Etiket arşivi: küreselleşme

Salgının Çıkarımları

Salgının Çıkarımları


PROF. DR. YAKUT IRMAK ÖZDEN
Cumhuriyet, 15 Mayıs 2020

Uzun yıllar başkanlığını yaptığım, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilimdalı‘nda derslerimize hep şu tanımla başlardık:

  • “Sağlık, sadece hastalık ya da sakatlığın yokluğu değil, bedensel, ruhsal, zihinsel ve toplumsal tam bir iyilik halidir.”

Sağlığı, asemptotik olarak, ne kadar yaklaşılsa da gerçek yaşamda tam olarak ulaşılamayacak bir “ideal” durum olarak ifade eden bir tanımdır bu…

Böyle bir ideale, ancak her bireyi, ana rahminden başlayarak yaşamı boyunca sarmalayacak koruyucu sağlık hizmetleriyle yaklaşılabileceği kuşkusuzdur. Dolayısıyla, tüm sağlık hizmetleri içinde, koruyucu tıbbın öncelikliği vardır. Aslolan, insanların sağlığını, olabildiğince bozulmadan koruyabilmek değil midir? Bu bakış açısı bizi, sağlık hizmetlerinin ağırlığının özel sektöre değil, kamuya verilmesi gerektiği sonucuna götürür.

KAPİTALİZMİN SIVASI DÖKÜLDÜ

Geride bıraktığımız 20. yüzyılda insanlık sağlık alanında dev adımlarla ilerledi. Yüzyılın sonuna doğru, artık, geçmişte çok ağır kayıplar yaratan bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınmış olduğuna inanılmış ve dikkat, ön plana geçen süreğen (kronik) hastalıklara yönelmişti. Bu süreç içinde, belli bir insan kuşağının ortalama olarak kaç yaşına kadar yaşayabileceğini ifade eden “yaşam umudu” tarihte ilk kez 35-40 yıl seviyesinden, 80’li yaşlara doğru fırladı. (Nitekim ülkemizde de Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, özellikle Dr. Refik Saydam‘ın önderliğinde yürütülen, koruyucu hekimlik ağırlıklı kamusal sağlık hizmetleri tüm dünyaya örnek oluşturacak başarılarla sonuçlanmıştı.)

20. yüzyılda yaşanan süreci kavramak için Cahit Sıtkı Tarancı‘nın 1946 tarihli ünlü şiirini anımsamamız yeterli olacaktır:

“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün”

dizesi, bundan sadece yarım yüzyıl sonra, biraz abartılı da olsa,

“Yaş yetmiş beş, yolun yarısı eder”e dönüştürülebildi.

Gerçekten de, pek çok bilim insanına göre, önümüzdeki yıllarda dünyaya gelecek kuşakların doğuşta yaşam umutları 120’lere doğru tırmanabilecekti. Tek tek bireyler açısından oldukça umut verici sayılabilecek bir beklenti..

Öte yandan, doğuşta yaşam umudunun henüz hiçbir ülkede 80’leri aşamadığı günümüzde bile, şimdiden yaşlı nüfusun ekonomi üzerinde ciddi bir yük oluşturduğuna göre, yaşamın daha da uzamasının yaratacağı demografik yapının ekonomik sonuçları düşündürücüdür. Tüm dünyayı altüst eden virüs pandemisinin ekonomik yapıya en çok yük getiren iki insan grubunu, yani her yaştan süregen hastalarla yaşlıları (ki örneğin Türkiye’de her 100 kişinin kabaca 10’u 65 yaşın üstündeyken, virüsün yol açtığı her 100 ölümün en az 80’i bu yaş grubuna isabet ediyor görünmektedir) hedef aldığı açıktır. Önümüzdeki kış aylarında, bu salgının yeni dalgalar halinde ortaya çıkarak ısrarla yaşlı nüfusu vurması olası mıdır? Her halükârda, insanoğlu kendini 120 yıllık sağlıklı ömürlere hazırlarken, bu öldürücü virüsle karşılaşması bir kara mizah senaryosu gibi…

