Asgari ücret için düzenleme şart

Asgari ücret için düzenleme şart


Dostlar,

Bu gün, 14 Şubat 2021 Pazar günü, BİRGÜN Gazetesi Pazar ekinde tam sayfa bir değerlendirme yayınlandı.

Konu başlıktaki gibi.

TURK-İŞ, DİSK Genel Başkanlar ile saygın ekonomi hocalarının son derece yerinde belirleme ve önerileri yer almakta.

Örn. Prof. Dr. Aziz Konukman‘ın şu sözleri ne denli yerinde:

  • “..2021 bütçesinde sermaye kesimine 230,8 milyar lira vergi muafiyeti (AS : bağışıklığı) tanınması öngörülüyor. Böylece 2021 için öngörülen vergi gelirinin %25’inden vazgeçiliyor. Sen sermayeden alacağın 230,8 milyarlık vergiden
    vazgeçeceksin, sonra asgari ücretin vergi dışı bırakılması talebine karşı çıkacaksın.
    Bu kabul edilebilir değil.”

Tam sayfa görüntülemek ve okumak için lütfen tıklayınız : 20210214BRGN11

Sevgi ve saygı ile. 14 Şubat 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

Esnek çalışmaya dönük düzenlemeler geri çekilmelidir

DİSK, Türk-İş ve Hak-İş’ten ortak açıklama: Esnek çalışmaya dönük düzenlemeler geri çekilmelidir

 TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK’TEN ORTAK AÇIKLAMA:

(03 Kasım 2020)

  • “ESNEK ÇALIŞMAYA DÖNÜK DÜZENLEMELER GERİ ÇEKİLMELİDİR”

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak TBMM gündeminde olan torba yasa teklifinin çalışma hayatına ilişkin düzenlemelerinden duyduğumuz ortak kaygıyı ve teklifin yaratacağı sakıncaları kamuoyu ile paylaşıyor ve teklifin İş Hukukuna esneklik getiren hükümlerinin TBMM gündeminden geri çekilmesini talep ediyoruz.

Kanun Teklifiyle belirli süreli iş sözleşmesinin kapsamının genişletilmesi ve yaygınlaştırılması söz konusudur. Belirli süreli sözleşme ile çalışan işçiler, kıdem ve ihbar tazminatı ile iş güvencesi (işe iade davası) hükümlerinden yararlanamadığından bu düzenlemeyi son derece sakıncalı buluyoruz.

25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamaları büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Yaşa bağlı olarak getirilecek bu düzenleme çalışanlar arasında ayrıma yol açacaktır. Çalışma düzeni ve sosyal adaletin bozulmasına neden olacaktır. Ülkemizde belirsiz süreli iş sözleşmesi esasına dayalı olarak düzenlenen iş hukuku düzeninin alt üst olmasına yol açacaktır. Ayrıca yaşa bağlı olarak getirilen bu ayrım Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Kanun Teklifinde 25 yaş altında olup 10 günden az çalışma günü olan çalışanlara yönelik bir düzenleme yer almaktadır. Bu teklifle, 25 yaş altındaki işçilerin uzun vadeli sigorta kollarına ilişkin ödemelerinin yapılması yükümlülüğü ortadan kaldırılmaktadır. Bu teklif çalışanların işsizlik, malullük, yaşlılık, ölüm, iş kazası, meslek hastalığı ve analık gibi hayati öneme sahip haklardan yararlanmasını ortadan kaldıracaktır. Bu düzenlemeyi özellikle sosyal güvenlik hakkı açısından sakıncalı buluyoruz. Yaşa ve çalışma biçimine bağlı olarak sosyal güvenlik haklarından mahrumiyet getirecek bu düzenlemenin de Anayasanın eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı hükümleriyle çeliştiğini düşünüyoruz.

Torba kanun teklifinde kısmi çalışmanın yaygınlaştırması amaçlanmıştır. Kısmi çalışma yaşlılık aylığı, malullük aylığı, işsizlik ödeneğine hak kazanma gibi pek çok konuda ciddi hak kayıpları yaratacağı için bu düzenlemeyi sakıncalı buluyoruz.

