VAN, MARDİN ve DİYARBAKIR BELEDİYELERİNE KAYYIM ATANMASI İŞLEMİNİN HUKUKSAL AÇMAZLARI

VAN, MARDİN ve DİYARBAKIR BELEDİYELERİNE KAYYIM ATANMASI İŞLEMİNİN HUKUKSAL AÇMAZLARI


Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Mülkiyeliler Birliği Üyesi, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Biz HDP‘nin politik görüşlerini benimsiyor değiliz, ancak HDP politik sistem içinde kurulu bir siyasal partidir ve 6 milyon dolayında oyu olan / oy alan meşru bir konumdadır. Ayrıca söz konusu 3 büyükşehirin (Van, Mardin ve Diyarbakır) seçilmiş belediye başkanları 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde YSK’nın incelemesinden geçmiş ve adaylıklarına yasal bir engel bulunmamıştır.

3. olarak, Anayasa md. 127/4 ile İçişleri Bakanına tanınan yetki gerçekte ayrık (istisnai) olarak uygulanabilecek bir önlem – güvenlik maddesidir :

  • “Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri, konusundaki denetim yargı yolu ile olur. Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir.“

Asıl olan seçmen istencine (iradesine) saygı ve onun korunmasıdır. İçişleri Bakanına tanınan yetki bir önlem (tedbir) niteliğindedir ve bu 3 büyükşehir belediye başkanının görev sanları (unvanları) halen saklıdır. Yukarıda aktarılan Anayasa maddesinin ilk tümcesinde, anılan sanların yitirilmesinin yargı kararına bağlı olduğu açıkça belirtilmiştir.

Yerel yönetim organları hakkında adli soruşturma açılması oldukça kolay bir işlemdir. Savcılığa verilecek bir dilekçe ile bu olanaklıdır. Günümüzde AKP iktidarının yargı üzerinde ne denli ağır bir baskı kurduğu – yönlendirme yaptığı tartışma dışıdır. İçişleri Bakanlığınca adı geçen 3 ilin Cumhuriyet Başsavcılıklarına veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilecek bir dilekçe ile suç duyurusunda bulunulması ve kimi “belgeler” eklenmesi sıradan bir işlemdir. C. Başsavcılıklarının böyle bir durumda “soruşturmaya yer olmadığı” kararı (takipsizlik kararı) vermesi hiç de kolay değildir. Savcılığın adli soruşturma başlatması ise İçişleri Bakanının Anayasa md. 127/4 ile tanınan gerçekte açıkça anti-demokratik olan tedbir olarak görevden uzaklaştırma yetkisini kullanabilmesinin kapısını hemen açmaktadır. Yargılama uzarsa – uzatılırsa, doğası gereği kısa süreli olması gereken  önlem olarak görevden uzaklaştırma amacından saparak, saptırılarak ağır bir anti-demokratik yaptırım niteliği kazanabilecektir. Nitekim önceki uygulamalarda, İçişleri Bakanlığının kayyım atama gerekçelerinin yargıda 3 yıl sonra çöktüğü bilinmektedir. Ortaya, giderimi (telafisi) olanaksız bir zarar çıkmaktadır.

Bu Anayasa hükmü (md. 127/4), Demokles’in kılıcı gibi demokrasi için tehdit yaratan bir içeriktedir.. AKP yönetimleri de sıklıkla kötüye kullanmaktadır. İlk fırsatta, yerel yönetimler üzerinde ağır bir merkezi yönetim vesayet yetkisi tanıyan bu düzenleme değiştirilmelidir. İçişleri Bakanına tanınan yetki hiç olmazsa “Adli soruşturma” değil “Adli kovuşturma” koşuluna bağlanmalı, salt savcının inisiyatifi ile yetinilmeyip, mahkemenin davayı kabul etmesi koşulu aranmalıdır.

1982 Anayasasının bu düzenlemesi açıkça anti-demokratik olduğu gibi, AYYÖŞ‘e de (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı) aykırıdır. Türkiye’nin 21.11.1988’de Strasbourg’da imzaladığı AYYÖŞ, Anayasanın 90/son fıkrası uyarınca TBMM’de onaylanması yasa ile uygun bulunan bir uluslararası andlaşmadır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun, RG ile yayımı 21.5.1991, sayı 20877.

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.”

