AKP HÜKÜMETI HALA MEŞRU MUDUR?


Dostlar
,

Yiğit Em. Albayımız Sayın Erdal SARIZEYBEK;

– cesaretle
– birikimle
– akıl ve bilimle
– yurtseverlikle

ülkemizin yakıcı sorunlarının üstüne gidiyor ve gündem yaratıyor..
Çözüm önerileri sunuyor..

Çoook akıllıca – düşündürücü sorular soruyor..

Aşağıdaki yazısı da bu bağlamda..

Sorduğu kritik soruyu biz de yıllarca sorduk BOP odaklı konferanslarımızda..
Hem de E. Alb. Ralph Peters‘in resmi makalesinden önce!
(Batı’nın Ortadoğu Planları ve Türkiye. İzmit / Körfez ADD, 25.06.04
Büyük Ortadoğu Projesi, Kastamonu / Cide ADD, 03.07.04 vd.)

Türkiye’yi, ABD Ordusunun resmi dergisinde yayımlanan (Haziran 2006) makale ve harita kapsamında parçalamayı öngördüğü apaçık ilan edilen
BOP sürecinde Eşbaşkan olmak, bu projeyi ABD başkanı ile birlikte yürüterek Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, böyle bir projede eşbaşkan olamaz! Türkiye bir akıl tutulması mı yaşıyor, mankurtlaştık mı? Derhal en yüksek düzeyde, etkili biçimde uyarılmalı ve bu görevi bıraktığını açıklamalıdır ya da Başbakanlık görevini bırakmalı, bu görevden alınmalıdır…

diye yazdık, söyledik.. Kendisi de (RTE) 30’u aşkın kez görüntülü olarak
BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını pervasızca (?) söyledi..
Adeta meydan okudu.. Ya da ne yaptığının ayrımında (farkında) değil !?!

Gaflet ya da dalalet.. Vardığı yer İHANET!..

  • Türkiye bu yaşamsal BOP eşbaşkanlığı sorunsalını (problematiğini)
    hızla aşmak zorunda.. Plan 8. yılına girdi.. AKP iktidarı 11. yılında..  
    Yarın çook geç olabilir.

Hedef 2023‘ün kodları nelerdir, artık bunlar öngörülebilir çıplaklıktadır.

Haydİ Türkİye, geleceğİne sahİp çık!

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

AKP HÜKÜMETİ HALA MEŞRU MUDUR?

ERDAL SARIZEYBEK


“AKP Hükümeti hala meşru mudur?” 
sorusunu artık sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer alan bir hükümetin bu eylemi anayasal bir suçtur, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç…

Türkiye’de BOP haritası sıkça yayınlandı ama bu haritanın ne şekilde hayata geçirileceğine dair yani “ülkemiz ve bölgemizde neler yaşanacak ki bu harita hayata geçirilecek?”, işte bunu anlatanımız belki de hiç olmadı. Öyle ya 22 ülkenin sınırlarını değiştireceği zorbalığıyla ortaya çıkan ABD’nin bu işi nasıl adım adım gerçekleştirebileceği konusu hep karanlıkta kaldı. Bunu aydınlatacağız…

Öte yanda BOP haritası yayınlandı yayınlanmasına ama bu haritanın bir eki yok mudur yani bu haritayı çizenler bunu neden yaptıklarını bir plan
ya da makale ile anlatmamış mıdır? Elbette bu harita tek başına değil, bunun da bir açıklaması var ve biz bunu da sizlerin bilgisine sunacağız…

BOP yani sözüm ona Büyük Ortadoğu Projesi 4 aşamalıdır:

1. Yönetimi ele geçirme,
2. Kaynakların yönetimini ele geçirme,
3. Etnik ve dinsel temelde ayrıştırma ve
4. Parçalama…

1. Aşama:
 Hedef ülkelerin yönetimlerini ele geçirme: Bunun için seçenek çok, ya “doğrudan işgal” tıpkı Irak’ta yapıldığı gibi, ya “iç karışıklık ve iç çatışma” çıkartmak yoluyla tıpkı Libya ve Mısır’da yaptıkları gibi, ya “hem iç savaş hem müdahale” yoluyla tıpkı Suriye’de halen yaşanmakta olduğu gibi ya da demokrasi eliyle demokratik seçimlerle o ülkenin yönetimini işbirlikçiler vasıtasıyla ele geçirmek tıpkı ülkemizde yaşanmakta olduğu gibi.

