İçine sürüklendiğimizi düşündüğümüz tablo neden değişemiyor?

24 Haziran siyasi açıdan çok önemli bir dönemeçti, ısıtılarak dayatılan sistem yürürlüğe sokulacak gibi görünüyor. Tüm beklenti ve çabalara rağmen arzulanan sonuç alınamamışsa, demek ki beklentide ve/veya yürüyüşte ciddi bazı hatalar yapılmış. Burada iki konu üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Birincisi “arzulanan sonuç” ne demektir, kim ya da hangi gurup nasıl bir sonucu arzulamaktadır; ikincisi ise, toplumsal kararlar nasıl alınmaktadır?
SÖZÜ EDİLEN ÖZERKLİK TOPLUMSAL ETKİLİ DEMOKRATİK OLUŞUMUNUN VAZGEÇİLMEZ KOŞULUDUR
Birinci konu toplumun görece bağımsız ve özgür düşünen ve böylece görev yapan kesimi ile ilgilidir. Başta siyaset kurumunun alt organları olmak üzere, yüksek eğitim kurumları ve tüm eğitim kurumları, yargı, medya ve benzeri toplumsal düzeyde eleştirel ve etkili olan tüm kesimler bu alana girer. Söz konusu kesimlerin çalışma koşulları bağımsızlık ve özgürlüğü gerektirir. Tüm bu kurum ve kesimler dinsel çevreler, siyaset ve sermaye çevreleri gibi toplum üzerinde ideolojik ve fiili baskı kurma amacı ve durumunda olan güçlerden bağımsız ve onlara uzak olması gerekir. Örneğin medyanın, yargının ve üniversitenin benzer baskı çevrelerinin sözcüsü durumunda olmaması topluma hizmet ilkesi açısından kaçınılmaz zorunluktur. Özellikle de yargı organlarının siyaset ve sermaye çevreleri olmak üzere, dinsel çevreler gibi toplumu etkileyebilecek baskı unsurlarından azade olması adil yargı görevini sürdürebilmesi ve toplumsal güvenin oluşabilmesi için zaruridir.

Arzulanan sonuç; siyasi erkin tüm bu kurumları baskı altına almadan özgür çalışma koşullarının oluşması, söz konusu kurumların gereği durumda siyasi erki de eleştirel odağa koyabilme koşulunun oluşmasıdır. Medya, üniversite ve tüm sivil toplum kuruluşları siyaseti, sermayeyi ve toplumsal kurumları etkili eleştiri işlevini özgürce yapabilmelidir. Bu tür eleştiri ve bilgi yayma işlevleri toplumların etkili karar almaları için gerekli bilgi tabanı oluşturur. Başka bir deyişle, sözü edilen özerklik toplumsal etkili demokratik oluşumunun vazgeçilmez koşuludur. Bu itibarla, söz konusu bilgi yayma ve eleştiri işlevi ile yükümlü örgüt ve kurumların siyasi baskı altına alınması, toplumun özgürce doğru bilgi alma kanallarının tıkanması, yani demokrasinin engellenmesi anlamına gelir. Feodal yapılardan çağdaş devlet yapılarına geçişte siyasi kararlarla denetim organlarının ayrıştırılarak, karşılıklı denetim mekanizması oluşturulması önemli bir aşamadır. Arzulanan sonuç, koyu merkezi yönetim modelinden yaygın karar ve etkili denetim mekanizmasını haiz demokratik yönetim biçimi şeklinde özetlenebilir.

