TOBB Başkanı : Davalarda haksız çıkıyorduk…

[Haber görseli]

TOBB başkanı ‘engel kaldırmış’:
Davalarda haksız çıkıyorduk…

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Beşinci kez Türkiye Odalar Borsalar Birliği (TOBB) başkanı seçilen Rifat Hisarcıklıoğlu
“İş ve yatırım ortamı önündeki engelleri tespit edip hükümetimizle birlikte kaldırdık.” dedi.

2001’den bu yana TOBB Başkanlığını sürdüren Hisarcıklıoğlu, TOBB 74’üncü Genel Kurul konuşmasında istihdam maliyetlerinin düşürülmesini ve

  • iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının işveren lehine değiştirilmesini sağladıklarından

söz ederek;

“Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda işveren %99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık. Aylar, hatta yıllar süren davalar, artık günler-haftalar içinde çözülüyor. Bu vesileyle, bizlere her zaman destek olan sayın cumhurbaşkanımıza, başbakanımıza, bakanlarımıza ve Meclis’imize, bizimle birlikte çalışan, emek veren bürokratlarımıza, camiamız adına teşekkür ediyorum.” dedi.

‘Zorlaştırmayın, kolaylaştırın’

TOBB başkanı şöyle konuştu: “Kültürümüzde güzel bir söz var: ‘Zorlaştırmayın, kolaylaştırın.’
Biz de iş ve yatırım ortamı önündeki engelleri tespit edip, hükümetimizle birlikte kaldırdık.

  • En çok şikâyet ettiğimiz konu olan, istihdam maliyetlerinin düşürülmesini sağladık.
  • İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, KOBİ’lerimize büyük yükler getiriyordu, bunları kaldırttık.

Mesleki yeterlilik konusunda da hemen inisiyatif aldık. 81 ilde üyelerimize tehlikeli mesleklerde sınav ve belgelendirme hizmeti verdik.”

Arabuluculuk koşulu

‘Dava şartı olarak arabuluculuk’ kurumunu da ilk kez uygulamaya koyan kanuna göre, düzenlemede yer alan uyuşmazlıklarda dava açmadan önce arabulucuya başvurulması zorunlu kılınıyor. Bu kapsamda yasaya veya bireysel ya da toplu iş sözleşmesine dayanan işçi, işveren alacağı, tazminatı ve işe iade istemiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulması dava koşulu olarak aranacak. Arabulucuya başvurma zorunluluğu için alacak veya tazminat isteminin iş ilişkisinden kaynaklanması gerekecek.

İşçi kıdem, ihbar gibi tazminat ve fazla mesai, yıllık izin gibi ücret; işveren de alacak ve tazminat kalemleri için dava açmadan önce arabulucuya başvuracak.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/977131/TOBB_baskani__engel_kaldirmis___Davalarda_haksiz_cikiyorduk….html 17.5.18 -17.5.18, Cumhuriyet

================================================
Dostlar,

YEREL – KÜRESEL SERMAYENİN EMEK DÜŞMANLIĞI AYNI İLKELLİĞİYLE SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ??

Bu bağlamda yazılıp söylenecek öyle çok şey var ki..
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, ülkemizde öteden beri tartışılan İŞ KAZALARI – MESLEK HASTALIKLARI sorununa çözüm için adeta tepkisel olarak çıkarıldı. 30 Haziran 2012’de aşamalı olarak yürürlüğe kondu. Tüm çalışanlara düzenli iş sağlığı – güvenliği eğitimleri başlatıldı….

Sanayiden ya da değil tüm işyerlerinde ilke olarak İŞ SAĞLIĞI GÜVENLİĞİ / ÇALIŞAN SAĞLIĞI BİRİMLERİ oluşturulması hedeflendi. Kamu işyerleri de içinde olmak üzere. Ne var ki bu hüküm 3 kez ertelendi ve 2020 yılına ötelendi. Kurallar epey gevşetildi işveren yararına.. Dolayısıyla İş Sağlığı Güvenliği göstergelerimiz perişan!

Meslek hastalıklarına tanı konamıyor.. Örtük – saklanan salgın sürüyor.. En son 2016 verisiyle 597 meslek hastalığı tanısı elde. Oysa 29 milyonu bulan resmi istihdam için, uluslararası yazına (literatüre) göre yıllık en az binde 4 insidens (yeni tanı) hızı ile 116 bin meslek hastalığı tanısı konması bekleniyor!

İkinci temel gösterge İŞ KAZALARI.. Çalışma ve SG Bakanlığı ile gönüllü kuruluş İş Sağlığı – Güvenliği Meclisi (www.guvenlicalisma.org) farklı rakamlar veriyor. Doğallıkla anlaşılabileceği gibi Bakanlık hep “çok eksik” saptama yapıyor!? Adı geçen Meclis’in 2017 sonu verisi 2006 İŞ CİNAYETİ’dir! AKP’li 15,5 yılda 21 022 iş cinayeti!

  • Emekçiler, ağır “bildik” sömürüye ek olarak, devr-i post-modernitede (KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm çağında) sermayeye KAN ve CAN VERGİSİ ödemektedir! Çıplak gerçek bu-dur!

TOBB başkanı, “sermaye sınıfı” temsilcisi olarak “işini yapmakta“. Yüzünde gülücükler esiyor..
Ne var ki, emek örgütleri ülkemizde bölük – pörçüktür. Kayıt dışı istihdam en iyimser 1/3 düzeyinde iken, kayıt içi çalışanların yaklaşık %12’si sendikalıdır. TÜRK-İŞ, DİSK‘e ek olarak AKP döneminde HAK-İŞ‘in hormonlu olarak büyütüldüğü bildirilmektedir.. Gene de bu %12’nin yaklaşık yarısı toplu sözleşme yetkisi olan sendika üyeleridir. Bir başka anlatımla, 21. yy.’ın şafağında Türkiye’de emekçilerin (salt 4857 sayılı İş Yasası kapsamında olanlar!) %94-95’i emeklerinin karşılığını işverenle toplu pazarlığa, greve konu edinme olanağından yoksundur. Oysa işveren yüksek oranda ve monoblok, kaya gibi örgütlüdür; TİSK! Ayrıca, bay Hisarcıklıoğlu’nun 17 yıldır başkan olarak kazık çaktığı TOBB…

Türkiye işvereni, küresel sermaye ve taşeron siyasal iktidarlar elbirliği (ittifakı) ile yabanıl (vahşi) ve hızlı özelleştirmelerle ülkemizde geldiği yer, sağladığı “başarı” (!) ile övünebilir!