2. Aşama: Hedef ülkelerin kaynaklarının yönetimini ele geçirmek:
Bunun için de seçenek çok, ya “özelleştirme” diyerek o ülkenin stratejik kaynaklarını doğrudan satın almak, ya da “yabancı sermaye” diyerek işbirlikçi yerli sermaye eliyle kaynakları dolaylı satın almak tıpkı ülkemizde, Libya ve Mısır’da olduğu gibi, veyahut doğrudan müdahale yoluyla işgal edilmiş ülkelerin kaynaklarına silahlı güçlerle el koymak,
tıpkı Irak’ta olduğu gibi. Böylece yeraltı ve yerüstü ekonomik hatta
insan kaynaklarının yönetimini ele geçirmek…

3. Aşama: Hedef Ülkelerdeki insanları ayrıştırmak ve ayrışan gurupları güçlendirmek: Hedef ülkelerde birlikte yaşamakta olan insanları etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar temelinde, “ileri demokrasi, insan hakları ya da özgürlükler” diyerek ayrıştırmak tıpkı Başbakan Erdoğan’ın etnik ve mezhep vurguları yaparak ayrıştırdığı gibi. Ve yasal düzenlemeler ya da hükümet uygulamaları ile ayrışan gurupları güçlendirmek tıpkı ülkemizde Türk-Kürt; Alevi-Sünni diye ayrıştırma gayretlerinin olduğu gibi.

4. ve Son Aşama: Hedef ülkeleri parçalamak: İşbirlikçi yönetimler eliyle
ele geçirilmiş olan hedef ülkelerdeki devlet mekanizmasının ve kaynak yönetiminin gücünü kullanarak ya anayasal düzenlemelerle ya da ayrışan ve güçlendirilen gurupları çatıştırmak yoluyla bir iç kargaşa yaratarak ve bunun sonucunda yine anayasal düzenlemeyle hedef ülkeleri parçalamak.

İşte “BOP BOP” diyerek bölgemizdeki ülkelerinin parçalanması ve sınırlarının değiştirilmesi için uyguladıkları planın satır başları budur.
Peki bu parçalama stratejisinde ABD’nin görülen gerekçeleri nedir?

BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Alb. Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki
“bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır. Aşağıda bu makalenin tam tercümesini bulacaksınız, önce okuyunuz sonra konuşmamızı yine sürdürelim…

*****

“Uluslararası sınırlar hiçbir zaman tamamen adil değildir. Fakat sınırların birbirlerine zorladığı veya ayırdığı tarafları maruz bıraktığı adaletsizliğin derecesi çok önemli bir fark yaratır. Bu fark çoğu zaman özgürlük veya baskı, hoşgörü veya mezalim, kanunun veya terörizmin hüküm sürmesi hatta barış veya savaş arasındaki farktır.

Dünyadaki en gelişigüzel ve tahrif edilmiş sınırlar Afrika ve Orta Doğu’dadır. Kendi çıkarlarını düşünen (kendi sınırlarını tanımlarken yeteri kadar problem yaşamış olan) Avrupalılar tarafından çizilmiş olan Afrika’nın sınırları milyonlarca yerli sakinin ölümünü provoke etmeye devam etmektedir. Ancak Orta Doğu’daki adaletsiz sınırlar – Churchill’den bir alıntı ile – yerel olarak tüketilebilecek miktardan daha fazla sorun üretir.