IMF BORCUNUN SİLİNMESİ İLE ÖVÜNEN BİR SİYASİ YAPI, ÜLKEYİ TEKRAR IMF’NİN KAPISINA SÜRÜKLEMİŞ

İçine sürüklendiğimizi düşündüğümüz tablo neden değişemiyor ya da değiştirilemiyor? Bu sorunun analizinin sosyologlar tarafından yapılması gerekiyor. Ne yazık ki, gerek Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında gerek yaşadığımız onca sosyal dönüşüm ve travmalar karşısında sosyologlarımız olanı tanımlamış, fakat nedenini etkili bir şekilde ve teorik yapıya büründürerek ortaya koyamamıştır. Yaşanan gericilik faaliyetleri dahi “imam hocayı yendi” ya da “mahalle baskısı” gibi malumu ilan kabilinden afaki söylemlerle geçiştirilmiştir. Son Gezi olayı da Bourdieu’nun vaktiyle asistanlığını yapmış olan Prof. Loic J. D. Wacquant tarafından bizzat hocanın “kültürel sermaye” ve “ekonomik sermaye” kavramları bağlamında irdelenmiştir. Halkımızın, hatta tüm halkların karar alma süreçlerini analiz ederken de Bourdieu hocanın analiz yönetimden yararlanabiliriz. Bu yöntemin bize anlattığı, insan davranışını andırırcasına, toplumların da tarihleri boyunca içinde yaşamış oldukları toplumsal kalıpların derin izleri doğrultusunda karar alma eğiliminde olduklarıdır. Hal böyle olunca, anlık ekonomik koşullardan çok uzun dönemli sosyal algılama ve ilişkiler toplumun iktidar kararında başat olabilmektedir. Bundan dolayıdır ki, IMF borcunun silinmesi ile övünen bir siyasi yapı, ülkeyi tekrar IMF’nin kapısına sürüklemiş olmasına rağmen, söylemleri ve tavırları ile iktidarını sürdürebilmektedir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM SİYASAL ERKİN FEVKALADE ZOR SINAV DÖNEMİ OLACAKTIR

Osmanlı’dan süzülen biat kültürünün altında sosyolojik dinsel taassup yanında, özellikle de Osmanlı’nın parçalanması sürecinde kafalara kazınan milliyetçilik anlayışı yatar. AKP’nin aldatıcı adalet ve kalkınma sözcüklerinin partinin misyonu ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Üstelik de, küreselleşme sürecinde çevresel konumlu bir ekonominin ne kalkınması ne de ülkede adaletin oluşturulması emperyalistlerin birincil amacıdır. Ondan dolayıdır ki, parlamentonun baskılanıp, kuvvetler birliği benzeri bir yapılanma şekliyle merkezi yönetim sistemine geçme yoluna girilmesinde Batı’dan bir tepki gelmemiştir. Aynı şekilde, siyasal erkin üniversite üzerindeki olumsuz yaklaşımları da dış çevrelerden anlamlı bir tepki ile karşılaşmamıştır. Dış aydınlardan gelen tepkiyi olumlu karşılamakla beraber, bu tepkilerin ait oldukları ülkelerin genel kamuoyunu ya da siyasal dokusunu yansıtmadığı da ortadadır.

Yeni yapılanmanın siyasal ve hukuksal işleyişine hep beraber tanık olacağız. Önümüzdeki dönem siyasal erkin fevkalade zor sınav dönemi olacaktır. Ekonomik olarak fevkalade olumsuz koşullarla karşı karşıya olduğumuz ortadadır. Yeni iktidar bu zorlukla boğuşurken muhtemelen bugünkünden de daha ağır şekilde iktisat ile hukuk karşı karşıya gelecektir. Ekonomi sıkıştıkça kur ve faizin yükselmesi sonuç göstergedir. Bu süreçte sıkışıklık yaşayan halkın çaresizliğine karşı demokratik açılım düşünülemez. Bu nedenle, siyasi erkin şimdiki dönemi sınav dönemidir; ekonomik sorunları hangi hak ve hukuk sistemi ile götürecek ya da çözecektir? Bol kaynakları verimsiz alanlara gömen iktidar yeni döneminde bir yandan geçmiş hovardalıkların maliyetini telafi etmeye, diğer yandan da bozulan ekonomiyi bir program çerçevesinde raya oturtmaya mecburdur.

  • 2023 yılı hedefleniyorsa, sağlıksız mega kentlerle, salt bina görüntüsünde üniversitelerle, ithalat destekli ihracatla fazla bir yere varılamaz!