  • Çalışanların kan ve can vergisi ile EN ÇOK (MAKSİMUM) KÂR ve
    SERMAYE BİRİKİMİ’ne devam öyle mi?!

Sürdürülebilir mi? Hiç sanmıyoruz.. Maksimum kâr, yerini yeni bir uzlaşma ile “makul (reasonable) kâr” a bırakmak zorundadır.. 1760’lardan bu yana (1. Sanayi Devrimi) benzer birçok kırılma, dönüşüm örnekleri belleklerde ve tarihte kayıtlıdır.

İktidar ise iş cinayetlerini “.. bu işin fıtratında var..” diyerek en ilkel biçimde kabul ettirme, hatta meşrulaştırma çabasındadır. Başlıbaşına bu ilkel tutum, ülkemizdeki emekçi cinayetlerinin temel nedenidir! Oysa UN-ILO (Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Örgütü) verilerine göre

  • Meslek hastalıkları %100, iş kazaları ise en az %98 önlenebilir niteliktedir. 

Üstelik üretim maliyetlerinin %5’ini aşmayan harcamayla.
Üstelik, iş sağlığı – güvenliği giderlerinin işverence vergiden düşülmesi olanaklıyken..

Gerçekte ise işveren, söz konusu %5 maliyeti bütünüyle topluma yansıtmakta; ulusal kaynaklar verimsiz ve insancıl olmayan biçimde israf edilmektedir.

Öte yandan, ZORUNLU ARABULUCULUK dayatması Anayasaya açıkça aykırıdır!

Hak arama hürriyeti
Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir
.(1)
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

TOBB’un uzatmalı başkanı açıkça itiraf ediyor; iş davaları mahkemelerde %99 aleyhimize çıkıyor ve uzuyordu ama zorunlu arabuluculukla hem lehimize biti(rili)yor hem de tez elden sonuçlanıyor. 1 taşla 2 kuş vurmuş oluyor TOBB üyesi işverenler. Mahkemelerde yargıçları pek etkileyemediklerinden, arabulucuyu yönlendirmek daha kolaylarına geliyor. Olan emekçiye oluyor. Anayasal hakkı olan mahkemeler önünde hak arama özgürlüğü dolaylı olarak gasp edilmiş oluyor. TOBB başkanı, emekçilerden esirgenen – çalınan bu anayasal hak için iktidara teşekkür etmekte. Bizim yurdumuzun emekçisi iktidarın kendinden yana değil, sermayeden yana tutumlarını görebiliyor mu acaba?

Öte yandan, görülecek iş davalarında zorunlu arabuluculuk düzenlemesinin bir biçimde Anayasa Mahkemesi önüne götürülmesi yerinde olacaktır.. (götürülüp – götürülmediğini, sonucu bilmiyoruz??)

Ne yazık ki sermaye, günümüzde küresel ortaklıklarıyla dünden çok daha azgındır.
Siyasal iktidarları ciddi biçimde çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir.
Ancak 21. yy. insanını “dün” olduğu gibi sürgit ve vahşetle sömürmek artık olanaksızdır.

Sevgi ve saygı ile. 17 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TTB : Artık yeter! İşçi cinayetleri yaşansın istemiyoruz…

Artık yeter! İşçi cinayetleri yaşansın istemiyoruz…

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Cudi Dağı eteklerindeki kömür ocakları bölgesinde bulunan 3 nolu açık kömür ocağında meydana gelen göçükte 7 işçinin (AS: 8 oldu!) yaşamını yitirtmesiyle ilgili açıklama yaptı. İşçilerin yaşamını yitirmesinden duyulan üzüntünün dile getirildiği açıklamada, kârına kâr katmaya devam eden sermayeye ve sermayeden yana tavrı ile işçi cinayetlerine zemin hazırlayan, kaçak maden ocaklarının işletilmesine göz yuman siyasal iktidara tepki gösterildi. Açıklamada, “Yalnzca maden ocağını işletenler değil, denetimleri yapmayanlar, işçileri bu çalışma koşullarına mahkûm edenler de yargı önünde hesap vermeli; bu süreçten siyasi olarak sorumlu olanlar istifa etmelidir.” denildi. Açıklamanın tam metni aşağıdadır:

ARTIK YETER, İŞÇİ CİNAYETLERİ YAŞANSIN İSTEMİYORUZ!

17 Ekim 2019 günü Şırnak – Cizre karayolunun 20. kilometresinde Cudi Dağı eteklerindeki kömür ocakları bölgesinde bulunan 3 no’lu açık kömür ocağında meydana gelen göçükte 7 işçimizi işçi cinayeti sonucu kaybetmiş bulunuyoruz. Daha bir hafta önce, Aliağa Tüpraş’ta 4 işçimizi yine bir işçi cinayeti sonrasında yitirmenin acısını yaşadık. Acımız büyük, yaramız derin. Kârına kâr katmaya devam eden sermayeye ve sermayeden yana tavrı ile işçi cinayetlerine zemin hazırlayan, kaçak maden ocaklarının işletilmesine göz yuman siyasal iktidara öfkeliyiz. Sesimizi, çığlıklarımızı artık duyun istiyoruz!

Göçüğe ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, “Şırnak’ta meydana gelen kazanın olduğu maden sahası, işletme ve iş güvenliği riski barındırdığı için Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) tarafından 2013 yılında faaliyeti durdurulmuş bir sahadır. Kazanın meydana geldiği saha için MİGEM tarafından verilmiş çalışma ruhsatı söz konusu değildir. Yapılan işlem kaçak işlemdir”  deniliyor. Yetkililere soruyor ve yanıt bekliyoruz:

  • Göz önünde olan ve denetimlerin en üst düzeyde olduğu bir bölgede ruhsatı iptal edilmiş
    bir maden işletmesinin kaçak olarak çalışmasına nasıl izin verildi?

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası ile işçi kazalarının yok edileceği söylemlerinin içi boş bir aldatmaca olduğunu her gün yaşayarak görüyoruz. Maden kazalarının, işçi cinayetlerinin nedeni, güvencesiz, esnek, kuralsız, taşeron çalışma düzenidir.