Orta Doğu’nun işlevsiz sınırlardan çok daha fazla problemlere sahip olmasına karşın – kültürel tıkanıklıktan, skandal eşitsizlikler ve
ölümcül dini aşırılıklara kadar- bölgenin toplu başarısızlığını anlama çabasındaki en büyük tabu İslam değil, kendi diplomatlarımız tarafından tapınılan çirkin ancak kutsal uluslararası sınırlardır.

Tabi ki ne kadar katı olursa olsun, hiç bir sınır değişikliği Orta Doğu’daki tüm azınlıkları aynı anda mutlu edemez. Bazı durumlarda etnik ve dini gruplar bir arada yaşamakta, birbirleri ile evlenmekte ve birbirlerine karışmaktadır. Başka yerlerde kan bağı veya inanç bağı temelli birleşmeler günümüzdeki taraftarlarının beklediği kadar mutluluk verici olmayabilir. Bu makale ile birlikte verilen haritalarda öngörülen sınırlar, Kürtler, Beluclar, Şii Araplar gibi en kayda değer“kandırılmış” nüfus gruplarının maruz kaldığı yanlışları düzeltmeye çalışmakla birlikte Orta Doğu Hıristiyanları, Bahailer, İsmaililer, Nakşibendiler ve diğer birçok sayısal olarak küçük olan azınlıkları yeteri derecede temsil etmez.

Ve unutulması güç bir yanlış, bölge ile ödüllendirmekle asla düzeltilemez: Ölmekte olan Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere uygulanan soykırım.

Ancak burada yeniden tasavvur edilen sınırların düzeltemediği tüm haksızlıklara rağmen, bu derece büyük hudut revizyonları olmadan, daha barış içinde bir Orta Doğu asla göremeyiz. Sınırlar ile oynanmasına şiddetle karşı çıkan kişiler bile, mükemmel olmasa dahi, İstanbul Boğazı ve İndus ırmağı arasındaki ulusal sınırların daha adil bir şekilde değiştirilmesine yönelik bir çalışma ile iştigal etmekten fayda göreceklerdir. Uluslararası devlet idaresinin hatalı sınırların yeniden düzenlenmesi için hiç bir zaman etkili araçlar -savaşa ramak kala- üretmediğini kabul ederek, Orta Doğu’nun “organik” sınırlarını anlamak üzere zihinsel bir çaba gösterilmesi önümüze çıkan ve çıkmaya devam edecek olan zorlukların derecesini anlamamıza yardımcı olur. Düzeltilene kadar nefret ve şiddet üretmeye devam edecek insan yapısı muazzam deformasyonlarla karşı karşıyayız.

“Düşünülemez” olanı düşünmeyi reddeden ve sınırların değişmemesi gerektiğini söyleyenlerin yüzyıllar boyunca sınırların sürekli değiştiğini hatırlamalarında fayda vardır. Sınırlar hiçbir zaman statik olmadılar ve Kongo’dan, Kosova ve Kafkaslara kadar olan sınırlar günümüzde bile hala değişiyorlar.

5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar.

Amerikalı okuyucular için en hassas olan sınır konusu ile başlayalım: İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içinde yaşamak için herhangi bir ümide sahip olması için, 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir. Fakat binlerce yıllık kan ile lekelenmiş bir şehir olan Kudüs’ü çevreleyen bölgelerin durumu bizim ömrümüz süresince çözümsüz kalabilir. Tüm tarafların tanrılarını birer emlak kodamanı haline getirdiği bir konuda toprak için yapılan savaşlar en az petrol zenginliği veya etnik çatışmalar için yapılan savaşlar kadar açgözlülük barındırır. Bu sebeple üstünde fazlasıyla çalışılmış olan bu konuyu bir tarafa bırakalım ve göz ardı etmek için çok uğraşılmış konulara dönelim.

Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiçbir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan
bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır. Daha kötüsü, Kürtler, Ksenofon’un zamanından beri yaşadıkları tepe ve dağların bulunduğu bölgeyi kontrol eden her devlet tarafından ezilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki, Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.