2023 yılı hedefleniyorsa;
-özgür parlamento,
-denetlenebilir yönetim,
-özgür basın,
-özgür yargı,
-özgür yüksek eğitim kurumları

oluşturulmadan fazla yol alınamaz!

2023 yılı hedefleniyorsa;
-ayrıştırılmış toplum yapısı oluşturan,
-farklı partileri dinleyemeyen,
-toleranslı yapılar oluşturamayan

anlayışla bir yere varılamaz! Umalım, ekonomik programı, hukuk anlayışını, zihniyet yapısını tümüyle değiştirebilen kapsamlı çağdaş bir siyasi doku oluşturur!

Meslek Hastalıkları – Occupational Diseases

logo_AUTF

Sevgili AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz ve asistanlarımız,
Emekçilerimiz, Site Okurlarımız…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem V’te işlediğimiz
MESLEK HASTALIKLARI konulu dersin güncellenmiş yansılarıı
(181 yansı, 4,1 MB) pdf olarak incelemek için lütfen tıklayınız. (01 Mayıs 2018)

1 Mayıs 2018 günü; Türkiye ve Dünya emekçilerini sayg ve şükranla selamlayarak!

Meslek_hastaliklari

Bu sunu, 13 Mayıs 2014’te Soma maden faciasında, iktidarın göz yumması ile sermayenin dizginsiz kâr hırsına göz göre göre kurban edilen 301 (üç yüz bir) masum emekçiye
ve ailelerine adanmaktadır…
 Karadon_faciasi_5._yil_17.5.15

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Yüreğimiz Siirt – Şirvan – Maden köyü bakır madeni göçüğü kurbanı 16 emekçiye yandı.. Heyelan diyorlar ama Maden Mühendisleri Odası raporuna göre resmen şiv kayması ve işletmenin hatası – ihmali sonucu.. Sitemizde işledik :

Soma kırımının (katliamının), 301 masum maden emekçisinin ilkel ve vahşi – rezil sermaye birikimine kurban edilmesini lanetliyoruz..

4. yılında hala yargılamanın bitmemesi ve sorumluların hak ettikleri yaptırımı görmemeleri sonucunu esefle kınıyoruz..

2016 sonunda kayda giren meslek hastalığı sayısı 597.. (568 erkek + 29 kadın).
“İşle ilgili hastalık” kaydı yok! ILO toplam 160 milyon meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık kestirimi yapıyor. Türkiye Dünya nüfusunun %1,1’i; kabaca 1,6 milyon / yıl meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık tanısı beklenebilirdi. 2016’da kişi başına ortalama 8,5 kez hekime başvurduk.. 650 milyonu aşıyor toplam hekim – başvuran görüşmesi (muayene!?).
Meslek hastalığı sayısı toplam muayene sayısının milyonda 1’i bile değil..

  • Örtük/örtülen, saklı/saklanan açık ama gizli meslek hastalığı salgını için için sürüyor..
  • Emekçiler sermayeye post-modern vahşi mi vahşi “yeni” bir vergi (!) daha ödüyor :
  • KAN VE CAN VERGİSİ!

Sorunların çözümünün BÜTÜN EMEKÇİLERİN BİRLEŞMESİNDEN GEÇTİĞİNİ
bir kez daha anımsıyor ve anımsatıyoruz.

Ama patron, sendika değiştiren emekçiyi bile işten atıyor; değil ki sendika kuran / üye olanı..

Siyaset kurumu seyirci olan bitene : Ölçüsüz-tarifsiz bir aymazlık ya da sermaye iktidarı..
3. seçenek ufukta görülüyor mu??