Artık işçi cinayetleri nedeni ile yas tutmak istemiyoruz. Sadece maden ocağını işletenler değil, denetimleri yapmayanlar, işçileri bu çalışma koşullarına mahkûm edenler de yargı önünde hesap vermeli; bu süreçten siyasi olarak sorumlu olanlar istifa etmelidir.

İşçi cinayetlerinin önlenmesi, çalışma hayatının kâr amaçlı değil, insan odaklı olarak yeniden düzenlendiği bir işçi sağlığı ve iş güvenliği ortamının sağlanmasıyla mümkündür.
(http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=f1573f0a-b416-11e7-965b-3e055bbc9cd9)

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

İşçi sağlığında son düzenlemeler


İşçi sağlığında son düzenlemeler

http://www.ttb.org.tr/index.php/haberler/isig-5131.html, 06 Şubat 2015

İşyeri hekimliğinin işyerlerindeki zayıflatılan etkisi, torba yasalara eklenen hükümlerle daha da azaltılırken; ortaya çıkan katliam gibi iş kazası ölümleri, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin kısmen de olsa yeniden gündem olmasına neden oldu. Son dönemde işçi sağlığını doğrudan ilgilendiren
yasa ve yönetmelik değişiklikleri yapılmıştır. Bu alandaki bir değişiklik önerisi de
TBMM’de Komisyon’da görüşülmektedir.

Torba yasa değişiklikleri

İşyerlerinde büyük ölçüde taşeron işçisi olarak hizmet sunmakta olan işyeri hekimlerinin
asıl işverene bağlı çalışan olması sağlanmadığı gibi; Torba yasa hükümleriyle, işyeri hekiminin sağlık muayenesi yapmak ve rapor vermek dışındaki görevlerini bütünüyle işverenin yapabilmesine olanak sağlandı.

Öte yandan, işçilerin sağlık muayenelerinin periyodu işyerinin tehlike sınıfına göre belirlenmekte iken, yine bir torba yasa ile yapılan değişiklikle, işin tehlike sınıfına göre belirlenir hale getirildi. Ancak tehlike sınıfı, yasal olarak, işler için değil işyerleri için belirlenmektedir. İşyerindeki ana faaliyete göre belirlenen tehlike sınıfı, o işyerinde yapılan bütün işler/çalışanlar bakımından geçerli kabul edilmektedir. Yapılan değişiklikle, aynı işyerinde çalışanlar arasında yaptıkları işe göre, nasıl yapılacağı belli olmayan tehlike farklılığı yaratılacak; buna bağlı olarak kendilerine sunulacak işçi sağlığı hizmeti değişecektir.

Ayrıca, hemşire, sağlık memuru gibi sağlık hizmeti takımını (ekibini) oluşturan öbür sağlık çalışanlarının çalıştırılması zorunlu olan işyerleri daraltılmış; işyeri hekiminin çalışma süresinin hesabında çırak ve stajyerlerin dikkate alınmaması da yasayla düzenlenmiştir. Böylece bir yandan sağlık takımı daraltılıp öbür yandan çalışma süresi kısaltılarak nitelikli hizmet sunulabilmesi için gerekli olanaklar kısıtlanmaktadır.

Yönetmelik düzenlemeleri

İşyeri Hekimi ve Diğer Sağlık Personelinin Görev, Yetki, Sorumluluk ve Eğitimleri Hakkında Yönetmelik ile İş Sağlığı ve Güvenliği Hizmetleri Yönetmeliğinde 18 Aralık 2014’te yapılan değişikliklerle Torba Yasa ile yapılan değişiklikler yönetmeliklere yansıtılmıştır.

Yönetmelik değişikliğiyle işyeri hekimliği alanında iki önemli değişiklik de yapılmıştır.

Bunlardan ilki, işyeri hekimlerinin en az çalışma sürelerinin artırılmasıdır. İşyerinin tehlike sınıfına göre işçi başına ayda 4/6/8 dakika yerine 5/10/15 dakika olarak belirlenen süreler ne yazık ki ancak 2016 yılında uygulanacaktır.

Yönetmelikle yapılan bir başka değişiklik ise işyeri hekimlerinin beş yılda bir tâbi tutuldukları yenileme eğitimlerinin kaldırılmış olmasıdır.

Yasa tasarısı

Halen TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda görüşülmekte olan bir Tasarı ile işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının mesleksel bağımsızlık içinde görev yapabilmeleri için ek bir güvence tanımlanmıştır. Oldukça yetersiz olmakla birlikte işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının mesleksel bağımsızlığının sağlanabilmesi için genel olarak işçilerin sahip olduğu iş güvencesinden farklı bir güvencenin olması gerektiği yönündeki ısrarlı çabamızın karşılık bulmuş olması bakımından önemlidir.

Bu Tasarı ile işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanına, işverene bildirdiği halde gerekli önlem alınmayan yaşamsal nitelikteki tehlikelere ilişkin olarak Çalışma Bakanlığı’na bildirim yükümlülüğü getirilmektedir. Bu bildirimin ayrıca işyerinde işçilerin görebileceği biçimde ilan edilmesi de gereklidir. Söz konusu bildirim nedeniyle işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının haklarının kısıtlanması ya da iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda öbür işçilik haklarının yanı sıra bir yıllık ücretinden az olmayan tazminat öngörülmektedir.

Bakanlığa bildirim yapmayan işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının belgesinin ilkinde 3 ay ikincisinde 6 ay süreyle askıya alınacağı; kötü niyetle gerçeğe aykırı bildirimde bulunduğunun Mahkeme kararıyla saptanması durumunda ise belgesinin 6 ay süreyle askıya alınacağı da
yine aynı Tasarıda düzenlenmiştir.

Bu düzenleme, bütün mesleksel etkinlikleri değil, yalnızca Bakanlığa yapılan bildirimi
güvenceye alması nedeniyle ciddi ölçüde eksiktir. Ayrıca, işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının nitelikli çalışma koşulları oluşturulmadan, yaşamsal tehlike yaratan etmenleri mutlaka görmesini beklemek ve aksine tutumu belgeyi askıya alarak cezalandırmak kamusal denetimin eksikliğinden kaynaklanan sorumluluğu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının üzerine atma çabasından başka bir şey değildir.

