Etiket arşivi: Hedef 2023

AKP – MHP Anayasa değişiklik teklifi tam bir “diktatörlük” öngörmekte

Sahi Erdoğan anayasa değişikliğiyle ilgili neden hiç konuşmuyor??

AKP/MHP ortaklığıyla 10 Aralık 2016 günü
Meclis Başkanlığı’na verilen Anayasa değişiklik teklifi, “kitabi” anlamda tam bir “diktatörlük” öngörmektedir…

Bülent SERİM
Emekli Anayasa Mahkemesi Raportörü
ODATV, 13.01.2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP/MHP ortaklığıyla 10 Aralık 2016 günü Meclis Başkanlığı’na verilen Anayasa değişiklik teklifi, “kitabi” anlamda tam bir “diktatörlük” öngörmektedir. Adına “Başkanlık Sistemi”, “Başkancı Sistem”, “Seçilmiş Krallar”, “Sultanlık ya da Padişahlık”, “Reis sistemi” hatta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” diyebilirsiniz; ama sonuç değişmez. Sonuçta sistem,
diktatör yetkileriyle donatılmış bir cumhurbaşkanı yaratmaktadır.

Montesquieu diyor ki;
– “Diktatörlerin ülkesinde yalnız bir kişi özgürdür; diğerlerinin tümü köledir.”

Bu söz bize nedense, önce Peygamber tarafından söylendiği ifade edilen,
sonra Vahdettin tarafından yinelenen ve günümüzde Cumhurbaşkanı’nca dile getirilen
“çoban, sürü” yaklaşımını anımsatmaktadır.

KAMU YARARI AMACI YOKTUR!

Bu anayasa değişikliğinde kamu yararı amacı yoktur.
Tüm yasama işlemlerinde kamu yararı amacının bulunması zorunludur.
Kamu yararından söz edebilmemiz için halkın bu konuda bir beklentisinin olması gerekir.
Türkiye içte ve dışta yangın yerine dönmüştür.

-Ekonominin kötü durumu artık iktidar mensupları tarafından bile dile getirilmektedir.
-Sanayi gerilemiş üretim azalmış, ihracat düşmüştür.
-Dolar ve Euro almış başını gitmektedir.
-İç ve dış borçlar Cumhuriyet tarihindeki en yüksek değerlerine ulaşmıştır.
-Halk kredi kartı ve tüketici kredileriyle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.
-İşsizlik had safhadadır. Genç işsizlik oranı % 20’lere dayanmıştır.
-3 milyondan fazla aile, adına yardım dedikleri sadaka ile yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
-Enflasyon oranları tahminleri aşmakta, çift haneli sayılara ulaşmaktadır.
-Her yıl binlerce şirket kapanmakta, esnaf perişanları oynamaktadır.
-Henüz FETÖ belasıyla uğraşı bitmemiştir.
-IŞİD ve PKK terörü şehirleri kana bulamakta, yüzlerce yurttaşımız can vermekte,
halkımız yaşadığı şehirlerden göç etmek zorunda kalmaktadır.
OHAL düzeni insanlar üzerinde tam bir baskı rejimi kurmuştur.
İnsanlar soluk almaktan korkar duruma getirilmiştir. Hak aramaya bile izin verilmemektedir.
-Dış politikada saplanılan bataklık giderek yoğunlaşmakta,
Suriye’den her gün şehit haberi gelmekte, ocaklar sönmektedir.
-Ülke 3,5 milyon Suriyeli sığınmacının sorunlarıyla boğuşmaktadır.
-Toplum çeşitli nedenlerle bölünmüştür ve birbirine düşman gibi bakmaktadır.
Milis güçleri tehlikesi başlamıştır.

Halkın, bu kadar sorun içinde yaşam mücadelesi verirken başkanlık sistemi getirilmesi yönünde bir istemi yoktur ve olamaz. Ama kimileri yangından mal kaçırmaya; korkarız ki ülkenin bu karmakarışık ortamından yararlanmaya çalışmaktadırlar. Halk, yine “bu kaostan kurtulmanın yolu başkanlık sisteminden geçmektedir” yalanıyla kandırılacaktır. Anımsar mısınız, 12 Eylül askeri darbesinin, 1970’li yılların sonlarındaki iç çatışmalar ve karmaşa nedeniyle bozulan
kamu düzenini yeniden kurmak için yapıldığı söylenmişti. Sonradan ortaya çıktı ki,
o kaos, karmaşa ortamı, askeri darbeyi yapmak için bizzat kendileri tarafından yaratılmıştır.
Türkiye’de içte ve dışta bu kadar sorun varken, toplumsal kutuplaşmalar had safhaya çıkmışken başkanlık ısrarı, doğrusu bize bunu anımsatmaktadır.

Kısaca halkın bu kadar derdi arasında başkanlık gelsin diye bir talebi yoktur. Başkanlık sistemi yalnızca bir kişi ve onun büyük projesini gerçekleştirmek için getirilmek istenmektedir.
Dikkat edilirse her gün her konuda sürekli konuşan o bir kişi, anayasa değişikliği konusunda “kendi istiyor” denilmesin diye hiç konuşmamaktadır. Yalnızca arada bir Devlet Bahçeli’ye teşekkür etmek için bu konudaki sessizliğini bozmaktadır.

Yani bu anayasa değişikliği kamu yararı amacı taşımamaktadır.
===============================
Dostlar,

Sayın Bülent Serim dostumuz Anayasa Mahkemesi’nin eski ve yetkin yazanakçılarından (raportörlerinden) biridir. Dolayısıyla uzmanı olduğu Anayasa ve Anayasa hukuku konusunda yazdıklarına ciddi gereksinim vardır. Bize yol göstermekte ve çıplak gerçekleri yazmaktadır.
Bu yazının özü son tümcede vurgulanmıştır :

  • Yani bu anayasa değişikliği kamu yararı amacı taşımamaktadır.

Bir de ciddi tehlike uyarısı yer almakta :

  • Milis güçleri tehlikesi başlamıştır!

Konuşmuyor derken Tayyip bey bu gün, –yine nedense Cuma namazı çıkışında– kendisini izleyen basın ordusuna ayaküstü demeç vermiş ve bu değişikliğin kendisi için olmadığını (!?)  söyleyebilmiştir! Bu durumda bize de artık “pes” demek kalıyor bu durumda.
Kimin için bu değişiklik peki? Yanıtı duyar gibiyiz..

  • 3 Kasım 2019 seçimiyle yürürlüğe girecek.. Seçim tarihini bile anayasaya koyuyoruz bu amaçla.Dolayısıyla Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’te seçiminin üzerinden 5 yıldan çok zaman geçmiş olacak.. Bu durumda, gerçekten RTE için değilse bu AKP – MHP kutsal ittifakının anayasa dayatması = rejim değişikliği, 10 Ağustos 2019’da, yani 5 yıllık süresi bittiğinde 2. kez Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklayabilir mi Erdoğan??……???

Eeee?? 10 Ağustos 2019’dan geçerli olmak üzere önceki tarihte yeniden seçilirse görevi bir 5 yıl daha sürdürecek ve 3 Kasım 2019’da  yeniden seçime gidilecektir değiştirilmiş Anayasa ile. Erdoğan 600 vekil adayını AKP genel başkanı sıfatıyla da hazırlayacak, kendisi ile birlikte aynı gün TBMM seçimi yenilenecek, 5 yıllığına bir kez daha seçilerek “Yeni cumhurbaşkanlığı = sultan = padişah” yetkileriyle, 2023’e kalmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin defterini dürecek ve 100. yıla kalmadan “Hedef 2023” dönüşümü gerçekleştirilerek onyılların özlemi olan
dinci – şeriatçı diktatörlüğü yaşama geçirmeye koyulacaktır..

AKP – RTE’nin yol haritası budur..
Gerisi laf-ı güzaftır ve safdilliğin sırası ve yeri olmadığı gibi; bu senaryoyu = planı
görmezden gelmenin – reddetmenin iyiniyetle karşılanması olanağı da yok-tur!..

AKP – MHP’nin 340 vekile yakın kutsal ittifak blokunun nasıl “afsunlandığını”, “belagatlarının bağlandığını”, “kollektif güdülenme” altına alındığını ya da “tutsak edildiğini” biliyoruz..
Ancak, OHAL altında anayasa değişikliğine sürüklendiğimiz garabet bir rejimde
yaz yazabilirsen!?

Efendiler de iyice belleye ki; bu çooook ham bir hayaldir ve Türkiye Cumhuriyeti öyle kimsenin yıkabileceği zayıf bir yapı değildir. Büyük Türk Ulusuna emanettir ve her durumda korunacak, kollanacak ve sonsuza dek başı dik – onurlu – gönençli… ya-şa-tı-la-cak-tır!

Böyle biline ve gereği yapıla…

Sevgi ve saygı ile. 13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Din eğitiminde “zorunlu” tartışma ve Erdoğani Türkiye Cemahiriyye-i İslamiyyesi…


Din eğitiminde “zorunlu” tartışma ve
Erdoğani Türkiye Cemahiriyye-i İslamiyyesi…

http://www.hekimpostasi.org.tr/2015/01/26/din-egitiminde-zorunlu-tartisma/
26 Ocak 2015
(Başlığın 2. ve 2. dizeleri yeşil renkli olarak bizim eklememizdir..)

din eğitimi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zorunlu din derslerinin kaldırılmasına hükmederken, Milli Eğitim Şurasında din derslerinin ilkokul 1., 2. ve 3. sınıflarda dahi zorunlu olması kararı kabul edildi. Tavsiye niteliği taşıyan ve Milli Eğitim Bakanlığı’na sunulacak karar tartışmalara neden oldu.

ATO Hekim Postası

Ocak 2015, sayı 65

Milli Eğitim Bakanı Prof. Nabi Avcı başkanlığında toplanan 19. Milli Eğitim Şurası
Genel Kurulunda ilkokul 1., 2. ve 3. sınıflara da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin konulması, ilkokul 1., 2. ve 3. sınıflar için hazırlanacak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
dersi öğretim programlarında çoğulcu anlayışa yer verilmesi önerisi benimsendi.
Karar sonrası din eğitiminin zorunlu olmaması gerektiği tartışılırken Hacettepe Üniversitesi
Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Füsun Çuhadaroğlu,

çocukların dini soyut bir kavram – bir inanç sistemi olarak
12 yaşından başlayarak anlayabileceklerini
söyledi.

İnsanın ahlak gelişiminin somut düzeyden soyut düzeye doğru bir ilerlemesi olduğunu belirten Çuhadaroğlu dinsel kuralların öğretilmesinden öte, dini öğreten kişinin çocuğun zihninde
dinle ilgili nasıl bir kavram oluşturduğunun önemli olduğuna değindi.