Birçok düşünüre göre, dünyayı saran bu salgın, insanların doğal koşullarda dışında, hatta uzağında kaldığı, bazı yaban hayvanlarına ait yaşam alanlarına (bu canlıların habitatlarına) girmelerinin -tecavüz etmelerinin de denebilir- karşılığında ödedikleri bir bedeldir. Tüm dünyayı beklenmedik şekilde etkisine alan bu yıkıcı salgının kökenleri ve amaçlarına ilişkin çeşitli kuramlar üretilebilir elbette, ama şu anda öncelikli hedef, varolan salgının denetim altına alınabilmesi ve gelecekte ortaya çıkabilecek yeni tehlikelere karşı hazırlıklı olunabilmesidir.

Okuduğum sağlık ekonomisi çalışmalarının çoğunda, beni hep rahatsız eden şu postula’ya (belit’e) rastlamışımdır: Buna göre, hiçbir ülkede, sağlık hizmetleri bu alandaki gereksinim ve talepleri tam olarak karşılayamaz… Oysa kanımca sağlık hizmeti, belli kişilere özgü bir ayrıcalık değil, her insanın doğuştan sahip olduğu temel bir insan hakkıdır. Dolayısıyla, yaşamın çeşitli alanlarında kullanılan, verimlilik, fizibilite, kâr-zarar hesapları, gibi değerlendirme ölçütlerinin sağlık alanında geçerliliği olmamalıdır. Bu da doğal olarak ancak sağlık hizmetlerinin kamusal ağırlıklı olmasıyla gerçekleştirilebilir.

  • Bu salgın, küreselleşmeyle doruğuna ulaşmış olan kapitalist düzenin sağlık politikalarının (ABD’de bile) böyle bir krizle başetmekteki yetersizliğini ortaya koymuştur.

Görülen şudur ki;

  • Piyasa kurallarına teslim edilen bir sağlık sistemi, en gelişmiş ülkelerde bile insanların gereksinimlerini karşılayamamaktadır.

PANDEMİNİN ANIMSATTIKLARI 

Tüm dünyanın yaşamakta olduğu bu bunalım, insanları sadece sağlık ve ekonomi alanlarında  değil, pandeminin olası siyasal sonuçları üzerinde de düşünmeye zorlamaktadır. Kimi görüşlere göre, dünyanın birçok yerinde, daha pandemi öncesinde bazı şarlatan despotları iktidara taşıyan otoriterlik eğilimleri daha da pekişerek ve yaygınlaşarak demokrasileri derinden sarsacaktır. Bu karamsar öngörülerin gerçekleşmemesini umarız elbette…

Umarım yaşamakta olduğumuz bu felaket, kişisel olanaklarımız ne olursa olsun, hepimizin aynı gezegeni paylaşmakta olduğumuz gerçeğini  içselleştirmemizi sağlar… İçinde küçük bir cennet yarattığımızı sanarak çevremizde ördüğümüz duvarlar meğer ne kolay yıkılıyormuş!.. Ünlü bir düşünür, insanlığın tüm tarih boyunca, başına, halledemediği bir dert açmadığını ileri sürmüştü. Bu görüşün doğru olduğunu ve yaşanmakta olan acıların ilerde insanlığa olumlu katkılarla geri döneceğini umalım.

Yazımı bitirirken, Dünya Sağlık Örgütü‘nün, 2020’nin çağdaş hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale‘in doğumunun 200’üncü yılı olması dolayısıyla bu yılki Dünya Sağlık Günü‘nü yardımcı sağlık personeline adadığını, ayrıca tüm dünyanın Mayısın ikinci haftasını da hemşirelik haftası olarak kutladığını hatırlatmak isterim. Gerek hekimlerimizin, gerekse hemşirelerimizin bu salgınla, bazen canları pahasına, büyük özverilerle nasıl savaştıklarını hepimiz biliyoruz. Tüm sağlık emekçilerimizin geride bıraktığımız 1 Mayıs bayramlarını kutluyor, hepsine sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

COVID-19 SONRASI KÜRESEL SİSTEM: ESKİ SORUNLAR YENİ TRENDLER

COVID-19 SONRASI KÜRESEL SİSTEM:
ESKİ SORUNLAR YENİ TRENDLER

(AS: Bizim katkımızmyazının altındadır..)