Meclis Komisyonu’nun bu Tasarı ile ilgili görüşmelerinin tümü Türk Tabipleri Birliği tarafından da izlenmiş; her aşamada işçilerin sağlık ve güvenliğinin korunması için alınması gereken önlemler ve bunların uygulamada etkin bir biçimde yer bulabilmesi için yapılması gereken düzenlemelere ilişkin öneriler yazılı ve sözlü olarak sunulmuştur. Komisyon görüşmeleri 5 Şubat 2015’te tamamlanmıştır.

Tasarı, Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girecektir.

Ekler / bağlantılar

1)İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası (AS; 30.6.2012 tarih ve 6331 sayılı)
2)İşyeri Hekimi ve Diğer Sağlık Personelinin Görev, Yetki, Sorumluluk ve Eğitimleri Hakkında Yönetmelik
3)İş Sağlığı ve Güvenliği Hizmetleri Yönetmeliği
4)Yönetmeliklerdeki değişikliklere ilişkin bilgi notu
5)İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasında değişiklik öngören Torba Tasarı
(Alt Komisyon’da kabul edilen hali ve Alt Komisyon raporu)
6)Torba tasarı ile ilgili olarak Alt Komisyon’a sunulan yazılı görüşlerimiz
7)İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasında değişiklik öngören Torba Tasarı’da işyeri hekimlerinin
iş güvencesine ilişkin madde (Sağlık Komisyonunda kabul edilen)

İşyeri Hekimlerinin Mesleksel Bağımsızlığına Yargıdan Oy Birliğiyle Destek


İşyeri Hekimlerinin
Mesleksel Bağımsızlığına
Yargıdan Oy Birliğiyle Destek

Istanbul_Tabip_Odasi_logosu
Meslektaşımız Dr. Ahmet Tellioğlu İstanbul’daki Organik Kimya AŞ’de işyeri hekimi olarak çalışmakta iken hakkında işvereni tarafından ‘doğruluk ve sadakate aykırı davranmak’tan soruşturma açılmış, sonra da ‘yeterliliği ve davranışından kaynaklanan sebeplerle işine son verilmişti.

Bunun üzerine meslektaşımız ve İstanbul Tabip Odamız ülkemizin iş/işçi sağlığı alanındaki gerçek fotoğrafını görünür kılan bir hukuk mücadelesi yürüttüler.

2012’nin Şubat ayında Organik Kimya’da göreve başlayan meslektaşımız her hekimin yapması gerektiği gibi öncelikle risk değerlendirmesi çalışmalarına başlamış ardından da bu kapsamda gerek çalışanların sağlık gözetiminden gerekse çalışanlara İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından düzenlenen ‘toksik kimyasallara maruziyet’ raporlarından derlediği verilerle şirket yöneticilerini toksik kimyasallarla ilgili alınması gereken öncelikli önlemler konusunda kezlerce uyarmıştı. Öneri ve uyarılarının şirket yöneticileri tarafından
dikkate alınmaması üzerine de bunları noter onaylı iş sağlığı ve güvenliği defterine yazmıştı.
Bunun üzerine Organik Kimya meslektaşımıza soruşturma açtı. Meslektaşımız da durumu
ilgili mevzuata uygun olarak İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü‘ne bildirdi. Meslektaşımız bu bildirimi yaptığı günün akşamında işten çıkarıldı.

Dr. Ahmet Tellioğlu Organik Kimya’daki 30’a yakın çalışan için İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından ‘toksik kimyasallara maruziyet’ raporları düzenlenmiş olduğunu,
kendisinin de bu raporları hasıraltı etmeyip bilakis meslek hastalığı yönünden üzerine gittiği için işten çıkarıldığını söyleyerek işe iade davası açtı.

İstanbul 16. İş Mahkemesi‘nde görülen davada Organik Kimya, Dr. Ahmet Tellioğlu’nun çalışanları Meslek Hastalıkları Hastanesi’ne yollayarak onları kışkırttığı yönünde
bir savunma yaptı.

Davada meslektaşımızı savunan İstanbul Tabip Odası avukatları ise bu davranışın açıkça hekimin meslekse bağımsızlığının ihlali anlamına geldiğini söyleyerek işe iadesini talep ettiler.

Mahkeme kararında “yapılan yargılama sonunda toplanan deliller ve bilirkişi raporu ile
tüm dosya kapsamından davacının … işyerindeki çalışmasını yasal düzenlemeler, kendisine verilen görev ve yetkiler dahilinde yürüttüğü, meslek hastalıkları hastanesine sevk ve onaylı görüşlerini (noter onaylı deftere) yazmak konularının olumsuz bir davranış olmadığı,
aksine öngörülen davranışın davacının görev ve yükümlülüğü olduğu” denilerek
Dr. Ahmet Tellioğlu’nu haklı bulmuş ve işe iadesine karar vermişti.

Bu karar, Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından oybirliğiyle onanmış bulunuyor.
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası‘nın ardından işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının mesleksel bağımsızlığını sağlayacak yeterli düzenleme bulunmadığını dile getirmiş ve eklemiştik: ‘Uzman ve hekimin bağımsızlığının olmadığı koşullarda iş sağlığı güvenliği hizmetleri hakkıyla verilemez’.

Dr. Ahmet Tellioğlu ile ilgili olarak yürüyen ve Yargıtay tarafından son noktası konulan
bu davada işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının mesleksel bağımsızlığın işyerlerinde
nasıl bir tehdit altında olduğu, işverenlerin mesleksel bağımsızlığa zerre kadar saygı duymadığı gözler önüne serilmiştir.

Soruyoruz                    :

Hekimin iş güvencesinin işverenin iki dudağı arasında olduğu koşullarda hekim bu hastalıkları, bu ölümleri nasıl ortaya çıkaracak ? İşyerlerinde toksik kimyasallara maruz kalmış olan işçilerin sağlığı ve hukuku ne olacak?’

Çalışma Bakanı‘nın Tabip Odalarının ve Türk Tabipleri Birliği’nin işçi sağlığıyla ilgili yetkilerini ortadan kaldırmak ve işyeri hekimliği hizmetlerini taşeronlaştırmak dışında
atacağı bir adım var mıdır?