Sevgi ve saygı ile. 01 Mart 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı

Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bitcoin robotlara karşı

Bitcoin robotlara karşı

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 03 Ocak 2108
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

2018’in ilk günleri… 21. yüzyıl nereye gidiyor? Bu yazıda dünya kapitalizminin 21. yüzyıldaki devinimini belirleyen iki ana eğilimi tartışmaya çalışacağım: Finansallaşma ve sanayide otomasyonFinansallaşma kavramı ile küresel ekonomide ve izdüşümü siyaset mücadelesinde finans sermayesinin ve finansal aktivitelerin reel ekonomi- politik değerlerin önüne geçmesi olgusunu kastetmekteyiz. Finans kapitalin aşırı kısa dönemci, hiper-akışkan ve spekülatif rantiyer beklentilere dayalı değerler sistemi, reel mal üretiminin ve sabit sermaye yatırımlarına dayalı sermaye birikiminin önüne geçmiş durumda. Finans sermayesinin ulusal sınırların dışına taşarak en kısa sürede, en yüksek getiriyi elde edeceği finansal ürünlere (döviz, borsalar, repolar, türev ürünler, Bitcoin türleri, vs. vs…) yönelebilmesi için ulus devletlerin ve merkez bankalarının her türlü denetiminden, kısıtlamasından ve düzenlemesinden (regülasyonlarından) kurtulması, özgürleşmesi gerekiyor. (Bu sürecin küreselleşme diye adlandırılarak, sanki bir çağdaşlaşma öyküsü gibi pazarlandığını biliyoruz). 
Bitcoin’in de dahil olduğu kripto (dijital; elektronik nakit para) sisteminin bu sürecin an itibarıyla son halkası olduğunu düşünüyorum. Bitcoin ilk olarak 2008’de Satoshi Nakamoto (takma bir adı) çevresinde toplanan bir grup “yatırımcı” tarafından kullanıldı. Ana amaçları devletlerin (ve dolayısıyla merkez bankalarının) denetim ve kurallarından bağımsız; “özgür” bir para sisteminin kurgulanması idi. (2008, küresel finans balonunun en şişkin ve patlamak üzere olduğu yıl idi; unutmayalım). Bitcoin “üretimi”, matematiksel bir algoritmayı işletme becerisi ve gerekli bilgisayar donanımına sahip “madenciler” (miners –teşbihte hata yok) tarafından sürdürülüyor. Bitcoin üretiminde gerekli bilgisayar donanımının ve karmaşık algoritmasının getirdiği elektrik enerjisi yükünün, örneğin İrlanda’nın bir yıllık enerji tüketimine eşdeğer olduğu ve dolayısıyla başlı başına bir çevre felaketi habercisi olduğu sıkça dile getiriliyor. 
Bitcoin’in günümüzdeki sermaye değeri 3.2 milyar doları aşmış olmasına karşın, toplam potansiyel para arzı önceden belirlenmiş durumda (kabaca 21 milyon adet Bitcoin) ve her bir yeni “Bitcoin” üretimi bu toplam arzın eritilmesi anlamına geliyor. Tahminler, Bitcoin üretiminin mevcut temposu sürdürülürse toplam arzının 2140 yılında sıfırlanmış olacağı yönünde. Toplam potansiyel arz tutarının sabit olduğu bu kurgu altında, artık merkez bankalarının veya başka bir para otoritesinin “para ihraç etmesine” de ihtiyaç kalmıyor. Ancak bu arada bir not ekleyelim ve mevcut Bitcoin adedinin neredeyse yarısının 1000 “büyük” Bitcoin kullanıcısı tarafından kontrol edilmekte olduğunu vurgulayalım. Tekelci yoğunlaşma ve buna dayalı siyasi gücün olası kullanım biçimleri, Bitcoin sisteminin “demokratik” bir kazanım olduğu yönündeki efsaneleri de çürütüyor. 
Bitcoin, “kripto” para sisteminin tek ürünü değil. Rakipleri arasında Ethereum (ETH), Ripple (XRP), Nem (XEM) gibi almaşık sanal ürünler de var. Kapsam alanları farklılıklar gösterse de, ortak özellikleri “kişiye özgü” ve “denetimekapalı” oluşları ve fiyatlarında da çok yüksek oynaklık (volatilite) içermeleri. Bu son özellikleri nedeniyle de yüksek risk taşıyarak, spekülatif vurgunlara (ve kayıplara) çok açık oldukları gözleniyor.
***
Küresel ekonominin sanayi mal ve hizmet üretiminde otomasyona dayalı teknolojik dönüşümleri 21. yüzyılın bir diğer ana dalgası. “Sanayi 4.0” diye de anılan bu süreçte robotların giderek işgücünde söz sahibi olacağı ve yapısal nitelikli işsizliğin ana nedenini oluşturacağı sıkça dile getirilmekte. Örneğin McKenzie tarafından yapılan bir araştırmada, sanayide mevcut eğilimler altında otomasyonun küresel ekonominin yüzde 50’sini etkileyeceği; bunun 1.2 milyar çalışanın ve 14.6 trilyon dolar tutarında ücret gelirinin etkilenmesi anlamına geleceği vurgulanmakta (*). 
Birleşmiş Milletler UNCTAD örgütünün 2017 Ticaret ve Kalkınma Raporu sanayide kullanılan robotların yıllık kurulum temposunun (istihdamının-?) 250 bine ulaştığını ve birikimli stokunun 1 milyon 630 bini aştığını belirtiyor. Gelişmiş ülkeler bu toplamın yaklaşık yarısına sahipken, küresel ekonominin yeni üretim atölyelerini oluşturan Asya ülkelerinin bu rakamların üçte birine sahip olduğu gözleniyor. “10 bin işçi başına düşen robot” sayısında 400’e yakın kurulum ile Kore ve Japonya dünya otomasyon yarışında başı çekiyor. 
Ancak buradaki sorun, robotların günün birinde işçilerin işini ellerinden alması ve onları işsiz bırakması söylemi kadar basit değil. Teknolojik gelişme, nihayetinde, önüne geçilemez bir süreç. Buradaki tehdit, bir yanda otomasyon ile dijital ve enformatik iş tanımlarının gerekli kıldığı beceri ve bilgi donanımına sahip çok sınırlı bir teknisyen aristokrasisi yanında, bu eğitime ulaşamayan mavi yakalı geniş kitlelerin ve çocuklarının giderek göreceli olarak vasıfsızlaştırılması ve sosyal açıdan dışlanmış işsizler ordusu saflarına katılması tehlikesine dayanıyor. Bir yanda piyasalaştırılmış eğitim ve teknik donanıma ulaşabilen teknokratlar, diğer yanda vasıfsızlaştırılmış geniş yığınlar, fırsat eşitsizliğinin ve gelir dağılımındaki çarpıklıkların ana öznesi haline geliyor. 
Öte yandan, finans kapitalin öncelikleri küresel tasarruf fonlarının finansal spekülasyon oyunlarında çar çur edilmesine yol açarken; “istikrar”, “mali disiplin” ve “kemer sıkma” (austerity) içeren neoliberal ekonomi politikaları da küresel ölçekte sabit sermaye yatırımlarının çok düşük tempoda sürmesine neden olmakta. Sorun, teknolojik ilerlemede değil, teknolojik ilerlemeye koşut kurumsal altyapıların gelişimini engelleyen piyasa biçimlerinde. Ya da daha açık ve net söyleyelim: kapitalizmin birikim şemasının ta kendisinde.

