ACİL SAĞLIK HİZMETLERİ “ULAŞILABİLİR” OLMAKTAN ÇIKARTILIYOR!

ACİL SAĞLIK HİZMETLERİ “ULAŞILABİLİR” OLMAKTAN ÇIKARTILIYOR!

(AS: Bizim “hazin” katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Sosyal Güvenlik Kurumu’nca (SGK) Sağlık Uygulama Tebliği‘nde 4 Şubat 2018 tarihinde yapılan acil sağlık hizmetleri ve ilave ücrete ilişkin değişiklikler konusunda bir bilgi notu hazırladı. Söz konusu değişikliklerle acil sağlık hizmetlerinin “ulaşılabilir” olmaktan çıkartıldığına dikkat çekilen bilgi notunda, düzenlemelerin hiçbirinin acil servise gereksiz başvurulara yol açan etmenleri ortadan kaldırmaya yönelik olmadığı ve acillerde yaşanan sorunları çözmeye yetmeyeceği vurgulandı. Bilgi notu aşağıdadır:

ACİL SAĞLIK HİZMETLERİ “ULAŞILABİLİR” OLMAKTAN ÇIKARTILIYOR!

Sosyal Güvenlik Kurumu, Sağlık Uygulama Tebliği’nde 4 Şubat 2018 tarihinde acil sağlık hizmetleri ve ek (ilave) ücrete ilişkin kurallarda değişiklik yapmıştır:

  1. Tebliğde acil sağlık hizmeti nedeniyle özel hastaneye başvuran hastalardan taburcu edilinceye kadar sunulan tüm sağlık hizmetleri için hiçbir ek ücret alınmayacağı yönündeki düzenleme değiştirilmiştir. Değişiklik sonucu acil servise başvurudan başlayarak 24 saat içinde hastanın stabilize edilerek ilgili kliniğe yatışı veya başka bir hastaneye sevk edilmesiyle acil halin sona ereceği,  24 saat dolduktan sonra ise ek ücret alınacağı düzenlenmiştir. Bu ücretin alınabilmesi için acil halin sona erdiği ve devam eden işlemlerin ek ücrete tabi olduğuna ilişkin hasta/yakınına yazılı bilgi verileceği, özel hastanelerin acil servisindeki ek ücreti ödeyemeyecek yoksul hastaların kamu hastanelerine sevk edilecekleri anlaşılmaktadır.
  2. Tebliğde Vakıf hastaneleri ve özel hastaneler tarafından ayakta ya da yataklı tedavi hizmeti sırasında hastalardan alacakları ek ücretleri gösterir belge verme zorunluluğuna ilişkin kural da değiştirilmiştir. Buna göre SGK ile sözleşmeli/protokollü vakıf üniversiteleri ile özel sağlık kurum ve kuruluşları, yatarak tedavilerde yapılan Kurumca karşılanan sağlık hizmeti bedellerinin toplamının 100 (yüz) TL’yi aşması halinde, bu hizmetleri ve varsa ek ücret tutarını gösterir belgeyi en geç hastanın taburcu olduğu tarihte hastaya vermekle yükümlü tutulmuştur.

    Ayakta tedavilerde ise bu belgenin verilmesi zorunluluğu kaldırılarak bu hastaların, alınan ek ücretleri görme olanağı ortadan kaldırılmıştır. (AS: Neye ve kime hizmet? Sermayeye mi, halka mı? Kayıtdışılık ve vergi yitiği?? Akıl alır gibi değil.. Tipik turnusol kağıdı!)

Aynı tarihte Sağlık Bakanlığı tarafından hasta sayısı fazla olan kamu hastanelerinde acillerdeki yoğunluğu azaltma gerekçesi ile saat 23.00’e kadar vardiyalı poliklinik uygulaması başlatılacağı açıklanmıştır. Geldiğimiz durumda “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ülkemizde sunulan sağlık hizmetlerini içinden çıkılmaz bir kaosa dönüştürmüştür.

Sağlık hizmetine erişim engelleri yüzünden acil sağlık hizmetlerinin amaç dışı kullanımı artmış, gerçekten acil olarak sağlık hizmeti alması gereken hastaların acil sağlık hizmetlerinden yararlanması zorlaşmış; hem acil hastalar, hem yoksul hastalar, hem de uzun saatler yoğun olarak çalışan sağlık emekçileri aleyhine düzenlemeler peş peşe gelmeye başlamıştır.

  • Bu düzenlemelerin hiçbirisi acil servise gereksiz başvurulara yol açan etmenleri ortadan kaldırmaya yönelik olmadığı için, acillerde yaşanan sorunları çözmeye yetmeyecektir.

TTB olarak sorunun nedenlerine değil sonuçlarına odaklı bu hatalı düzenlemelerin düzeltilmesi için gerekli girişimler yapılacaktır. Saygılarımızla. (12.02.2018)

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
=======================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Türk Tabipleri Birliği‘nin (TTB Ankara Tabip Odası) bu açıklaması ve girişimi bütünüyle yerindedir. Metin içinde ilgili yere yukarıda not düştük :

  • Ayakta tedavilerde ise bu belgenin verilmesi zorunluluğu kaldırılarak bu hastaların, alınan ek ücretleri görme olanağı ortadan kaldırılmıştır. (AS: Neye ve kime hizmet? Sermayeye mi, halka mı? Kayıtdışılık ve vergi yitiği?? Akıl alır gibi değil.. Tipik turnusol kağıdı!)

Umar ve dileriz ki halkımız da gerçekleri görür ve bu SGK tarafından yapılan Tebliğ (Sağlık Uygulama Tebliği – SUT) değişikliğinin kendi yararına olmadığını algılar. Bu düzenlemenin sorumlusunun hekimler – sağlık çalışanları olmadığını kavrar ve ŞİDDETE başvurmaz.. Necip milletimizin 20 milyonu aşkın oy vererek 16 yıldır tek başına iktidarda tuttuğu AKP; halkın değil sermayenin yararını gözetiyor, sermayenin isteklerini yerine getiriyor..

Alınan para (ek ücret!) için belge verme yükümünü kaldırmak akıl işi değil!
Apaçık kayıtdışılığı teşvik ettiği gibi Devleti vergi yitiğine uğratacak, özel sağlık sektöründe vergisiz kazanç olanağı sağlayacak ve yurttaşın sömürülmesine kapı aralayacak bir düzenleme!?

Varsa yoksa yerel – küresel sermayenin çıkarlarına hizmet.. İşte AKP!