Bu olayda meslektaşımız Organik Kimya’yı

“Bağımsız çalışmamı engelliyorlar, yasal yetkim kapsamındaki uyarma görevimi işveren onayına bağlıymış gibi gösteriyorlar, çalışanlara Meslek Hastalıkları Hastanesi’ne başvurmamaları yönünde gözdağı veriyorlar..”

diyerek Çalışma Bakanlığına da şikayet etmiş idi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından meslektaşımıza bugüne kadar herhangi
bir yanıt bile verilmedi ki, Bakanlığın ‘mesleksel bağımsızlığı yok sayan’ bu tutumunu da önümüzdeki günlerde idari yargıya taşıyacağız.

Bu vesileyle tekrar belirtmek isteriz:

Ölümlü iş kazaları tam anlamıyla buz dağının görünen bölümüdür.
Dipte devasa bir meslek hastalıkları kütlesi vardır.

Dünya Çalışma Örgütü (AS: ILO), Dünya Sağlık Örgütü gibi küresel örgütlerin kestirimlerine göre bir yerde iş kazasından ölen 11 kişi varsa, bu 11 kişiye karşılık en az 19-60 kişi de
meslek hastalığı/işle ilgili hastalıktan ölmektedir.

  • Her yıl 1500 dolayında çalışanın iş kazalarında öldüğü ülkemizde, işyeri hekimlerinin
    mesleksel bağımsızlığı ve buna bağlı olarak meslek hastalığı tanı süreçleri ivedilikle
    yeniden ele alınmalıdır.

    İSTANBUL TABİP ODASI

    http://www.istabip.org.tr/index.php/haberler/3693-yeri-hekimlerinin-mesleki-bamszlna-yargdan-oy-birliiyle-destek.html, 24.12.14

    ===================================================

    Dostlar,

    Meslektaşımız Dr. Ahmet TELLİOĞLU’nu ve O’na kapsamlı hukuksal destek veren
    İstanbul Tabip Odamızın değerli yöneticilerini – hukukçularını kutlarız..

    Organik Kimya adlı kuruluşun hukuk dışı ve emeğe saygısız davranışlarını ise
    üzüntüyle karşılıyoruz.. (Haydi “kınıyoruz” demeyelim..)

    ÇSGB’nın (Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı) vurdumduymazlığına ne demeli??

    İvedilikle soruna eğilmeleri gerekmez mi?

    Dilekçe hakkı Anayasal bir hak değil midir?

    VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı*

    MADDE 74.– Vatandaşlar (Ek ibare: 3/10/2001-4709/26 md.) ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir. Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, gecikmeksizin dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir. Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.

    ÇSGB hem biçimsel olarak Anayasal görevini savsaklamaktadır hem de toksik kimyasallarla çalışmak zorunda bırakılan emekçilerin sağlık – güvenlik hakkını görmezden gelmektedir.
    3. olarak da işyeri hekimi Dr. Ahmet Tellioğlu’nun hukukunu çiğnemektedir. İlle biçimsel süre yetkisi 60 günü beklemek niyedir??

    Özellikle 2. maddedeki hak çiğneminin (ihlalinin) telafisi yoktur ve bu yüzden de gecikmesinde sağlık açısından sakınca vardır. Devlet, yeri geldiğinde, temel insan hak ve özgürlüklerini bile “gecikmesinde sakınca bulunan durumlarda…” diye sınırları belirsiz klişe bir gerekçe ile
    mülki amir (kaymakam, vali), savcı.. eliyle kısıtlayabilmekte, “makul şüphe” dayatması ile de kişi dokunulmazlığı, özel yaşamı… tehdit altına sokulmaktadır. Son olarak TİB’e verilen
    yasal yetki ile sanal iletişimin yargı kararı olmadan “ivedi durumlarda” (!?) engellenebilmesi yetkisi Anayasa Mahkemesinde iptal edilince, AKP Hükümeti bu kez aynı yetkiyi,
    yargıyı gene devre dışı bırakarak bu kez Bakan ya da Başbakan’ın TİB’e emrine bağlayarak kullanma azmindedir.

    Örnekler artırılabilir.. Hukuk tanımaz bir AKP iktidarı ile karşı karşıyayız..

    CSGB neden ivedi olarak Dr. Tellioğlu’nu yanıtlamaz, olaya denetçi göndererek karışmaz ve sakıncalı durumu durdurmaz??

    ÇCGB kimden yanadır??

    Mutlak biçimde sermayenin yandaşı mıdır ya da hizmetindedir?
    Yasal görevi bu mudur?
    Bu bakanlığın sorumlu yetkililerinin yönetsel (idari) yargıda mutlaka yargılanması ve
    hak ettiği yaptırıma çarptırılması gereklidir.

    Anayasa’nın 2. maddesinde T.C. Devleti’nin bir “hukuk devleti” olduğu yazılıdır..
    Yılgınlığa düşmeden savaşımı sürdürmek gerekir.

    Bu vesile ile İşyeri Hekimleri ve İş Güvenliği Uzmanlarının görevlerini mesleksel bağımsızlık içinde yürütebilmeleri için gerekli iş güvencesinin sağlanmasını ÇSGB yaşama geçirmek zorundadır. Bu süreçte Türkiye işvereni ilkel ve hukuk dışı engelleyici tutumuna son vermelidir. Sorun salt iç hukuk sorunu da değildir. Ülkemizin taraf olduğu kimi uluslararası andlaşma
    ve sözleşmeler esasen böylesi bir hakkı tanımlamıştır. Başta Yürütme organı (Hükümet),
    ulusal ve uluslararası (ulusalüstü) hukuka uygun davranmalıdır (AY md. 90/son).
    Örneğin AVRUPA SOSYAL ŞARTI md. 3,

  • “Tüm çalışanların sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı hakkı vardır.”
    içeriklidir ve Türkiye’yi bağlayıcıdır (AY md. 90/son).

    Artık Türk işvereninin de Küreselleşme çağında -çok gecikmiş de olsa- matüre olarak
    kendisini emeğe saygılı hukukla bağlı saymayı içine sindirmesini beklemek hakkımızdır. Küresel – yerel sermaye 21. yy’da artık ilkelliğini – vahşiliğini aşabilmeli, uygarlaşabilmelidir.