Üç işçi konfederasyonu olarak işçilerin başta kıdem tazminatı ve sosyal güvenlik hakları olmak üzere Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış haklarına zarar vereceğini düşündüğümüz bu teklifin geri çekilmesini talep ediyoruz. Ülkemizin küresel salgın ve deprem felaketiyle uğraştığı ve yaralarını sarmaya çalıştığı bu zor günlerde, çalışanları büyük endişelere sevk eden ve hak kayıpları yaratacak bu teklifin TBMM gündeminden geri çekilmesi bütün çalışanların ortak arzusudur. TBMM’deki bütün siyasi partileri bu konuda sağduyulu davranmaya ve işçilerin sesine ve arzusuna kulak vermeye çağırıyoruz.

Üç işçi konfederasyonu olarak bu konuda ısrarlı olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak, çalışma hayatının sorunlarıyla ilgili düşünülen düzenlemelerin ülkemizde uzun bir geçmişi olan sosyal diyalog mekanizmaları kullanılarak ele alınmasından yana olduğumuzun bir kez daha altını çiziyoruz.

KAMUOYUNA SAYGIYLA ARZ OLUNUR.

TÜRK-İŞ Genel Başkanı         HAK-İŞ Genel Başkanı           DİSK Genel Başkanı

Ergün ATALAY                           Mahmut ARSLAN                   Arzu ÇERKEZOĞLU

Cin şişeye sığmıyor

Cin şişeye sığmıyor

Erinç YELDAN
Cumhuriyet, 17 Haziran 2020

Geçen hafta içinde TÜİK 2020 Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) şubat-mart-nisan ayları ortalaması sonuçlarını açıkladı. Buna göre işsizlik oranı 0.9 puanlık azalış ile % 13.2 düzeyinde gerçekleşti. TÜİK’in resmi verileri Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısının 2020 Mart döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 573 bin kişi azalarak 3 milyon 971 bin kişiye gerilemiş olduğunu dile getirmekteydi.

Resmi verilerde paylaşılan işsizlik oranı ve sayısı, Covid-19’un yarattığı depremi yansıtmamaktadır.

Ancak sözlerimize devam etmeden önce, 13 Mayıs tarihli yazımızda da özetlediğimiz üzere, resmi istatistiklerde geçen “işsiz” tanımını anımsamamızda yarar var. TÜİK uluslararası düzeyde kabul alınan biçimiyle, işsiz nüfusu şu şekilde tanımlıyor: “Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan (kâr karşılığı, yevmiyeli, ücretli ya da ücretsiz olarak hiçbir işte çalışmamış ve böyle bir iş ile bağlantısı da olmayan) kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki fertler işsiz nüfusa dahildirler.”

Dolayısıyla, işsiz sayılmak için iş arıyor ve işbaşı yapmaya hazır olmak gerekiyor. İş aramaktan vazgeçen ve işgücüne katılmayan nüfus “işsiz” tanımına dahil değil. Böylelikle TÜİK’in yöntemine göre, kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği alan işçiler iş aramadıkları için işsiz kapsamında sayılmamaktadır. Ancak, İŞKUR verileri bugüne değin 3.5 milyon işçi için kısa çalışma ödeneği başvurusu yapıldığını ve 1 milyona yakın işçinin de ücretsiz izin ödeneği almakta olduğunu belgeliyor. Dolayısıyla bu tanımlar dahilinde hesaplanan işsizlik verileri, krizin istihdam ve iş kaybına yönelik olumsuz etkilerini doğru olarak yansıtamamaktadır.