Derleme
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı
Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2020

TAKDİM

COVID-19 kısa süre içinde dünyanın her bölgesine yayılarak tüm insanlığı tehdit eder hale geldi. Salgında dünyada tepe noktasına henüz ulaşılmadı. Vaka sayılarının azaltılarak hayatın normale dönüşünü sağlamak için hem hükümetlere, hem ilgili uluslararası kurumlara, hem de bireylere önemli sorumluluk düşüyor.
Türkiye olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ülke içinde gereken adımları kararlı bir şekilde atmaya devam ediyoruz. Aynı zamanda, diğer ülkelerle yakın temas içindeyiz. Başta komşularımız olmak üzere çok sayıda ülkeyle bilgi ve tecrübe paylaşımında bulunuyoruz.

Çalışmalarımızı koordine ediyoruz. Ayrıca, imkanlarımız ölçüsünde pandemiyle küresel mücadeleye somut katkılarda bulunuyoruz. Bakanlığımızın iç ve dış teşkilatı teyakkuz halinde çalışıyor. Yurtdışındaki vatandaşlarımızla sürekli irtibat halindeyiz. 7/24 esasına göre hizmet veren Konsolosluk Çağrı Merkezimiz vatandaşlarımızın Bakanlığımıza her an ulaşabilmelerini mümkün kılıyor. Yeni oluşturduğumuz Koordinasyon ve Destek Merkezi Bakanlık birimlerimizin yurtdışı temsilciliklerimizle ve diğer kamu kurumlarıyla eşgüdümünü sağlıyor. Yabancı ülke makamlarıyla düzenli temas halinde yurtdışındaki vatandaşlarımızın sorunlarını çözüyoruz. Öte yandan, yurtdışında geçici statüde bulunan vatandaş ve öğrencilerimizin vatanlarına dönüşlerini sağlıyoruz. Birinci aşamada 70’den fazla ülkeden toplamda 39 bin vatandaşımızı ülkemize tahliye ettik. Geçici olarak yurtdışında bulunan ve ülkemize dönmek isteyen vatandaşlarımızın dönüşleri için kapsamlı çalışmalarımız sürüyor. Koronavirüs salgınının sağlık ve konsolosluk boyutu çerçevesinde yaptığımız lojistik çalışmalar tabiatıyla önceliğimiz. Ancak içinde bulunduğumuz krizin daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğinin de farkındayız. Tarihin bu önemli dönüm noktasının ardından uluslararası konjonktürde bizi nelerin beklediğini, hangi sınamalar ve fırsatlara hazırlanmamız gerektiğini şimdiden değerlendiriyoruz. Gelişmeleri izlemek ve onun peşine takılmak yerine, ön alıcı ve gerçekçi bir yaklaşımla yürüttüğümüz dış politika anlayışımız da bunu gerektiriyor.

COVID-19 salgını pek çok alanda etkileri uzun yıllar hissedilebilecek bir dönüşüme yol açma potansiyeli taşıyor. Uluslararası ilişkiler uzmanları şimdiden bu konuda literatürü oluşturmaya başladılar. Bakanlığımızla akademik dünya ve düşünce kuruluşları arasında köprü kuran Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Koronavirüs salgınının uluslararası sistem üzerindeki etkilerine ilişkin yapılmakta olan bu çalışmaları analiz ederek devletimizin ilgili birimlerinin kullanımına sunuyor.