    Çağımız insan hakları çağıdır eğer sermayenin de haberi olduysa….

    Sevgi ve saygıyla.
    29.12.2014, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net

 

17. ULUSAL HALK SAĞLIĞI KONGRESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

 

hasuder

 

 

17. ULUSAL HALK SAĞLIĞI KONGRESİ
SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Dostlar,

20 -24 Ekim 2014 arasında Edirne’de, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı‘nın ev sahipliğinde, Uzmanlık Derneğimiz HASUDER
(Halk Sağlığı Uzmanları Derneği) ile birlikte düzenlenen bilimsel kongreye katıldık ve
bir açıkoturumu yönettik (Konusu : Üretim, Tüketim, Paylaşım ve Sağlık).

Kongrenin konusu : “Sanayileşme Çevre ve Halk Sağlığıidi.

600’ü aşkın katılım ile rekor kırıldı ve çok başarılı bir kongre oldu.
Tüm emek verenleri bir kez daha kutluyoruz, teşekkür ediyoruz.

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
8 Nisan 1988’de bizim Yrd. Doç. olarak atanmamızla kuruldu. Bu Birimde 16 yıl
1,5 ay görev yaptık ve akademik ilerlemelerimiz gerçekleşti (17 Ocak 1996’da Profesörlüğe yükseltildik.. Mayıs 2004’te Ankara Üniv. Tıp Fak. ne geçtik).
Şu an akademik kadroda olan 5 öğretim üyesini de asistanlıklarından başlayarak biz yetiştirmeye çaba gösterdik. 3 profesör, 2 doçent söz konusu Anabilim Dalı’nda görevde ve hocaları olarak kendileriyle övünüyoruz.

Kongre sonunda yayımlanan kapsamlı sonuç bildirisini paylaşmakta yarar var.
Bu bildiriye katkı koyanlara da teşekkür ederiz. Önerilerimizi değerlendirerek
metne koyan meslektaşlarımız sağolsunlar. Metni aşağıda sunuyoruz
(anlama dokunmadan dili bir parça arılaştırılmış ve birkaç maddi hata düzeltilmiştir.
Özgün biçimine metnin altındaki erişkeden ulaşılabilir.)

Sevgi ve saygıyla.
17.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=========================================

17. ULUSAL HALK SAĞLIĞI KONGRESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

17_UHSK_logosu

Sanayileşme Çevre ve Halk Sağlığı” ana temasıyla 20-24 Ekim 2014 arasında Edirne’de gerçekleştirilen
17. Ulusal Halk Sağlığı Kongre’sinde 17 panel, 3 konferans, 2 ikili konferans,
2 forum ve 4 kurs düzenlenmiştir. Kongre’ye 600 dolayında kişi katılmıştır. Kongrede ana temanın “Sanayileşme Çevre ve Halk Sağlığı” olarak seçilmesinin temel nedenlerinden biri, sanayi
ve çevre kirliliği konusunda resmi makamların raporlarında da yer aldığı gibi, Trakya ve Edirne’nin sanayileşmeye bağlı kirliliğin derinden hissedildiği bir bölge olmasıdır.

Kongrede gerçekleşen bilimsel toplantılardan elde edilen çıktılar
aşağıdaki biçimde özetlenmiştir:

Sanayileşme, hem doğrudan hem de dolaylı yollardan çevreyi ve yaşamı etkilemektedir. Bu etkilerin çoğu canlılar ve insan için olumsuz etkilerdir. Olumsuz etkiler, anne karnındaki dönemden başlayıp, yaşamın tüm evrelerine yayılabilmekte; hastalıklarda
ve erken ölümlerde artışa yol açabilmektedir.

Çevre sağlığını savunan politikalar, yalnızca çevre korumacı yaklaşımlar demek değildir. Artık çevre savunucuları olarak ekolojik politikaları tartışmak gerekmektedir. Ekoloji politikaları, doğadaki ekosistemlere saygı duyan, onların bozulmaması ve sürdürülebilmesi için gerekli politikalardır. Salt para kazanma amaçlı verili politikaların bu yaklaşımdan çok uzak olduğu açıktır.

Sanayinin çevre üzerinden insan yaşamına etkili olduğu önemli bir başlık, bulaşıcı olmayan hastalıklardır. Çevresel karşılaşmanın etkisi uzun süreli olduğu için bu etkiyi hastalıklarla ilişkilendirmek oldukça zordur. Bilinen en yaygın etki, hava kirliliğinin başta solunum sistemi olmak üzere hastalık ve ölümleri önemli ölçüde artırdığıdır. Madencilik, tarım ilaçlarının kullanımı, sanayi atıkları ve su ve besin kaynaklı karşılaşmalar (maruziyetler) sanayinin insan sağlığına etkilerinde temel araçlardır. Bu alanda herhangi bir siyasal ve sosyal baskı olmaksızın bilimsel araştırmaların desteklendiği, bilimsel kanıtların paylaşıldığı ve tartışıldığı demokratik ortamlar yaratılmalıdır. Süreç halka karşın değil, bilimsel kanıtların ışığında kamuoyu yaratarak halk ve demokratik kitle örgütleri ile birlikte yürütülmelidir. Halk Sağlıkçılar yereldeki çevre savaşımının doğal bir parçası olmak zorundadır. Korumanın sağaltımdan (tedaviden) üstün olduğu akılda tutulmalıdır.

Bugün epidemiyolojik yöntemlerle sanayi-üreme sağlığı sorunlarını ortaya koymak olanaklıdır. Uygun izleme sistemleri kurulmalı ve risk değerlendirmeleri yapılmalıdır.

Sanayileşme ve sağlık ilişkisi dikkate alındığında, eldeki kalkınma anlayışı artık yürütülemez duruma gelmiştir. Hem kalkınma, hem de sağlıklı bir çevrede sağlıklı bir yaşam için verili ekonomi anlayışının çözüm üretemediği ve yeni yolların olanaklı ve uygulanmasının kaçınılmaz olduğu ortaya çıkmıştır.

Üretim kavramı putlaştırılmamalı, bir gönenç aracı olarak görülmelidir.

“Sürdürülebilir kalkınma” bir aldatmacadır ve yerini “sürdürülebilir yaşam”a bırakmalıdır.

