazı sanıklarla görüşmek üzere Silivri Cezaevi’ne girdi.

(http://sozcu.com.tr/2013/gundem/barodan-silivri-mesaji.html)

==============================================================

İSTANBUL VALİLİĞİNİN 5 AĞUSTOS 2013 TARİHİNDE
SİLİVRİ’DE YAPILACAK DURUŞMAYA İLİŞKİN AÇIKLAMASI ve
13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NİN AÇIKLIK İLKESİNİ İHLAL EDEN KARARI HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI

  1. Kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen ve 5 Ağustos 2013 tarihinde Silivri Cezaevi’nde görülecek olan davanın duruşmasına, “basın mensupları ile milletvekilleri dışında izleyici alınmamasına” İstanbul Özel Görevli 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce karar verildiği öğrenilmiştir. İstanbul Valiliği ise, duruşmanın yapıldığı yere gitmek isteyenlerin Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu ihlal edeceklerini, buna rağmen gitmek isteyenlere karşı tedbir alınacağını ve bu tedbirlere “adım adım hangi safhaya kadar gerekiyorsa o safhaya kadar devam edileceği”ni bildirmiştir.
  1. Anayasa’nın 141 ve CMK’nın 182/1. maddelerine göre duruşma herkese açıktır. Duruşmanın açıklığının kısıtlanabilmesi için, kamu güvenliğinin bunu kesin olarak gerekli kılması zorunludur. Bu durumda bile, duruşmanın kapalı yapılmasına ilişkin kararın gerekçesi ve hüküm, mutlaka açık duruşmada açıklanır. Yüksek güvenlikli cezaevi kampüsünün ortasında kurulu bir duruşma salonunda, kamu güvenliğinin tehdit altında olabileceği iddia dahi edilemez. Demek ki duruşmanın açıklığının kısıtlanmasının
    yasal koşulları bulunmamaktadır. Esasen bir davanın şehirden yaklaşık
    100 km uzakta ve cezaevinin içindeki bir salonda görülmesi de, duruşmanın açıklığı ilkesinin devlet eliyle ihlal edildiğinin başlı başına göstergesidir.
    Anılan yargılamada bu aşamaya dek yaşanan hukuksuzluklar silsilesinin ardındaki temel nedenlerden biri de, davanın kamuoyunun erişiminden uzak ve cezaevi koşulları nedeniyle psikolojik baskı yaratan bir ortamda sürdürülmüş olmasıdır.
  1. Öte yandan, CMK’nın “Duruşmanın Düzen ve Disiplini”ne ilişkin 203. ve devamı maddelerine dayanılarak, duruşmanın belirli kişiler dışında kalan izleyicilere yasaklanmasına hiçbir şekilde karar verilemez. Aksine bir uygulama, duruşmanın açıklığı ilkesinin keyfi bir şekilde ihlalidir.
  1. Mahkemenin, anılan hukuka aykırı kararı ve İstanbul Valiliği’nin bu karara atıf yapan açıklaması, Valilik ile Mahkeme’nin mutabakat içinde hareket ettiği algısı yaratmaktadır. Oysa demokrasinin ön şartı; bağımsız ve tarafsız yargı ile kuvvetler ayrılığıdır. Mahkeme kararının, kararı veren mahkeme tarafından değil, Valilikçe kamuoyuna duyurulması, yürütme ve yargı birliğini vurgulayan fevkalade talihsiz bir gelişmedir.
  1. İstanbul Valiliği’nin açıklaması, Anayasa’nın 23. maddesinde yer alan “Seyahat Özgürlüğü” ile 34. maddesinin “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” hükmüne doğrudan aykırılık teşkil etmektedir. AİHM’nin (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) yerleşik içtihadına göre ise, barışçıl gösterilerin güç kullanılarak engellenmesi ve dağıtılması, Sözleşme’nin ihlalidir. Valilik, elbette duruşmanın güvenliğini sağlamak için gerekli önlemleri almalıdır. Ancak bir hukuk devletinde, yasaklama yoluyla değil, temel hak ve özgürlükleri korumaya
    özen gösteren düzenlemelerle güvenlik sağlanabilir.
  1. Şöyle ki; Valiliğin hukuka aykırı yasaklama kararı ve duruşmanın yapıldığı yere gelmek isteyenlere karşı güç kullanılacağına dair açıklaması, AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 10. maddesinde güvence altına alınan “İfade Özgürlüğü”ne ve bu özgürlüğün yaşama geçirilmesine yönelik olarak Sözleşme’nin 11. maddesinde düzenlenen “Toplantı Özgürlüğü”ne aykırılık oluşturmaktadır.
  1. Sözü edilen Valilik kararına dayanak yapılan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun bütün maddeleri, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ışığında yorumlanmalı, bu Sözleşme’ye aykırı hükümleri ise, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca hiçbir şekilde
    uygulama alanı bulmamalıdır.
  1. Valiliğin, ancak bir polis devletinde görülebilecek açıklaması,
    bu davada yaşananların özetidir. Mahkeme de, aleni açıklaması gereken kararını, adeta bir mahcubiyet içinde ve gizlice açıklamak istemektedir.

Türkiye Barolar Birliği olarak, bütün yaşananlara karşın, yargıya hala güvenmek istiyoruz. Açıkladığımız gerekçelerle, Mahkeme’nin hukuka aykırı kararını gözden geçirmesi ve İstanbul Valiliği’nin hukuka aykırı açıklamasını geri alması için
ilgili makamlara demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına
kamuoyu önünde çağrıda bulunmayı bir görev kabul ediyoruz.

Saygılarımızla. 5.8.13

Av. Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU
Türkiye Barolar Birliği Başkanı

http://www.barobirlik.org.tr/Detay19969.tbb, 5.8.13