Anayasa md. 90/son fıkra devamla şöyle demektedir :

“Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Seçme ve seçilme hakkı Anayasamızda temel hak ve özgürlükler” kapsamındadır. Bu bağlamda, Türk hükmetince çekince konmayan AYYÖŞ hükümleri herhangi bir ulusal yasa ile çelişirse, öncelikle AYYÖŞ uygulanacaktır. Anayasa da özünde bir yasadır, AYYÖŞ ile çelişen hükümler içermemesi beklenir. Nitekim yine aynı Anayasa maddesi (90/son) ilk tümcesinde; “Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”  kuralını getirmektedir. Bu bağlamda, AYYÖŞ hükümleri karşısında İçişleri Bakanı, Anayasa md. 127/4’te ve 5393 sayılı Belediye Yasasının 47 nci ve 45 inci maddelerinde düzenlenen yetkinin örtük olarak (zımnen) varolmadığını kabulle, söz konusu yönetsel (idari) işleme girişmemeliydi. Bu yönetsel işlem -3 BŞBB’nın önlem olarak görevden alınması- yasal dayanağı olmayan, açıkça hukuka aykırı bir idari işlem olup; aleyhine Yönetsel (İdari) yargıda (yerel İdare Mahkemeleri / Danıştay), kararın tebliğini izleyen 60 günlük hak düşürücü zamanaşımı süresi bitmeden yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açılabilir.

AYYÖŞ’ün önsözünde örneğin;

.. Yerel makamların (yönetimlerin) her türlü demokratik rejimin ana temellerinden birisi olduğunu düşünerek,..” denilmektedir.

Andlaşma metnine dahil olan Önsözün öbür hükümleri de benzer nitelikte yerel yönetimleri özeksel (merkezi) yönetimin aşkın vesayetinden koruyucu içeriklidir. Öte yandan AYYÖŞ md. 11 (Türkiye çekince koymadı) çok nettir :

AYYÖŞ md. 11: Özerk yerel yönetimlerin yasal korunması
Yerel yönetimler kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirlenmiş olan özerk yönetim ilkelerine uymanın sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurma hakkına sahip olacaklardır.

Dolayısıyla, özünde kesin olarak bir yönetsel (idari) işlem olan 3 BŞB başkanının  önlem olarak görevden uzaklaştırılması ve yerlerine ilgili il valilerinin kayyım  atanması işlemlerine karşı Yönetsel yargıda (yerel İdare Mahkemeleri / Danıştay), kararın tebliğini izleyen 60 günlük hak düşürücü zamanaşımı süresi bitmeden yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açılabileceğini bir kez daha yineleyelim. Savunmada Anayasa’nın ilgili maddesinin (127/4), yine Anayasanın md. 90/son korumasında olan Uluslararası Andlaşma hükümlerine -somut olayda AYYÖŞ- aykırı yorumlanamayacağı ileri sürülebilir. İçişleri Bakanlığının işlem gerekçesi olarak ileri sürdüğü;

“…Bakanlığımızca terör örgütleri ile iltisak-irtibatı olan, terör örgütlerine destek verdikleri yönünde tespit ve deliller bulunan belediye başkanları Anayasanın 127 nci maddesi ve 5393 sayılı Belediye Kanununun 47 nci maddesine istinaden görevden uzaklaştırılmış, yerlerine Belediye Kanununun 45 inci maddesi uyarınca belediye başkan vekilleri görevlendirilmiştir.”

5393 sayılı Belediye Yasasının 47 nci ve 45 inci maddelerinin, Anayasa md. 90/son güvencesinde olan AYYÖŞ hükümleri karşısında, yönetsel yargıda açılacak davalar sırasında Anayasaya aykırı oldukları ileri sürülerek iptallerinin istenebileceği de açıktır (Anayasa md. 152)

******
Öte yandan, 31.8.2019 günü partisinin Diyarbakır örgütünü ziyareti sırasında, İstanbul BŞB Başkanı E. İmamoğlu’nun sözleri oldukça uyarıcıdır :

“Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanması ne yazık ki gaflet ve dalalettir. Böyle bir ülkede, kendi iradesini milletin iradesinden üstün görme gafletine düşenler, bunun bedelini sandıkta en ağır biçimde öder.”

Sarayın bu kararı ayrıca, AKP tarafından çok ağır sorunlara sürüklenen ülkemizde ciddi bir gündem değişikliği operasyonudur ve ağır biçimde kutuplaştırıcı hatta tahrik niteliğindedir ki; sağduyulu bir siyasal iktidarın asla başvurmaması beklenir, gerekirdi.. AKP hala gerilimden medet ummakta ve ne yazık ki 7 Haziran 2015  genel seçimini yitirmesi nedeniyle Erdoğan’ın 45 gün içinde hükümeti kurdurmaması, ülkemizde birdenbire terörün tırmandırılması, halkın terörize edilmesiyle, 1 Kasım 2015’te yinelenen seçimlerin her nasılsa AKP tarafından kazanılması süreci akıllara gelmektedir.