Sağlık hizmetleri sömürü düzeninin alınıp satılabilen bir malı değil,
en temel insanlık hakkıdır.

Yurtta ve dünyada barışın sağlanması, kışkırtılmış sağlık hizmetleri üretim
ve tüketimini engelleme
de başlıca araçtır. Üretim-tüketim-paylaşım süreçleri, merkezine insanı ve çevreyi koymalıdır. İnsan gereksinimlerini ve ekosistemleri
göz önüne alan üretim ve tüketim anlayışı, gereksiz, aşırı üretim ve tüketim anlayışı ile değiştirilmelidir.

Var olan tabloya doğru biçimde müdahale edilmezse, ağırlıklı olarak sanayinin neden olduğu küresel iklim değişikliği çevreyi ve yaşam alanlarını etkilediğinden; yoksulluğun artması, biyoçeşitliliğin azalması, doğrudan ve dolaylı olarak insan sağlığının olumsuz etkilenmesi beklenmektedir. Günümüzde kimi hastalıkların yeniden ortaya çıkışı ya da sıklığındaki hızlı artışın (AIDS, Kuş Gribi, Ebola, Kolera, Tifo, TBC vb.)
küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği ile ilgili olduğu belirtilmektedir.

Enerji politikaları çevre ve tüm canlıların sağlığını gözetir biçimde oluşturulmalı,
en zararsız enerjinin enerji tasarrufu olduğu akılda tutulmalıdır. İnsan ve çevre sağlığına zararlı etkileri bilimsel olarak kanıtlanmış hidroelektrik ve nükleer güç santralleri yerine, çok daha az zararlı seçenek enerji kaynaklarının kullanımının artırılması / teşvik edilmesi yönünde bilimsel, halk ile birlikte, örgütlü ve eylemsel politikalar geliştirilmeli, kamuoyu oluşturulmalıdır.

Sanayileşme tarımsal alanda çalışan ve kırsal bölgelerde yaşayanların kente göçünü zorlamaktadır. Günümüzde modern toplumdan küresel topluma geçiş ile gelişmiş ülkelerde dünya kentleri; gelişmekte olan ülkelerde sağlıksız kentleşme, yoksulluğun yüksek olduğu dev kentler ortaya çıkmaktadır. Dev kentlerde (metropollerde) yaşanmakta olan eşitsizlikler, toplum katmanları arasında büyük uçurumlar oluşturmuştur.

Bütün bu gelişmeler kayıt dışı emek gücü ve emeğin sömürüsü, niteliksiz işçilik, kötü çalışma koşulları ve yoksulluk, madde bağımlılığı, şiddet ve sağlıksız yaşam koşullarına yol açmıştır.

Küresel güçlerin kendi çıkarları için yarattığı savaş ortamı ülkemizde de sığınmacılar ve ilişkili sorunları ortaya çıkarmıştır. Sığınmacıların sağlık, eğitim, çalışma hakkı, çocuk ve kadın hakları bakımından yaşadıkları, eşitsizlik olarak ele alınmalı ve başta kamu kurumları olmak üzere ulusal ve uluslararası kuruluşların işbirliği ile ivedilikle çözülmelidir.

Sağlığı etkileyen bir başka sanayi tütün endüstrisidir. Tütün şirketleri tütün salgınının, aracıları, nedenleridir ve günümüzde tütün ürünleri nedeniyle insanlığın en büyük programlı kırımı (katliamı) tütün salgını üzerinden yaşanmaktadır. Tütün pazarlama politikaları ile konu, tüm dünya için önemli bir sorun oluşturmaktadır. Sağlık hakkı, yalnızca hastalık olduğunda sağlık hizmetlerine ulaşmak değil, sağlığı bozacak etmenlerin denetimini de içermektedir. Bu kapsamda Devlet; önlem alıcı, koruyucu, önleyici önlemler almakla sorumludur. Tütün, daha güvenli bir ürünün olanaklı olmadığı durumda hukuksal olarak yasa koyucunun koruma kapsamına aldığı “güvenli ürün” tanımı içinde yer aldığı için, bu durum savaşıma engel oluşturmaktadır.

Dünyada bağışıklama hizmetleri, aşı takviminin çocukluk dönemine odaklı Genişletilmiş Bağışıklama Programı’nın (EPI) erişkinlerde gebe Td, yaşlılarda
grip ve pnömoni, riskli kümelerde özel aşılamadan yaşam boyu bağışıklama gereksinimlerini karşılamaya doğru evrildiğini göstermektedir. Çocukluk dönemi aşılama oranlarının yüksek bildirimine karşın, kızamık salgınının ortaya çıkması ve birkaç yıldır varlığını sürdürmesi, hizmet sunum biçimi değişikliği ile birlikte aşılama oranlarının gerçekliğinin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Ülkemizde kamuoyuyla paylaşılan verilerle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verileri arasındaki uyumsuzluk dikkate alındığında, bu alanda bağımsız araştırmaların yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca erişkin aşılamaları ile ilgili izleme sistemi de kurulmalıdır.

Aşı ile önlenebilir hastalıkların izlenmesinde; duyarlılık ve saydamlık ile ilgili sorunlar vardır. Toplanan verilerin işlenmesi ve toplumla paylaşılması konusunda
Sağlık Bakanlığı gittikçe daha kısıtlayıcı ve sınırlı bilgi sunucu olmaktadır.

Ülkemizde ne yazık ki aşı üretilmemektedir
.

Bu konuda kimi girişimlerin varlığı bilinse de, sürecin bilimsel ve teknolojik alt yapısının geliştirilmesi gerekliliği vardır.

Halk Sağlığı Uzmanlığı ve Halk Sağlığı Uzmanlarının görev tanımına uygun alanlarda görevlendirilmeleri, toplum sağlığının korunması ve geliştirilmesi bakımından stratejik önemdedir. Bu amaçla Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi, nitelik ve nicelik bakımından evrensel bilimsel temellerde, ülkenin durumu ve beklentileri dikkate alınarak planlanmalı ve uygulanmalıdır. Halk Sağlığı eğitiminin niteliğinden popülist yaklaşımlar nedeniyle ödün verilmemeli, Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimine seçenek arayışlara girilmemelidir. Halk Sağlığı Uzmanlarının özlük hakları iyileştirilmeli ve yetkileri tanımlanmalıdır. Eğitimde önemli bir yeri olan Sağlık Eğitim Araştırma Bölgeleri’nin işlevsel duruma getirilmesi, Sağlık Bakanlığıyla Üniversiteler arasında bağıtlanan Protokol’ün Halk Sağlığı biliminin alanda daha etkin uygulanabilmesi için Halk Sağlığı akademisyenlerin bilgi ve deneyimlerinin alana aktarılabilmesi amacıyla geliştirilmeli, ancak en azından bugün eldeki olan hükümlerinin uygulanması sağlanmalıdır.