Bu süreçte Türk akademisyenlerin konuya ilişkin değerlendirmelerine özel önem atfediyoruz. Yaşanan gelişmeleri akademisyenlerimiz nasıl okuyorlar? COVID-19 sonrasında nasıl bir sistemle karşı karşıya kalacağız? Salgın sonrası küresel
çapta yaygın eğilimler neler olacak? Bizi ne tür tehditler bekliyor? Önümüze nasıl fırsatlar çıkacak? SAM ülkemizin çeşitli üniversitelerinden değerli  akademisyenlerimize ulaşarak bu soruları yöneltti ve böylece takdimini yapmaktan memnuniyet duyduğum bu kitabın ortaya çıkmasını sağladı. Bu projenin krizin henüz başlarındayken hızlı biçimde hayata geçirilmesi takdire şayan. Yayına katkıda bulunan tüm akademisyenlerimize ve SAM ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.
İçinden geçtiğimiz bu süreçte, dayanışma ruhuyla hareket ederek zor günleri en kısa sürede geride bırakacağımıza inanıyorum.

Mevlüt Çavuşoğlu
T.C. Dışişleri Bakanı
****
İÇİNDEKİLER
1. Koronavirüs Sonrası Küresel Trendler ……………………………10
2. Küresel Salgın Tehdidi Altında Küresel Sistem………………….20
3. COVID-19 Sonrası Küresel Düzen: İki Seçene…………………..24
4. Koronavirüs Sonrası Yeni Bir Dünya
Düzeni Mi, Düzensizliği Mi?……………………………………………..29
5. Salgınlar ve Uluslararası Sistemin Dayanıklılığı………………..35
6. COVID-19 ve Uluslararası Düzen …………………………………..40
7. COVID-19 Pandemisini Yeniden Düşünmek………………,,,,…45
8. COVID-19 Sonrası Dönemde Pozitif Ayrışma ………..,,,……..50
9. COVID-19 Küreselleşmenin Sonunu Mu Getirecek?…………54
10. Koronavirüs, Küreselleşme ve Uluslararası Sistem …………58
11. COVID-19, Ulus Devlet ve Risk Toplumu ………………………62
12. Uluslararası Sistemde Koronalizasyon ………………………….67
13. Koronavirüs Salgınından Sonra Uluslararası İlişkiler
Kuramlarında Da Hiçbir Şey Aynı Kalmayacak (Mı?)…………….71
14. COVID-19 ve Uluslararası Kurumların Rolü …………………..76
15. COVID-19 Sonrası Küresel Güvenlik ve Savunma Durumu..82
16. Medikal İstihbaratın Yükselişi………………………………………86
17. Milli Güvenlik Sorunu Olarak Koronavirüs Salgını……………92
18. COVID-19 Sonrası Küresel
Güvenlik Trendleri……………………………………………………………97
19. Küresel İktisadi Dönüşüm Dinamiklerinin Jeopolitik
Yansımaları ………………………………………………………………….. 102
20. COVID-19 Sonrası Küresel Ekonomi Trendleri ………………. 107
21. Koronavirüs ve Küresel Çatışma
Dinamikleri……………………………………………………………………. 112
22. COVID-19 Ortadoğu’da Neyi Değiştirecek?……………………. 118
23. Koronavirüs’ün Ortadoğu Bölgesine Muhtemel Etkileri….. 124
24. Koronavirüs ve Çin ……………………………………………………. 129
25. COVID-19 Pandemisi ve Göç ………………………………………. 134
26. COVID-19, Yeni Normal ve Dijital Diplomasi ………………….. 139
************
ARKA KAPAK….

Küresel salgın ve ürettiği belirsizlikler devam ederken Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin COVID-19 sonrasındaki döneme ışık tutma amacıyla
hazırladığı bu çalışma, değerli akademisyen ve uzmanların ön analizlerini içermektedir.

Elinizdeki öngörü ve değerlendirmeler, COVID-19 sonrası döneme dair müstakil, bazen örtüşen bazen farklılaşan analizler barındırmaktadır. En önemlisi
Koronavirüs’ün yayılım ölçeğini de hesaba katarak uluslararası düzene olan etkilerini farklı disiplin ve perspektiflerden ele almalarıdır.