Nasıl öğretildiği önemli

Din eğitiminin verilme biçimine dikkat etmek gerektiğini belirten Çuhadaroğlu sözlerini

“Çocukları yetiştirirken ahlaklı olmayı öğretmek için vereceğimiz eğitimin içinde din de
yer alabilir ama dinin çocuklara nasıl öğretildiği önemli. Bir dinin ya da Allah sevgisinin çocuğa koruyucu, kollayıcı, affedici, hoşgörülü bir biçimde anlatılması da mümkün;
günah ve cezaya dayalı daha korku temelli anlatılması da mümkün. En ufak şeyin günah
kabul edildiği, en ufak hatadan dolayı ceza görüleceğini vurgulayan bir anlatım,
çocuğun kafasında varoluşunu sürekli gözaltında hissettiren, kendi iradesinin
önemini ortadan kaldıran bir çerçeve yaratabilir.”
diye sürdürdü.

Korku ahlak gelişiminin ilerlemesini engeller

Korku temelli bir yaklaşımın çocuklarda ahlak gelişiminin ileri gitmesini engelleyeceğini söyleyen Çuhadaroğlu

“Dinsel yasaklar çevresinde çocukların davranışlarını yönlendirmeye çalıştığımızda,
çocuk bir şeyin doğru olduğuna inandığı için onu yapıyor olmaz da, ceza almaktan korktuğu için yapmaktan kaçınır. Biz buna dışarıdan denetimli ahlak eğitimi diyoruz. Oysa önemli olan çocuğun içselleştirerek, kendi iradesiyle ahlaklı davranmasını sağlamak.
Din eğitiminin suç ve günah kavramlarıyla verilmesi, ahlak gelişiminin ileri gitmesini,
soyut düzeye ulaşmasını engeller.” dedi.

Anlayacağı dilde öğretilmeli

Din eğitiminde dilin önemine de değinen Çuhadaroğlu,

“İlkokul çocuklarında din eğitiminin dikte ettirme, ezberletme biçiminde olmaması gerek  Sonuçta dua ederken herkes kendi diliyle dua ediyor. Dinin ne dediğinin anlaşılması açısından herkese kendi anlayacağı dilde öğretilmesi önemli.” açıklamasını yaptı.

aihm

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), eğitimde Din ve Ahlak Kültürü Derslerine karşı Ankara’dan davacı olan 14 Türk vatandaşının 2011’de açtığı davada kararını 16 Eylül’de
(AS: 2014) açıkladı.

AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eğitim hakkıyla ilgili maddesinin
ihlal edildiğine hükmetti.

Benzer olası davalar için emsal (AS: örnek!) teşkil etmesi (AS: oluşturması) bakımından
önem taşıyan kararda Mahkeme;

(AİHM) En kısa sürede Din ve Ahlak Kültürü Derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılıp, öğrencilerin muaf tutulabilecekleri bir sisteme geçilmesi gerektiğine karar verdi.

Mahkeme, oy birliğiyle aldığı kararda,

Türk hükümetinden “zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu Din ve Ahlak Kültürü Derslerinden muaf (AS: bağışık) tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini..” istedi.

Kararda, Türkiye’de Din ve Ahlak Kültürü kitaplarının içeriğinde yapılan son değişikliklerin “yetersiz” olduğu belirtilip, Devletin dinsel konularla ilgili düzenlemelerde
“yansız ve tarafsız olma yükümlülüğü” hatırlatıldı.

================================

Dostlar,

Eklenecek bir şey kaldı mı??

Dinci AKP iktidarı, AİHM kararlarını bile arkadan  dolaşarak, hukuka karşı hile (hülle) ile boşa çıkarmaya çabalıyor..

AKP İnsanlık suçu işliyor!

Hatta gözdağı veriyor Başbakan A. Davutoğlu.. Kiliseye götürülüyormuş öğrenciler.. Olabilir, doğrudur..ancak hangi bağlamda götürülüyor ve söylenenlerin içeriği, söyleme yöntemi ne??

Hükümet ülkeyi daha fazla germeyi bırakmalı ve ülkemizin saygınlığını uluslararası düzlemde aşındırmamalıdır. AİHM kararlarına uymayan bir Türkiye izleniminin uluslararası toplumda oluşması kabul edilemeyecek bir durumdur. Türkiye AB’den de kopar,
çağdaş dünyadan soyutlanır, Avrupa Konseyi‘nden bile çıkarılabilir.

Yoksa istenen tam da bu mudur?
İkinci bir Suudi Arabistan olmak mıdır??

Erdoğani Türkiye Cemahiriyye-i İslamiyyesi…

“Hedef 2023” yoksa tam da bu mudur??

Maske epey düştü.. Bir püf kaldı..

Bu lanetli plana AYDINLIK TÜRKİYE GÜÇLERİ
asla izin vermeyecektir. İç savaş nedenidir..

Herkes bu gerçeği kafasına bir güzel yerleştirmeli ve oyunu kurallarına göre oynayarak, Cumhuriyetin temel değerleriyle uğraşmaktan vazgeçmelidir.
Anayasaya sadık kalma yemini etti tüm vekiller…Ne bu takiyye??

Demokrasinin olanaklarını kullanarak iktidara gelmek ve
– onu yıkmaya çalışmak ahlaksızlıktır,
– ikiyüzlülüktür,
– riyadır,
– rejimi hileyle değiştirme bağlamında anayasa suçudur,
– Nazizm ve Hitler gibi yüz kızartıcı – insanlığı utandıran bir eylemdir.. 
– Utanılacak bir şeydir,
– halkı aldatmaktır,
– ayıptır, hem de çooook  ayıptır!

Ne gerçek müslümanlığa sığar ne de insanlığa…

Yeter mi??

Sevgi ve saygıyla.
31.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?


ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?
 


Dostlar
,

AKP iktidarı ülkemizi yozlaştırarak dönüştürmeyi sürdürüyor..
İnat, ısrar ve kararlılıkla..
Geri dönüştürülmemek üzere koyu bir totaliter rejim adım adım inşa ediliyor.

Yaşamın hemen her alanına sistematik olarak el atarak..

Yasamayı bir Noter dönüştürerek..
Anaysal suç işleyerek, erkler ayrımını ortadan kaldırarak..
İstediği her düzenlemeyi dilerse “yasa” olarak TBMM’den mutlak çoğunluğuyla çıkarıyor. Biçimsel hukuk bakımından da uyulmasını istiyor, bizleri bağlıyor.
Beğenmezse hemen değiştiriyor ya da çiğniyor..
Kamu İhale Yasası 100’den (yüz!) çok kez değiştirildi örneğin..
Meşruiyet diye bir kaygıları asla yok.

Açık söyleyelim :

  • Ülke dar-ül harp alanı olarak görülüyor ve “kutsal cihat” (!) ile
    kale kale düşürülerek teslim alınıyor; Hedef 2023!
    Bu bilinç kuşatması ile her türlü yolsuzluk bile halka yutturuluyor..

Ülkemiz tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor..
Ülke ayakta ama polis devleti de tüm ceberrutluğuyla, direnen insanımızın üstüne sürülüyor. Hükümet şiddeti gözükara, çok sayıda adam öldürme pahasına bilerek sürdürülüyor; toplum gözdağı ile korkutularak baskılanmaya çalışılıyor.

Örnekler öyle çok ki..
Son bir tanesi de Ekonomik ve Sosyal Konsey..

Bu kurumun yasasında son derece tehlikeli, geriye giden ve kesinlikle anti-demokratik değişiklikler tasarlanıyor. Sözde 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylaması ile
Anayasanın 26 maddesi “toptan” değiştirildi ve bu Kurum (ESK) Anayasa’ya alındı.

Bu dönemde 1’den çok sendikaya üyelik hakkı tuzağı da ustaca (….?!) kuruldu ve
“ileri demokrasi” (!?) diye sunularak eğitimsiz halk yığınları aldatıldı. Satılık – kiralık sözde uzmanlar kalem oynatarak bu ilkel düzenlemeyi de ileri bir hak olarak sunma utanmazlığını sergilediler. Süreç içinde emek sendikaları ufalandı, hükümet yanlısı
HAK İŞ büyütüldü ve DİSK‘ten daha çok üye sahibi 2. büyük konfederasyon yapıldı.

Memur sendikalarına (!) toplu sözleşme ve grev hakkı gene verilmedi bu kapsamlı anayasa değişikliği ile. Hükümetle memur sendikalarının –siz toplu sözleşme ve
grev hakkı olmayan örgüte sendika diyebiliyorsanız!
– ücretler, sosyal haklar… görüşmeleri hep tıklandı ve son sözü Hükümet ağırlıklı ESK, AKP hükümetlerinin öngördüğü biçimde “kesin” olarak sonlandırdı (Anayasa md. 166).

Şimdi, bu yapısıyla gerçekte tümüyle hükümet güdümünde olmasına karşın,
bu da AKP iktidarına yetmiyor ve ipleri daha da sıkılaştırarak eline almak istiyor.

Gerisini Sn. Prof. Oğuz Oyan ustalıkla açıklıyor..

Bu tehlikeli girişimin mut-la-ka durdurulması gerek..

  • AKP AİHM kararlarını da dinlemiyor..
    (Örn. son AİHM kararı zorunlu din derslerinin kaldırılması..)

Böyle giderse, Avrupa Konseyi başta olmak üzere Batı ile kurumsal – hukuksal bağlarımız kesilecek ve Türkiye yalnızlık içinde Ortadoğu’da olabildiğince yeşil bir
şeriat kuşağına itilecek.. Federe bir İslam Devleti çatısı altında.. Suudi Arabistan’a benzer, bu coğrafyada emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğin yapma karşılığında
ölene dek onlarca yıl iktidarda kalma / tutulma pazarlığı karşılığında
işbirlikçi siyasal kadrolar eliyle karanlığa sürükleniş..

Yüce ATATÜRK‘ün Cumhuriyet tasarımı asla bu değildi..
Çağdaş uygarlık düzeyinin üstü idi..
Değil ki çağdışı şeriatçı Ortadoğu rejimlerinin mide bulandıran bir versiyonu!

Cumhuriyet kuşakları bu lanetli kuşatmayı yaracaklardır;
bundan hiç ama hiç kuşku yok!

Sevgi ve saygı ile.
03 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

================================================

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ? 

portresi_CHP'li

 

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
İzmir Mv. (CHP)

 

 

Bugünlerde Meclis komisyonlarında görüşülen “Ekonomik ve Sosyal Konseyin (ESK’nın) Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı”, hazırlanış koşulları ve içeriği bakımından mevcut düzenlemeyi aratacak gözükmektedir.

UYDURMA GEREKÇELER 

Tasarının gerekçesi, yürürlükteki 4641 sayılı yasanın “hem etkin çalışma için gerekli fonksiyonel yapıyı sağlayamadığı hem de toplumun tüm kesimlerini içermediğini” ileri sürmekte ve “bu durum, Konseyin temel amacı olan sosyal diyalog fonksiyonunun aksamasına neden olmakta ve Avrupa Komisyonu’nca eleştiri konusu yapılmaktadır.” demektedir. Bu gerekçe tümüyle temelsizdir.

Bir kere, 12 yıldır tek başına iktidarda olan bir Hükümetin, istediği şekilde değiştirebileceği bir yasayı mazeret olarak öne sürmesi kabul edilemez. Kaldı ki, yürürlükteki yasa Başbakana istediği kadar STK temsilcisini Konseye dahil etme yetkisini verdiği için de bu gerekçenin altı boştur.