Şiddetli askeri baskılara maruz kalan ve on yıllar boyunca “dağ Türkü” olarak nitelendirilmek suretiyle kimlikleri yok edilmek istenen Türkiye Kürtleri de aynı şekilde oy verirlerdi. Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi.
Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.
Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a, kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur.

Eski Irak’ın Şii güneyi, Basra Körfezinin çoğunu çevreleyecek bir
Arap Şii Devletinin temelini oluşturur. Ürdün mevcut bölgesini koruyacak ve güneye doğru Suudi’lerden alacağı bir bölge ile genişleyecektir. Doğal olmayan Suudi devleti, Pakistan kadar büyük
bir parçalanma görecektir.

Müslüman dünyasındaki geniş tıkanıklığın temel sebeplerinden biri Suudi Kraliyet Ailesinin Mekke ve Medine’ye kendi hükümranlıkları gibi muamele etmeleridir. İslam’ın en kutsal ibadet yerlerinin dünyanın en yobaz ve baskıcı rejimlerinden birinin – hak edilmemiş muazzam petrol zenginliğini yöneten bir rejim- polis-devlet kontrolü altında olması sayesinde Suudiler, disiplinci ve toleranssız inançlarına ait Vahabi vizyonlarını kendi sınırlarından çok ötesine yansıtma imkanını bulmuşlardır. Suudilerin zenginliğe ve bu sayede nüfuza sahip olmaları peygamberin zamanından bu yana Müslüman dünyasının, ve Osmanlı işgalinden (Moğol işgali değil idiyse) bu yana Arapların başına gelen en kötü şey olmuştur.

İslam’ın kutsal şehirlerinin yönetiminde bir değişikliğe gidilmesine Müslüman olmayanların bir etkisi olamayacak olmasına rağmen, Mekke ve Medine’nin İslami Kutsal bir Devlet – Müslüman Vatikan’ı gibi bir oluşum- içinde dünyanın en önemli Müslüman okulları ve hareketlerinin temsilcilerinden oluşan dönüşümlü bir konsey tarafından yönetiliyor olması ve bu sayede muazzam bir inancın geleceği hakkında fetva verilmesi değil tartışılabilmesine imkan tanındığını hayal edin. Gerçek adalet -ki hoşumuza gitmeyebilir- Suudi Arabistan’ın kıyısal petrol sahalarını bu bölgede nüfusu yoğunluğu bulunan Şii Araplara ve güney doğu çeyreğini ise Yemen’e verir. Riyad çevresindeki bakiye Suudi Bağımsız bölgesine sıkışan Suudiler, İslam’a ve dünyaya çok daha az zarar verebilme imkanına sahip olacaktır.

Ele avuca sığmayan sınırları ile İran, topraklarının büyük bir bölümünü Birleşmiş Azerbaycan, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Özgür Belucistan’a kaybedecek, ancak günümüz Afganistan’ında bulunan Herat bölgesini kazanacaktır, bu bölge tarihsel ve dilbilimsel açıdan Pers İmparatorluğuna eğilimlidir. İran aslında tekrar etnik bir Pers devleti haline gelecektir ve cevaplanması gereken en zor soru Bandar Abbas limanını tutması mı yoksa Arap Şii Devleti’ne mi terk etmesi gerektiği olacaktır.

Afganistan’ Batı’da Pers’e kaybedeceği bölgeyi Pakistan’ın kuzey batı cephesindeki kabilelerin Afgan kardeşleri ile birleşmesi neticesinde (yaptığımız bu egzersizin amacı olmasını istediğimiz şekilde harita çizmek değil, yerel halkın tercihleri doğrultusunda harita çizmektir) doğuda kazanacaktır.