Kitapta Koronavirüs’ün uluslararası sisteme olası etkileri, pandemi sonrası dönemde ortaya çıkacak küresel politik trendler ve uluslararası ilişkiler
disiplininde neşet edecek (AS. doğacak) yeni tartışmalar inceleniyor. COVID-19’un küreselleşmeyi ve küresel rekabeti ne ölçüde etkileyeceği sorusuna cevap aranırken, küreselleşme-uluslararası sistem-devlet üçlemesi (AS: “üçlüsü” denmeli) arasındaki ilişkinin mahiyetine ve olası dönüşümüne de ışık tutuluyor.

Bununla birlikte dijital diplomasi, medikal istihbarat, ekonomi, göç, çatışma çözümleri, Ortadoğu ve uluslararası kurumlar gibi konularda da önemli
değerlendirmeler içerirken, yeni dönemde Türkiye gibi aktörlerin hangi konulara ağırlık vermesi gerektiği tartışılıyor.
******
Dostlar,

Dışişleri Bakanlığının böylesi bir girişimi yerindedir.. Şiddetle gereksinim duyduğumuz, Bilimsel Nesnelliktir. Çünkü, artık hiç tartışılmayan bir olgusallık eldedir :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici akıldı, bilimdir, eşdeğer anlatımla
    BİLİMSEL AKILCILIK‘tır.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, sunuş yazısında (Takdim diyorlar..??)70’den fazla ülkeden toplamda 39 bin vatandaşımızı ülkemize tahliye ettik.” bilgisini veriyor. Ciddi iştir ve çok çeşitli, ağır sorunları barımdıran insani bir sorundur..  Gurbet ellerde, belki de parasız – pulsuz kalmak ve yurda dönememek ciddi bir travmadır ve bu yurttaşlarımıza hiç kuşku yok, en geniş destek gecikmeksizin verilmelidir. Türkiye’mizde kalan yabanıcılar için de benzer sorun gçerlidir.  Devletler, böyle “zor zamanlarda” yaşam desteği vermelidir insanlara.
*****
Dileriz COVID19 salgınınında tepeye erişiyoruz!?! Türkiye, ilk COVID19 olgusunu 11 Mart 2020’de duyurdu. 46 günü geride bıraktık. İlgililer Ramazan sonunu işaret ediyor ki 75 gün ya da 2,5 ay demektir. Olağan koşullarda 2,5 -3 ayda salgınlar olağan seyrini tamamlar. Önlemler, bu gidiş sırasında can yitiklerini ve hastalanmaları azaltma amaçlıdır; kuşkusuz bu 2 çaba salgını süre olarak sınırlama uğraşı ile iç içedir.

Öte yandan Sağlık Bakanlığı bir anlamda hastalığın toplumda yayılmasından ve toplum bağışıklığı gelişmesinden de medet ummaktadır (https://artigercek.com/haberler/prof-saltik-iktidar-toplumsal-bagisikligin-yayilmasina-oynuyor). Ne denli çok insan COVID19 (+) leşire o deni çabuk söndürülebilr salgın. Toplumda bulaşın boyutunu anlamak için, bağışık yanıtı ortaya koymak üzere, Türkiye’yi temsil edecek uygun büyüklük ve bileşimde bir örneklemde kanda korona virüse karşı antikor (anti-corona ac) yanıtını ölçmek. Buna seroprevalans çalışması deniyor. Ne oranda insan serokonversiyon yanıtıyla seropozitif olmuştur? Geç bile kalındı böyle bir çalışma için. Nitekim ilk RESMİ olgu 11 Mart’ta duyuruldu Türkiye’de, öncesinde de COVID19 olguları olduğu kesin ve bu yargımız da kanıta dayalı olarak incelenebilir.