İkincisi, yasayı düzenli işletmeye teşebbüs bile etmeden işlemediğine hükmedilemez. Sorunun daha çok bir siyasal niyet ve irade sorunu olduğu, ESK’nın bir yasal dayanağa sahip olmadığı dönemlerde bile daha sık toplanmış olmasından bellidir. 1995’te bir Başbakanlık Genelgesiyle kurulan ESK, 1995-2001 arasında tam 12 kez toplanırken, 2001’de çıkarılan 4641 sayılı yasadan sonra yani 12 yıllık AKP döneminde yalnızca 8 kez toplanabilmiş ve 5 Şubat 2009’den sonra ise hiç toplanmamıştır. Daha vahimi, 12 Eylül 2010 referandum aldatmacasıyla bir anayasal kurum haline getirilen ESK, bu tarihten sonra hiç çağrılmamıştır. AB eleştirilerinin merkezinde de bu vardır.

GERÇEK GEREKÇELER 

AKP’nin ESK mekanizmasını işletmemesinin gerçek gerekçelerini, bilinçli siyasal tercihleri bağlamında değerlendirmek doğru olur:

Birincisi, ESK’nın AKP döneminde çalıştırılmamasının asıl gerekçesini, Hükümetin kendi iktidarını hiçbir kurumsal güçle paylaşmama niyetlerinde aramak gerekir.

İkincisi, AKP iktidarı, yürürlükteki düzenlemenin içerdiği sosyal dengeleri ve kurumsal temsil edilişleri benimsememiştir. Nitekim yasadan farklı olarak tasarıda işçi ve işveren örgütleri ismen sayılmayarak kurumsal temsil güvencesine son verilmektedir. İktidar, çağırılacakları bir yönetmelikle belirleyecektir. Partizanlığın, siyasal kliantelizmin (AS: sözcük anlamıyla müştericilik, müşteri odaklılık) tepe yaptığı bir dönemde yönetmeliğe bırakılacak her yarı-mamul düzenleme, yeni keyfiliklere yol açacaktır. Yönetmeliğin hangi sürede çıkarılacağına ilişkin bir kayıt da yoktur.

Kritik bir konu da, 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun, ESK üyesi işçi konfederasyonlarına bağlı sendikalar için işkolu düzeyinde yetki koşulunu %3’ten %1’e düşürmesi; ayrıca, çerçeve sözleşme yapma yetkisini de münhasıran (AS: salt) ESK’da temsil edilen işçi ve işveren konfederasyonlarına üye işçi ve işveren sendikalarına tanımasıdır. Bu durumda Hükümet, ESK üyeliğini “Demokles’in kılıcı” gibi sendikaların tepesinde tutma, bunu bir cezalandırma/ödüllendirme aracı olarak kullanma olanağını ele geçirmektedir.

Üçüncüsü, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de varolan üçlü denge (İşçi-işveren-STK veya STK yerine Hükümet) bu tasarıyla ortadan kaldırılmaktadır. ESK’yı STK’larla kalabalıklaştırarak temsili artırdığını iddia eden Hükümet, aslında işçi/memur ve işverenin temsil oranını düşürmekte ve Avrupa ESK uygulamasına uyumsuz bir yapı oluşturmaktadır. Bu, eldeki duruma göre bile bir geriye gidiştir ve etkisi emek kesimleri açısından daha belirgin olacaktır; çünkü sermaye örgütleri sistemde baskı aracı olarak her zaman ağırlıklıdır; AKP iktidarıyla ideolojik yakınlık kuranlar açısından daha da belirleyici olmak üzere…

Dördüncüsü, Konsey’in görev ve yetkilerinin tasarıyla önemli ölçüde budanması; özellikle de çalışma kurulları oluşturma yetkisinin, kimi yasa tasarıları ve kalkınma planı ile yıllık programların hazırlanması sırasında görüş bildirme yetkisinin kaldırılması, iktidarın sistem içinde sürekliliği olacak bir danışma-diyalog yapısıyla yetki paylaşmaktan özenle kaçınmak istediğini göstermektedir. Nitekim, bu sözde diyalog tasarısını hazırlanırken bile sosyal tarafların görüş ve önerileri dikkate alınmamıştır.***

Sonuç olarak, bugünkü girişim, içerde sosyal taraflarla bir diyalog arayışından ziyade, genel seçimler öncesinde AB görüşmelerinde yeni fasıllar açılmasına yönelik taktik bir göz boyama çabasının parçası gibi gözükmektedir. Ama çok iyi biliyoruz ki; totaliterleşen iktidarlar, her düzenlemeyi, kendi çıkardıkları kısıtlayıcı yasalar dahil, giderek bir ayakbağı olarak görme eğilimine girerler. (Cumhuriyet, 03.12.14)

ATATÜRK AYDINLANMASI ÖRTÜ İLE KARARTILAMAZ!


ATATÜRK AYDINLANMASI
ÖRTÜ İLE KARARTILAMAZ!


Dostlar,

ADD web sitesinde yer verilen yazıyı paylaşalım…
AKP, Türbanı siyasete mide bulandırıcı biçimde alet etmeye doymadı.
Türkiye uzun on yıllar bu sşyaset manevralarına direndi.
Son olarak 28 Şubat 1997 bildirisiyle Erbakan hükümeti istifa etti ve ülke rotasına
sokuldu. 8 yıllık zorunlu kesintisiz eitimle İmama Hatip Ortaokulları kapatıldı, İmam Hatip Liseleri ve öğrencileri gerekli sayıya indirildi, üniversiteye geçişte katsayı uygulandı
22. Genelkurmay Başkanı Hikmet Karadayı (1994-98) ve arkadaşlarına şükran borçluyuz. Ardından gelen Hüseyin Kıvrıkoğlu paşa da kararlılıkla sürdürdü bu uygulamaları (1998-2002). (Kıvrıkoğlu paşa bir tatbikatta az kalsın vuruluyordu!)

Ancak AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde %34 oyla iktidar olmasından bu yana Türkiye’de apaçık, katı – keskin – kararlı bir karşıdevrim süreci yaşanmakta..

Bu süreç Cumhuriyetimizin Anaysa md. 2’de tanımlı temel niteliklerine açıka savaş açmış durumda.. Çoook da yol alındığı ortada. “HEDEF 2023” ile de “Yeni Türkiye” nin inşası tamamlanmış olacak sözde ve Türkiye “Anadolu Federe İslam Devleti” adıyla 100 yıl sonra Sevr’e boyun eğdirilecek..

Makro hedef budur, atılan ve giderek büyüyen, hız kazanan adımlar söz konusu hedefe dönüktür.

Cumhuriyetçi – Ulusal güçlerin bu gidişi durdurması gerekmektedir..
Hem de bir an önce!

Sevgi ve saygı ile.
28.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Bu iktidar işbaşına geldiği günden beri en çok eğitim sistemi, seçim sistemi ve
ihale yasalarını değiştirmiştir. Seçim sistemiyle kara cehaleti egemen kılmakta,
ihale yasasıyla kara para iktidarını oluşturmakta, eğitim sistemiyle düzenini sürdürecek “dinci” ve “kinci” nesillerle kara cehaleti ve kara para iktidarını
ilelebet (AS: kalıcı) kılmaya çalışmaktadır.

Türk eğitim sistemi, Atatürk döneminden sonra bakanlığın başındaki “milli”lik kavramından uzaklaşmakta ve hızla ümmetleşmeye ve medreseleşmeye doğru gitmektedir. Yeni eğitim yılında, henüz öğretmen açıkları giderilmemişken, hemen hemen tüm okullar imam hatip okullarına dönüştürülmüş, öğrenciler iradelerinin dışında bu okullara gönderilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, ülkenin bir bölümünde bir yandan okullar yakılırken, bir yandan da Kürtçe eğitimle ilgili fiili durum yaratma girişimleri devam ederken bu sorunlar çözülemeden iktidar yine türbana sarılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, okullardaki din eğitiminin zorunlu olmaktan çıkarılmasına ilişkin kararı 16 Eylül 2014 günü vermiş, hükümet de 22 Eylül 2014 tarihinde bu karara karşılık olarak ortaöğretime türban serbestliği getirmiştir.

Böylece hükümet bir yandan Anayasa’yı ve ulusal yasaları, öbür yandan da uluslararası hukuku hiçe saymakta olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Muhalefet ise, 4+4+4 eğitim sistemine geçişi engelleyemediği gibi türbanın üniversiteye ve kamuya girmesi konusunda ciddi tavır sergilemek yerine, biraz oy kaygısıyla biraz da yandaş basının baskıyla adeta olanlara seyirci kalmıştır.
Emperyalist ülkelerin de yönlendirmesi ile 1946 yılından başlayarak eğitimin bilimsel yanını ve niteliğini oy kaygısıyla dinsel bir yönelmeye çeviren siyasiler,
dinci çevrelerin dinsel ödünlerden hep daha fazlasını istediklerini ve isteyeceklerini anlamamış görünmektedirler.

Dini siyasetin bir simgesi haline getirilen türban, geçmişte üniversite kapılarındaki kızların başında laik Cumhuriyet’e ve kurumlarına meydan okuma aracı idi. Günümüzde ise, 13 yıllık siyasi ve ekonomik başarısızlıkları kapatmak için
sübyan (AS: çocuk) yaşındaki kızlara giydirilmeye çalışılan bir örtü haline gelmiştir.

  • yaşındaki kızlara türban giydirilmesi “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirilmesinin de sonu demektir.

Türbana dur denilemediği için artık çarşaf ve burka giyme özgürlüğü gündeme gelecektir. Yönetmelik değişikliği bu şekilde uygulanırsa yasal olarak anaokulu çocuklarının başına türban takılmasının önünde de hiçbir hukuki engel kalmayacaktır. Ayrıca Kuran kurslarından başlayarak, 9 yaş sonrası ortaokul öğrencilerinin başını kapatmasıyla mahalle baskısı daha da artacak, topluma giyim kuşamla daha ortaöğretimden başlayarak yeni bir ayrılık tohumu ekilmiş olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, 03 Mart 1924 günü kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Öğretimi Birleştirme) Yasası’nı 30 Mart 2012 günü kabul edilen 4+4+4 yasasıyla fiilen yürürlükten kaldıran bir zihniyetle karşı karşıyayız. Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık
beş ay sonra öğretimin birleştirilmesine gidildi; çünkü farklı kanallardan yetişen kuşakların süreç içinde birbirleriyle çelişkiler yaşadıkları, hatta ülkenin işgali sırasında bile birlik oluşturup düşmana karşı savaşmak yerine birbirlerini boğazladıkları yaşanılarak öğrenilmişti. Kısaca, farklı eğitim kanallarından yetiştirilmeye çalışan kuşaklar yine birbirleriyle çatışacaktır. Bu çatışma, aynı zamanda bir dünya imparatorluğunun sonunu getirmişti. Hatırlatmak isteriz ki, Anayasamızda Devrim Yasalarının içinde Tevhid-i Tedrisat Yasası da yer almaktadır ve eğitim alanında yapılan bu düzenlemeler Anayasa’ya aykırıdır.