Nitekim, DİSK Araştırma Dairesi Haziran 2020 İstihdam Raporu’nda TÜİK verilerinde istihdamın Mart 2019’dan bu yana 1 milyon 662 bin azalmış olduğunun altını çizmektedir. Ancak bunun da ötesinde DİSK araştırmacıları ILO tarafından kullanılan eşdeğer tam zamanlı istihdam kaybı yönetimi aracılığıyla Covid-19 döneminde yaşanan istihdam kaybını daha açık ve kapsamlı olarak hesaplamaktadır. DİSK’in, ILO metodolojisinden yararlanarak “geniş tanımlı işsizlik” kavramı altında hesaplamış olduğu verilere göre Covid-19 nedeniyle meydana gelen eşdeğer iş kaybı 5.6 milyon olarak gerçekleşmiştir.

Bu arada Mart 2019’a görece, revize edilmiş geniş tanımlı işsiz sayısı (tam zamanlı istihdam kaybı dahil) 13 milyon 385 bine yükselmiş durumdadır. 33 milyon 966 bin olarak kabul edilen geniş işgücüne göre hesaplandığında, geniş tanımlı işsizlik (istihdam kaybı dahil) oranının %39’a ulaştığı görülecektir.”
***
Diğer yandan, Cumhurbaşkanlık Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nca (SBB) TÜİK’ten derlenmiş olan veriler, üretim sektörlerinde yaşanan kayıpların boyutunu ortaya koyuyor. SBB verilerine göre nisan ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre toplam sanayi üretimi %31.4, imalat sanayii ise %33.2 daralma göstermiştir. Sanayi sektörlerindeki gerileme, ara mallarında %27.8; yatırım mallarında % 42.5; dayanıklı tüketim mallarında ise %49.3’e ulaşmıştır.

  • Türkiye, aynı bundan önce 2009 küresel finans krizinin yansımalarında da olduğu üzere, dünya ölçeğinde Covid-19 krizinden en derin olarak etkilenen ekonomiler arasındadır.

Bu olgu Türkiye ekonomisinin yıllardır uğratılmış olduğu neoliberal tahribatın ve kırılganlığın doğrudan sonucudur.

  • Aksine tüm resmi söylemlere karşın, cin şişeye sığmamaktadır.

***
Not  : Covid-19 salgınının yaratmış olduğu ekonomik krizin işsizlik ve üretim tahribatının boyutları ODTÜ’den Profesör Ebru Voyvoda ile ulaşmış olduğumuz öngörülerle örtüşmektedir. Salgının ekonomik etkilerinin geniş ölçekli bir makro ekonomik modelleme ile incelendiği ve krize karşı geliştirilebilecek emek yanlısı ekonomi politikalarının daha geniş bir sunumunun yer aldığı rapora, Bilim Akademisi yayın organı Sarkaç sitesinden başvurulabilir:  https://sarkac.org/2020/06/ salgin-turkiye-ekonomisi-ve-gercekci-bir-kamu-politikasi-onerisi/  

DİSK: Mültecileri ticari meta haline getirmek insani bir yaklaşım değildir

DİSK

DİSK:
Mültecileri ticari meta haline getirmek insani bir yaklaşım değildir

Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu (DİSK), Türkiye’nin sığınmacılar için sınır kapılarını açmasının ardından yaşanan insani krizle ilgili “AB ve hükümet, mültecileri siyasi ve ekonomik pazarlık konusu yapmaktan vazgeçmeli.” dedi.

DİSK, yaptığı yazılı açıklamada sınırlara akın eden göçmenlerin yaşadığı zorluklara dikkat çekerek,

  • “AB ile Türkiye arasında yapılan anlaşma ve pazarlıklar mültecilerin insan olduğunu yok sayan, bir meta olarak gören zihniyetin ürünüdür.” ifadesini kullandı.

DİSK’in açıklaması şöyle: 

“Bu manzaranın sorumlusu elbette ki öncelikle bölgedeki nüfuz alanlarını genişletmek için iç savaşları kışkırtan emperyalist güçler ve onların işbirlikçileridir. Bölgede savaş politikalarından, akan kandan, yakılan yıkılan kentlerden, ülkelerden güç devşiren her kim varsa, burada yaşanan trajedinin sorumlusudur.