(*) https://www.mckinsey.com/ technologyjobs- and-the-future-of-work/__
==================================
Dostlar,

Son derece nitelikli bir irdeleme Sayın. Prof. Yeldan’dan. Teşekkür eder, kutlarız önce.

Finans kapital tam bir kumarhane batağında..
İki kilo domates bile üretemeden tümüyle spekülatif yöntemlerle paradan para kazanma peşinde.
Bu kez para kazanma için elde somut paraya da pek gereksim yol anlaşılan.
BIT COIN, küresel kumarhanenin yeni sanal araçlarından.
Borsalar cebirsel toplamı SIFIR olan toplumsal kumarhanelerdi..
Ölçek büyütüldü; küresel kumarhanenin pey akçeleri “bit coin” ler sahnede.

Kapitalizm giderek yabanıllaşmış, tüm dünyayı avuçlarına alarak emperyalistleşmişti.
İnsanlık bu beladan nasıl kurtulacak sorunsalı ortada dururken, 21. yy’da artık can çekiştiği söylenen kapitalizm, yeni “oyuncakları” ile uzatmaları uzatıyor..

Ortalama yurttaşı / dünyalıyı korumak, uyarıp kollamak gerek.

Sevgi ve saygı ile. 04 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Toplumsal Ruh Sağlığı / Community Mental Health


Sevgili Öğrencilerimiz,

Değerli Site Okurlarımız,

Toplumsal Ruh Sağlığı (Community Mental Health) konulu dersimizin
power point yansılarını izlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Bu dosyayı son günlerde yaşanan vahşi kadın cinayetleri nedeniyle arşivden öne çıkardık.
İlk fırsatta güncelleyeceğiz..

Başta Özgecan ASLAN olmak üzere şiddet kurbanı kadınlarımıza, çocuklarımıza ve insanlarımıza armağanımız olsun..

Toplumsal_ruh_sagligi

Sevgi ve saygı ile.
25 Şubat 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

ABD, AKP’den vazgeçti mi, geçmedi mi?

ABD, AKP’den vazgeçti mi, geçmedi mi?

portresi

 

Bülent ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com
11.2.2015 

Bu soru, AKP siyasal iktidarı ele geçirdiği günden beri sorulur.
Sorunun bu şekilde soruluyor olması, milletimiz adına elbette zuldür.
Türkiye’de iktidarların belirlenmesinde, ABD’nin bu denli etkili olması,
bir dedikodu olmanın ötesinde, halkın gözünde bir gerçekliktir.

Bu nedenle, gazeteler, siyaset bilimciler ABD’den gelen açıklamalara kulaklarını açarlar.
Olumsuz bir iki açıklama gelince, hemen başlarlar “ABD, AKP’den vazgeçti” diye
yorumlar yapmaya…

Peki, gerek yazarçizer takımını, gerek halk önderlerini bu şekilde düşünmeye sevk eden unsurlar nedir?

Soru basitmiş gibi görünmekle birlikte, yanıtlar oldukça derinlerde cereyan eder.

Bu şekilde düşünülüyor olmanın birinci nedeni; Amerika’nın kendisidir.
Onun ihtiyaçları ve planlarıdır. Amerika’nın böyle bir sicile sahip olmasıdır.

Sebebin kaynağı ABD’nin kendisidir de, ABD bunu nasıl yaşama geçirir?

İşte gerçek soru burdur

Unutulmamalıdır ki, Türkiye, 1950 yılından bu yana, zenginler kulübünün fakir üyesidir. Diplomatik dil ile söylersek; Batı ittifakının bir üyesidir.

Bu ittifakın üyesi olmak için gerek şart; dünya zenginlerinin koymuş olduğu kurallara
riayet etmek, yeter şart ise; bu ittifaka asker vermektir.

Amerika ve Avrupa’daki zenginler, hem ABD’deki düzenin belirleyicisidir.
Hem de bizim gibi (az)gelişmiş ülkelerdeki düzenin belirleyicisidir.

1980’den bu yana, dünya zenginleri, küreselleşme adı altında,
azgelişmiş ülkelere büyük bir saldırı düzenlemiştir.

Buna göre; ittifak üyelerinden uymasını istedikleri temel kuralları belirlemişlerdir.

Sermaye serbest dolaşır, hiçbir kural, lider, devlet tanımaz.
İttifaka ait tüm ülkeler, açık pazardır. Bu pazarlar, kuralları belirleyen tekelci sermayenin pazarıdır.

Her devlet, Merkez Bankalarını bu merkezi tekellere bağlı olarak (İsviçre Dengeleme Merkezi) yürütürler.