Eğitimin imam ve hatip müfredatına zorlanmasıyla bizi bekleyen tehlike konusunda Emile Zola, daha 19. yüzyılda “okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır.” demektedir. Eğitim sisteminin gericileştirilmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti, kurucusunun ön gördüğü çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma hedefinden hızla Ortadoğu kaosuna doğru yön değiştirmektedir. Ortadoğu ülkeleri ise birbirini boğazlamaktadır. Atatürk’ün dediği gibi, “Bir ülkenin geleceği o ülkenin göreceği eğitime bağlıdır.” Cumhuriyetimizin geleceğinin karartılmasına biz Atatürkçüler var olduğumuz sürece izin vermeyeceğiz. 26 Eylül 2014.

ADD EĞİTİM KURULU

Onur Öymen : Türkiye’yi neden dinliyorlar?


Onur Öymen : Türkiye’yi neden dinliyorlar?

portresi2

 

 

 

 

Almanya’dan sonra Amerika’nın da Türkiye’yi dinlediği iddiaları hakkında Melih Aşık‘ın bugünkü Milliyet‘te (2.9.14) yayınlanan ve benim de görüşlerime yer veren yazısını aşağıda sunuyorum:

Saygılar, sevgiler.
Onur Öymen

***********************

portresi

Melih AŞIK
NEDEN SIZDIRILIR??
http://www.milliyet.com.tr/neden-sizdirilir-/gundem/ydetay/1934180/default.htm


Önce Almanya tarafından dinlendiğimizi öğrendik, ardından ABD tarafından.
Üstelik ABD dinlemekle yetinmemiş, dinlemelerini İngiltere, Yeni Zelanda, Kanada ve Avusturya ile de paylaşmış. Kısacası “BBG evi”ne dönmüşüz.


ylesine “dinlemeye açık ülke” haline gelmemizdeki, vahamet bir tarafa…
Dinlemelerin böyle peş peşe faş edilmesi tesadüf mü?
Yoksa bir amaca, hedefe mi yönelik? Öyle ise o amaç, hedef ne?
Eski Almanya Büyükelçimiz ve eski CHP Milletvekili Onur Öymen diyor ki:
– Burada sorulması gereken esas soru dinlemelerin neden sızdırıldığıdır.– Sizce neden sızdırıldı?

– Demek ki dinlemelerde öğrendikleri bazı şeyler sıkıntı yaratmış dinleyenlerde. Orada konuşulanların, yaparız, ederiz denilen şeylerin yapılmasını, edilmesini önlemek istiyorlar. Dinlemeleri sızdırarak, bakın, biz her şeyin farkındayız,
her şeyi biliyoruz, ayağınızı denk alın, macera aramayın mesajı veriyorlar.

– Bu dediklerinizi biraz somutlaştırsak…

– Mesela Dışişleri Bakanı iken Ahmet Davutoğlu’nun odasında yapılan ve bir provokasyon sonucu Suriye’ye savaş açılabileceği yönünde ortaya konan niyet dikkatlerini çekmiş olmalıdır. Batılılar bizim onları bir oldu bitiyle savaşa sokmak isteyeceğimizden kuşkulanıyor olabilirler. Suriye’deki El Kaide uzantısı bazı silahlı gruplara destek verilmesi de rahatsız ediyordur.
Ayrıca İsrail politikamızı kuşkuyla izlediklerini biliyoruz.

– Sizce bu işin sonu nereye varabilir?

– Avrupa’dan zaten dışlandık.
Bu gidişle NATO üyeliğimizi de sorgulamaya başlayabilirler.

=============================================

Dostlar,

AKP iktidarı ülkemizin bugününü ve geleceğini ciddi biçimde tehdit eden
politikalarını ısrarla sürdürüyor.. Bu dış politikaların mimarı son 5 yılın (2009-14) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise 28.8.14’ten bu yana dümenci başı..

Suriye’ye bir MİT provokayonuyla savaş ilan etme planları, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun odasındaki 4’lü görüşme de sızdırılmıştı ve biz konuyu web sitemizde işlemiştik.. (AKP’nin SURİYE İLE SAVAŞ ÇIKARMA OYUNLARI, 29.3.12014,
http://ahmetsaltik.net/2014/03/29/akpnin-suriye-ile-savas-cikarma-oyunlari/)

Batı dünyasıyla ilişkilerimizi “bilerek” sabote ediyor..

Türkiye’yi nereye sürüklemek istiyorlar??

“Hedef 2023” ün gizli kodu ne??

“ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ” olmasın??

Sevgi ve saygıyla.
3.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

PKK’nın 30. Yılı ve İlk ŞEHİT JANDARMA ER SÜLEYMAN AYDIN…

PKK’nın 30. Yılı ve İlk ŞEHİT JANDARMA ER SÜLEYMAN AYDIN…

Şehit Jandarma Er Süleyman Aydın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dostlar,

Batı Emperyalizminin taşeron bölücü terör örgütü PKK, 30 yıl önce bu gün Eruh ve Şemdinli’de kendince “baskın” girişiminde bulunarak, diplomatik deyimi ile “prémier” ini (intifada’sını) yaparak politik arenada “ben de varım” demişti.

Türkiye 30 yıldır bu yakıcı ve yıkıcı sorunu çözemedi.

AKP iktidarı ile birlikte “terör yaratarak ülkemizi bölme” aracı emperyalist maşası PKK ile “savaşım” (mücadele) yerine “görüşme” (müzakere, pazarlık) başlatıldı.

Batı’nın istediği de tam da buydu..

PKK aracılığıyla Türkiye’yi istikrarsızlaştırma (de-stabilize etme) politikalarını zaman zaman düşük hatta orta yoğunluklu sıcak çatışma düzeyine de tırmandırmışlardı.
TBMM Bakanı Cemil Çiçek, PKK’nın ardında 28 Avrupa ülkesinin var olduğunu belirterek çok çarpıcı bir gerçeğe vurgu yapmıştı.

Trajik (stratejik?!)müttefik ABD, Çekiç Güç eliyle PKK’ya doğrudan lojistik destek atarken helikopterleri Cudi dağlarında suç üstü yakalandı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, TV’lerde bu çıplak gerçeği itiraf etmek zorunda kaldı. Olaya tanık olan Ordu ve Kolordu komutanları da.. ABD ise “basit bir koordinat hatası” olarak kendini savundu! Yani apaçık Türkiye ile dalga geçti..

Ama Türkiye bu ihaneti masaya koyarak ABD ve AB ile yüzleşmeye cesaret edemedi.

ABD, 2002 sonundan bu yana, programını bile kendilerinin yazdığı, kurdurduğu ve türlü yollarla iktidara getirerek orada 12 yıldır tuttuğu siyasal kadrolar eliyle Türkiye’yi yönlendiriyor ve özlediği sonuca erişilmek üzere. Öyle ki, RTE 12. CB / Yarı Başkan seçilerek kritik bir köşeyi dönmesine karşın, Başbakan Yrd. alelacele “açılımın aksamadan yürütüleceğini ve Eylül’de istenen bir sonuca ulaşacağını” açıklamak durumunda kalıyor.. ABD ve AB’yi karşısına almamak, dahası sürgit desteğini almak ve asıl olarak da kendisine yüklediklerimisyonu yerine getirmek üzere bağlılığını doğrulamakiçin.. Ki; iktidarda kalabilsinler, tüm nimetlerinden ölçüsüz yararlanmayı sürdürsünler ve de “HEDEF 2023” bağlamında örtük gündemi gerçekleştirmek üzere güç ellerinde olsun, Türkiye bir ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ‘ne dönüştürülebilsin..

Obama’nın nezaket telefonuna can simidi gibi sarılıyorlar.. Konuşmanın süresini bile özellikle öne çıkarıyorlar.. 40 dakikayı önce 2’ye bölersek taraflar 10’ar dk. kullanmış oluyor. Sonra bu 10’ar dakikayı da 2’ye bölmek gerek, RTE Türkçe söyleyecek, çevirmen İngilizce’ye aktaracak.. Bunun tersi de Obama için geçerli.. (Bu görüşmelerde eş zamanlı – simültane çeviri olmuyor..) Dolayısıyla RTE ve Obama gerçekte 5’er dakika konuşmuş oluyorlar ki, bu sürede hal hatır sorma ve diplomatik nezaket içinde kutlama tümceleri kurma ötesinde bir şey sığdırılamaz.. Az eğitimli halka dönük PR – algı yönetimi çırpınışıdır.

****

  • Türkiye bu 30 yılda 50 bin dolayında insanını ve yüzlerce milyar dolar servetini yitirdi.

Halkın morali bozuldu..
Onulmaz yaralar açıldı.
Gerçekte PKK üzerinden emperyalizm amaçlarına fazlasıyla ulaştı.
Çok şükür iç savaş çıkarılamadı; Türk – Kürt boğazlaşması tüm çabalara karşın olmadı.
Şimdi sıra BOP kapsamında Yeni Sevr’i fiilen coğrafya düzleminde uygulamaya geçmek.. RTE de BOP’un = Türkiye’yi bölmenin EŞBAŞKANI olduğunu “bu görevi yaptığını” TV’lerde kezlerce söylemedi mi?

*****

Türkiye’de yurtsever – ulusalcı güçlerin politikalarını bu bağlamda belirlemeleri gerekiyor.

Kürt yurttaşlarımız kardeşlerimizdir.

Anadolu’da çooooook uzun yüzyıllardır birlikte yaşıyoruz.
2 milyonu aşkın Türk – Kürt evliliği söz konusudur ve bizim ailemizde de olmuştur..
Kürt yurttaşlarımız Ülkemizin 1. sınıf yurttaşlarıdır..
Hepimiz, etnik köken – inanç vb. ayrımlar gözetmeden T.C.’nin eşit ve 1. sınıf yurttaşlarıyız.
ULUS DEVLET ilkeleri dışında bir etnisiteye ya da inanç kümesine ayrıcalık tanımak, azınlık yaratmak… demokratik değildir; insan hakları kuramına da aykırı düşer, hatta ayrımcılıktır ve de BÖLÜNME getirir. Bu da yalnızca emperyalizmin işine yarar.

Bu bakımdan, ÜLKE VE ULUS BÜTÜNLÜĞÜNÜ koruyacak biçimde
demokratik standartlarımızı, ekonomik gönencimizi artırmak ortak hedefimiz olmalıdır.

Emperyalizmin bildik alçakça oyunlarına gelmeyelim..

Bunların başında DIVIDA ET IMPERA (BÖL VE YÖNET!) geliyor..

Kürt kardeşlerimizin PKK’nın yüz kızartan emperyalist taşeronu kanlı eylemlerini dışlamasını ve yalıtmasını beklemek hakkımızdır.

Hep sorduğumuz 2 soru var :

1. Emperyalizmin tarihte hangi halka özgürlük getirdiği görülmüştür??
Bu beklenti (ham hayal!) gerçekçi olmadığına göre, trihte örneği olmadığına ve
emperyalimin özüne ters olduğu halde PKK’ya destek niyedir ki?