Doğal olmayan bir başka devlet olan Pakistan, Beluc bölgesini Özgür Belucistan’a kaybedecektir. Geriye kalan “doğal” Pakistan, Karaçi yakınlarında batıya doğru bir bölge haricinde tamamiyle İndüs’un doğusunda kalacaktır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin şehir devletlerinin karışık bir kaderi olacaktır-gerçekte de muhtemelen olacağı gibi. Bir kısmı Arap Şii Devletine katılarak Basra Körfezinin çoğunu çevreleyebilir (Pers İran’ına müttefikten ziyade karşı denge olarak gelişmesi ihtimali olan bir devlet). Tüm katı kuralcı kültürler ikiyüzlü olduğu için, Dubai’nin de ihtiyaçtan zengin ahlaksızlar için oyun bahçesi statüsü korunacaktır. Kuveyt mevcut sınırları içerisinde kalacaktır, Umman gibi.

Her durumda yapılan bu sınırların teorik olarak yeniden çizilişi, etnik yakınlık veya dini eyaletçiliği yansıtır- bazı durumlarda ikisini birden yansıtır. Tabi ki eğer sihirli bir değnek sallayarak konuştuğumuz sınırları değiştirebilecek olsak, bu değişikliği seçici ve titiz olarak yapmayı arzu ederiz. Ancak, değiştirilmiş haritayı incelediğimiz ve bugünkü sınırları gösteren harita ile karşılaştırdığımızda, 20nci. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar’ın çizdiği sınırların,19ncu yüzyıldaki büyük utanç ve yenilgilerden çıkmaya çalışan bölgede sebep olduğu büyük yanlışlıklar hakkında bir fikir sahibi olmamız mümkündür.

İnsanların isteklerini yansıtan bir şekilde sınırların düzeltilmesi imkansız olabilir. Şimdilik. Ancak zamanla – ve kaçınılmaz sonucu olarak kan döküldüğünde- yeni ve doğal sınırlar ortaya çıkacaktır. Babil birçok kere düşmüştür. Bu esnada üniforma giyen erkek ve kadınlarımız terörizme karşı güvenliğimiz, demokrasi umudu ve kendiyle savaşması kaderi olan bir bölgedeki petrol kaynaklarına erişim için savaşmaya devam edecekler. Ankara ve Karaçi arasındaki bölgedeki mevcut insani bölünmeler ve zoraki ittifaklar, bölgenin kendine verdiği acılar ile birleştiğinde aşırı dincilik, suçlama kültürü ve teröristlerin istihdamı için mümkün olabilecek en uygun zemini sunmaktadır. Erkekler ve kadınlar sınırlarına pişmanlık ile baktıkça, düşmanlar için de hevesli bir şekilde bakarlar. Dünyanın ihtiyaç fazlası teröristleri ve kısıtlı enerji kaynakları ile Orta Doğu’nun mevcut deformasyonları, düzelecek değil aksine kötüleşecek bir durum vaat etmektedir. Ulusalcılığın sadece en kötü yönlerinin tutunduğu ve dinin en bayağı yönlerinin, hayal kırıklığına uğramış bir inanca hükmetmekle tehdit ettiği bir bölgede, Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri ve hepsinden önemlisi, silahlı kuvvetlerimiz sonu gelmeyen krizleri bekleyebilirler. Irak, ümit ile ilgili karşıt bir örnek teşkil ediyor olsa bile – eğer gereğinden önce topraklarını terk etmez isek- bu büyük bölgenin geri kalan kısımları hemen hemen her cephede daha kötüye giden problemler sunmaktadır.

Eğer büyük Orta Doğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

Kim kazanır – Kim Kaybeder

Kazananlar: Afganistan, Arap Şii Devleti, Ermenistan, Azerbaycan, Özgür Belucistan, Özgür Kürdistan, İran, İslami Kutsal Devlet, Ürdün, Lübnan, Yemen

Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria

E. Alb. Ralph Peters

*********************************************

İşte harita BOP haritası bu, ABD’yi görünürde BOP’a sevk eden gerekçeler ve hedefe giden yollar da bu, bu ama hepsi bu değil,
çünkü bu plan salt ABD planı değil, aynı zamanda bir İsrail ve bir AB planıdır ve ABD-AB-İsrail’in ortak çıkarları BOP sayesinde hayata geçirilmek istenmektedir

Bu ülkelerin farklı ama ortak çıkarları şu yöndedir:

ABD; enerji kaynakları, yönetimi ve bu enerjinin Batı’ya güvenli yollarla sevki.