Tıp ve hemşirelik eğitimi yetişek (müfredat) programında, çevresel sorunları tanılama, sağlıklı çevre oluşturma ve bireyleri çevresel zararlardan korumaya yönelik uluslararası hemşirelik ilkelerine daha geniş yer verilmeli, öğrencilerin çevre sağlığına yönelik etkinliklere katılımları yüreklendirilmelidir.

Çalışan sağlığı ve güvenliği kapsamında 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, çalışanların sağlığı ve güvenliğini koruma bağlamında yetersiz kalmaktadır. Hizmete
en çok gereksinim duyan kesimlere erişim sağlanamamakta, temel iş sağlığı hizmetleri anlayışı alana yansıtılamamaktadır.

Küreselleşen dünyada üretim, tüketim ve paylaşım politikaları yeniden değerlendirilmelidir. Tüketimi körükleyen hatta kışkırtan tutum ve davranışların sürmesi durumunda, daha çok üretime bağlı olarak çevresel bozulma sürecek ve başta insan olmak üzere bütün yaşam tehdit altında kalmaya devam edecektir. Plansız sanayileşme, tarım politika ve uygulamalarıyla eşgüdümlü olmayan sanayi,
alıcı ortama saldığı atıklarla yüksek fiyat – düşük çiftçi geliri örneğinde olduğu gibi
temel bir insanlık hakkı olan yeterli ve dengeli beslenme sürecini engellemektedir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler 3. Binyıl Kalkınma Hedeflerinde de (The 3rd Millennium Developmental Goals – MDG) çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve mutlak yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması temel amaçlar arasında yer almaktadır.

Günümüzde “olağandışılık” istisna olmaktan çıkmış, sürekli durum olmuştur. Sorun son derece yaygın ve önemlidir. Dolayısıyla risk iletişimi disiplinlerarası bir konu olarak ele alınmalı bu kanaldan gelişimi desteklenmelidir. Sağlıklı çevre politikaları için toplumcu bakış açısına sahip olunmalıdır. Anayasanın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ve çevreyi koruyup geliştirme yükümünün devletin ve yurttaşın ortak görevi olduğunun vurgulandığı akılda tutulmalıdır.
Halk sağlığı alanında yapılan bilimsel çalışmalar toplum için önemli ve toplumun gereksinim duyduğu konuları kapsamalı, bu konuda yöneticilere bilimsel kanıt ve çözüm seçenekleri oluşturulmalıdır. Bilimsel yollarla elde edilen bilgiler toplumla paylaşılırken, bu paylaşımlar uzmanlık derneklerince izlenmeli ve paylaşımda güvenli ortam ve kanallar kullanılmalıdır.

KAMUOYUNA SAYGIYLA DUYURULUR..
http://hasuder.org/anasayfa/index.php/33-news/292-uhsk17sonucbilgirgesi, 6.11.14

Metnin pdf örneği için : 17._ULUSAL_HALK_SAĞLIGI_KONGRESI_SONUC_BILDIRGESI

Not : Sonuç bildirgesi için yetkili kurula aşağıdaki önerileri sunmuştuk :

Sonuç bildirgesi için önerilerimiz aşağıdaki gibiydi : 

1. Üç metin hazırlayalım. İlki 1 A4 dolusu basın için 2. si yönetici özeti, 3-4 sayfa;
3.’sü kapsamlı teknik metin, 8-10 sayfa olabilir..
2. Kapsamlı metinlerde tematik alanları A, B, C.. diye ayıralım, alt başlıkları da
A1, A2, B1, C1  gibi numaralayalım ki paragraflara gönderme yapmak
kolaylaşsın..
3. “Üretim bir gönenç aracı olarak algılanmalı”..
4. Anayasanın 56. maddesindeki sağlıklı ve güvenli çevrede yaşama hakkı ve
çevreyi koruyup geliştirme yükümünün devletin ve yurttaşın ortak görevi
olduğunun vurgulanmasında yarar var.
5. MDG kapsamında Çevre hedeflerine değinilmesi uygun olur.
6. BM’nin Millennium Ecososystem Assessment – 2005’ten anlamlı bir alıntıya
metinde yer verilebilir :

In 2005, the largest ever assessment of the Earth’s ecosystems was conducted by a research team of over 1,000 scientists.  The findings of the assessment were published in the multi volume Millennium Ecosystem Assessmentwhich concluded that in the past 50 years humans have altered the earth’s ecosystems more than any other time in our history.

7. Bu bağlamda; çevresel toksisite son 50 yıldır insan bedeninde özellikle artarak –
hızlanarak birikmekte. Bu nedenle de pek çok sakıncalı kimyasalların
stokastik
(birikimli) etkileri için “uygun” bir zamanlama  – dönem içindeyiz..
Çevresel kökenli hastalıklarda patlama düzeyinde artış beklenebilir,
belli ölçülerde yaşanıyor da…
8. Ayrıca ILO bu yıl 28 Nisan Dünya İş Sağlığı Günü temasını İŞYERİ KİMYASALLARI olarak belirledi. Bu olguya da bir gönderme yapılmalı.
9. Hızlı ve gereksiz nüfus artışının çevreye başlıca olumsuz etmenlerden biri olduğu vurgulanmalı ve Anayasa md. 41 uyarınca Aile Planlaması hizmetlerinin Devletin yükümü olduğu; son yıllarda bu hizmetlerin TR’de iktidarın siyasal tercihleri ekseninde aksatılarak anayasa suçu işlendiği…
10. Küresel kapitalizmin çöp endüstrilerinin çevre ülkelerde yapılandırılması
bu kapsamda TR’de çimento sanayisi..

Elden geldiğince arı Türkçe lütfen….. “Alternatif” yerine “seçenek”… gibi..

************