2. Emperyalizm ile işbirliği yaparak anavatan Türkiye’ye karşı özgürlük savaşımı vermek
gibi korkunç bir çelişki – açmaz, hatta İHANET Kürt kardeşlerimize yakışır mı??

Sonuç olarak; büyük ATATÜRK‘ün ünlü söylemini anımsamak ve anahtar olarak kullanmak yetecektir :

* “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına / Türkiye ahalisine TÜRK MİLLETİ denir…”

Dışarıda kalan var mı?
Bu tanım ırkçı – biyolojik değil; ama tarihsel – sosyolojik – gerçekçi ve biricik!

Her şeye karşın, yine de, tüm insancıllığımızla, bu kanlı kardeş kavgasında yitirdiğimiz
tüm insanlarımızı anmak ve tarafların acılarını paylaşmak istiyoruz.

Sevgi ve saygıyla.
15.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

 

 

 

 

 

 

Kömür Karası Değil YÜZ Karası…

Kömür Karası Değil YÜZ Karası…

soma_650000

Kader değil, cinayet!

Tıp Dünyası – HABER MERKEZİ – Manisa’nın Soma ilçesindeki Soma Holding’e bağlı Soma Kömürleri Maden Ocağı’nda 13 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleşen
trafo patlaması (AS: sonradan bu doğrulanmadı!) sonucunda 800’e yakın maden işçisi toprak altında kaldı, yüzlerce maden işçisi yaşamını yitirdi. Patlama sonrası çıkan yangında 300’e yakın maden işçisi karbonmonoksit gazından zehirlenerek yaşamını yitirdi, yüzün üzerine maden işçisi ise toprak altında.

Yastayız…

DİSK-KESK-TMMOB-TDB ve TTB; Soma’daki işçi kardeşlerimiz için tüm işçi sınıfına, emekçilere ve emek dostlarına 15 Mayıs 2014 tarihinde iş bırakma çağrısında bulundu. Ayrıca, halk siyah giyinmeye, siyah kurdeleler takmaya, balkonlarına siyah bezler asmaya, evinin, işyerinin balkonuna, aracına siyah bezler asmaya çağrıldı.

Tüm yurtta iş bırakıldı

DİSK-KESK-TMMOB-TDB ve TTB, Soma’da yaşanan facianın ardından 15 Mayıs günü tüm yurtta iş bırakarak iş cinayetlerini protesto eden basın açıklamaları yaptı.
Hekimler, sağlık çalışanları ve tüm işçi ve emekçiler siyah giyinip, siyah kurdeleler takarak işyerlerinde sabah saat 09:00’da 3 dakikalık saygı duruşu yapmalarının ardından bulundukları illerde bir araya gelerek basın açıklamaları düzenlediler.

Ankara’da işçi ve emekçiler, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin de katılımı ile Milli Kütüphane önünde toplanıp Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
önüne yürüdü.

İstanbul başta olmak üzere birçok ilde sabah saatlerinden başlayarak çok sayıda
işyerinde iş bırakıldı. Hastanelerde, fabrikalarda, belediyelerde, okullarda iş bırakan emekçiler polisin biber gazlı müdahalelerine karşın bulundukları illerde
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlükleri önüne giderek
basın açıklamaları yaptı.

“AKP Hükümeti bu cinayetin failidir”

Tüm illerde okunan DİSK-KESK-TMMOB-TDB ve TTB imzalı ortak basın açıklaması metninde ise;

  • “Çok açıktır ki, yaşanan bu katliamın sorumlusu, güvencesiz çalıştırmayı yaygınlaştıran, işçi sağlığını bir maliyet ögesi olarak gören sermaye ve
    AKP Hükümetidir. İşçi sağlığı ve güvenliğinin tümüyle bir maliyet yükü olarak görüldüğü ve maksimum kârı elde etmek için en acımasız üretim süreçlerinde çalışmak zorunda bırakılan Soma’daki yüzlerce işçi kardeşimiz, başından beri ölüme terk edilmişlerdir. Özelleştirme, taşeronlaştırma politikalarını sürdürenler, maliyet düşürmek için işçilerin yaşamına kast edenler,
    onlara cesaret verenler, daha önceki madenci katliamlarını sözleriyle ve icraatlarıyla aklayanlar, İş Güvenliği Yasasıyla işyerlerindeki denetimleri bile özelleştirenler, Soma katliamının failidir ve hesap vermelidir.”  
    denildi.

Özelleştirme ve taşeronlaştırma can alıyor!

Açıklamada, Türkiye işçi sınıfının iş cinayetlerine, güvencesiz çalıştırmaya karşı
sabrı kalmadığı ifade edilerek, yıllarca kamu eliyle üretimin yapıldığı madenlerin,
özel sektöre devredilmesinden sonra iş kazalarında patlama yaşandığı,
2002’den 2011’e dek kömür madenlerindeki iş cinayetlerinin %40 arttığı bildirildi.

“Bu dönüşüm sayesinde Soma’da katliamın yaşandığı işletmenin patronun övündüğü rakamlar ortaya çıkmış, kömürün tonunun maliyeti 130 dolardan
23 dolara düşmüştür. Bunun tasarrufun bedeli de yüzlerce işçinin ölümüyle ödenmiştir.”

denilen açıklamada, özelleştirme ve taşeronlaştırma politikaları sonrası

  • Türkiye’nin ölümlü maden kazalarında Avrupa’da 1.sıraya yükseldiği, Dünya’da ise bu alanda ilk üç sırada yer aldığı belirtildi.

AKP’nin Soma’daki iş cinayetlerinin araştırılması için 6 ay önce verilen bir önergeyi reddettiğinin anımsatıldığı açıklamada,

“İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasıyla bu alanı da piyasaya devreden, denetimi yapanın işverenden maaş aldığı bir sistem kuran, yine tüm uyarılarımıza karşın bu alandaki denetim yetkisini bağımsız emek ve meslek örgütlerine vermeyi reddedenler,
hiç mi vicdan azabı çekmemektedir?” diye soruldu.

Başbakan açıklamalarıyla katliamı meşrulaştırıyor!

Açıklamada şöyle denildi:

“Daha önceki cinayetlerin ardından ‘Bu mesleğin fıtratında ölüm vardır’ diyerek
yeni katliamları meşrulaştıran hükümet üyelerine, Soma’da Başbakan da katılmıştır. 19’uncu yüzyıldan, 20’nci yüzyıl başından örnekler vererek zihniyetinin 150 yıl öncesinde kaldığını gösteren Başbakan’a 21. yüzyılda olduğumuzu anımsatmayı
bir borç biliriz. “Hedef 2023” diye yola çıkanların 1862’deki bir kazayı örnek göstererek ‘Bu işin fıtratında var’ demesi, ülkemizin içinde bulunduğu tabloyu oldukça net özetlemektedir.

Bu ülkenin 77 milyon insanı, teknoloji bu denli gelişirken insana değil ölüme yatırım yapan bir anlayışı hak etmemektedir. Soma’da yitirdiğimiz işçilerden bize kalan yalnızca acı değil, böylesi katliamların yaşanmaması için mücadele görevleridir.
‘Kader’, ‘fıtrat’ diyerek sorumluluklarını unutturmaya çalışanlara ilan ediyoruz ki; unutmayacak, güvenceli iş ve insanca yaşam hakkımız için mücadeleyi büyüteceğiz”.

İSTRMLER

-İş cinayetlerinin artışına neden olan taşeron çalıştırma derhal yasaklamalıdır.
-Özelleştirildikten sonra seri cinayetlerle gündeme gelen tüm madenler derhal yeniden kamulaştırmalıdır.
-İşçi sağlığı ve iş güvenliğini piyasaya devreden İş Güvenliği Yasası kaldırılmalı,
tüm denetim yetkisi emek ve meslek örgütlerine verilmelidir.
-Başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ile Enerji ve Sanayi Bakanı olmak üzere hükümet derhal istifa etmelidir.

TTB Heyeti Soma’daydı

Patlamanın hemen ardından TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Fatih Sürenkök,
TTB Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu üyesi Dr. Mustafa Vatansever, Manisa Tabip Odası Başkanı Dr. Derya Pekbayık, Manisa Tabip Odası önceki
genel sekreteri ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Şahut Duran ve Manisa Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Bülent Kundak ile Sağlık Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası
Manisa Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Zeynel Abidin Kaplan’dan oluşan bir kurul
olay yerine gittiler ve incelemelerde bulundular.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, TTB 2. Başkanı Prof. Dr. Gülriz Erişgen, TTB Genel Sekreteri Dr. Bayazıt İlhan, TTB Merkez Konseyi Üyeleri,
Dr. Arzu Erbilici, Dr. Filiz Ünal İncekara, Dr. İsmail Bulca, Dr. Zülfükar Cebe, Dr. Fatih Sürenkök, Dr. Melda Pelin Yargıç ile Manisa Tabip Odası Başkanı Dr. Derya Pekbayık, Manisa Tabip Odası önceki genel sekreteri Psikiyatri Uzmanı Dr. Şahut Duran,
Manisa Tabip Odası yönetim kurulu üyeleri ve Türk Dişhekimleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Mustafa Oral ise 15 Mayıs 2014’te Soma’ya giderek temaslarda bulundu.
Kurul önce Soma Devlet Hastanesi Başhekimini ziyaret etti ardından hastane önünde basın açıklaması yaptı.

Daha sonra patlamanın yaşandığı madene giden kurul, Soma Holding’e bağlı
Soma Kömürleri’nin işyeri hekimi ile görüştü. Kurul, bölgedeki Maden Mühendisleri Odası yöneticileri ile de temaslarda bulundu. 14 Mayıs 2014 tarihli Soma Eynez
Maden Faciası TTB Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu Hızlı Değerlendirme Raporu’na ise http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/rapor-4570.html adresinden ulaşabilirsiniz.

DEVLETİN DİLİ TÜRKÇE, SİYASAYA ARAÇ YAPILAMAZ! SİYASAL ÇIKAR İÇİN TÜRK ABECESİNE HARF EKLENEMEZ!


Dostlar
,

Bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği‘nin AKP tarafından “AÇILIM -SAÇILIM” saçmalığı bağlamında “Türk abecesine 3 yeni harf eklemesi” hakkındaki
basın açıklamasını paylaşıyoruz..

AKP “proje parti – taşeron” işlevini inanılmaz bir sadakatle, benzetmek yerinde ise (teşbihte hata olmazmış!) “burnunda metal halka varmışçasına” yerine getirmeye çırpınıyor..

“Deliğe süpürülmek” istenmiyor; Cüneyt Zapsu‘nun telkiniyle ABD’lilece kullanılıyor..
(ZAPSU’NUN TEYP DEŞİFRESİ: ‘KULLANIN’
AKP yetkililerinin yalanlama çabalarına karşılık, Washington’daki toplantının teyp kayıtları, Cüneyd Zapsu’nun Başbakan Erdoğan için Amerikalılara iki kez “use…” ‘kullanın’ dediğini ortaya koyuyor.  http://www.milliyet.com.tr/2006/04/12/siyaset/axsiy02.html)

AKP’nin RTE’si – RTE’nin AKP’si de bu yöntemi seçiyor.. Öylesine suça bulaştılar ki, elleri öylesine kanlandı ki, dokunulmazlık denen kepazelik kalktığında yaptıklarının altından kalkamayacaklarını çoook iyi biliyorlar…. Fakat gözler de öylesine kararmış ki, giderek daha ağır anayasa çiğnemleri (ihlalleri) yapıyorlar.. Bir yğın bürokratı da toplu özekıyıma (intihara) sürükleyerek..