Sonuç olarak; şimdi 3 BŞB başkanının yargılanmalarının hızla, açık, saydam ve adil biçimde sürdürülmesi gerekir. Anayasa md. 127/4 “kesin hükme kadar” koşulu koymaktadır ki, bu durumda adli yargı için İstinaf ve / veya Yargıtay ile yönetsel yargıda Bölge İdare Mahkemesi / Danıştay’da kesin hükme ulaşılabilecektir. Bu süreç birkaç yıl sürerse, seçim dönemi olan 5 yıl tüketilmiş olacaktır ki, geciken adaletin hiçbir anlamı olmayacaktır.

AKP, anayasal sistemi zorlamaktan artık kaçınmalı, hukuk içinde kalmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 01 Eylül 2019, Tekirdağ

KAYYUM KARARLARI TÜRKİYE’de DEMOKRATİK DÜZENİ ORTADAN KALDIRACAK NİTELİKTEDİR

KAYYUM KARARLARI TÜRKİYE’de DEMOKRATİK DÜZENİ ORTADAN KALDIRACAK NİTELİKTEDİR

Basına ve kamuoyuna,

Bugün sabah saatlerinde Diyarbakır, Mardin ve Van illerindeki üç büyükşehir belediyesine atanan kayyumlar aracılığıyla demokrasinin en temel ilkeleri bir kez daha ayaklar altına alınmıştır. İçişleri Bakanlığının seçmen iradesini gasp eden bu kararı, siyasi iktidar tarafından makbul görülmeyen tüm muhalif belediyeler için ağır bir tehdit oluşturmaktadır. Çünkü bu karar, demokrasinin cılızlaştırılmış halini bile askıya alan siyasi bir karardır!

Demokrasi, halkın seçim yoluyla iktidarları belirleyebileceğini güvence altına alan bir yönetim biçimidir. Yerel yönetimler Türkiye’de demokrasinin ana damarlardır. 31 Mart seçimleri sonrası Yüksek Seçim Kurulu tarafından İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı ile Diyarbakır’ın Bağlar, Van’ın Tuşba, Edremit ve Çaldıran ilçelerinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından adaylıkları onaylanmış olup halk tarafından seçilen başkanların yerine ikinci gelen partinin adaylarının atanmasının ardından bugün alınan kayyum kararları Türkiye’de demokratik düzeni ortadan kaldıracak niteliktedir.

Mülkiyeliler Birliği olarak belirtmek isteriz ki; seçilmiş belediye başkanlarının hızla görevlerine iade edilmesi ve bu uygulamaya son verilmesi siyasal yaşamımız için yaşamsal önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki, acil ihtiyacımız güçlü bir demokrasidir. Demokrasinin güçlenebilmesi ise eşitlikçi, özgürlükçü, adil ve barışçıl bir yaşamın var edilebilmesiyle mümkündür.

Saygılarımızla. 19.08.2019

Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu

 

Döviz açığı ulusal gelirin yarısını aştı ve RTE’nin TCMB’na Çatmasının Arka Yüzü


RTE’nin TCMB’na Çatmasının Arka Yüzü

Döviz açığı ulusal gelirin yarısını aştı!

Türkiye’nin döviz varlıkları Kasım ayında 2014 yıl başına göre %3.9 arttı. Yükümlülüklerdeki artış da %8.6 oldu.
Böylece döviz açığı 438.1 milyar dolara çıktı ve
ulusal gelirin %54.7’sine ulaştı.

TÜRKİYE Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2014 Kasım sonu itibarıyla Türkiye’nin uluslararası yatırım pozisyonu (UYP) verilerini açıkladı.

Buna göre, Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, 2014 Kasım ayı itibariyle bir önceki yıl sonuna göre, % 3.9 artarak 234.9 milyar dolara ulaştı. Aynı dönemde yükümlülükleri ise %8.6 artışla 672.9 milyar $ olarak gerçekleşti.

AÇIK %11 ARTTI

Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net uluslararası yatırım pozisyonu 2013 yıl sonunda 393.5 milyar $ açık vermişken 2014 yılı Kasım sonunda bu açık, 438.1 milyar dolara çıktı. Böylece açık 11 ayda %11.3 artış gösterdi.