AB; Anadolu’nun yönetimi, Hıristiyanlaştırılması, Türk kimliği ve
tarihinin yok edilerek bin yıl önceki Bizans’a dönüştürülmesi.

İsrail; bölgedeki ülke yönetimlerinin ele geçirilerek Müslümanlara karşı Yahudi varlığının ve ABD-AB çıkarlarının Ortadoğu’da korunması.

Hatta Rusya ve Çin’in bile yeri geldiğinde bu projeyi desteklemesinin ulusal çıkarına olduğu düşünebilir, özellikle de Kürdistan diye bir devletin kurularak Asya’daki Türk dünyası ile Anadolu’nun bağının kesilebilmesi için. Çünkü zengin enerji kaynaklarına sahip Asya Türk dünyasının Anadolu Türk dünyası ile birleşmesi halinde doğacak büyük gücün kendilerine tehdit olabileceğini düşünebilirler, böyle düşünüyorlarsa eğer, hiç de haksız değiller öyle ya
Çin Seddi kime karşı yapılmıştı!

Günümüz dünyasında bir devletin bir başka devleti ele geçirme, parçalama ve yönetme emelleri olabilir tıpkı bin yıllık Bizans emeli gibi. Ancak bir devlet bu emelini kendi resmi organlarında yayınlayarak tüm dünyaya duyurabilecek kadar fütursuzsa, hedefteki ülkenin yapabileceği işler de vardır, “Nota vermek” gibi, “ilişkileri askıya almak” gibi, o devlete ait “askeri üsleri kapatmak” gibi… Amerika hiçbir kaygı duymadan Türkiye’yi açık açık hedef ülke gösterebiliyorsa eğer, bu, “Türkiye’deki siyasi iktidardan hiçbir korkusu ya da endişesi yok” anlamındadır.

Öte yandan, Amerika bu projenin işleyeceğini düşünerek Irak ve Afganistan gibi hedef ülkelerde doğrudan eyleme de geçebiliyorsa eğer, bu da, “Amerika bu konuda Türkiye’nin sahip olduğu tüm güç ve kaynaklarıyla desteğini almış” anlamındadır.

İşte bu noktada asıl sorun Amerika’nın BOP haritasında değil, Türkiye’nin tüm güç ve kaynaklarını yöneten AKP Hükümeti’nde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bizzat Başbakan tarafından “BOP’un eşbaşkanı” olduğunun açıklanmış olması ve gerek iç siyasetteki özelleştirme ve ayrıştırma uygulamaları, gerekse dış siyasetteki BOP’a uygun Irak ve Suriye politikalarıyla bu AKP Hükümeti, anayasamızın değiştirilemez maddesi olan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütündür” ilkesini resmen ve alenen ihlal etmiş demektir.
Hala da ihlal etmeye devam etmektedir.

Bu durumda

  • “AKP Hükümeti hala meşru mudur?”

sorusunun ülkemizin kıymetli hukukçuları tarafından cevaplanması gerekmektedir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer almış olan bir hükümet,
açıkça suç işlemektedir, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç!

Bu, Osmanlı zamanındaki Damat Ferit Hükümeti’nin ülkemiz ve milletimizin varlık ve bekasına karşı İngilizlerle işbirliği yapması kadar ağır bir suçtur, nitekim bu suçu işleyenler o dönemde vatan haini ilan edilerek yurt dışında kovulmuşlardır…

  • Türkiye, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesinin işleyişini durdurmak zorundadır.
  • Aksi halde zaten ağır ve yakın bir tehdit altında olan Türkiye,
    varlık ve bekasını sürdürme imkanı bulamayacaktır.