Öte yandan SGK, mali dengesini hep ama hep parasal (moneter) önlemlerle ve yurttaşın aleyhine – sermayenin lehine sağlama çabasında. Fakat gene de dikiş tutmuyor ve 2017’de 20 milyar TL dolayında açık verdi. Bu rakam toplam bütçe açığının yarısına yakın..

Çare; sağlığı piyasa hizmeti değil, KAMU HİZMETİ olarak görmekte.. 

  • SGK, koruyucu sağlık hizmetlerini teşvik ederek tedavi giderlerini azaltabilir gerçekte.

Ne var ki, özel sektör öylesine büyütüldü ki teşviklerle; “müşteri azalmasına” yol açacak hiçbir uygulamaya, başta kamusal koruyucu sağlık hizmetlerine, bu hizmetlerin herkese ETKİN – YAYGIN – NİTELİKLİ – ERİŞİLEBİLİR… biçimde sunulmasına izin vermeyecektir, vermemektedir.

  • Sermaye sözcüsü iktidarlara da halka koruyucu sağlık hizmeti veriyor “muşçasına” davranmak, algı yönetimi ve beyin yıkama kalmaktadır.. İllüzyon ve şizofrenik topluma sürüklenme!

    Türkiye, AKP ve necipler necibi milletimiz tam da bu durumdadır..

    Yediğin ve yiyeceğin daha nice kazıklar afiyet olsun gariban halkımız..

Gerçekleri görme ama senin gibi çaresiz sağlık çalışanlarına – doktorlara öfke kusmaya devam et e mi sayın milletimiz?

  • Bağır – çağır, hakaret et, küfür et, döv, yumruk at, bıçakla, olmadı kurşunla.. Derdine deva olur belki!?
  • Sağlık hakkını gaspeden iktidar; hekimler değil! Tersine, hekimler senin müttefikin ey halkım.. Onlarla dayanışma içinde evrensel sağlık hakkın için uğraş vermelisin..
  • Örn. Sağlık Kooperatiflerini anımsamalısın.. Anayasa md. 56 ve 60’ı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin 25. maddesini, Avrupa Sosyal Şartı‘nın 3. maddesini.. ve daha pek çok hukuksal dayanağı..
  • ŞEHİR HASTANELERİ ile sağlık hizmetine erişimin, balayı dönemi sonrasında şimdikine göre çoooook daha güçleşeceğini de aklından hiç çıkarmadan..
    (Tıklayınız; ŞEHİR HASTANELERİ TALANI)

Sevgi ve saygı ile. 19 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

2017’de İş Cinayetleri ve İşçi Hakları

10 Soruda 2017’de İş Cinayetleri ve İşçi Hakları – Aslı Odman ile Söyleşi

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) eşliğinde 2017’de de biterken her alanda olduğu gibi işçi haklarında da kazanımlar yeniden kayıplara dönüştü. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve torba yasalar altında İş Kanunu işlevsizleştirilirken memurun güvencesi olarak bilinen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu sil baştan yazıldı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre, 28 Aralık 2017’ye dek 2000 işçi çalışırken hayatını kaybettiGeçtiğimiz yıl bu sayı senenin sonunda 1970 olarak açıklanmıştı. OHAL ile geçen bir senenin iş cinayetlerindeki artışa etkisi %10 oldu.
 
İSİG Meclisi’nden Aslı Odman 2017’de iş cinayetlerini Bianet’e anlatırken bu veriler için “Türkiye’nin utanç rekoru” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Bu buzdağının bizim görebildiğimiz yüzü.”
 
* Fotoğraf: Zelal Yardımcı – Bianet
 
2017’de işçilerin (o)haline ilişkin Odman’ın değerlendirmeleri:
 
2016’da neydi, 2017’de ne oldu?

İSİG Meclisi‘nin aylık raporları, senelik hesaplarımız, adalet arayan işçi ailelerinin çıkardığı almanak da dahil olmak üzere hepsi buzdağının görünen yüzünü kayıt altına alabiliyor. 2016’da 1970 işçi ölmüştü. Bugün (28 Aralık) itibariyle 2000 işçi hayatını kaybetti. 
“Dünya Sağlık Örgütü’nün oranlarını kabul edersek, bunun altı katı işçi meslek hastalıklarından öldü. İşyeri intiharları Türkiye’de tescil edilmiyor. Meslek hastalıkları gibi intiharların da ardında yaşananlar kanıtlanamadığı için işyeri intiharları iş cinayeti olarak görülemiyor. OHAL sonrası somut bir şekilde kişinin elinden işinin alınması sonucu gerçekleşen intiharları sayabiliyoruz ama onun dışında kalanlar belgelenemiyor.
 
OHAL ve iş cinayetleri: “Hakları kullanmak imkansız hale geldi”

“OHAL işçinin hakkını savunmasını gittikçe imkansız hale getiren hukuki ve sosyal bir sistem yarattı. Nasıl politik düzlemde otoriterleşme artıyorsa işyeri zemininde de buradan alınan hakla otoriterleşme artıyor. Bu da işçilerin bedeninde ve psikolojisinde çok daha büyük baskılara neden oluyor. “Bu sene iş cinayetlerinin artmasının en büyük nedeni de işçilerin canlarını korumak için ufak bir söz söylemesi ya da İş Kanunundan gelen tehlikeli işi reddetme hakkını (AS: 6331 s. İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası d. 13) kullanmasının artık imkansız hale gelmiş olması. Zaten Türkiye’nin verili şartlarında çok zordu. Bunun üzerine meşrulaştırılmış otoriter rejim gelince ve devlet bir bütün olarak şirket gibi davranınca insanlar ‘verimlisin ya da yoksun’ seçeneğiyle karşı karşıya bırakılıyor.
 
“İş cinayetlerindeki %10 artışın en çok örgütlü, daha güvenceli çalışan, erkek sanayi işçilerinde olduğunu görüyoruz. Ama bu diğerleri ölmüyor demek değil aksine bizim ulaşabildiğimiz ve güvenceli çalışan kısımda bile bu denli artış varsa diğer kısımlarda çok daha fazla kişi hayatını kaybediyor anlamına geliyor.  OHAL sadece sokakta yürümemeyi getirmiyor aynı zamanda iş yerinde ‘ben bu tehlikeli işte çalışmayacağım‘ diyen işçinin de sesini kesiyor.
 
KHK’lar ve işçi hakları: “İş kanunundan doğan haklar kullanılamıyor”
“KHK ile İş Kanunu askıya alındı ve arabuluculuk sistemi getirildi. Bu da işçilerin İş Kanunundan doğan haklarını kullanamıyor olmaları demek.
* Her yerde KHK kisvesi altında işçiyi ölüme götüren,
işverenin gücünü arttıran eylemler yapılıyor.
 
“Sosyal haklar ve çevre dikkate alınmadan hem daha fazla işletme kuruluyor hem de var olan işletmelerde işçiler çok daha rahat çalıştırılabiliyor. Her ne kadar iş cinayetlerinde buz dağının ucunu belgeleyebilsek bile bizim ulaşabildiğimiz rakamlar bile artıyor.
 
Kazanılmış hakların kaybedilişi: “Kamu güvenliği için grev yasak”

Türkiye’de grev yapma hakkına sahip olan toplu iş sözleşmeli işçi sayısı yüzde dört bile değilken bu hak da işçilerin elinden alındı. Grev işyerindeki tartışmanın işçi lehine çözülebilmesi için bir haktı. Fakat grev yapmak artık imkansız; kamu güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle yasaklanıyor. “KHK sistemi bütün güvenceli memuriyet sistemini ve 657’yi bir rüya gibi değiştirdi. Bütün işçilerin kazanılmış haklarını bir anda elinden alabilecek sistem kurdu.
 
696 sayılı KHK ve taşerona kadro: “Taşeronlukla iş cinayetinin ilişkisini anlayamayan mesele”
“Türkiye’de taşeron işi çok kısıtlı bir kesime tanınmış ve teknik uzmanlık gerektiren bir haktı. Ama devlet bile kendi kanununun üzerini çiğneyip kamuda da illegal bir şekilde taşeron çalıştırabiliyordu. Şimdi kamuda çalışan yaklaşık iki milyon işçiden sadece 400 bini onlar da özel bir sınava tabi tutularak yani ideolojik kontrolle kadroya alınacak. Zaten işçinin mahkemeye başvurduğu zaman hukuk işlediği takdirde alabileceği kadro hakkını ideolojik uygunluk arayarak verecekler“Taşeronlukla iş cinayetinin ilişkisini, iş güvenliğinin bütününü algılayamayan, taşeronluk sistemiyle hiçbir ilişkisi olmayan bir mesele.
 
İşyeri intiharları ve OHAL: “İş cinayetleri artık bütün toplumun meselesi”
“Kişilerin var olan hakları, haklarla beraber işi, işle beraber iş üzerinden kurulmuş kimliği kişinin elinden alınıyor. O yüzden işyeri intiharları bizim ulaştığımızdan çok daha büyük. Çünkü burada çalışmaya bağlı toplumsal travma yaşanıyor.
 
“Öte yandan memur kesim, belli bir toplumsallığı temsil eden bir kitle olduğu için cumhuriyet ideallerinin ellerinden alınması sadece bireysel acıya neden olmuyor. Aynı zamanda cumhuriyetin çalışmayla kurduğu ilişki de yeniden tanımlanıyor. Artık iş cinayetlerinin başkasının derdi olmadığını en güvenceli kesimler de görüyor. Orta sınıf burjuva kesimle Şırnak’ta kuyuya inen madencilerin çalışma koşulları birbirine eşitleniyor. Bütün toplumun meselesi olarak algılanıyor artık.
 
Meslek hastalıkları: “Türkiye’nin politikasızlık politikası alanı”
“Türkiye’de bu alanda politikasızlık politikası var. Hiçbir şeyin kaydı tutulmuyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine baktığımızda Türkiye’de geçen yıl meslek hastalıklarından bir kişi bile ölmemiş. 
 
“Yeni çıkan mega projelerin var ve sonuçları da mega oluyor. Örneğin biz 3. Havalimanındaki ölümlere kesinlikle erişemiyoruz. Kamusal planlama yok. Şirketler üzerinden kişisel lobiler yapılıyor. Hepsine onay verince o bölgenin ne insani ne çevresel olarak ne de atıklar üzerinden çekemeyeceği bir ağırlıkta sanayi oraya yığılıyor.
 
“Esenyurt’ta aynı anda 10 inşaata çalışma izni veriliyorsa sokaktan geçecek hafriyat kamyonlarının yoğunluğu bellidir. Binlerce insanın geçtiği caddeye bir anda o kadar kamyon sokulursa senede 40 kişi ölür, bu bir kuraldır. Hem kamyon şoförlerinin ve çarptığı insanların ölümüyle iş cinayeti yaratıyor hem kent hem de inşaat suçu. Mega projelerle böyle üçlü bir form oluşturuldu.
 
“Artık Türkiye’de çevreyle ilgilenmek iş cinayeti çalışmak; mülteci çalışmak mülteci işçi ve yine çevre çalışmak demek. Bizim bütün iş cinayeti raporlarımız, ayrımın giderek anlamsızlaştığını gösteriyor.
 
Mülteci ve çocuk işçiler: “En kontrolsüz işçi enjeksiyonu”
“Mülteci işçilerle ilgili 2016’da ilk defa ayrı bir rapor yapmıştık. Çocuk işçi ölümlerinin en fazla olduğu alan da mülteci işçiler katmanında yer aldı. Suriyeli çocuk işçilerin oranı Türkiyeli çocuk işçilerin sayı ve iş yükü bakımından oran olarak çok daha fazla. En kontrolsüz işçi enjeksiyonu o kesimde yaşanıyor.
 
“Mülteci işçilere çok kısıtlı bir şekilde çalışma izni çıkarıldı ama o çalışma izninden faydalanan yaklaşık 101 kişi. Fakat esasında fiilen çalışanlar çocuk işçiler, tekstil atölyeleri, mevsimlik işçilik ve madenler gibi en görünmez alanlarda oluyor. Üstelik kurumsal bir ırkçılık baskısı altında bunları yaşıyorlar. Suriyeli 13 yaşında bir işçi öldüğü zaman biz onun çalıştığını anlayabiliyoruz.
 
Kadın işçiler: “Sosyal devletin görevini de kadınlar üstleniyor”
“Bu yıl 25 Aralık itibariyle 115 kadın işçi hayatını kaybetti. Türkiye’de kadınların ekonomik istihdama katılımı zaten çok düşük, yüzde otuzu geçemiyor. Her 10 çalışandan üçü kadınsa bu defa içlerinde sigortalı olan biri geçemiyor. Kadınlarda enformellik oranı %60 erkeklerde %40 olarak seyrediyor.
 
“Kadın devletin sağlamadığı işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini tek başına sağlıyor. İşçinin psikolojik ve fizyolojik yeniden üretimi noktasında bütün işler ve ev yükü kadının omuzunda. Halbuki bu sosyal devletin görevi. Ayrıca kadınlar temizliğe gidiyor, ev içinde el işi gibi enformel işler de yapılıyor. Fakat ev içi üretim gibi bunlar da kayıt dışı kalıyor.
 
Yargıda iş cinayetleri: “Ceza hukuku şirket hukukuna yaklaştırılıyor”
“İş cinayetlerini ceza mahkemesine taşıyan örgütlü tek ekip, Adalet Arayan İşçi Aileleri. Davutpaşa patlamasından beri tekil ve toplu ölümlerin olduğu setten madene kadar 14 vakada aileler birbirlerini buldu ve bu arayışı başlattı. 2008’den beri öncü bir kazanım sağlanamadı ama öncü bir birlik oluşması bu davaların yalnızca tazminatla kapatılır halden çıkarılıp ‘iş cinayetleri esas kamu sorunudur o yüzden ceza hukukunun alanıdır’ tescili için çok faydalı bir adımdı.
 
“Ceza mahkemelerinde davaların çoğunluğunun konusu cumhurbaşkanına hakaret ya da örgüt propagandası. Ceza hukuku seçimlik bir şey değildir. Belli suçları oraya koyarsın ki toplumsallığı sağlamaya devam edebilesin. Şu anda özünden koparılıyor. ‘Kamuya karşı işlenen ceza’ tanımlaması sarsılıyor ve ceza hukuku şirket hukukuna yaklaştırılıyor.
 
İş cinayetleri de esas kamu güvenliği sorunudur ve yeri ceza kanunudur. Günde 30 insanın ölmesine kimse doğal, normal, olağan diyemez. Biz zaten daha önce OHAL yaşıyorduk. Savaş olsa bu ülkede her gün 30 insan ölmez. Ama biz olağan işyeri barışı içinde 30 kişiyi işyeri intiharlarında, meslek hastalıklarında, iş cinayetlerinde kaybediyoruz.” 
 
Aslı Odman hakkında
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim görevlisi. Uzun yıllar yurtdışında yaşadıktan sonra 2002 yılında Türkiye’ye döndü. Mekânsal Tarih, Kent Tarihi, Tarihsel Coğrafya, İstanbul Tarihi ve Sosyolojisi akademisyenin başlıca araştırma alanlarını oluşturuyor. Ayrıca iş cinayetleri konusunda da çalışmaları var ve İSİG Meclisi’nde yer alıyor. Odman “Gezi’yi Soldan Kavramak 18 Brumaire’den Taksim Direnişi’ne” kitabının yazarları arasında. (02.01.2018   Tansu Pişkin / Bianet)
==============================================
Dostlar,

Gerçek anlamda ülkemizin acı sorunlarından biridir İŞÇİ SAĞLIĞI – GÜVENLİĞİ..
Gerçekte “çalışan”  öznesinin kullanılarak sorun ve sorumluluk alanının daha da genişletilmesi gerek. Ulusal ve uluslararası hukuk mevzuatında önemli bir boşluk olduğunu söylemek zor. Tersine, alana ilişki mevzuat (yazılı hukuk kuralları) “oldukça” yeterli sayılabilir. Özellikle AB’ye katılım sürecinde Türkiye bu mevzuatını iyice pekiştirdi.. Örn. Avrupa Sosyal Şartı daha 3. maddesinde tüm çalışanların sağlıklı ve güvenli çalışma hakkını tanıyor ve vurguluyor.

Sorunun odağında gerçekte sermayenin içtenlikli olmayışı yatıyor. Bu bağlamda siyasal iktidarlar da zorlanarak sınırlandırılıyor. Örn. 6331 sayılı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu 30 Haziran 2012’de yürürlüğe kondu genel olarak Kimi hükümleri ise zamanla yürürlüğe girecekti. Bunların başında kamuya ait sanayiden sayılmayan işler de dahil tüm toplu çalışma alanlarında, çalışanların yasal statüsü ayrımı yapılmadan Çalışan Sağlığı ve Güvenliği Birimlerinin kurulması 3. kez ertelenerek 30 Haziran 2020’ye bırakıldı. Bu yasa adeta çalışma yaşamında sıkıyönetim kuralları getiriyor kağıt üstünde ancak yaşamın gerçekliği karşısında gene işletilemiyor. 6331 s. İSG Yasasının kabulünden yaklaşık 1 yıl sonra 13/14 Mayıs 2013 gecesi Soma faciası yaşandı ve resmen açıklandığına göre 301 emekçiyi kurban verdik. Onu izleyen pek çok toplu iş cinayeti (kazası!?) olaylandı.

Bir kez Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı etkin denetim yap(a)mıyor. 1,5 milyon dolayında kayıtlı işyerini sayısı 1000’i (bin) bulmayan denetçi ile etkin olarak denetlemek olanak dışıdır. Sermaye, neredeyse 500 (beş yüz!) yıllık alışkanlığını (hatta bağımlılığını!) bırakamıyor :
Maksimum kâr!
Siyaset kurumunu da büyük ölçüde sermaye finanse ettiğinden, ikisi arasında sıkı bir organik dayanışma – işbirliği (ittifak) kaçınılmaz olarak doğuyor. Emekçi yalnızlaştırılıyor. En başta örgütlenme hakkının içi boşaltılmış durumda. Özelleştirme ile emek sendikacılığı avuç içinde kar gibi eritiliyor. Oysa;
* Sendika yoksa işçi sağlığı – iş güvenliği de yoktur!
Kayıt dışı bir başka sorun..
Yüksek işsizlik resmen %12’lerde, gerçekte 2 katı!
Düşük ücretler – yoksullaştırma, iş güvencesizliği, esnek istihdam..

Nereye dokunulsa kanıyor. Buna bir de halkımızın yazgıcılığı eklenince..
Hele hele en tepedeki siyasetçilerin bile böylesi ürkünç (vahim) tablo karşısında “.. bu işin fıtratında ölüm var..” gibisinden akıl – bilim ve vicdan dışı söylemleri belki de en temel sorumlu!

Türkiye, taaa 1932’de üye olduğu ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) İş Sağlığı – Güvenliği bağlamında yayınladığı 200 (iki yüz!) dolayındaki Sözleşmenin (Convention) ancak 1/4’ünü kağıt üstünde benimsemiş durumda.. Niçin?? Sorunun ciddi küresel boyutları da var..

Türkiye çalışma yaşamının aktörlerini (işçi ve işveren sendikaları), ILO ve Dünya Sağlık Örgütü uzmanlarını, akademiyi, meslek odalarını… bir Ulusal Çalışma Güvenliği Kurultayı‘nda toplamalı ve Ulusal Ölçekte bir bilimsel – emekten yana pozitif ayrımcılık koyan bir İşçi Sağlığı – İş Güvenliği Politikası üretmeli, katılımcı olarak kararlılıkla uygulamalıdır.

Özerk bir “Türkiye Ulusal İş Sağlığı Güvenliği Kurumu” oluşturmak (örn. ABD, NIOH modeli benzeri) büyük önem taşımakta. Küreselleşme = Yeni emperyalizm küresel ölçekte dayanışma ile geriletilmeli ve yabanıl (vahşi) kapitalizm ehlileştirilerek – terbiye edilerek “maksimum kârdan makul kâra” çekilmelidir.
– Yerel – küresel sermaye tarafından gaspedilen Devlet, yeniden özgürleştirilerek sosyalleştiril-meli, emekçiler de politik iktidarda adil siyasal katılma sağlayabilmelidir.
Sorun, tüm yakıcılığıyla toplumsal gündemde hak ettiği yerde tutulmalıdır.
……
Yazı zaten epey uzun.. biz de fazla uzatmayalım. Sitemizde soruna ilişkin epey yazı var..

Sevgi ve saygı ile. 10 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ADALET BAKANI BEKİR BOZDAĞ’IN BİLMEDİKLERİ..

ADALET BAKANI BEKİR BOZDAĞ’IN BİL(E)MEDİKLERİ..


Dr. Ahmet SALTIK

Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Bozdağ’dan CHP’nin AYM başvurusuna ilişkin:

“Anayasaya aykırı da olsa KHK çıkartılabilir” buyurmuşlar..

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ gündeme ilişkin açıklamalarda bulunmuş.
Bozdağ konuşmasında;
* “OHAL’in 3 ay daha uzatılması kararı alındı. Siz 3 ayda FETÖ’yü ayıklayamazsınız. Kararların doğru olması, hataya düşülmemesi için bu zamana ihtiyaç var. Demokrasimizin korunması, hukuk devletimizin korunması, insanlarımızın özgürlüklerinin korunması bakımından da buna ihtiyacımız var. Bugüne kadar OHAL sadece devlete uygulandı.
Devleti yönetenler işlerini hızlı ve etkin yapsınlar diye yapıldı. Bundan sonra da devlettekilere uygulanmaya devam edecektir, vatandaşımız zarar görmeyecektir. CHP, OHAL
kanun hükmündeki kararnamelerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesine karar verdi.
KHK’larla kanunda değişiklik yapamazsınız iddiasıyla. Neye göre söylüyorsunuz bunu?
Anayasaya aykırı da olsa KHK çıkartılabilir.” demiş.
(http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video_haber/608395/Bozdag_dan_CHP_nin_AYM_basvurusuna_dair___Anayasaya_aykiri_da_olsa_KHK_cikartilabilir_.html, 01.10.2016)
*****

Anayasa’nın 13. maddesine göre;

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

OHAL’de temel hakların nasıl sınırlandırılacağı anayasanın 15. maddesinde sayılmıştır:

  • “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyladurumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”

Maddeden görülebileceği üzere; olağanüstü halde hak kısıtlamasının 2 önemli sınırı var:

  1. Uluslararası hukuka aykırı olmama,
  2. Durumun gerektirdiği ölçüde olma.

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı‘nın (European Social Chart – Convention)
E maddesi, bu Şart’ın uygulanmasında ayrımcılık yasağını düzenlemektedir.
Konvansiyon’un (Şartın) G maddesi ise Şart’ta tanınan hakların yalnızca

– demokratik bir toplumda başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ya da
– kamu yararının,

– ulusal güvenliğin,
– halkın sağlığının ya da
– ahlakın korunması için
ve

ancak yasayla (OHAL kararnamesiyle değil!) sınırlanabileceğini belirtmektedir.

Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Konseyince 1996’da kabul edilen, Türkiye’nin 6.10.2004’te imzaladığı ve 3.10.2006 günlü, 26308 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 5547 sayılı yasa ile TBMM’de uygun bulunarak, Anayasa md. 90 uyarınca iç hukukta yasa gücündedir.
Bunların Anayasaya aykırılığının ileri sürülmesini bizzat Anayasa aynı madde ile yasaklamaktadır. Dahası, son fıkrada şu hüküm yer almaktadır :

  • “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.»

OHAL KHK’leri açısından değil adil olmayan bir yargılama (muhakeme)hiçbir yargılama yapılmaksızın, en küçük bir savunma hakkı verilmeksizin on binlerce kişi kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu durumda, aslında yargılama yapılmadan ceza mahkumiyetinin kurulduğu söylenebilir. Oysa Anayasanın 15. maddesi buna doğrudan engeldir. 15. maddenin 2. fıkrası, olağanüstü durumda bile askıya alınamayacak hakları saymaktadır:

  • “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemezsuçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

KHK’larda listeleme yöntemi ile kamu görevinden -sürekli- çıkarma, Anayasanın 2. maddesinde sayılan ve Anayasa’nın 4. maddesi ile değiştirilmesi bile önerilemeyen Cumhuriyetin temel niteliklerinin ağır biçimde çiğnemine (ihlaline) yol açmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye, uluslararası hukukun da koruduğu evrensel ilkelere aykırı olarak insanlarını “sivil ölüm”e mahkum eden bu uygulamayı sonsuza dek sürdüremez.

Siyasal iktidar bu yanlış yoldan dönmezse, bu açık hukuksuz uygulama,
er ya da geç uluslararası hukum duvarına çarparak geri dönmeye mahkumdur.

OHAL bittiğinde, bu kişilerin anayasa ve uluslararası sözleşmelerle korunan hakları güvence altında kalmaya devam edeceğinden, AKP iktidarının Adalat Bakanlığı koltuğunu işgal eden hukuk fakültesi mezunu (Hukukçu??) Bozdağ’a Anayasanın 13. maddesi yanıt vermektedir.

Ancak bu geri tepme, haksız yollarla Devlete yerleşen, yurttaşlara dönük şiddet eylemlerine başvuranların da aklanmasına yol açabilecektir.

Bu nedenle, siyasal iktidarın ivedilikle (acilen) hukuk dışı yöntemler yerine,

Halkın gerçeği bilme hakkına saygı gösteren saydam ve adil soruşturmalar aracılığıyla
devletten ayıklama  (lustration) yoluna yönelmesi gerekir. Yoksa yalnızca onbinlerce insan haksızlığa uğramakla kalmayacak, FETÖ’yle mücadele de boşluğa düşecektir.

OHAL KHK’leri açısından değil adil olmayan bir yargılama (muhakeme);
hiçbir yargılama yapılmaksızın, en küçük  savunma hakkı verilmeksizin
yüz bine yakın kamu görevlisi işten çıkarılmıştır.

Bu durumda, gerçekte yargılama yapılmaksızın açıkça ceza hükmü verildiği ve uygulandığı (infaz edildiği!) söylenebilir. Oysa Anayasa’nın 15. maddesi buna doğrudan engeldir.
Anılan maddenin 2. fıkrası, olağanüstü durumda bile askıya alınamayacak hakları saymaktadır:

  • “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve
    bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez;
    suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Uluslararası hukukun bağlayıcı yerleşik kuralları hiçe sayılarak, tümüyle keyfi olarak
hazırlanmış listelerle yüz bini bulan muazzam bir rakama ulaşan sayıda kişiyi kamu hizmetinden çıkarma işleminin OHAL sonlandıktan sonra sürdürülmesi olanaklı değildir.
Tersi durumda, binlerce / onbinlerce hak ihlali davasının AİHM’e taşınması kaçınılmazdır..

Eğer Anayasa Mahkemesi de binlerce “bireysel hak ihlali” saptaması yapmaz ve bu kararların gerekleri idare ve yargı organlarınca makul süre ve kapsamda gereğince yerine getirilmezse..
*****
Bir öneride bulunsak                                                ??

Fakülteler mezunlarını yaz okullarında her yıl değilse birkaç yıl ara ile “yenileme – tazeleme – güncellenme” kurslarına alsa.. Meslek Odaları ya da Akademik uzmanlık dernekleri
bir ölçüde yapmaya çalışıyor.. (ABD’de…. zorunlu!)

Bu süreçlere uymayan ya da başarılı ol(a)mayan mezunlarının diplomasını askıya alsa,
bir tür “diploma re-call” (diplomayı askıya alma, geri çağırarak iptal etme!) programı uygulasa
nasıl olur acaba?? ABD’de Tabip Odaları bu süreci çok katı olarak uygulamakta..

AKP, gerçek bir yaraşırlık (liyakat – meritokrasi) kurmunu -ki Batı’yı görkemli Batı yapan
bu siyasal – hukuksal – ahlasal – etik – yönetsel temel normdur!-
yaşama geçirmedikçe,
Bay Bozdağ gibi “hukuk bilginlerinin” (!) yol göstermesiyle burnunu “.oktan” kurtaramayacaktır..

AKP kadrolarında Adalet Bakanlığı yapabilecek görece en “nitelikli” (!) hukukçu Bay Bozağ ise, Türkiye’nin de AKP’nin de daha çoook çekeceği var demektir.. Sayıları 140’a çıkartılan ve
her yıl binlerce “mezun” (?!) veren Hukuk Fakültelerine de, YÖK’e de, siyasilere de
selam olsun!

  • Bozdağ istifa etmeli, ettirilmeli, görevden alınmalı ve
    Hukuk Fakültesinde temel eğitime alınmalıdır..

Türkiye bunca zulmü ve aşağılanmayı hak etmemektedir.
Ülkemize çooook yazık oluyor.. AKP’ye bile!

AKP, TBMM, Başbakan ve Erdoğan bu ibretlik gaftan ders çıkarır ve
gereğini hızla yapar mı acaba??

Sevgi, saygı ve endişe ile.
02 Ekim 2016, Ankara

Not : Bu makalenin yazımında OHAL KHK’leri ‘Sivil Ölüm’ mü Demek?” başlıklı makaleden geniş kapsamda yararlanılmıştır.. (Doç. Dr. KEREM ALTIPARMAK, Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.- Mülkiye, bizim SBF – Mülkiye’den hocamızdır) 9 Eylül 2016’dan beri web sitemizin manşetinde tuttuğumuz bu önemli makalenin tüm metnine, şu erişkeden (linkten) ulaşılabilir : ohal_khkleri_sivil_olum_mu_demek

Yetkin birilerinin bu temel ve önemli makaleyi Adalet Bakanına anlayacağı düzeyde açıklaması gerekebilir.. Hükümetin de gereklerini mutlaka yapması…

TBB; TÜRK-İŞ; HAK-İŞ ve DİSK’ten EMEĞİN HUKUKU KURULTAYI


TBB; TÜRK-İŞ; HAK-İŞ ve DİSK’ten
EMEĞİN HUKUKU KURULTAYI…

Bu önemli toplantıya başarılar dileriz..

– İşveren kesimi toplantıda yok..
– Kamu da..
– Bir de ILO temsili yok.. ILO’nun 3’lü Sacayağı yapısı (Tripartite Structure) yok..

Özellikle ilk 2’si de olsaydı daha bütüncül olurdu kanımızca..
Ancak işveren kesimini TİSK temsil edecekti sanırız ve siyasal kadroları da büyük ölçüde
bu patron sendikası yönlendirdiğinden, kamu adına temsilin pek de anlamı olmayacaktı..
Ama yine de bulunsalar ve hiç olmazsa sorulan sorulara yanıt verselerdi..

Bizim “Hukukun üstünlüğü” retoriğine karnımız tok..
“Emeğin saygılı” olma koşulu ile “Hukukun üstünlüğü” bir anlam kazanır.
Bunun dışında zihinlere kurulan ustaca bir kavramsal tuzaktır.

Sermaye, öncelikle 300 yıl öncesinin ilkel karanlığından kendini kurtarmalı ve insanlığın utancı olan Adam Smith’ten galat “maksimum kâr” sefaletinden kendini kurtarmalıdır.
Çağımızda ancak “makul kâr” kabul edilebilir; günümüz değerleri ile başkaca olanak yoktur.
Emekçi sınıflar, 18. yy. sonları, 19. hatta erken 20. yy. emekçileri bile değillerdir.

Köprülerin altından çooook sular akmıştır..

İlk çağrımız bunadır..

Ardından da ülkemizin taraf olduğu (Anayasa  md 90/son : “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri
esas alınır.”) 
Milletlerarası andlaşmalara tam uyumıudur.

ILO Tavsiye Kararları (Recommendations) bir yana, 189 ILO Sözleşmesinden
salt 57’sine taraf olunmuştur, 53’ü yürürlüktedir ve yer yer önemli çekinceler konmuştur.
Bu kabul edilemez sorun hızla giderilmelidir.

Ayrıca AB’ye üyelik sürecinde (ham hayal!) iç hukuka aktarılan önemli kazanımların da
yaşama geçirilmesi gereklidir.

  • Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi ayaklar altında.. Niçin ??
  • Aynı biçimde, ülkemizin de kabul ederek üstün iç hukuk normu kıldığı İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin 155 Sayılı Sözleşme ve İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin
    161 Sayılı Sözleşmeler..
  • AB Temel Haklar Şartı (Nice, 7 Aralık 2000) 
    http://ek12 utup.dpt.gov.tr/ab/hukuk/temelhak.pdf
    Madde 27 : İşçilerin işyerinde bilgilenme ve danışma hakkı
    İşçiler veya işçi temsilcileri, Topluluk hukuku ile ulusal hukuk ve uygulamada öngörülen durum ve koşullarda ve makul bir süre içinde, uygun düzeyde bilgilenme ve danışma hakkına
    sahip olmalıdır.
    Madde 28 : Toplu görüşme ve eylem hakkı
    İşçiler, işverenler veya işçi ve işveren örgütleri; Topluluk hukuku ile ulusal hukuk ve uygulamalarla uyumlu olarak, uygun düzeyde görüşme ve toplu sözleşme akdetme hakkına ve uyuşmazlık halinde, çıkarlarını korumak için, grev de dahiltoplu eylem yapma hakkına sahiptir.Ve…. Avrupa Sosyal Şartı (değiştirilmiş şekli) Strasbourg, 3.V.1996
    https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/docs/sosyalsart.pdf
  • 1 Herkes, özgürce edinebildiği bir işle yaşamını sağlama fırsatına sahiptir.
    2 Tüm çalışanların âdil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
    3 Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
    4 Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli âdil bir ücret alma hakkı vardır.
    5 Tüm çalışanlar ve işverenler ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal
    ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.
    6 Tüm çalışanlar ve işverenler toplu pazarlık hakkına sahiptir.
Uzatmayalım….Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2014 yılı içinde iş cinayetlerine kurban verilen 1886 emekçinin sayısını neden 300’den çok eksikle 1500’lerde vermektedir?? Niçin?
AKP’li 12,5 yılda en az 15 231 emekçi, Nisan 2015’te en az 130 işçi yaşamını yitirdi.
Yıllık ortalama 1219 cinayet! 2015’in ilk 4 ayı 2014’ten %50 fazla! Niçin?
(İSİG Meclisi, http://www.guvenlicalisma.org, 21.05.2015)

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Bu insanlık ayıbının hızla sonlandırılmasını sağlayacak bir “EMEĞİN HUKUKU” dışında
bizim için anlamı yoktur yapıp etmelerin..Devlet memurlarının grev hakkını içermeyen
sözde sendika tiyatrosuna son verilmelidir (AY m. 53).
12 Eylül 2010 anayasa değişikliği ile getirilen 1’den çok sendikaya üye olma komedisine de..
İŞ GÜVENCESİ + İNSANCA ÜCRET + SENDİKAL ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
Emeğe saygılı hukukun olmazsa olmazlarıdır.. Küreselleşerek azgınlaşan sermayenin
bu olmazsa olmazları kolayına vereceğini ummak saflıktır.
Direnişin Küreselleştirilmesi dışında seçenek yoktur..

SONUÇ
OLARAK              :

Temel engel, giderek yabanıllaşan küreselleşmiş kapitalizm ve türevi dayatmalardır.
Bu kabulden sonra, yepyeni bir küresel ahlak kodu kümesi tanımlamak ve yükümlenmek (taahhüt etmek) gerekecektir. Kuşkusuz bu süreç kendiliğinden olmayacaktır. Örn. BM Güvenlik Konseyi’nde ILO, Dünya Ticaret Örgütü vb. kurumların çabasıyla küresel bir
ortak ilke kararı alınabilir mi? Hayalimizdir ve de önerimizdir, denilebilir mi ki;

  • “ILO’nun enaz (asgari) sağlık-güvenlik koşullarında üretilmeyen mal ve hizmetlerin küresel dolanımı, pazarlanması… yasaklanmıştır. Tüm mal-hizmetlerin bu bağlamda örn. CE gibi etiketlenmesi zorunludur..”
    Böylelikle, hastalıklı sistemin ölçüsüz ve kör kâr güdüsünün tetiklediği “enaz maloluş
    (maliyet minimizasyonu) dayatması karşısında TİSG (Temel İş Sağlığı-Güvenliği) hizmetleri maliyeti işverene engel olarak görülmesin ve haksız rekabet bahanesi oluşturmasın.
    Bu ketleyici işveren önyargısı önce etik, sonra da normatif olarak mahkum ve de ıslah edilsin..
    (Saltık, A. Temel İş Sağlığı Hizmetlerinin Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerine Entegrasyonunda Karşılaşılan Güçlükler. 19. Uluslararası  İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi, 11-15 Eylül 2011, İstanbul)

    ISG_Uluslararasi_Konf._sunumumuz_Istanbul

 

 

 

 

“EMEĞİN HUKUKU Kurultayı” na bu bağlamda engin başarılar dileriz..

ASLA UNUTULMASIN                           :

Emek en yüce değerdir..
Emeğe saygı, insan olmanın baş koşuludur..

Bu vesile ile;
274 Sayılı Sendikalar Yasası ile 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Greve ve Lokavt Yasası 
1961 Anayasası‘nın ışığı altında demokratik özgürlükçü kuralları içermekteydi.
Çünkü 1961 Anayasa’sı Dünyanın en özgürlükçü ve aydınlık anayasalarından biriydi.
Böylesi bir Anayasayı ülkemize kazandıran

27 Mayıs Devrimcilerini ve 27 Mayıs 1960 Devrimini,

ilk Çalışma Bakanı rahmetli Bülent Ecevit‘i saygı ile selamlıyoruz.

Yazının tümüne pdf olarak erişmek için lütfen tıklayınız :
EMEGIN_HUKUKU_KURULTAYI_TBB-TURKIS-HAKIS-DISK

Sevgi ve saygı ile.
27 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmnail.com

Danıştay bir kez daha hekimlerin dinlenme haklarını ihlal edici düzenlemeleri hukuka aykırı buldu!