Türkiye ekonomisinin 2014 yılında %3 oranında büyüdüğü tahmin ediliyor. Dolar kurundaki gelişmeler ve TÜİK tarafından açıklanan ilk 9 aya ilişkin dolar temelli ulusal gelir rakamlarına baktığımızda, Mart ayında açıklanması beklenen ulusal gelir 800 milyar $ dolayında olarak gerçekleşecek. Buna göre 438 milyar doları aşan döviz açığı ülkemizin toplam ulusal gelirinin %54.7’sine ulaşmış durumda.

MEVDUATLAR AZALDI

Açıklanan rakamlardaki varlıklar alt kalemleri incelendiğinde, rezerv varlıklar kalemi
2013 yıl sonuna göre 2.4 milyar $ artışla 133.4 milyar dolara çıkarken,
öbür yatırımlar kalemi 445 milyon $ azalışla 59.9 milyar dolara geriledi.

Öbür yatırımlar alt kalemlerinden bankaların yabancı para ve Türk lirası cinsinden efektif ve mevduatları, 2013 yıl sonuna göre yüzde 6.3 azalışla 21.8 milyar dolar oldu.

YATIRIMLARDA ARTIŞ VAR

Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde de, Kasım 2014 itibarıyla, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle
2013 yıl sonuna göre %15.6 artışla 172.9 milyar dolara yükseldi. Portföy yatırımları
Kasım 2014 itibarıyla, 2013 yıl sonuna göre 29.1 milyar $ artış gösterdi.

Yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2013 yıl sonuna göre %25 artışla 65.4 milyar dolara çıktı. Borç senetleri alt kalemleri olan yurt dışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku %3.9 artışla 54.1 milyar dolara, Hazine’nin tahvil stoku (yurt içi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise %1.8 artışla 38.5 milyar dolara çıktı.

MERKEZ’DE HESAP KAPATILDI

Aynı dönemde, öbür yatırımlar 2013 yıl sonuna göre 928 milyon $ artış gösterdi.
Kasım 2014 itibarıyla, diğer yatırımlar altında yer alan yurt dışında yerleşik
Türk vatandaşlarının Merkez Bankasındaki kredi mektuplu döviz tevdiat hesapları
2013 yıl sonuna göre %49.7 oranında azalışla 2.6 milyar dolara geriledi.
Bu durum genelde gurbetçi yurttaşların daha önce Merkez Bankasında tuttukları
döviz mevduatlarını özel bankalara yatırmasından kaynaklanıyor.

BORÇ ARTIŞI SÜRDÜ

Öte yandan söz konusu dönemde, yurt dışı yerleşiklerin yurt içi yerleşik bankalardaki
yabancı para mevduatı, 2013 yıl sonuna göre %2.9 azalışla 35.8 milyar $ olurken,
TL mevduatı da %21 artışla 13.4 milyar $ oldu. Bankaların toplam kredi stoku %9.3 artışla 94.7 milyar $ olurken, diğer sektörlerin toplam kredi stoku ise %2.4 azalarak 93.8 milyar $ düzeyinde gerçekleşti.

Buna göre, Türkiye’nin döviz açığındaki artışta özel sektörün borç artışı etkili oldu.

=======================================

Dostlar,

Gerek ülkemizin gerekse dünyanın ekonomik göstergeleri hiç ama hiç iç açıcı değil.
Davos’taki çırpınmalar (!) anlamlı çözümler üretemiyor.
2007’de başlayan küresel ekonomik bunalım 8. yılına girerek bir rekor kırdı.
Daha önceki periyodik ekonomik bunalım dönemleri hem yatay hem de dikey boyutlarda
bunca bunaltıcı olmamıştı. Kapitalizmin onmaz hastalığının ürünü bu bunalımlar, yapısal!

Küresel kapitalizm, sonuna dek tüm kartlarını oynama kararlılığında anlaşılan.
Gidebildiği yer dek.. Bölgesel, denetimli sıcak savaşlar dahil..
YoksullaşTIRma, işsizlik, küresel gelir dağılımında bozulma akıl almaz bir biçimde,
üstelik hızla sürüyor.. Son verilerle dünya nüfusunun en varlıklı %1’i yani 73 milyon
süper elit
, küresel gelirin (>72 trilyon $) yarısına el koyuyor.
Dolar / Avro milyarderlerinin hem sayısı artıyor hem sahip oldukları servet büyüyor..

Davos’ta küresel firavunlar bu vahşi sömürünün nasıl durdurulacağını değil,
nasıl sürdürülebileceğini irdeliyor kapalı kapılar ardında.

12. CB – Yarıbaşkan Bay RTE, her türlü devlet terbiyesini ve nezaketini ayaklar altına alarak, yasa gereği özerk olması gereken TCMB’na çok ağır biçimde saldırıyor ve
“.. uyarılardan nasibinin almamış görünüyor..” diye dehşet veren bir tümce kuruyor..
Yetki sınırlarını da aşıyor bu arada. Bu sözlerin ardından Dolar 2.27 – 2.28 TL’den
2.38 TL üstüne fırlıyor. 10 kuruş pahalanmak ne demek??

10 krş / 2,27 TL = % 4,5 devalüasyon demek!..

Peki yetkililer bu sözlerinin nereye varacağını hesaplayamaz mı,
hesaplamak zorunda değil mi?

“Öfkeli 1 kısa azar tümcesi”, 1 günde yaklaşık % 4,5 devalüasyon getirdi.
Devalüasyon yoksullaşma demektir, enflasyon demektir, halkın cebinden çalma demektir.
İktisat okumuş bay RTE ve danışmanları kendisini uyarmamış olabilir mi??

*****
Kim yüksek faizden yana olabilir ki?

Ama 12 yıldır AKP, yüksek faiz – düşük kur ile ülkeyi muazzam borca boğup
sanal bir iyileşme yanılsaması sağlamadı  mı? Şimdi ne değişti?
Hem İslam dininde faiz haram değil mi?
Bay RTE bunu dillendirebilir mi, bu bağlamda “faizsiz bir ekonomik düzen” önerebilir mi?
Hadi canım sen de.. Dostlar alışverişte görsün..
TCMB faiz oranını yarım puan değil de 1 puan+ düşürmeliymiş..
%4,5 devalüasyon ülkemizin toplam 400 milyar Doları aşan dış borçlarını bu oranda büyüttü. Yani Bay RTE’nin o sorumsuz (?!!?) tümcesinin bedeli 400 x % 4,5 = 18 milyar $ olmuştur.

Ayrıca 260 milyar $ dolayındaki dışalımımızı (ithalatımızı) yine % 4,5 oranında pahalılaştırmıştır; 260 x % 4,5 = 11,7 milyar $.

Dışsatımımız aynı oranda ucuzlatılmıştır; 160 milyar $ x % 4,5 = 7,2 milyar $..

Bu arada Bay RTE’nin bu yönde bir açıklama yapacağını öngören, açıklamanı sızdırıldığı kesimler (insider traders) Dolar alımı yaparak, 1 gecede servetlerine % 4,5 değer katmışlardır. Bay RTE, bu sorumsuz (!?) demeciyle “birilerine” 1 günde %4,5 faiz ödetmiştir ulusal servetten, garip – gurebadan… Bunların bir bölümü vakıflar, AKP’ye zoraki – koşullu bağışlar ve cemaatler üzerinden; yoksullaştırılan kitlelere aktarılarak, üstüne üstlük
politik avantaja dönüştürülmeye çalışılacaktır hiç kuşku yok. Doğrusu yaman plan, pes!

Bu 3 görünür kalemi toplarsanız, 36,9 milyar $ gibi muazzam bir “doğrudan” maliyet bulursunuz. 2014 için toplam ulusal gelir 800 milyar $ denirse, o tutarın yaklaşık %5’i!
Yandaşlara aktarılan haksız rantın yaratacağı yoksullaşma ve gelir dağılımının daha da bozulması cabası.. Yandaşların 100 milyar $ bir portföyü olsa, bir günde 4,5 milyar $ avanta kazanım demektir. Bu, faizden de beter bir spekülatif ve “külliyen haram” aktarım / gasp
değil midir??

Müslümanlıkta, İslamiyette, Kuran’da, ahlakta, hukukta yeri var mıdır??
Hiçbirinde olmadığına göre (!?) nerede vardır?

  • AKP’nin kutsal kırmızı kitabında vardır;

  • Türkiye bir Dar-ül Harp Alanıdır ve şeriat düzeni kurulana dek her şey ama her şey mübahtır!

*****

Dostlar; bu dehşet verici bir durumdur..

Ülke kravatlı mollaların demir pençesi altında inin inim inlemektedir.

Bu durum sürdürülemez..

Tüm bunları ülkesini – halkını seven, yurtsever ve sorumlu bir yönetici yapabilir mi?

Yapıyorsa bu davranışlara ne ad verilecektir?
Nasıl durdurulacaktır? Kim/ kimler engelleyecektir?

Ensenizde bol sıfırlı maddi – manevi tazminat davası ile durup dururken hakaret suçlaması ile hapis cezası açılması tehdidi Demokles’in kılıcı gibi tutulurken daha öte hangi sözcükler kullanılabilir ki??

TBMM’deki muhalefet partileri bu ciddi sorunun üzerine eğilmelidir, hem de hızla!

Sevgi ve saygıyla.
23.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?


ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ?
 


Dostlar
,

AKP iktidarı ülkemizi yozlaştırarak dönüştürmeyi sürdürüyor..
İnat, ısrar ve kararlılıkla..
Geri dönüştürülmemek üzere koyu bir totaliter rejim adım adım inşa ediliyor.

Yaşamın hemen her alanına sistematik olarak el atarak..

Yasamayı bir Noter dönüştürerek..
Anaysal suç işleyerek, erkler ayrımını ortadan kaldırarak..
İstediği her düzenlemeyi dilerse “yasa” olarak TBMM’den mutlak çoğunluğuyla çıkarıyor. Biçimsel hukuk bakımından da uyulmasını istiyor, bizleri bağlıyor.
Beğenmezse hemen değiştiriyor ya da çiğniyor..
Kamu İhale Yasası 100’den (yüz!) çok kez değiştirildi örneğin..
Meşruiyet diye bir kaygıları asla yok.

Açık söyleyelim :

  • Ülke dar-ül harp alanı olarak görülüyor ve “kutsal cihat” (!) ile
    kale kale düşürülerek teslim alınıyor; Hedef 2023!
    Bu bilinç kuşatması ile her türlü yolsuzluk bile halka yutturuluyor..

Ülkemiz tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor..
Ülke ayakta ama polis devleti de tüm ceberrutluğuyla, direnen insanımızın üstüne sürülüyor. Hükümet şiddeti gözükara, çok sayıda adam öldürme pahasına bilerek sürdürülüyor; toplum gözdağı ile korkutularak baskılanmaya çalışılıyor.

Örnekler öyle çok ki..
Son bir tanesi de Ekonomik ve Sosyal Konsey..

Bu kurumun yasasında son derece tehlikeli, geriye giden ve kesinlikle anti-demokratik değişiklikler tasarlanıyor. Sözde 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylaması ile
Anayasanın 26 maddesi “toptan” değiştirildi ve bu Kurum (ESK) Anayasa’ya alındı.

Bu dönemde 1’den çok sendikaya üyelik hakkı tuzağı da ustaca (….?!) kuruldu ve
“ileri demokrasi” (!?) diye sunularak eğitimsiz halk yığınları aldatıldı. Satılık – kiralık sözde uzmanlar kalem oynatarak bu ilkel düzenlemeyi de ileri bir hak olarak sunma utanmazlığını sergilediler. Süreç içinde emek sendikaları ufalandı, hükümet yanlısı
HAK İŞ büyütüldü ve DİSK‘ten daha çok üye sahibi 2. büyük konfederasyon yapıldı.

Memur sendikalarına (!) toplu sözleşme ve grev hakkı gene verilmedi bu kapsamlı anayasa değişikliği ile. Hükümetle memur sendikalarının –siz toplu sözleşme ve
grev hakkı olmayan örgüte sendika diyebiliyorsanız!
– ücretler, sosyal haklar… görüşmeleri hep tıklandı ve son sözü Hükümet ağırlıklı ESK, AKP hükümetlerinin öngördüğü biçimde “kesin” olarak sonlandırdı (Anayasa md. 166).

Şimdi, bu yapısıyla gerçekte tümüyle hükümet güdümünde olmasına karşın,
bu da AKP iktidarına yetmiyor ve ipleri daha da sıkılaştırarak eline almak istiyor.

Gerisini Sn. Prof. Oğuz Oyan ustalıkla açıklıyor..

Bu tehlikeli girişimin mut-la-ka durdurulması gerek..

  • AKP AİHM kararlarını da dinlemiyor..
    (Örn. son AİHM kararı zorunlu din derslerinin kaldırılması..)