Mültecilerin yaşadığı büyük insani krizin en esaslı çözümü, emperyalizmin bölen-parçalayan politikalarını boşa çıkararak, bölge halklarının bir arada, barış içinde, kardeşçe yaşaması için çaba harcamaktan geçmektedir.

‘İNSANLIK TARİHİNDE KAPKARA LEKE’

Öte yandan, varolan savaş ve çatışma durumu sürerken yaşananlar, insanlık tarihinde kapkara bir leke olarak geçmiştir.

  • Öncelikle, mülteciler savaştan kaçan ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan insanlardır.

Dünyanın büyük bölümünün bir iki kuşaklık soy ağacında savaşlardan, yoksulluktan, şiddetten, çaresizlikten göç edenler bulunmaktadır.

  • Dünyada işçilerin önemli bir bölümü göçmenlerden ve mültecilerden oluşmaktadır.

Ancak göçe ve mültecilere ilişkin insanlığın kazanımı olan evrensel kabuller ve değerler son yıllarda ayaklar altına alınmaktadır.

Bugün hükümet, Suriye’deki gelişmeleri gerekçe göstererek sınırları kapatmaktan vazgeçtiğini duyurmuş, insanlar otobüslerle kıyılara ve sınır boylarına taşınmış, insan kaçakçıları açıktan medyaya röportaj verecek ölçüde kendilerini “özgür” hissetmiştir.

Bu durum utanç vericidir!

Karşılıklı anlaşmaya dayanmadan, tek yanlı olarak, tehlikeli yollarla insanları sınırı geçmeye teşvik edenler, denizlerin daha büyük bir mezarlığa dönüşmesinin vebalini de üstlenmişlerdir.

AB’nin mültecileri meta olarak gören yaklaşımı ne denli insanlık dışı ise, bebeklerin ve çocukların da aralarında olduğu mültecileri siyasal, askeri ve diplomatik destek almak adına şantaj malzemesi olarak kullanmaya kalkmak da insani bir yaklaşım değildir.

DİSK atılması gereken adımları ise şöyle sıraladı                 :

Yunanistan hükümetinin mültecilere yönelik saldırıları derhal son bulmalı, sınırlar açılmalı, AB ülkeleri mültecileri kabul etmeye ve entegrasyonlarına yönelik acil önlemler almalıdır.

-Türkiye’de kalan sığınmacıların entegrasyonu için önlemler alınmalı,
– Cenevre Sözleşmesi’ne konan çekince kaldırılarak mülteci statüsü tanınmalı,
ILO’nun “Göçmen İşçiler” hakkındaki 143 Sayılı Sözleşmesi onaylanarak gereği yerine getirilmelidir.

Son olarak da, insanların evlerine dönebilmeleri için bölgede savaşları, çatışmaları şiddetlendirecek politikalara son verilmeli, diyalog ve barış güçlendirilmelidir.

HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

HER YIL 6’DAN FAZLA SOMA

Recep Yılmaz
Mühendis

[Haber görseli]

Türkiye’de iş kazaları ve iş cinayetlerine bakış açısı birçok konuda olduğu gibi yine yalnızca sayısal veriler üzerinden ilerliyor.
Olayın arka planında yatan ideoloji, emek sermaye çelişkisi, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve yandaş sendika sistemi hep göz ardı ediliyor. Konu yalnızca işçilerin eğitimsizliği etrafında dönüyor.
Ana haber bültenlerinde ise sansasyonel bir yaralı ya da ölü sayısı yoksa iş kazalarının gündemde yeri bile yok. Son yaşanan Soma, Ermenek ve Torunlar facialarının bir müddet gündemde kalması ve ardından tekrar yaşanan suskunluk ve sorumsuzluk dönemi de buna örnek.