Irak’ta olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç bu tespitimizin doğruluğunu destekleyen açık kanıtlardır.

  • Eğer ki, bir siyasi iktidar düşmanla işbirliği yaparak bir ulusun ve devletin varlık ve bekasını açıktan tehlikeye düşürüyorsa, böylesi bir siyasi iktidara karşı
    bir ulusun direnişi suç değil anayasal meşru müdafaadır.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“AKP HÜKÜMETI HALA MEŞRU MUDUR?” üzerine bir yorum

  1. ABD’İNİN BOP DÜZEYİNDE ZEKA ÖZÜRLÜ BİR POLİTİKASI OLAMAZ!..

    Soğuk Savaş Dönemi’nde Doğu Perinçek gibi solcu görünen Amerikancılar, Sovyet Sosyal Emperyalizm’den söz ederler ve bizi daha genç olduğu için daha tehlikeli olan Sovyet Sosyal Emperyalizmi ile korkutmaya çalışırlardı.

    Erdal Sarızeybek, ABD’li bir Emekli Albay’ın makalesine dayanarak BOP gereğince Türkiye’nin bölünmek istendiğine bizi inandırmak istemiş… Ama, bunun ABD stratejistlerinin BOP ve bölünme paranoyasını canlı tutmak, Türkiye gibi ülkelerde beyin özürlü kadrolar yaratmak için başvurduğu bir taktik olduğunu anlamamış… Perinçek’in Sosyal Emperyalizmi gibi BOP ve Bölünme Paranoyasını gerçek sanmış…

    Eğer ABD’nin Türkiye’yi bölmek gibi bir amacı olsaydı, bunu asla açığa vurmazdı, kimseye söylemezdi… Strateji uzmanları oturur, bunun nasıl olacağını planlar ve ne kadar zamanda ve nasıl bir güçle yapacaklarına karar verirler… Ve bunun için hazırlanan kuvvetler planan gün ve saatte harekete geçer ve bunu gerçekleştirmeye çalışırlardı.

    ABD strateji uzmanları, Türkiye’ye bakıyorlar ki; özgürlük yok, adalet yok, eşitlik yok, insan hayatına değer vermek yok!.. Ne yapacak bu insanlar?.. Birbirlerini yiyeceklerler!.. Yöneticler ne yapacak?… Onlar da birbirini yiyecekler… Bu nedenle, soğuk savaş döneminde Türkiye Silah ve Bomba Tüketim Alanı kabul edilmiş ve Türkiye’de bitmez tükenmez bir gayri nizami harp dönemi başlamış…

    Erdal Sarızeyk gibi “Efsane Albaylar,” bunun bir silah ve bomba tüketim savaşı olduğunu farketmemişler ve kendilerini BOP’la, Bölünme Paranoyasıyla aldatmışlar… “Biz devletiz, “on asker şehit oldu, yüz terörsit ölü olarak elegeçti, diye adam öldürme yarışı yapamayız,” diyememişler… Dört bin köyde iki milyon insanın evini yakarak çatışmayı, kendi halklarıyla yaptıkları bir içsavaşa çevirmişler…

    Erdal Sarızeybek, gene “BOP VAR; TÜRKİYE BÖLÜNECEK!..” deyip ABD Savaş Sektörüne daha büyük bir pazar açmak istemiş… ABD’nin BOB gibi zeka özürlü politikaları olmaz, bölünme de senin paranoyan!..

    “BOP ve Bölünme Paranoyası’yla Ak Parti meşruiyetini kaybetti,” demeye hakkımız yok!..

    “Şimdiye kadar altmış bin kişi öldü, bir yüz bin kişi daha ölsün!.. “demek ise; emperyalizmin 350 milyar dolarlık Savaş ve Ölüm Pazarına ortak olmayı gerektirmektedir.

    Aman, Erdal Sarızeybek’in kurataracağı vatan eksik olsun!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir