Nükleer Santrallerin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi


Dostlar
,

11 Mart 2011, Japonya Fukuşima’da nükleer güç santralinde (NGS) yaşanan facianın
4. yıl dönümü idi. Korkunç afet, yaklaşık 20 bin insanın yaşamına mal oldu.
Büyük Okyanus kıyılarına 6 m yükseklikte Tsunami duvarları örülmüştü ama depreme bağlık yıkıcı tsunami dalgaları 10 m yüksekliğe erişince NGS’ni sular bastı ve
çok yüksek düzeyde nükleer serpinti (emisyon) gerçekleşti, dünyaya yayıldı.

Japonya, doğal kaynakları bakımından özyeterlikten çok yoksun ve yüksek düzeyde sanayi enerji girdisi gereksinimli  bir ülke olmasına karşın, NGS’ni bırakıyor.

Almanya’da benzer durumda ve 2030’a dek bu ülkede hiç NGS kalmayacak!..

Türkiye ise, kör gözüm parmağına Sinop ve Akkuyu’da 2 NGS‘ni Rus Gasprom şirketine Yap İşlet Devret (BOT: Build – Operate – Transfer) modeliyle ihale etmiş durumda.

Ülkemizin yoğun gündeminde, Türk Psikiyatri Derneği‘nin yayımladığı basın açıklamasını, sıraya almamıza karşın geciktirdik. Daha da çok gecikmeden,
hoşgörü dileğiyle aşağıda paylaşmak istiyoruz. (Metin, TPD web sitesinden alınmıştır; http://www.psikiyatri.org.tr/news.aspx?notice=1378)

Türkiye, başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir (renewable) enerji kaynaklarına yönelmeli, nüfus artış hızını düşürmeli, tasarruflu yaşamalı, enerji kaçak – yitiklerini azaltmalı…. dır..

Sevgi ve saygıyla.
19.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

====================================

TPD Görüşü   :
Nükleer Santrallerin
Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkisi

Nükleer kazalar geniş bir toplumu etkileyebilen, yaşam kaybı, iş kaybı ve sosyal kayıplar gibi birçok kayba neden olan afetlerdir. Nükleer kazalar Çernobil Nükleer Kazasında olduğu gibi çalışmalar sırasında yapılan bir hata sonucunda çekirdek patlaması nedeniyle olabileceği gibi, Büyük Japonya Depremi sonrasında Fukuşima Nükleer Santralinin hasar görmesi nedeniyle erime ve patlamaların meydana gelmesinde olduğu gibi doğal afete ikincil olarak da meydana gelebilmektedir.

Nükleer kazalardan başta nükleer santralde çalışanlar olmak üzere temizlik işçileri,
riskli bölgede ve radyasyonun atmosfer yolu ile yayıldığı bölgede yaşayan kişiler ve
radyasyon nedeniyle kirlenen besin maddelerini tüketen kişiler etkilenmektedir.

Nükleer kazalarda kişiler birincil ve ikincil maruziyet (AS: karşılaşma, sunukluk) yolu ile zarar görebilmektedir. Birincil maruziyete örnek olarak nükleer santralde çalışan kişilerin patlama esnasındaki maruziyeti, ikincil maruziyete ise radyasyondan hemen sonra
ortaya çıkan stres, kıtlık ve enfeksiyonlar örnek olarak verilebilir.

Nükleer kazalar sonrasında radyasyona maruz kalma nedeniyle fiziksel ve ruhsal
sağlık sorunlarının yanı sıra çeşitli sosyoekonomik sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Riskli bölgede yaşayan kişilerden geçici ya da sürekli olarak evlerini terk etmeleri istenebilir. Böyle bir durumda kişiler evlerinden, işlerinden, yaşadıkları sosyal çevreden, ailelerinden ayrılmak zorunda  kalabildikleri gibi göç ettikleri bölgede ise kontamine olduklarına ilişkin damgalanma nedeniyle toplum tarafından istenmedikleri için
sosyal ağlarında bozulmalar meydana gelmektedir. Yanlış bilgilenme nedeniyle toplumda kontaminasyonun bulaştırıcılıkla eşit kabul edilmesinden olayı kontamine olmuş kişiler bulaştırıcı olarak damgalanmakta, sosyal desteğe ihtiyaçları olduğu zaman komşuları ve ait oldukları topluluk tarafından dışlanmaktadır. Bu kişiler kendilerini kontamine olmuş
ve “kirli” olarak kabul edebilmekte ve kendilerini damgalayabilmekte, gereksiz yere kendilerini arkadaşlarından ve ailelerinden izole edebilmektedirler. De-kontamine olan kişiler sevdikleri kişileri tehlikeli materyale maruz bıraktıklarına ilişkin endişelenebilmektedir. Ayrıca, nükleer kazalar sonrasında medyadan gelen haberler
sınırlı olabildiği gibi kişilerin kaygısında artmaya neden olabilmektedir.

Nükleer kazaların sağlık üzerindeki etkileri erken dönem ve geç dönem etkileri olarak değerlendirilebilir. Erken dönem etkileri kazanın hemen sonrasında toksik dozda radyasyona maruz kalan kişilerde ortaya çıkan ve ölümle sonuçlanan Akut Radyasyon Sendromu, organ kayıpları ile sonuçlanabilen radyasyon yaralanmaları / yanıkları ve
akut stres tepkileri, geç dönemdeki etkileri ise başta tiroid  kanseri ve kan kanseri olmak üzere kanser, süregen psikiyatrik bozukluklar ve yol açtığı genetik mutasyonlar nedeniyle sonraki kuşaklarda ortaya çıkması olası olan hastalıklardır.

Nükleer kazalar ölümcül sonuçları, kontrol edilemez olmaları, riskleri ve yararları arasında orantısızlığın olması, istem dışı meydana gelmesi ve gelecek kuşaklar açısından yüksek risk taşıması, maruz kalanlar üzerindeki yeni, gözlenemeyen, bilinmeyen ve gecikmiş etkileri nedeniyle “yaygın korku, derin bir incinebilirlik duygusu ile devam eden alarm ve dehşet duygusuna” yol açma kapasitesine sahip olaylardır. Bu nedenle, nükleer kazaların psikolojik sonuçları, daha erken dönemde ve bilinebilir etkileri olan sel,
deprem veya geleneksel silahların kullanıldığı terörist eylemler gibi afetlerin psikolojik sonuçlarına göre daha fazla miktarda ruhsal zorlanmaya yol açabileceği düşünülmektedir.

Ayrıca, doğal bir afete ikincil nükleer bir afet meydana gelmesi durumunda afetten sonra ortaya çıkan ruhsal sorunların daha uzun sürdüğü bilinmektedir. Nükleer kazalardan sonra suların kontamine olması gibi pek çok yıkıcı olayın meydana gelmesi nedeniyle
Büyük Japonya Depreminde olduğu gibi doğal afete nükleer kazaların eşlik ettiği afetlerden sonra ortaya çıkan ruhsal sorunların, nükleer kazaların meydana gelmediği doğal afetlerle kıyaslandığında daha geç iyileştiği gösterilmiştir.

Yapılan araştırmalarda nükleer kaza sonrasında radyasyona maruz kalan kişiler arasında temizlik işçileri ve yüksek miktarda radyasyona maruz kalan çocukların annelerinin
ruhsal bozukluklar açısından daha riskli oldukları bulunmuştur. Temizlik çalışanları arasında yapılan çalışmalarda bu kişilerde tanı konulabilir bozukluklar açısından anlamlı fark bulunmamakla birlikte depresyon belirtileri, özellikle travma sonrası stres bozukluğu olmak üzere anksiyete belirtileri ve tıbben açıklanamayan belirtilerde kontrol grubuna göre iki – dört kat artma olduğu bulunmuştur. Yapılan bir başka araştırmada radyasyona maruz kalan temizlik çalışanlarında şizofreni spektrum bozukluklarının arttığı gösterilmiştir. Özkıyım düşüncesinde artma, bilişsel işlevsellikte bozulma, alkolizm, işsizliğin (iş verenlerin ve öbür kişilerin bu kişilerin kontamine olduğuna ilişkin
endişe duymaları nedeniyle) temizlik çalışanlarında görülen öbür ruhsal ve sosyal sorunlar olarak bildirilmiştir.

Yüksek doz radyasyona maruz kalan çocukların annelerinde yapılan araştırmalarda
bu kişilerin tahliye edildikten sonra da SCL-90 GSI puanlarında yüksekliğin devam ettiği, fiziksel sağlıklarının daha kötü olduğunu ve daha fazla iş gücü yitiği belirttikleri saptanmıştır. Nesnel tıbbi verilerle desteklenmemiş olmakla birlikte yüksek dozda radyasyona maruz kalan çocukların anneleri ve öğretmenleri, bu çocukların sağlıklarının daha kötü olduğunu bildirmişlerdir.

Çocuklarda yapılan araştırmaların bir bölümünde sınırda mental kapasite oranlarında artma, duygusal sorunlar, EEG anormallikleri, yaşamdan memnuniyette azalma ve daha çok tıbbi hastalık tanısı aldıklarını belirtme, depresyon ve dikkat eksikliği hiperaktivite ile ilgili belirtiler, fiziksel sağlıklarına ve tiroid kanseri olmaya yönelik endişeler saptanmıştır. Bununla birlikte uzun dönemde yapılan gözden geçirmeler sonucunda radyasyonun fetüs üzerine korkulduğu gibi yıkıcı bir etkisi gösterilememiştir.
Ancak, Çernobil kazasından sonra hükümet tarafından kürtaj olunması çağrısında bulunulması, üreme hızında azalma, kürtaj oranlarında artma ve planlanmış gebeliklerde azalma görülmesi nedeniyle radyasyonun fetüs üzerindeki etilerine ilişkin bulgular değerlendirilirken çalışma örnekleminin kısıtlılıkları unutulmamalıdır.

Genel toplumda yapılan araştırmalarda ise psikolojik gerginlikte ve sağlık kaygısında artma olduğu saptanmıştır.

Bilişsel konsantrasyonda bozulma, organize olamama, unutkanlık,
karar vermede güçlük, dikkatte azalma
Duygusal– şok, inanamama, korku, kaygı ve tasa, irkilme, öfke, inkar (AS: yadsıma) , umutsuzluk, çaresizlik, yenilmişlik hissi
Davranışsal uyku bozuklukları, iştah bozuklukları, diğer insanlardan izolasyon,
yalnız kalmada güçlük, yerinde duramama, madde kullanımında artma (alkol, tütün, reçete edilen ilaçlar ve yasa dışı maddeler).
Fiziksel– terleme, aşırı uyarılmışlık, çarpıntı, sersemlik hissi, kan basıncında artma, yorgunluk, baş ağrısı, hazımsızık, bulantı, tıbben açıklanamayan belirtiler.
Ruhsal (Spiritual)- belirsizlik hissi, terkedilmişlik hissi, dünyanın ve diğer insanların iyi olduğuna ilişkin inançta azalma ya da tümden kaybolma, kötülük duygusuyla mücadele, güven duygusunda yıkılma

Bugüne dek meydana gelen üç büyük nükleer kazadan biri olan Çernobil Nükleer Kazasının sonuçlarını gözden geçirmek nükleer santrallerin insanların fiziksel ve
ruhsal sağlıkları üzerindeki yıkıcı etkisini anlamada yol gösterici olacaktır:

Çernobil Nükleer Patlamasından sonra 31 kişi anında ölmüş, 600.000 ilk yardım çalışanı ve öbür çalışanlar temizlik operasyonu sırasında yüksek dozda radyasyona maruz kalmıştır. 200.000 kişi yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmıştır. En başta çocuklarda tiroid kanseri insindansında dramatik artış, temizlik çalışanlarında lösemi insidansında artış görülmüştür. 2006 yılında yayınlanan 20. Yıl Chernobil Forum Raporu‘nda Çernobil’in ruh sağlığı üzerine etkisi, bugüne dek bir kazaya bağlı en büyük
halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmiştir.

Yukarıdaki gözden geçirmemizde nükleer kazaların insan sağlığı üzerindeki etkisinin üzerinde durulmuş olmakla birlikte, nükleer kazalar sonrasında ortaya çıkan radyasyonun öbür canlılar ve doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin de unutulmaması gerektiğini
vurgulamak isteriz.

Sonuç olarak     : Türkiye Psikiyatri Derneği olarak yukarıdaki bilimsel veriler ışığında nükleer kazaların insanların ruh sağlığını olumsuz etkilediğini belirtiyoruz.
Son yıllarda ülkemizde kurulan ya da kurulması planlanan nükleer güç santrallerin
toplum ruh sağlığına olası etkilerine dikkat çekmek istiyoruz.

Saygılarımızla, 11.3.15

Dr. Feyza Çelik
TPD Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi adına 

KAYNAKLAR

1- Cordero J.S, The Epidemiology of Disasters and Adverse Reproductive Outcomes: Lessons Learned. Environmental Health Perspectives Supplements 101 (Suppl.2):131-136(193)
2- Bromet J. E. Emotional Consequences Of Nuclear Power Plant Disasters.
Health Phys. 106(2):206Y210; 2014
3- Bromet EJ. Mental health consequences of the Chernobyl di- saster. J Radiol Prot 32:N71YN75; 2012
4- Bromet E J, Havenaar J M and Guey L T 2011 A 25 year retrospective review of the psychological consequences 
of the Chernobyl accident Clin. Oncol. 23 297–305
5- Indart M at all. Disaster Mental Health: Assisting People Exposed To Radiation. Institute for Disaster Mental Health at SUNY New Paltz for the New York State Department of Health.
6- World Health Organization 2013. Health risk assessment from the nuclear accident after the 2011 Great East Japan earth- quake and tsunami, based on a preliminary dose estimation.
7- Matsuoka Y, Nishi D, Nakaya N et al. Concern over radiation exposure and psychological distress among rescue workers fol- lowing the Great East Japan Earthquake. BMC Public Health 2012;12:249.
8- Williams J.H.G,  Ross L. Consequences of prenatal toxin exposure for mental health
in children and adolescents
A systematic review Eur Child Adolesc Psychiatry (2007) 16:243–253 DOI 10.1007/s00787-006-0596-6
9- Niwa S. Mental health in evacuees from the 3.11 complex disaster in Japan.
Seishin Shinkeigaku Zasshi.2014;116(3):219-23.
10- Loganovsky KN, Loganovskaja TK. Schizophrenia spectrum disorders in persons exposed to ionizing radiation as a result of the Chernobyl accident. Schizophr Bull 2000;26(4):751e773.

Toplumsal Ruh Sağlığı / Community Mental Health


Sevgili Öğrencilerimiz,

Değerli Site Okurlarımız,

Toplumsal Ruh Sağlığı (Community Mental Health) konulu dersimizin
power point yansılarını izlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Bu dosyayı son günlerde yaşanan vahşi kadın cinayetleri nedeniyle arşivden öne çıkardık.
İlk fırsatta güncelleyeceğiz..

Başta Özgecan ASLAN olmak üzere şiddet kurbanı kadınlarımıza, çocuklarımıza ve insanlarımıza armağanımız olsun..

Toplumsal_ruh_sagligi

Sevgi ve saygı ile.
25 Şubat 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

AKP Alevi Haklarını ve AİHM Kararlarını Neden Görmezden Geliyor?

 

AKP,
Alevi Haklarını ve AİHM Kararlarını Neden Görmezden Geliyor?

 

Dostlar,

Yukarıdaki başlığı bu gün, 21.12.14 günü Ulusal Kanal‘da
20:00 – 22:00 arasında işledik.

Sayın Gazeteci – Yazar Necdet SARAÇ İstanbul’dan,
Av. Kazım Genç de Ankara’dan konuğumuz oldular.

36 yıl önce 19-25 Aralık 1978 günleri arasında neredeyse 1 hafta süren 1978 Maraş Alevi kırımının masum kurbanlarını (resmen 110 dolayında, fiilen beş yüzü aşkın!) anarak başladık. Sn. Saraç son birkaç yıldır Maraş’a giderek bu anmalara katılıyor. Bu yıl bilindiği gibi Valilik, “olaylar çıkmasın, provokasyon olmasın” (!) gerekçesi ile her tür anma girişimini yasakladı.. Gerçekten traji-komik bir durum.. 1 hafta boyunca hunhar – barbar – kanlı kırımı engelle(ye)meyen Devlet, 36 yıl sonra bile insanların yüreklerine sığdıramadıkları acılarını yaşamalarını engelliyor.. Valilik bu yasakçı hukuk dışı tutumunu derhal sonlandırmalı, örtük sıkıyönetimi kaldırarak anmalar için gerekli güvenlik ortamını sağlamalıdır. Uzun yıllar “travma sonrası stres bozukluğu” yaşayan Alevi toplumu, adalet duygusu da tatmin edilmediği için, neredeyse süregen (kronik) yas sendromu içine giriyor. Öğrenilmiş çaresizlikle içine kapanıyor ve toplumdan kendisini yalıtarak yalnızlaşıyor. Öbür toplum kesimleri ile kaynaşarak sosyalleşmesini tamamlayamıyor. Böylelikle halkı bir arada tutan kederde – tasada – kıvançta birlik – ortaklaşma gerçekleştirilemiyor.

Sosyal psikoloji açısından son derece sakıncalı hatta tehlikeli bir durum..

Unutulmasın, Kerbela faciası 1375 yıl önceydi ve 72 insan çölde aç – susuz bırakılarak kadın – çocuk – yaşlı demeden kırılmıştı. Katliam, İslam Peygamberinin soyu kurutularak Halifeliğin Abbasi’lerden Emevilere geçişini hedeflemişti Şam valisi Yezid. 1375 yıl sonra bile tüm dünyada on milyonlarca Alevi – Şii – Caferi, çok az da olsa bir bölüm Sünni insan toplu kırımın yasını tutmakta her yıl Muharrem ayında. 12 gün susuz ve çile içinde oruç tutarak yasını yaşamaktadır.

Bu tür kapsamlı kırımlar Türkiye’de ne yazık ki belli aralarla neredeyse dönemsel (periyodik) nitelik kazandı. Ulusal birliğin kurulup – pekiştirilmesini apaçık dinamitleyen kökü dışarıda senaryo ve tezgahlardır bunlar..

Son 40 yılda Maraş – Çorum – Sivas katliamları sahnelenmiş ve yüzlerce Alevi yurttaş öldürülmüş, onbinlercesi kapsamlı göçlere zorlanmış (tehcir!);  toplumsal yaşamın dışına itilmişlerdir.
Nüfusun demografik yapısı, etnisite politkaları ile değiştirilmektedir.

Aleviler, bir yandan da 1982’den bu yana Anayasaya konan zorunlu din dersleri ile assimile edilmeye başlanmışlardır. Toplu cinayetlerin eylemcileri ve azmettiricileri yakalanıp adalete teslim edilmemiş, Alevi yurttaşların adalet gereksinimi gözardı edilmiştir.
Bu politikalar halkı bütünleştirici – kaynaştırıcı değil tersine ayrıştırıcı ve hatta düşmanlaştırıcıdır. 1990’larda 31 Ocak 1990 günü, ADD kurucu genel başkanı Prof. Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle başlanan  cinayetler 15 yıl kadar sürdürülmüştür.

Vurgulanması gereken bir husus da tekil ya da toplu öldürmelerin katillerinin ve iç – dış azmettiricilerinin bulunmaması ve yargıda hesap vermemeleridir. Böylelikle ortaya çok ürkünç (vahim) bir gerçek çıkmaktadır :

  • Devlet suça ortaktır! 

Ortada çooook sayıda toplu – tekil cinayet vardır ve aradan geçen onca zamana karşın “faili meçhul” (!) kalabilmiştir. Üstelik devletin onca gücü – olanağı varken.. Kimi katiller ödüllendirilerek milletvekili bile yapılmış, katil sanıklarının avukatları bakanlığa dek yükseltilebilmiştir!

*****

Bu durum (zulüm!) sürdürülemez..

Bir devletin en temel işlevi tartışmasız olarak yurttaşlarının can güvenliğini sağlamaktır.

Böyle olmak gerekirken tersine Devlet suça ortaksa;
orası sözün bittiği ve Devletin tüm meşruluğunu yitirdiği yerdir.

Ülkede barış ve adaletin sağlanması başarılamazsa kalkınma ve istikrar da hayal olur.. Türkiye’nin bu profile uyan görünümü büyük acı vericidir ve artık mutlaka düzeltilmesi zorunluğu vardır.
Bu bağlamda, sayıları 15-20 milyondan az olmayan (belki daha da çok!) olan Alevi – Bektaşi yurttaşlar, ülkenin asli kurucularından olarak son derece temel beklentiler içindedir ve istemlerinin daha fazla ötelenmesi olanağı kalmamıştır :

===============================================

1. Aleviler, inançları yüzünden hiçbir ayrıma uğramadan
eşit yurttaş” olmak istemektedir.

2. 1826’lardan bu yana süregelen mallarına el koymanın sonlanmasını ve bunların geri verilmesini istemektedirler.

3. Cemevlerinin kendi belirledikleri ibadet (tapınç) yeri olarak tanınmasını istemektedirler.

4. Zorunlu din dersleri, Sünni öğretinin ideolojik aracı ve assimilasyon yöntemine dönüşmüş olup mutlaka kaldırılmalıdır.

5. DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) kaldırılmalı ya da Alevilerin de adil temsil olanağı sağlanmalıdır. DİB, muazzam bütçe payları ve devasa vakıf fonlarıyla 140 bin çalışanı ile (yeterince denetlenebiliyor mu??), DİB Başkanı’nın Devlet protokolünde
50. sıralardan 10. sıraya uçurularak yükseltilmesi sonucu (Şeyhülislam!?) Başkanlık bir fetva makamı kılınmış ve laik devlet yapısına tümden aykırı düşmüştür. Merhum Prof. İlhan Arsel‘in
söylemiyle hurafe üretmeye devam etmektedir! Prof. Arsel,
dine eleştirileri yüzünden ölüm tehditleri almış ve yaşamının uzunca yıllarını yurt dışında (ABD) geçirmek zorunda
bırakılmıştır! İmam Gazali‘den bu yana 600 yıldır İçtihat kapısı kapatılarak İslami kaynaklar yenileşmeye kapatılmış, adeta dondurulmuştur.

6. Türkiye, Anayasasının  da öngördüğü bağlamda mutlaka laik bir devlet olmalı (başta md. 2, 24 ve 174) ve giderek sekülerleşerek çağdaşlaşmalıdır.

Alevilik ve ülkemizdeki sorunları konusunda uzmanlığı tartışmasız, basılı kitapları yayımlanmış olan Sn. Hüsnü Merdanoğlu,
program sırasında bize ulaşmaya çabalamışlar,
ancak stüdyoda internet erişimi sağlanamadığından katkılarını alamamıştık. Program bitiminde gördüğümüz uyarılarına göre listeye 7. bir madde eklenmelidir:

7. Alevilerin isteklerine yönelik sayın Saraç’ın belirtikleri yanında, Alevilerin günümüzde bile yanlış tanınmalarına neden olan Osmanlı dönemi fetvalarının, Osmanlı-Safevi sürtüşmesi sürecinde birer psikolojik savaş kalıntıları olduğunun, bu fetvaların içeriğinin doğru olmadığının da siz aydınlarca ve ülkemizin birliği ve bütünlüğü yanında olanlarca sürekli dile getirilmesi gerekmektedir.

Sn. Merdanoğlu’nun uyarı ve katkısı son derece yerindedir. Özellikle Osmanlı Şeyhülislamı Ebussuut‘un fetvalarının hiçbir temeli olmayan, bir din adamına (!?) asla yakışmayan söylemleri ayrımcı, kışkırtıcı, düşmanlaştırıcı ve tümüyle uydurmadır. “Şeyhülislam” sanını almış, İslam Dininin şeyhi,
onu yorumlamaya – aktarmaya en yetkili kılınmış birinin (gerçekte İslamda ruhban sınıfı yoktur ve herkes dinini Kuran’ı okuyarak yorumlar; Peygamber bile salt elçidir, tebliğden öte yetkisi yoktur!..) böylesine nifakçı tanımları – fetvaları bir insanlık suçudur ve günümüz Diyanet İşleri Başkanlığınca yalanlanarak son derece olumsuz etkisi kırılmalıdır.

     Dinin kamusal alan dışına çıkarılması zorunludur.

Batı uygarlığı, ancak Hıristiyanlıkta reformla Kiliseyi
salt bireysel
inanç alanına iterek günümüz uygarlık düzeyine erişmiştir.

Benzer reform, İslam dininde de yapılmak zorundadır.

================================================

Çağımız İNSAN HAKLARI ÇAĞI’dır!

Bu bağlamda yeterince yerleşik hukuk metni vardır ve bu metinler uluslararası bakımından geçerli ve yürürlüktedirler, ulusalüstüdürler.

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) 1948’den yana
en başta gelenidir.

Avrupa Konseyi’nin belirlediği İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) 2. sırada önemli belgedir. İHAM (İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi) bu Sözleşmenin yaptırımı olan
yargı organıdır.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi 3. sırada sayılabilir.

Türkiye, bu uluslararası insan hakları sisteminin üyesidir, içindedir. Fakat uygulama bu yönde değildir. Üstelik 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında Mayıs 2007’de yapılan devrim niteliğinde değişime karşın!

Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma

MADDE 90./son fıkra :

  • “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.)
  • Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

İnsan hakları sistemine taraf olan Türkiye, aykırı kamusal uygulamaları ile AİHM’nde en çok mahkum edilen birkaç ülke içindedir. AKP hükümetleri ile 2002 Kasım’ından bu yana bu karne  – sicil daha da olumsuzlaşmıştır. AKP, Anayasa Mahkemesi kararı ile Laikliğe aykırı işlem ve uygulamaların odağı durumuna gelmiştir fakat ne yazık ki hala iktidardadır! Ülkeyi dincileştirme azim ve kararındadır. Birkaç hafta önce yapılan 19. Milli Eğitim Kurultayı (Şurası) kararları ve 12. CB Bay RTE’nin orada yaptığı konuşma tam anlamıyla dehşet vericidir. AKP, örtük -fakat artık açık- 2023 gündemi ile Türkiye’yi bölünmüş bir dinci faşist Anadolu Federe İslam Devletine dönüştürme azim ve kararlılığındadır.

Alevi hakları ülkenin en önemli sorunlarındandır
ve laik düzenin korunması salt Alevilerin sorunu değildir.
Sorun hukuksal olmaktan çıkmış ideolojik düzleme taşınmıştır. Ülkedeki tüm yurttaşların Türkiye’yi demokratik bir ülke kılmak ve Cumhuriyetin temel niteliklerini korumak yükümü ve sorumluluğu vardır. Anayasanın 2. maddesinde tanımlı Cumhuriyetin 6 temel niteliği, 4. maddede değiştirilmesinin önerilmesi bile olanaksız kılınarak kurucu irade tarafından pekiştirilmiştir ve mutlaka uyulması gerekmektedir. AKP hükümetlerinin bu meşruiyet dışı tehlikeli gidişi terk etmeleri gerekmektedir.

Uluslararası toplum; insan haklarının çiğnenmesinin ülkemizde ağır ve sürgit nitelik kazanmasından kaynaklanan süreçte, uluslararası hukuka bütünüyle uygun olarak, etkili BM yaptırımları uygulama (ekonomik – ticari – politik – diplomatik – mali -askeri..), Avrupa Konseyi’nden atılma … gibi araçlara – etkili yaptırım olanaklarına sahiptir.

Alevilere dönük her türlü ötekileştirme – ayrımcılık (diskriminasyon)
insanlığa karşı suçlardır ve gecikmeden son verilmelidir.

Türkiye, büyük ATATÜRK‘ün “Yurtta barış Dünyada barış” ilkesinin gereklerini yerine getirmelidir. 10. Yıl Söylevi‘nde yer alan “imtiyazsız – sınıfsız kaynaşmış bir kitle olmak” hedef alınmalıdır.

*****

Ulusal Kanal‘daki açık oturumumuzdan çıkarımlarımız yukarıda kapsamlı olarak özetlenmiştir.

Tüm insanları, Hünkâr Pir Hacıbektaş‘ın evrensel öğretisi
“eline – beline – diline sahip çıkmaya” çağırıyoruz..

Her ne arar isen insanda ara
Kudüs’te, Mekke’de, hacda değildir..
Hararet nardadır sacda değil
Keramet baştadır taçta değil 

Sevgi, muhabbet kaynar yanan ocağımızda,
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağrımızda,
Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,
Aslanla, ceylanlar dosttur kucağımız..

Hacı Bektaşı Veli

Sevgi ve saygıyla
22.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Not : Laik – bilimsel – parasız – karma eğitime ve eğitim emekçilerinin haklarına sahip çıkma bağlamında 20.12.14 günü Ankara Tandoğan meydanından basın açıklaması yaptıktan sonra Güven Park’a dek yürümek isteyen, bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ üyesi öğretmenlere polisin uyguladığı hukuk dışı orantısız şiddeti insan hakların aykırı ve kabul edilemez buluyor esefle kınıyoruz! İlgililerin cezalandırılmasını istiyoruz.
Benzer şiddet eylemlerine AKP iktidarının kesinkes son vermesini istiyoruz.

* Program kaydı elimize geçtiğinde YouTube‘a yükleyeceğiz..
* Bu yazının pdf formatı için lütfen tıklayınız:

AKP_Alevi_Haklarini_ve_AIHM_Kararlarini_Neden_Gormezden_Geliyor_ULUSAL_KANAL

10 Aralık 2014 İnsan Hakları Günü : 1937-38’de Tunceli-Dersim’de Neler Oldu?


10 Aralık 2014 İnsan Hakları Günü :

1937-38’de Tunceli – Dersim’de Neler Oldu ??

10_Aralık_Dunya_Insan_Haklari_Gunu

 

 

 

 

 

Dostlar,

Tunceli – Dersim olayları, tarihin çok acı olaylarından biridir.
Çok söylenmiş ve yazılmıştır.
Siyasiler de genellikle gerçeğin peşinde olmamış, siyasal sömürü konusu edinmişlerdir.

Nesnel ve birikimli, saygın yazar Prof. Dr. Emre Kongar, Kasım 2014 sonu ve
Aralık 2014 başlarında Cumhuriyet’teki köşesinde ardışık yazılarla bu yakıcı sorunu irdeledi. 9 makale ile..

1. Bir Dersimli Anlatıyor! Cumhuriyet, 28.11.2014
2. TUNCELİ NASIL BİR DERSİM’di?? Cumhuriyet, 29.11.2014
3. Şeyh Sait ve Dersim; Cumhuriyet, 30.11.2014
4Dersimliler ve Cumhuriyet; Cumhuriyet, 02.12.2014
5. Hacı Bektaş Çeşmesinden… Cumhuriyet
, 04.12.2014
6. Dersim Mektubu Üzerine… Cumhuriyet
, 05.12.2014
7. Sorun Tarihte Değil, Gelecekte! Cumhuriyet, 06.12.2014
8. Dersim / Tunceli: Ders Almak! Cumhuriyet, 07.12.2014
9. Aleviler Demokrasinin Güvencesidir.. Cumhuriyet, 09.12.2014

*****
Dersim'de_1937-38'de_ne_oldu

Bu 9 yazıyı tek bir dosyada pdf olarak paylaşmak istiyoruz.
Okumak için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Dersim_Tunceli_Yazilari

Emre hoca 8. yazısını şöyle bağlıyor :

  • “Bence Dersim / Tunceli olaylarından alınacak en büyük ders,
    Alevilere bugün de uygulanan
     ayrımcılığın ve zulmün sona erdirilmesi olmalıdır… Elbette farklılıklarımızla birlikte yaşayacağımız demokratik bir toplum inşa etmek istiyorsak! 

Emre hoca 9. yazısını ise aşağıdaki gibi bağlıyor :

  • Dersim/Tunceli için özür dilemeler, “Özür dile” demeler, CHP’yi, İnönü’yü, Atatürk’ü suçlamalar, zulmü sürekli anımsatıp yaraları kaşımalar ve kanatmalar, bu dışlayıcı politikayı örtbas edemez… 
  • Alevilere eşit vatandaşlık hakları, vicdan ve ibadet özgürlüğü tanınmalı, Cemevleri ibadethane statüsüne kavuşturulmalı, din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı, seçmeli din derslerinin müfredatında Alevi kültürü, tarihsel ve felsefi köklerine uygun olarak yer almalıdır.

Teşekkürler Sayın Kongar..
Artık bu iğrenç duygu – tarih sömürüsüne bir son vermeli..

O sıralarda ağır hasta olan Büyük ATATÜRK ve görevde olmayan önceki başbakan İsmet İNÖNÜ‘nün saygın anılarını kirletme amacıyla günlük siyasete alet edilmesi
son derece yersiz ve yanlıştır; tarihsel kanıtlardan tümüyle yoksundur.

Buna asla izin verilemez!

  • Şahinleşen Başbakan Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak başlıca 2 sorumludur.
  • Tarihsel fatura bu ikiliye kesilmeli ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
    tüzel kişiliğinin de haksız ve yersiz – kasıtlı yıpratılmasına izin verilmemelidir.

Günümüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti, acı olaylardan 75-80 yıl sonra sürecin
masum mağdurlarına sevecenlikle yaklaşmalı, insancıl ölçülerle yitiklerini gidermeye çaba göstermelidir. Ülkemizde tüm ayrıcalıklar yok edilerek “eşit yurttaşlık”
ortak paydasında demokrasimizi (siyasal ve ekonomik) kulvarlarda geliştirmeye çabalamalıyız..

Toplumsal bellekte travma sonrası stres bozukluğunun kuşaklar boyunca
sürgit süregenleşmesi (örneğin Kerbela vahşeti!) ülkemizin ve halkımızın
yararına asla değildir.

Konuya ilişkin bizim de 5 sayfa dolayında bir makalemiz bu sitede yayımlanmıştı.
Ona da şu erişkeden (linkten) ulaşılabilir :

http://ahmetsaltik.net/2014/11/25/dersim-tartismalari-tunceli-dersim-debates/

*****

Ayrıca Soner Yalçın, Hüsnü Merdanoğlu, Naci Beştepe.. gibi yazarların konuya ilişkin makalelerine de sitemizden erişilerek okunabilir..

*****

10 Aralık 1948‘den bu yana 66 yıl geçti..

Artık, İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin (İHEB) tam anlamıyla
yaşama geçirilmesini ve uygulanmasını diliyoruz..

Hatta daha da geliştirilerek “İHEB’in 3. Bin Yıl Türevi” nin yazılmasını..

Türkiye’de de elbette.. Türkiye, BM’nin kurucu üyelerinden biri olarak
bu Evrensel Bildirge’ye hukuksal olarak taraftır ve Anayasa md. 90 / son fıkra uyarınca
bu Bildirge, iç yasalarımızla denk hukuksal güçtedir. Yine aynı madde uyarınca
İHEB metninin Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülmesi olanak dışıdır. Bunlara ek,
temel insan hak ve özgürlüklerine ilişkin uluslararası antlaşma ve sözleşmelerin
iç yasalarla çelişmesi durumunda ilki üstün sayılarak uygulanacaktır. (AY md. 90 / son)

Türkiye’nin ve insanlığın bu bağlamda katedeceği daha çooook yol var..
Küreselleşen emperyalizm İNSAN HAKLARININ en büyük engeli, düşmanı!
Öncelikle bu hakları bölücü – ayrıştırıcı olarak ikiyüzlü biçimde kullanıyor.
İkinci olarak da vahşi kapitalizmi sürdürerek milyarlarca insanı yoksullaştırıyor.

Tunceli – Dersim olaylarında da İngilizler ve Fransızlar kışkırtıcı rol üstlenmeseler, kendilerine ulaşan kimi istemlere, “Biz bağımsız – egemen bir Devletin (Türkiye’nin!)
içişlerine karış(a)mayız..” diye geri çevirseler, sorun bu denli yakıcı boyutlara tırmanmayabilirdi. Yardım istemlerini gerekiyorsa Milletler Cemiyeti‘ne taşıyabilir
ve dostane-barışçı çözümlere destek verebilirlerdi.. Bunu yapmamışlar, tersine,
Türkiye’de kanlı gelişmelere çanak tutmuşlardır; bu bir Emperyalizm klasiğidir..

Elbette bu saptamalar Bayar – Çakmak ikilisinin temel tarihsel – politik sorumluluğunu ortadan kaldırmaz, hatta hafifletmez de..

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü‘nün
tüm insanlığa kutlu ve mutlu olmasını diliyoruz.

insan_haklari_ozgur_esit_yasamaktir

 

 

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygıyla.
10.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

KUBİLAY’dan GÜNÜMÜZE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ

Dostlar,

23 Aralık 2012.. KUBİLAY‘ın hunharca şehit edilişinin üzerinden 82 yıl geçti..

Toplumsal travma hâlâ aşılabilmiş değil..

Bir tür “travma sonrası stres bozukluğu
(Post-Traumatic-Stress*Disorder-PTSD) sürüyor..

Bu tablonun artıları da var eksileri de sosyal psikoloji açısından.

Artıları içinde toplumun tarih belleğinin canlı tutulması ve benzerlerinin önlenmesi bakımından uyanık oluş.. başta geliyor.. Her ne denli, bütünüyle engellenemese de..

Eksileri içinde ise toplumsal kaynaşmanın engellenmesi,
ötekileştirmenin sürmesi hatta sosyal fay hatlarının derinleşmesi..

Makro ölçekte yönetimi zor bir sorun..

Büyük Atatürk gene imdadımıza yetişiyor :

* YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ..

  • “KUBİLAY’dan GÜNÜMÜZE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ” 

başlıklı görsel konferansımız 22 Aralık 2006’da Bolu / Göynük ADD Şubesi’nde verilmişti.

Sunu 103 yansı içeriyor. Güncelleme yapmaksızın sizlerle paylaşmak istiyoruz.
6 yıl öncenin gündemini yakalamak ve günümüze bağlamak size kalıyor..

Bu gün Menemen’de gerçekleştirilen “HEPİMİZ KUBİLAYIZ” mitingi
çok coşkulu geçti. CHP, ADD, TGB, İP, Eğitim-İş vb. örgütler destekledi.
Verilen iletiler yukarıda belirttiğimiz kaygıları besleyecek türden değildi;
olgun ve sorumlu idi. İlgilileri kutlarız.

Sunuyu izlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız ??

Kubilay’dan_gunumuze_Devrim_sehitleri_Goynuk_22.12.06

Sevgi ve saygı ile.
23.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net