Özetle, piyasa ekonomisinden üretim ekonomisine geçiş,
Türkiye’de kurumsallaşmış kurumların ortak kararını gerektirir.
Gerektirir. Çünkü kamuoyu oluşturmayı bu kurumlar yapar.

NATO askerin elini kolunu bağlar.
OECD Ekonominin işleyişini belirler.
Dünya Bankası sosyal yaşamın belirlenmesi kredisini verir veya vermez.
Gümrük Birliği ülke pazarını tekellere gümrüksüz açar.
Amerika ile yapılan gizli istihbarat anlaşmaları siyasetin davranışını belirler.

Kendi başımıza kendi kararlarımı alacağız dediğiniz de -yani devrim yaptığınızda-,
bu kurumlar, size karşı tedbirler almaya başlarlar.
  Bu anlattığım düzenin yürürlükte kalması, ancak AKP veya benzeri bir parti tarafından yürütülürse, tekellerin onayını alabilir.
Aksi durumda; ekonomik tetikçiler ve onların içerdeki stratejik kurumlara sahip uzantıları, piyasadan parayı ve ürünü çekerler.

-Borçlanma faizleri artar.
-Döviz yükselir.
-438,1 milyar $ borcun (AS: Salt dış borç!) vadesini uzatmazlar.
-Borçları, faizleri ile birlikte istemeye başlarlar.
Bunun anlamı “sonsuz faizle” borçlanma demektir.

Yani böyle bir durumda ekonomi durur. Devlet maaşları ödeyemez, kuyruklar, karaborsa,
yağma gibi durumlar ortaya çıkar.

Eğer bu kadar çok borcumuz olmamış olsaydı, ihtimal dâhilindeki bu olumsuzluklar
akla bile gelmezdi.

Üretir ve ürettiğimizi adil paylaşarak yolumuza devam ederdik. 

Baştaki soruya tekrar dönersek, Amerikan sermaye sahipleri Türkiye’ye baktıklarında,
AKP’den daha ehven bir parti görebilirler mi?

CHP’nin mevcut yöneticileri, uluslararası tekellere mesaj verirken, “onu at beni al” diyorlar.
Ancak o tekeller, CHP’nin tabanının bu adaletsiz düzene üç gün sonra olmaz diyeceğini
bilmiyorlar mı? 

Şöyle düşünenler olabilir :
Kardeşim sen de öyle bir şey söylüyorsun ki, ABD’ye teslim olmaktan başka sanki hiç çare yok! Teslim olalım ??
Hayır.
Borçlu olan ister kişi, ister kurum, ister devlet olsun,
borç verenler parasını istedikleri zaman, borçlunun yapacağı iki davranış vardır.

-Soyacağın kadar soydun ödeme yapmıyorum.
-Veya bana müsaade et, şu üretimimi artırayım da borcumu ödeyeceğim.
Yani eski düzen. Halkımız da borçlu, onlar da borç veren (AKP)’nin dediklerini yapıyor.

Ancak hemen şunu söylemek gerek; borçlanmanın sonuna gelinmiştir.
Borcu ödeyemeyeceğimizi anlayan alacaklılar, yeni borç vermekte isteksizler.
Daha güvenceli yerlere gidiyorlar. Borç artıkça ve belirsizlikler artıkça, alacaklı borç vermiyor.

Onun için borç almanın sununa geldik.

Hayatın gerçekleri, bizi başka bir yeni düzene zorluyor.

====================================

Dostlar,

Evet, Sayın Esinoğlu taşı gediğine koyuyor :

  • Hayatın gerçekleri,
    bizi başka bir yeni düzene zorluyor.

    Adını biz açık edelim :

    Ortalık DEVRİM kokuyor... Koşulları oluşuyor..
    1807’den beri 200 yılı aşkın bir süredir demokratikleşme – özgürlük – laiklik savaşımı veren bu kadim halk elbette başaracak ve tarihin diyalektiğinin gereği yaşanacak..

    Sevgi ve saygıyla.
    11.02.2015, Antalya

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net