Böyle giderse, Avrupa Konseyi başta olmak üzere Batı ile kurumsal – hukuksal bağlarımız kesilecek ve Türkiye yalnızlık içinde Ortadoğu’da olabildiğince yeşil bir
şeriat kuşağına itilecek.. Federe bir İslam Devleti çatısı altında.. Suudi Arabistan’a benzer, bu coğrafyada emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğin yapma karşılığında
ölene dek onlarca yıl iktidarda kalma / tutulma pazarlığı karşılığında
işbirlikçi siyasal kadrolar eliyle karanlığa sürükleniş..

Yüce ATATÜRK‘ün Cumhuriyet tasarımı asla bu değildi..
Çağdaş uygarlık düzeyinin üstü idi..
Değil ki çağdışı şeriatçı Ortadoğu rejimlerinin mide bulandıran bir versiyonu!

Cumhuriyet kuşakları bu lanetli kuşatmayı yaracaklardır;
bundan hiç ama hiç kuşku yok!

Sevgi ve saygı ile.
03 Aralık 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

================================================

ESK TASARISI : BOŞA KÜREK Mİ? 

portresi_CHP'li

 

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
İzmir Mv. (CHP)

 

 

Bugünlerde Meclis komisyonlarında görüşülen “Ekonomik ve Sosyal Konseyin (ESK’nın) Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı”, hazırlanış koşulları ve içeriği bakımından mevcut düzenlemeyi aratacak gözükmektedir.

UYDURMA GEREKÇELER 

Tasarının gerekçesi, yürürlükteki 4641 sayılı yasanın “hem etkin çalışma için gerekli fonksiyonel yapıyı sağlayamadığı hem de toplumun tüm kesimlerini içermediğini” ileri sürmekte ve “bu durum, Konseyin temel amacı olan sosyal diyalog fonksiyonunun aksamasına neden olmakta ve Avrupa Komisyonu’nca eleştiri konusu yapılmaktadır.” demektedir. Bu gerekçe tümüyle temelsizdir.

Bir kere, 12 yıldır tek başına iktidarda olan bir Hükümetin, istediği şekilde değiştirebileceği bir yasayı mazeret olarak öne sürmesi kabul edilemez. Kaldı ki, yürürlükteki yasa Başbakana istediği kadar STK temsilcisini Konseye dahil etme yetkisini verdiği için de bu gerekçenin altı boştur.

İkincisi, yasayı düzenli işletmeye teşebbüs bile etmeden işlemediğine hükmedilemez. Sorunun daha çok bir siyasal niyet ve irade sorunu olduğu, ESK’nın bir yasal dayanağa sahip olmadığı dönemlerde bile daha sık toplanmış olmasından bellidir. 1995’te bir Başbakanlık Genelgesiyle kurulan ESK, 1995-2001 arasında tam 12 kez toplanırken, 2001’de çıkarılan 4641 sayılı yasadan sonra yani 12 yıllık AKP döneminde yalnızca 8 kez toplanabilmiş ve 5 Şubat 2009’den sonra ise hiç toplanmamıştır. Daha vahimi, 12 Eylül 2010 referandum aldatmacasıyla bir anayasal kurum haline getirilen ESK, bu tarihten sonra hiç çağrılmamıştır. AB eleştirilerinin merkezinde de bu vardır.

GERÇEK GEREKÇELER 

AKP’nin ESK mekanizmasını işletmemesinin gerçek gerekçelerini, bilinçli siyasal tercihleri bağlamında değerlendirmek doğru olur:

Birincisi, ESK’nın AKP döneminde çalıştırılmamasının asıl gerekçesini, Hükümetin kendi iktidarını hiçbir kurumsal güçle paylaşmama niyetlerinde aramak gerekir.

İkincisi, AKP iktidarı, yürürlükteki düzenlemenin içerdiği sosyal dengeleri ve kurumsal temsil edilişleri benimsememiştir. Nitekim yasadan farklı olarak tasarıda işçi ve işveren örgütleri ismen sayılmayarak kurumsal temsil güvencesine son verilmektedir. İktidar, çağırılacakları bir yönetmelikle belirleyecektir. Partizanlığın, siyasal kliantelizmin (AS: sözcük anlamıyla müştericilik, müşteri odaklılık) tepe yaptığı bir dönemde yönetmeliğe bırakılacak her yarı-mamul düzenleme, yeni keyfiliklere yol açacaktır. Yönetmeliğin hangi sürede çıkarılacağına ilişkin bir kayıt da yoktur.