Örneğin Cumhuriyet Başsavcılarını!..

Bir kez daha uyarmış olalım..
Tarih Diktatörlerin kendiliklerinden çekildiklerine ilişlin örnek içermiyor ne yazık ki!

RT Erdoğan bir istisna olabilir mi?

Hayalci olmayalım..

Hedef 2023; ANADOLU FEDERE İSLAM CUMHURİYETİ!

ANADOLU TAYYİBAN – TAYYİBİSTAN KRALLIĞI

Öylesine hedefe kilitliler ki, böylelikle kendilerinden sonsuza dek
hesap sorulamayacak!?

Türkiye, çağdışı vehhabi Suud ailesinin krallığındaki gibi rezil – sefil bir yönetim altına konacak..

Evdeki hesap bu..

Bakalım çarşıya uyacak mı??

  • AKP ve şürekası aklını başına alsın, burası tekin bir coğrafya değil..

Burası Gazi Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti!

Biz onu sonsuza dek yaşatmak üzere kutsal bir emanet olarak aldık.

Gereği yapılacaktır; tarihin bu kadim coğrafyada akışı çizilmiştir.

Cumhuriyet_sonsuza_dek_yasayacak

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 3.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Dil_dernegi

DEVLETİN DİLİ TÜRKÇE, SİYASAYA ARAÇ YAPILAMAZ!
SİYASAL ÇIKAR İÇİN TÜRK ABECESİNE HARF EKLENEMEZ!
     Mustafa Kemal Atatürk, 93 yıl önce TBMM’yi, 90 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş; 85 yıl önce Harf Devrimini, 81 yıl önce Dil Devrimini yaşama geçirmiş; birbirini izleyen devrimlerle yüzyıllarca “kul” olan halkayurttaşlık bilinci kazandırmıştır. Bu nedenle bize hak ve özgürlüklerimizin ne olduğunu öğreten Atatürk’le hesaplaşanları, inanç ve köken farkı gözetmeden hepimize çağdaş dünyada yer açan Türk Devrimini karalayarak yok etmeye çalışanları şiddetle kınıyoruz!
     Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini, inancı ve kökeni farklı yurttaşların
yurdun her bölgesindeki yaşama biçimlerini göz önüne almayan; ortak çıkarın güvencesi “yurttaşlık” bilincini korumayan, “yurtseverlik” duygusunu pekiştirmeyen “iki dilde eğitim” tartışmaları, kaygı verici ölçüde siyasallaştırılmıştır. 1 Kasım 1928’de yasayla kabul edilen, Anayasayla korunan
Harf Devriminin devlet eliyle çiğnenecek olması, dilin ve eğitimin özgün bilim alanları olduğunu önemsemeyen politikacıların halkın 90 yıllık kazanımlarını pazarlık konusu yapması, 21. yüzyıl Türkiyesi için utanç verici bir durumdur.
     Değişik kökenden insanların bir arada yaşadığı ülkelerdeki gibi ülkemizde de
kimi yurttaşlar “ikidilli”dir; bireysel ikidillilik, gelişmiş ülkelerde ayrışma aracı değil, varsıllık olarak değerlendirilir. Gelişmiş ülkelerde de anaokulundan başlayarak eğitim, resmi (ortak) dille yapılır; birey, devletle olan tüm ilişkilerinde ortak dili kullanır.
  •      Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak dili Türkçedir.
     Ortak dil, başta sağlıklı iletişim olmak üzere, ortak akıl ve bilgi üretilmesinin;
bilginin yayılmasının ve paylaşılmasının; her yurttaşın eğitim, sağlık, adalet kurumlarından ve ulusal gelirden hakça pay almasının aracıdır.
     İktidarın tutarlı eğitim-kültür siyasası olmaması, düşünce özgürlüğünün ve
yaratıcı aklın engeli olarak önümüzde durmakta, yurttaşların çoğu ortak dil Türkçeyi öğrenememekte, düşüncesini doğru aktaramamaktadır.
     Yabancı dille öğretim, anaokullarına dek inmiş; 4+4+4’lük sistemle
eğitim dinselleştirilmiş; köken ayrımı gözetmeksizin bütün yurttaşları
çağdaş olanaklarla donatması gereken ulusal eğitim anlayışı çökmüştür.
     Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizde de ortak (resmi) dille eğitim zorunludur. Bütün aydınlar, politikacılar, bu konuya bilimsel akıl ve sağduyuyla yaklaşmalıdır;
çünkü ülkemizde Türkçe ve Kürtçeden başka diller de konuşulmaktadır;
ortak dille birbirini doğru anlayan her yurttaş, ikidilli olan herkese saygı duyma kültürü edinir.
  • Türk abecesine “x – q – w” eklenemez!
    Bu konuda AİHM kararı da bulunmaktadır.
     Aynı dil ailesinden olmayan Türkçe ile Kürtçenin ses, biçim ve anlam özellikleri birbirine benzememektedir; bu nedenle iki dili aynı abeceyle yazmaya çalışmak,
iki dili de bozacak bilgisizliktir.
     Bugün eğitim, sağlık ve adalet açısından yaşanan sıkıntılar, bütün yurttaşların sorunudur; asıl sorun da budur. Sınıf farkını derinleştiren, toplumsal barışı zedeleyen bu sorunun aşılması için inancı ve kökeni farklı

  • bütün yurttaşlar, ortak dille düşünerek ortak akılla birlikte savaşım vermelidir.
     Bu duygularla kamuoyuna saygılarımızı iletiyoruz. 1.11.13
                                       Dil Derneği Yönetim Kurulu adına
                                       Başkan Sevgi Özel

Kadim Anadolu’da asayiş berkemal : 2013 Ekim’inin 17’sinde Bir Kurban Bayramının 3. Günü..


Kadim Anadolu topraklarında asayiş berkemal !?
2013 Senesi Ekim Ayının 17’sinde Bir Kurban Bayramının 3. Günü..

Balyoz davası temyiz kararlarını (09.10.13) içimize sindirme olanağımız yok..

Ama caaanım Türkiye, aziiiz mübarek kurban bayramlarından bir tanesini daha,
“birlik ve beraberlik içinde, huzurla” (!?) idrak etmekte..

Necip (Soylu) milletimiz AKP’li belediyelerin ücretsiz – yarı ücretli belediye otobüsleri ile birbirlerine ve de dince kutsal mekânlara ziyaretler eda etmekte ücretsiz otoyollarda ve

“Allah Tayyip’ten razı olsun” buyurmaktalar Tanrı’ya;
dünyanın en pahalı akaryakıtıyla..

Köleleştirildiklerinin ayrında olmaktan çooook uzaklarda..

“Allah Devlete – Millete zeval vermesin” bin yılların duası,
postmodern galata yenik düşmüş görünüyor ne hazin ki..
(http://ahmetsaltik.net/2012/05/03/postmodern-bilim-karabasani-nasil-basetmeli/, 3.5.12)

Cumhuriyetin sosyal politikalarının yoksulluğu yok etme hedefli,
Cumhuriyeti bilhassa kimsesizlerin kimsesi kılma aşkı,
Devletçilik – Halkçılık, “6 Ok” tan birlikte tasfiyede..

Kimi vakıflar kurbanları, derilerini, geri kalanını resmi plakalı araçlarla toplamakta,
sadaka kültürüne bağladıkları müritlere dağıtmakta..

Devlet böyyüklerimiz “bayram iletilerinde” yukarıdaki beylik sözleri etmekteler
hiiiç utanıp sıkılmadan :

  • “birlik ve beraberlik içinde, huzurla” (!?) mübarek bir Kurban Bayramı daha idrak etmekteymişiz.. Bizdeki algı körlüğü neyin nesi, şizofrenik topluma ramak mı kaldı?

Atatürk’ün koltuğunu işgal eden 1 numara ise devletin uçağı ile Hacda..
Suudi Kral’ın daveti gerekçe / gerçek ise (?), bir de uçak yollasaydı bari..
Cumhuriyetimize bu yıl, 90. yılında en ağır darbeler adeta yığıldı?! Rastlantı mı acaba?

“Hedef 2023”.. Artık şifre çözülmüştür..

1923 -38 arası 15 altın yılın rövanşı 2002-17 arasında 15 yılda,
AKP bir seçim daha alırsa tamamlanmış olacaktır hayırlısı ile!

Arta kalan 5-6 yıl ise, kazanılan muazzam ivme ve özgüven ile

ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ‘ni inşa etmeye ve
29 Ekim 2023 günü ilan etmeye yetecektir.. Ne büyük keyif!?

Tayyibistan Kralı Recep Tayyip Erdoğanın 70. yaşına yetiştirilmek üzere;
istikamet nurlu, yemyeşil ufuklaradır..

  • Kadim Anadolu topraklarında asayiş berkemal görünmektedir.

Bir yol kazası olmasın diye çooook geniş bir mıntıka temizliği yapılmış,
olası mayınlar Balyozlarla, Ergenekon’dan getirilen ergitilmiş demirlerle temizlenmiştir.

2023′ün nurlu ufukları, Mardin dağının tepesinden Mezopotamya ovaları gibi dümdüz
ve baştan çıkarıcı edasıyla ayaklar altındadır.. Fatih’ini beklemektedir kollarını açmış..

Tarih baba son anda bir aksilik çıkarmazsa..

Göreceğiz!

Sevgi ve saygı ile.
17.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

AKP HÜKÜMETI HALA MEŞRU MUDUR?


Dostlar
,

Yiğit Em. Albayımız Sayın Erdal SARIZEYBEK;

– cesaretle
– birikimle
– akıl ve bilimle
– yurtseverlikle

ülkemizin yakıcı sorunlarının üstüne gidiyor ve gündem yaratıyor..
Çözüm önerileri sunuyor..

Çoook akıllıca – düşündürücü sorular soruyor..

Aşağıdaki yazısı da bu bağlamda..

Sorduğu kritik soruyu biz de yıllarca sorduk BOP odaklı konferanslarımızda..
Hem de E. Alb. Ralph Peters‘in resmi makalesinden önce!
(Batı’nın Ortadoğu Planları ve Türkiye. İzmit / Körfez ADD, 25.06.04
Büyük Ortadoğu Projesi, Kastamonu / Cide ADD, 03.07.04 vd.)

Türkiye’yi, ABD Ordusunun resmi dergisinde yayımlanan (Haziran 2006) makale ve harita kapsamında parçalamayı öngördüğü apaçık ilan edilen
BOP sürecinde Eşbaşkan olmak, bu projeyi ABD başkanı ile birlikte yürüterek Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, böyle bir projede eşbaşkan olamaz! Türkiye bir akıl tutulması mı yaşıyor, mankurtlaştık mı? Derhal en yüksek düzeyde, etkili biçimde uyarılmalı ve bu görevi bıraktığını açıklamalıdır ya da Başbakanlık görevini bırakmalı, bu görevden alınmalıdır…

diye yazdık, söyledik.. Kendisi de (RTE) 30’u aşkın kez görüntülü olarak
BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını pervasızca (?) söyledi..
Adeta meydan okudu.. Ya da ne yaptığının ayrımında (farkında) değil !?!

Gaflet ya da dalalet.. Vardığı yer İHANET!..

  • Türkiye bu yaşamsal BOP eşbaşkanlığı sorunsalını (problematiğini)
    hızla aşmak zorunda.. Plan 8. yılına girdi.. AKP iktidarı 11. yılında..  
    Yarın çook geç olabilir.

Hedef 2023‘ün kodları nelerdir, artık bunlar öngörülebilir çıplaklıktadır.

Haydİ Türkİye, geleceğİne sahİp çık!

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

AKP HÜKÜMETİ HALA MEŞRU MUDUR?

ERDAL SARIZEYBEK


“AKP Hükümeti hala meşru mudur?” 
sorusunu artık sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer alan bir hükümetin bu eylemi anayasal bir suçtur, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç…

Türkiye’de BOP haritası sıkça yayınlandı ama bu haritanın ne şekilde hayata geçirileceğine dair yani “ülkemiz ve bölgemizde neler yaşanacak ki bu harita hayata geçirilecek?”, işte bunu anlatanımız belki de hiç olmadı. Öyle ya 22 ülkenin sınırlarını değiştireceği zorbalığıyla ortaya çıkan ABD’nin bu işi nasıl adım adım gerçekleştirebileceği konusu hep karanlıkta kaldı. Bunu aydınlatacağız…

Öte yanda BOP haritası yayınlandı yayınlanmasına ama bu haritanın bir eki yok mudur yani bu haritayı çizenler bunu neden yaptıklarını bir plan
ya da makale ile anlatmamış mıdır? Elbette bu harita tek başına değil, bunun da bir açıklaması var ve biz bunu da sizlerin bilgisine sunacağız…

BOP yani sözüm ona Büyük Ortadoğu Projesi 4 aşamalıdır:

1. Yönetimi ele geçirme,
2. Kaynakların yönetimini ele geçirme,
3. Etnik ve dinsel temelde ayrıştırma ve
4. Parçalama…

1. Aşama:
 Hedef ülkelerin yönetimlerini ele geçirme: Bunun için seçenek çok, ya “doğrudan işgal” tıpkı Irak’ta yapıldığı gibi, ya “iç karışıklık ve iç çatışma” çıkartmak yoluyla tıpkı Libya ve Mısır’da yaptıkları gibi, ya “hem iç savaş hem müdahale” yoluyla tıpkı Suriye’de halen yaşanmakta olduğu gibi ya da demokrasi eliyle demokratik seçimlerle o ülkenin yönetimini işbirlikçiler vasıtasıyla ele geçirmek tıpkı ülkemizde yaşanmakta olduğu gibi.

2. Aşama: Hedef ülkelerin kaynaklarının yönetimini ele geçirmek:
Bunun için de seçenek çok, ya “özelleştirme” diyerek o ülkenin stratejik kaynaklarını doğrudan satın almak, ya da “yabancı sermaye” diyerek işbirlikçi yerli sermaye eliyle kaynakları dolaylı satın almak tıpkı ülkemizde, Libya ve Mısır’da olduğu gibi, veyahut doğrudan müdahale yoluyla işgal edilmiş ülkelerin kaynaklarına silahlı güçlerle el koymak,
tıpkı Irak’ta olduğu gibi. Böylece yeraltı ve yerüstü ekonomik hatta
insan kaynaklarının yönetimini ele geçirmek…

3. Aşama: Hedef Ülkelerdeki insanları ayrıştırmak ve ayrışan gurupları güçlendirmek: Hedef ülkelerde birlikte yaşamakta olan insanları etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar temelinde, “ileri demokrasi, insan hakları ya da özgürlükler” diyerek ayrıştırmak tıpkı Başbakan Erdoğan’ın etnik ve mezhep vurguları yaparak ayrıştırdığı gibi. Ve yasal düzenlemeler ya da hükümet uygulamaları ile ayrışan gurupları güçlendirmek tıpkı ülkemizde Türk-Kürt; Alevi-Sünni diye ayrıştırma gayretlerinin olduğu gibi.

4. ve Son Aşama: Hedef ülkeleri parçalamak: İşbirlikçi yönetimler eliyle
ele geçirilmiş olan hedef ülkelerdeki devlet mekanizmasının ve kaynak yönetiminin gücünü kullanarak ya anayasal düzenlemelerle ya da ayrışan ve güçlendirilen gurupları çatıştırmak yoluyla bir iç kargaşa yaratarak ve bunun sonucunda yine anayasal düzenlemeyle hedef ülkeleri parçalamak.

İşte “BOP BOP” diyerek bölgemizdeki ülkelerinin parçalanması ve sınırlarının değiştirilmesi için uyguladıkları planın satır başları budur.
Peki bu parçalama stratejisinde ABD’nin görülen gerekçeleri nedir?

BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Alb. Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki
“bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır. Aşağıda bu makalenin tam tercümesini bulacaksınız, önce okuyunuz sonra konuşmamızı yine sürdürelim…

*****

“Uluslararası sınırlar hiçbir zaman tamamen adil değildir. Fakat sınırların birbirlerine zorladığı veya ayırdığı tarafları maruz bıraktığı adaletsizliğin derecesi çok önemli bir fark yaratır. Bu fark çoğu zaman özgürlük veya baskı, hoşgörü veya mezalim, kanunun veya terörizmin hüküm sürmesi hatta barış veya savaş arasındaki farktır.

Dünyadaki en gelişigüzel ve tahrif edilmiş sınırlar Afrika ve Orta Doğu’dadır. Kendi çıkarlarını düşünen (kendi sınırlarını tanımlarken yeteri kadar problem yaşamış olan) Avrupalılar tarafından çizilmiş olan Afrika’nın sınırları milyonlarca yerli sakinin ölümünü provoke etmeye devam etmektedir. Ancak Orta Doğu’daki adaletsiz sınırlar – Churchill’den bir alıntı ile – yerel olarak tüketilebilecek miktardan daha fazla sorun üretir.

Orta Doğu’nun işlevsiz sınırlardan çok daha fazla problemlere sahip olmasına karşın – kültürel tıkanıklıktan, skandal eşitsizlikler ve
ölümcül dini aşırılıklara kadar- bölgenin toplu başarısızlığını anlama çabasındaki en büyük tabu İslam değil, kendi diplomatlarımız tarafından tapınılan çirkin ancak kutsal uluslararası sınırlardır.

Tabi ki ne kadar katı olursa olsun, hiç bir sınır değişikliği Orta Doğu’daki tüm azınlıkları aynı anda mutlu edemez. Bazı durumlarda etnik ve dini gruplar bir arada yaşamakta, birbirleri ile evlenmekte ve birbirlerine karışmaktadır. Başka yerlerde kan bağı veya inanç bağı temelli birleşmeler günümüzdeki taraftarlarının beklediği kadar mutluluk verici olmayabilir. Bu makale ile birlikte verilen haritalarda öngörülen sınırlar, Kürtler, Beluclar, Şii Araplar gibi en kayda değer“kandırılmış” nüfus gruplarının maruz kaldığı yanlışları düzeltmeye çalışmakla birlikte Orta Doğu Hıristiyanları, Bahailer, İsmaililer, Nakşibendiler ve diğer birçok sayısal olarak küçük olan azınlıkları yeteri derecede temsil etmez.

Ve unutulması güç bir yanlış, bölge ile ödüllendirmekle asla düzeltilemez: Ölmekte olan Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere uygulanan soykırım.

Ancak burada yeniden tasavvur edilen sınırların düzeltemediği tüm haksızlıklara rağmen, bu derece büyük hudut revizyonları olmadan, daha barış içinde bir Orta Doğu asla göremeyiz. Sınırlar ile oynanmasına şiddetle karşı çıkan kişiler bile, mükemmel olmasa dahi, İstanbul Boğazı ve İndus ırmağı arasındaki ulusal sınırların daha adil bir şekilde değiştirilmesine yönelik bir çalışma ile iştigal etmekten fayda göreceklerdir. Uluslararası devlet idaresinin hatalı sınırların yeniden düzenlenmesi için hiç bir zaman etkili araçlar -savaşa ramak kala- üretmediğini kabul ederek, Orta Doğu’nun “organik” sınırlarını anlamak üzere zihinsel bir çaba gösterilmesi önümüze çıkan ve çıkmaya devam edecek olan zorlukların derecesini anlamamıza yardımcı olur. Düzeltilene kadar nefret ve şiddet üretmeye devam edecek insan yapısı muazzam deformasyonlarla karşı karşıyayız.

“Düşünülemez” olanı düşünmeyi reddeden ve sınırların değişmemesi gerektiğini söyleyenlerin yüzyıllar boyunca sınırların sürekli değiştiğini hatırlamalarında fayda vardır. Sınırlar hiçbir zaman statik olmadılar ve Kongo’dan, Kosova ve Kafkaslara kadar olan sınırlar günümüzde bile hala değişiyorlar.

5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar.

Amerikalı okuyucular için en hassas olan sınır konusu ile başlayalım: İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içinde yaşamak için herhangi bir ümide sahip olması için, 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir. Fakat binlerce yıllık kan ile lekelenmiş bir şehir olan Kudüs’ü çevreleyen bölgelerin durumu bizim ömrümüz süresince çözümsüz kalabilir. Tüm tarafların tanrılarını birer emlak kodamanı haline getirdiği bir konuda toprak için yapılan savaşlar en az petrol zenginliği veya etnik çatışmalar için yapılan savaşlar kadar açgözlülük barındırır. Bu sebeple üstünde fazlasıyla çalışılmış olan bu konuyu bir tarafa bırakalım ve göz ardı etmek için çok uğraşılmış konulara dönelim.

Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiçbir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan
bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır. Daha kötüsü, Kürtler, Ksenofon’un zamanından beri yaşadıkları tepe ve dağların bulunduğu bölgeyi kontrol eden her devlet tarafından ezilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki, Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.

Şiddetli askeri baskılara maruz kalan ve on yıllar boyunca “dağ Türkü” olarak nitelendirilmek suretiyle kimlikleri yok edilmek istenen Türkiye Kürtleri de aynı şekilde oy verirlerdi. Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi.
Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.
Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a, kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur.

Eski Irak’ın Şii güneyi, Basra Körfezinin çoğunu çevreleyecek bir
Arap Şii Devletinin temelini oluşturur. Ürdün mevcut bölgesini koruyacak ve güneye doğru Suudi’lerden alacağı bir bölge ile genişleyecektir. Doğal olmayan Suudi devleti, Pakistan kadar büyük
bir parçalanma görecektir.