Danıştay bir kez daha hekimlerin dinlenme haklarını ihlal edici düzenlemeleri hukuka aykırı buldu!

Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, acil servislere mesai saatleri dışında
ve tatil günlerinde, acil müdahale gerektirmeyen ve ayakta tedavisi sağlanabilecek durumdaki
hasta başvurusunun yüksek olduğundan ve bu başvurulara bağlı olarak gereksiz yere
acil servis yoğunluğu yaşandığından söz ederek, Bakanlığa bağlı sağlık kurumlarında
“mesai dışı poliklinik uygulamasına” geçilmesini düzenleyen 28.01.2010 tarih ve 2010/6 sayılı bir Genelge çıkarmıştı.

Hastanede aktif çalışan pratisyen hekim sayısının yeterli olması halinde öncelikle
bu hekimlerden, yetersiz kalması durumunda ise o belediye alanı içindeki Birinci Basamak
sağlık kuruluşlarından 8’er veya 16 saatlik çalışma sürelerine isabet edecek biçimde görevlendirme yapılarak hafta içinde mesai saati bitiminden saat 24:00’e dek, hafta sonu ve resmi tatil günlerinde ise 08:00 – 24:00 saatleri arasında hizmet verileceğini düzenleyen Genelgede, sağlık hizmeti sunumunun en önemli ögesş olan hekim ve öbür sağlık çalışanlarının hakları bütünüyle yok sayılmıştı.

Bu nedenle Türk Tabipleri Birliği tarafından dava açılmış; Danıştay 5. Dairesi,
üst sınırı belirlenmeksizin, kamu sağlık çalışanları için Yasa ile belirlenen çalışma süresinin üzerinde bir çalışma süresi öngören ve sağlık hizmetinin niteliğinden kaynaklanan
nöbet usulünden ve vardiyalı çalışma biçiminden farklı ve bunlara ek bir çalışma biçimi tanımlayan düzenlemelerin, çalışanların Anayasanın 50. maddesinde öngörülen
dinlenme hakkını ihlal edici ve Avrupa Sosyal Şartı‘nda yer alan çalışma sürelerinin giderek azaltılması taahhüdüne aykırı nitelikte bir düzenlemeye gidildiğinden,
hukuka uygun olmadığını
belirterek Genelgenin dava konusu düzenlemelerinin
iptaline karar vermiştir.

İlgili kararlar için tıklayınız

·         Danıştay 5. Dairesinin 2012/8758 E. sayılı kararı

·         Danıştay 5. Dairesinin 2013/687 E. sayılı kararı

(http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/hukuk-5233.html, 18.4.15)

=========================================

Dostlar,

Yukarıdaki haberi paylaşmak istedik bir kez daha.

AKP Hükümeti gözükara ve hiç hukuk bilmez  – tanımaz biçmde bodoslama gidiyor.
Hukuk danışmanlarını da dinlemiyorlar veya yandaş danışmanlar işte bunca yol gösterebiliyor.
Hukuku ayak bağı görüyorlar hukuka saygı terbiyesi almadıklarından ve Cumhuriyet hukukuna saygıları – bağlılıkları olmadığından..

Sonra da Bay RTE kalkıp Danıştay’ı, İdare Mahkemeleini kıyasıya eleştiriyor ve hiç sıkılmadan ayak bağı olarak gösterebiliyor! Yaşamın gerçeklerinden, temel hukuk bilgisinden ve de
hukuka saygıdan böylesine kopuklar ve ne denli hazin bir konumda olduklarını bile görebilecek durumda değiller.. Oysa Anayasa md. 2 ülkemizin bir hukuk devleti olduğunu vurgulamakta.
Mutlak anlamda bağlayıcı ve AKP hükümeti de Anayasaya bağlı kalma yemini etmiş durumda.

Çooook zor ve tehlikeli bir döne yaşamaktayız ve bu AKP parantezi haddinden fazla uzadı..
13 yıldır ülkenin tüm kurumları vahşice – acımasızca tarumar edildi.
Toplumun ahlakı yozlaştırıldı; yolsuzluklara – ahlaksızlıklara ortak edilerek ayarı bozuldu.

Yaşanan olayda Danıştay’ın Sağlık Bakanlığının söz konusu Genelgesini iptal gerekçeleri dikkatle okunduğunda, Yürütme’nin yetki ve işlev gasbı yaparak Yasama’nın yetki ve işlev alanına girdiği görülüyor. En temel hukuk kurallarından ve hukuk okullarında daha 1. sınıfta
HUKUK BAŞLANGICI derslerinde öğrenilen bir temel ilke..

Ayrıca Anayasa’nın apaçık 50 maddesi (“Çalışma şartları ve dinlenme hakkı” başlıklı
50. maddesinde, “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.” denilerek dinlenme hakkı anayasal güvence altına alınmıştır.) ve Anayasa md. 90 / son fıkra kapsamında yasa gücünde olan olan
Avrupa Sosyal Şartı’na gönderme yapmakta.

Ek olarak, Anayasa md. 128/2 “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir..” demektedir

Bunlar çok temel hukuk kuralları ve geçelim ortalama bir hukukçuyu, ortalama bir aydının bile bilgi sahibi olduğu düzenlemeler. Bir Bakanlık Genelgesi ve geçelim yasa maddelerini, Anayasanın en az 3-4 maddesine birden (md. 2, 50, 90 ve 128) aykırılık ortada..
Sağlık Bakanı olacak zat (Dr. Mehmet Müezzinoğlu) nasıl da hiç danışmadan
böylesine kolayca, hukuka apaçık aykırı Genelge altına imza atar ?? 

AKP hükümetini – kadrolarını – bürokrasisini bir kez daha uyarsak bir işe yarar mı acaba?
AKP oyunun kurallarına uymuyor!.
Hedefine kilitlenmiş ve “oraya” (T.C.’nin tüm kurumlarını mutlak anlamda teslim almak!) giden her yol – yöntemi kendine hak görüyor..
Böylesine patolojik – sapkın bir çizgide bulunuyorlar.
Dolayısıyla, rejimin savunma mekanizmalarınca diskalifiye edilmeleri olağan ve gereklidir.

7 Haziran 2015 genel seçimleri bir kez daha çoook ama pek çok önemli.. Kritik, kritik ötesi..
Sorumlu yurttaşların AKP’yi bir kez daha iktidar olmaktan mutlaka alıkoyması gerek, zorunlu!

Sevgi ve saygı ile.
19 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com