Kritik bir konu da, 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun, ESK üyesi işçi konfederasyonlarına bağlı sendikalar için işkolu düzeyinde yetki koşulunu %3’ten %1’e düşürmesi; ayrıca, çerçeve sözleşme yapma yetkisini de münhasıran (AS: salt) ESK’da temsil edilen işçi ve işveren konfederasyonlarına üye işçi ve işveren sendikalarına tanımasıdır. Bu durumda Hükümet, ESK üyeliğini “Demokles’in kılıcı” gibi sendikaların tepesinde tutma, bunu bir cezalandırma/ödüllendirme aracı olarak kullanma olanağını ele geçirmektedir.

Üçüncüsü, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de varolan üçlü denge (İşçi-işveren-STK veya STK yerine Hükümet) bu tasarıyla ortadan kaldırılmaktadır. ESK’yı STK’larla kalabalıklaştırarak temsili artırdığını iddia eden Hükümet, aslında işçi/memur ve işverenin temsil oranını düşürmekte ve Avrupa ESK uygulamasına uyumsuz bir yapı oluşturmaktadır. Bu, eldeki duruma göre bile bir geriye gidiştir ve etkisi emek kesimleri açısından daha belirgin olacaktır; çünkü sermaye örgütleri sistemde baskı aracı olarak her zaman ağırlıklıdır; AKP iktidarıyla ideolojik yakınlık kuranlar açısından daha da belirleyici olmak üzere…

Dördüncüsü, Konsey’in görev ve yetkilerinin tasarıyla önemli ölçüde budanması; özellikle de çalışma kurulları oluşturma yetkisinin, kimi yasa tasarıları ve kalkınma planı ile yıllık programların hazırlanması sırasında görüş bildirme yetkisinin kaldırılması, iktidarın sistem içinde sürekliliği olacak bir danışma-diyalog yapısıyla yetki paylaşmaktan özenle kaçınmak istediğini göstermektedir. Nitekim, bu sözde diyalog tasarısını hazırlanırken bile sosyal tarafların görüş ve önerileri dikkate alınmamıştır.***

Sonuç olarak, bugünkü girişim, içerde sosyal taraflarla bir diyalog arayışından ziyade, genel seçimler öncesinde AB görüşmelerinde yeni fasıllar açılmasına yönelik taktik bir göz boyama çabasının parçası gibi gözükmektedir. Ama çok iyi biliyoruz ki; totaliterleşen iktidarlar, her düzenlemeyi, kendi çıkardıkları kısıtlayıcı yasalar dahil, giderek bir ayakbağı olarak görme eğilimine girerler. (Cumhuriyet, 03.12.14)

ERMENİ SOYKIRIMI : EMPERYALİST İFTİRA..

Dostlar,

3 Mayıs 2013 günü, CHP Altındağ İlçe Başkanlığı binasında bir görsel konferansımız olmuştu. Konu aşağıdaki gibi belirlenmişti :

ERMENİ SOYKIRIMI : EMPERYALİST İFTİRA..

CHP Altındağ İlçe Başkanı Sayın Av. Ozan VURAL, zarafetle toplantıyı düzenlemiş,
mütevazi salon dolmuştu. Gerçi 24 Nisanı bir hafta geçirmiştik ama maalesef
“konu” hala yapay olarak güncel tutulmaktaydı. 24 Nisan 1915, her yıl,
ülkemizin ensesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktaydı.

Öte yandan sözde soykırımın 100. yılına 2 yıl kalmıştı ve Diaspora
“bu kadim sorunu” artık hal’etmek kararında idi!

Türkiye önce bu emperyalist koronun mide bulandıran iftirasını “Tanıyacak”;
ardında öbür 2 T gelecekti.

1. Tanıma
2. Tazminat
3. Toprak istemi..

Ermenilerin ünlü “3 T Formülü” bu idi..

85 yansıdan oluşan kapsamlı sunumumuz yaklaşık 1,5 saat sürdü.
Ardından soru ve katkılarla yarım saatı aşan bir tartışma bölümü de oldu.
Sunu kamera ile kaydedildi. Sanırız İlçe Başkanlığından elde edilebilir.
(Biraz gecikme ile sitemizde sizlerle de paylaşmak istiyoruz.)

Yansıları izlemek, indirmek, arşivlemek ve de özellikle paylaşmak – yaymak için
lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Ermeni_Soykirimi_Emperyalist_iftira_Altindag_CHP

Sevgi ve saygı ile.
20.5.2013, Ankara

Sevgi ve saygı ile.
20.5.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net