Müslüman dünyasındaki geniş tıkanıklığın temel sebeplerinden biri Suudi Kraliyet Ailesinin Mekke ve Medine’ye kendi hükümranlıkları gibi muamele etmeleridir. İslam’ın en kutsal ibadet yerlerinin dünyanın en yobaz ve baskıcı rejimlerinden birinin – hak edilmemiş muazzam petrol zenginliğini yöneten bir rejim- polis-devlet kontrolü altında olması sayesinde Suudiler, disiplinci ve toleranssız inançlarına ait Vahabi vizyonlarını kendi sınırlarından çok ötesine yansıtma imkanını bulmuşlardır. Suudilerin zenginliğe ve bu sayede nüfuza sahip olmaları peygamberin zamanından bu yana Müslüman dünyasının, ve Osmanlı işgalinden (Moğol işgali değil idiyse) bu yana Arapların başına gelen en kötü şey olmuştur.

İslam’ın kutsal şehirlerinin yönetiminde bir değişikliğe gidilmesine Müslüman olmayanların bir etkisi olamayacak olmasına rağmen, Mekke ve Medine’nin İslami Kutsal bir Devlet – Müslüman Vatikan’ı gibi bir oluşum- içinde dünyanın en önemli Müslüman okulları ve hareketlerinin temsilcilerinden oluşan dönüşümlü bir konsey tarafından yönetiliyor olması ve bu sayede muazzam bir inancın geleceği hakkında fetva verilmesi değil tartışılabilmesine imkan tanındığını hayal edin. Gerçek adalet -ki hoşumuza gitmeyebilir- Suudi Arabistan’ın kıyısal petrol sahalarını bu bölgede nüfusu yoğunluğu bulunan Şii Araplara ve güney doğu çeyreğini ise Yemen’e verir. Riyad çevresindeki bakiye Suudi Bağımsız bölgesine sıkışan Suudiler, İslam’a ve dünyaya çok daha az zarar verebilme imkanına sahip olacaktır.

Ele avuca sığmayan sınırları ile İran, topraklarının büyük bir bölümünü Birleşmiş Azerbaycan, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Özgür Belucistan’a kaybedecek, ancak günümüz Afganistan’ında bulunan Herat bölgesini kazanacaktır, bu bölge tarihsel ve dilbilimsel açıdan Pers İmparatorluğuna eğilimlidir. İran aslında tekrar etnik bir Pers devleti haline gelecektir ve cevaplanması gereken en zor soru Bandar Abbas limanını tutması mı yoksa Arap Şii Devleti’ne mi terk etmesi gerektiği olacaktır.

Afganistan’ Batı’da Pers’e kaybedeceği bölgeyi Pakistan’ın kuzey batı cephesindeki kabilelerin Afgan kardeşleri ile birleşmesi neticesinde (yaptığımız bu egzersizin amacı olmasını istediğimiz şekilde harita çizmek değil, yerel halkın tercihleri doğrultusunda harita çizmektir) doğuda kazanacaktır.

Doğal olmayan bir başka devlet olan Pakistan, Beluc bölgesini Özgür Belucistan’a kaybedecektir. Geriye kalan “doğal” Pakistan, Karaçi yakınlarında batıya doğru bir bölge haricinde tamamiyle İndüs’un doğusunda kalacaktır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin şehir devletlerinin karışık bir kaderi olacaktır-gerçekte de muhtemelen olacağı gibi. Bir kısmı Arap Şii Devletine katılarak Basra Körfezinin çoğunu çevreleyebilir (Pers İran’ına müttefikten ziyade karşı denge olarak gelişmesi ihtimali olan bir devlet). Tüm katı kuralcı kültürler ikiyüzlü olduğu için, Dubai’nin de ihtiyaçtan zengin ahlaksızlar için oyun bahçesi statüsü korunacaktır. Kuveyt mevcut sınırları içerisinde kalacaktır, Umman gibi.

Her durumda yapılan bu sınırların teorik olarak yeniden çizilişi, etnik yakınlık veya dini eyaletçiliği yansıtır- bazı durumlarda ikisini birden yansıtır. Tabi ki eğer sihirli bir değnek sallayarak konuştuğumuz sınırları değiştirebilecek olsak, bu değişikliği seçici ve titiz olarak yapmayı arzu ederiz. Ancak, değiştirilmiş haritayı incelediğimiz ve bugünkü sınırları gösteren harita ile karşılaştırdığımızda, 20nci. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar’ın çizdiği sınırların,19ncu yüzyıldaki büyük utanç ve yenilgilerden çıkmaya çalışan bölgede sebep olduğu büyük yanlışlıklar hakkında bir fikir sahibi olmamız mümkündür.

İnsanların isteklerini yansıtan bir şekilde sınırların düzeltilmesi imkansız olabilir. Şimdilik. Ancak zamanla – ve kaçınılmaz sonucu olarak kan döküldüğünde- yeni ve doğal sınırlar ortaya çıkacaktır. Babil birçok kere düşmüştür. Bu esnada üniforma giyen erkek ve kadınlarımız terörizme karşı güvenliğimiz, demokrasi umudu ve kendiyle savaşması kaderi olan bir bölgedeki petrol kaynaklarına erişim için savaşmaya devam edecekler. Ankara ve Karaçi arasındaki bölgedeki mevcut insani bölünmeler ve zoraki ittifaklar, bölgenin kendine verdiği acılar ile birleştiğinde aşırı dincilik, suçlama kültürü ve teröristlerin istihdamı için mümkün olabilecek en uygun zemini sunmaktadır. Erkekler ve kadınlar sınırlarına pişmanlık ile baktıkça, düşmanlar için de hevesli bir şekilde bakarlar. Dünyanın ihtiyaç fazlası teröristleri ve kısıtlı enerji kaynakları ile Orta Doğu’nun mevcut deformasyonları, düzelecek değil aksine kötüleşecek bir durum vaat etmektedir. Ulusalcılığın sadece en kötü yönlerinin tutunduğu ve dinin en bayağı yönlerinin, hayal kırıklığına uğramış bir inanca hükmetmekle tehdit ettiği bir bölgede, Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri ve hepsinden önemlisi, silahlı kuvvetlerimiz sonu gelmeyen krizleri bekleyebilirler. Irak, ümit ile ilgili karşıt bir örnek teşkil ediyor olsa bile – eğer gereğinden önce topraklarını terk etmez isek- bu büyük bölgenin geri kalan kısımları hemen hemen her cephede daha kötüye giden problemler sunmaktadır.

Eğer büyük Orta Doğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

Kim kazanır – Kim Kaybeder

Kazananlar: Afganistan, Arap Şii Devleti, Ermenistan, Azerbaycan, Özgür Belucistan, Özgür Kürdistan, İran, İslami Kutsal Devlet, Ürdün, Lübnan, Yemen

Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria

E. Alb. Ralph Peters

*********************************************

İşte harita BOP haritası bu, ABD’yi görünürde BOP’a sevk eden gerekçeler ve hedefe giden yollar da bu, bu ama hepsi bu değil,
çünkü bu plan salt ABD planı değil, aynı zamanda bir İsrail ve bir AB planıdır ve ABD-AB-İsrail’in ortak çıkarları BOP sayesinde hayata geçirilmek istenmektedir

Bu ülkelerin farklı ama ortak çıkarları şu yöndedir:

ABD; enerji kaynakları, yönetimi ve bu enerjinin Batı’ya güvenli yollarla sevki.

AB; Anadolu’nun yönetimi, Hıristiyanlaştırılması, Türk kimliği ve
tarihinin yok edilerek bin yıl önceki Bizans’a dönüştürülmesi.

İsrail; bölgedeki ülke yönetimlerinin ele geçirilerek Müslümanlara karşı Yahudi varlığının ve ABD-AB çıkarlarının Ortadoğu’da korunması.

Hatta Rusya ve Çin’in bile yeri geldiğinde bu projeyi desteklemesinin ulusal çıkarına olduğu düşünebilir, özellikle de Kürdistan diye bir devletin kurularak Asya’daki Türk dünyası ile Anadolu’nun bağının kesilebilmesi için. Çünkü zengin enerji kaynaklarına sahip Asya Türk dünyasının Anadolu Türk dünyası ile birleşmesi halinde doğacak büyük gücün kendilerine tehdit olabileceğini düşünebilirler, böyle düşünüyorlarsa eğer, hiç de haksız değiller öyle ya
Çin Seddi kime karşı yapılmıştı!

Günümüz dünyasında bir devletin bir başka devleti ele geçirme, parçalama ve yönetme emelleri olabilir tıpkı bin yıllık Bizans emeli gibi. Ancak bir devlet bu emelini kendi resmi organlarında yayınlayarak tüm dünyaya duyurabilecek kadar fütursuzsa, hedefteki ülkenin yapabileceği işler de vardır, “Nota vermek” gibi, “ilişkileri askıya almak” gibi, o devlete ait “askeri üsleri kapatmak” gibi… Amerika hiçbir kaygı duymadan Türkiye’yi açık açık hedef ülke gösterebiliyorsa eğer, bu, “Türkiye’deki siyasi iktidardan hiçbir korkusu ya da endişesi yok” anlamındadır.

Öte yandan, Amerika bu projenin işleyeceğini düşünerek Irak ve Afganistan gibi hedef ülkelerde doğrudan eyleme de geçebiliyorsa eğer, bu da, “Amerika bu konuda Türkiye’nin sahip olduğu tüm güç ve kaynaklarıyla desteğini almış” anlamındadır.

İşte bu noktada asıl sorun Amerika’nın BOP haritasında değil, Türkiye’nin tüm güç ve kaynaklarını yöneten AKP Hükümeti’nde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bizzat Başbakan tarafından “BOP’un eşbaşkanı” olduğunun açıklanmış olması ve gerek iç siyasetteki özelleştirme ve ayrıştırma uygulamaları, gerekse dış siyasetteki BOP’a uygun Irak ve Suriye politikalarıyla bu AKP Hükümeti, anayasamızın değiştirilemez maddesi olan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütündür” ilkesini resmen ve alenen ihlal etmiş demektir.
Hala da ihlal etmeye devam etmektedir.

Bu durumda

  • “AKP Hükümeti hala meşru mudur?”

sorusunun ülkemizin kıymetli hukukçuları tarafından cevaplanması gerekmektedir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer almış olan bir hükümet,
açıkça suç işlemektedir, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç!

Bu, Osmanlı zamanındaki Damat Ferit Hükümeti’nin ülkemiz ve milletimizin varlık ve bekasına karşı İngilizlerle işbirliği yapması kadar ağır bir suçtur, nitekim bu suçu işleyenler o dönemde vatan haini ilan edilerek yurt dışında kovulmuşlardır…

  • Türkiye, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesinin işleyişini durdurmak zorundadır.
  • Aksi halde zaten ağır ve yakın bir tehdit altında olan Türkiye,
    varlık ve bekasını sürdürme imkanı bulamayacaktır.

Irak’ta olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç bu tespitimizin doğruluğunu destekleyen açık kanıtlardır.

  • Eğer ki, bir siyasi iktidar düşmanla işbirliği yaparak bir ulusun ve devletin varlık ve bekasını açıktan tehlikeye düşürüyorsa, böylesi bir siyasi iktidara karşı
    bir ulusun direnişi suç değil anayasal meşru müdafaadır.