Cezasızlığın egemenliği

Örneğin bu ülkede 2018 yılında iş cinayetleri sonucunda 1923 işçi yaşamını yitirdi. Yani her yıl 6’dan fazla Soma katliamı yaşanıyor aslında.
Bu ülkede iş kazaları AKP ile başlamadı elbette ama taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve grev düşmanlığı bu dönemde en üst seviyeye yükseldi. Kıdem tazminatından bir fon yaratma arzusu bu dönemde yüksek sesle dile getirilebilir oldu. Esnek çalışma ve kamu eliyle 6 aylık, 9 aylık süreyle geçici çalışma bu iktidarın bir ürünü. 12 Eylül’ün sunduğu “dikensiz gül bahçesi” ile emek düşmanı neo-liberal uygulamaları hayata geçiren Özal’lı yıllar (ANAP) güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve özelleştirme dalgası için yeterince altyapı sağlamıştı zaten. 12 Eylül’ün ekonomik karakteri, başka bir yazının konusu olabilir. Ama bugün yaşananların karakterini dünde aramak yanlış olmasa gerek.
Asıl konuya dönersek 2002 yılında 872 olan işçi ölümü 2018’de 1923’e ulaştı. Ülke nüfusu %25, çalışan sayısı ise %40 artmış olmasına karşın iş cinayetleri 16 yılda %120 arttı.

  • Sendikalaşma oranlarına bakacak olursak;
  • 2002 öncesi %58 oranında olan sendikalaşma 2018’de %13 oranındadır. Ancak bunun yarısı toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptir.
  • Kamu dışında özel sektörde çalışan işçilerin ise yalnızca %5.5’i bir sendikaya üye.
  • İşçi ölümlerinin %98’inin sendikasız işyerlerinde yaşandığı gerçeği aslında çok şey anlatıyor.
  • Toplu iş sözleşmesi yoksa iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleri de yok demektir.

İş Güvenliği Yasası ile uygulanan İSG uzmanlığı ise düşsel (hayali) bir kavram olmaya devam ediyor. Uygulama neresinden tutulsa elinizde kalır. Cezasızlığın mutlak egemenliği sürdükçe bu iş, sorumluluğu birkaç ustabaşı işçiye veya mühendise yıkma girişiminden öteye gidemez.

Obez büyümenin nedeni

Sendikaların durumuna bakacak olursak; toplam 1 milyon 859 bin sendikalı işçiden 975 bini Türk-İş’e, 684 bini Hak-İş’e ve 171 bini DİSK’e üyedir. Toplam kayıtlı işçilerin yalnızca % 13’üdür.
İktidarın arka bahçesi görünümünde olan Hak-İş, 2002’de 306 bin üyeden bugün 684 bine yükselmiştir. Bu sayıda en büyük pay 315 bin üye sayısı ile AKP’li belediyelerde “örgütlü” Hizmet-İş Sendikası’na aittir.
Yine iktidarın güvenli kolları altında büyüyüp serpilen Memur-Sen ise 2002’de 41 bin olan üye sayısını bugün 1 milyona ulaştırmıştır. İki yılda bir izlenen toplusözleşme tiyatrosu ile sergiledikleri “performans” bu obez büyümenin asıl kaynağı olsa gerek.

Kâğıt üstünde

Son olarak yandaş sendikacılığın ve sarı sendikalarla kurulan ilişkilerin meyvelerini toplayan siyasal iktidar; sahte toplu iş sözleşmeleriyle iş güvencesi ve iş güvenliği olmayan ya da salt kâğıt üstünde olan bir alan yarattı. Ve en önemlisi esnek çalışmanın kayıtsız istihdamın yaygın olduğu bu güvencesiz çalışma ortamında sendika bürokratlarıyla birlikte dilediği gibi at oynatmaktadır.

  • Bunun sonucunda ise yeni Soma’ların yeni Ermenek’lerin yaşanılması maalesef kaçınılmazdır.

Bu düzenin sahiplerinin yapacağı tek şey ise ölenlerin arkasından timsah gözyaşları dökmek olacaktır.

Buna karşı işyeri tabanlı bir dayanışma ağı oluşturmak ve bürokratik gericilikten uzak bir örgütlenme yolu bu gidişatı tersine çevirebilir. (Cumhuriyet, 05.10.19)