Yeni korona virüse karşı insanların bağışık yanıtına ilişkin bilgilerimiz çok sınırlı :

1. Bağışık yanıt ne oranda gelişmiştir?
2. Bağışık yanıt ne düzeyde koruyucudur?
3. Bağışık yanıt ne denli sürecektir?

Bu nedenle, daha çok gecikmeden bu serolojik çalışma yapılmalıdır Türkiye’yi temsil edecek bir örneklemde. Toplumda bağışık olan (hastalığı geçiren) ve ve olmayanların oranlarını bilmek, salgını yönetmede son derece değerlidir.

Sevgi ve saygı ile. 26 Nisan 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

 

 

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

Koronavirüs Sonrasında Dünya?

  • ‘Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (‘neoliberal’) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.’

  • “Koronavirüs sonrasında dünya eskisi gibi olmayacak…”

Bir öngörü, bazen de bir çağrı olan bu ifadeyi defalarca duyuyoruz.

  • Ortak bir tespitten hareket ediliyor: Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek bir salgın karşısında kapitalizm bir sistem olarak veya bugünkü (“neoliberal”) düzenleme biçimi içinde çaresiz kaldı. Üstelik çaresizlik, sistemin yoksul, azgelişmiş çevresinde değil, merkezinde ortaya çıktı. Salgının yaygınlığı, kurban sayıları, oranları ABD’de, İngiltere’de ve üç büyük AB ülkesinde zirve yaptı.

İzolasyon ortamındayım. “Koronavirüs sonrasında dünya?” sorusunu tartışan yazılar hem önemli, hem de çekici oluyor. Bazılarını okurlarımla paylaşmak, tartışmak istiyorum.

Bugün, salgının merkezinden (İngiltere’den) başlayacağım: Kapitalizm için yeni bir toplumsal sözleşme çağrısı…

Financial Times yeni bir “toplumsal sözleşme” öneriyor…

Financial Times (FT), Batı kapitalizminin, özellikle de İngiliz finans sermayesinin sözcülüğünü üstlenmiş seçkin yayın organlarından biridir.

“FT Editörler Kurulu” imzası ile 3 Nisan 2020 tarihli sayısında yayımlanan bir yazının uzun başlığı dikkat çekicidir:

  • “Virüs, toplumsal sözleşmenin kırılganlığını (“frailty”) ortaya koydu:
  • Herkese yarayacak bir toplum oluşturmak için radikal reformlar gereklidir.”

Bu gazetenin Editörler Kurulu zaman zaman bu türden çağrılar yapar. Pek çoğu, neoliberal doğrultuda “toplumsal mühendislik” önerileridir. Küreselleşmenin fanatik savunucusudur; bu nedenle Trump’ın korumacılığına ve Brexit’e karşı çıkar.

Gazete, “dünyanın hali, ülkelerin kaderleri” ile de yakından ilgilenir. Lügatçesinde emperyalizm sözcüğü yer almaz. Örneğin Editörler Kurulu, 13 Kasım 2019 tarihli bir yazıda Bolivya’daki ABD destekli askerî darbeye, “bu bir darbe değildir” diye teşhis koydu; utanmadan devrik Başkan Maduro’yu kusurlu buldu.

Editörler Kurulu’nun bu özellikleri 3 Nisan tarihli yazının yukarıda aktardığım başlığı ile uyumlu görünmüyor. Yazının devamı da aynı “aykırı” doğrultuda seyrediyor. Önemli kesimlerini aktarıyorum:

“Koronavirüs ve onunla mücadele için gereken yasaklamalar, mevcut eşitsizliklere ışık tutuyor; yenilerinin de yaratılacağı ortaya çıkıyor. Tüm ülkeler hastalığı yenmenin ötesinde bir sınavdan geçiyor: Bugünkü çıkar ortaklığı duygusu, kriz sonrasında toplumları biçimlendirecek mi?”

“Batı’nın liderleri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında şu gerçeği öğrenmişlerdi: İnsanlardan fedakârlık talep etmek için herkese yarayacak bir toplumsal sözleşme önerilmelidir. Bugünün krizi, zengin toplumların bu idealden ne kadar uzakta kaldığını ortaya koydu.”

“Savaşı kazanan liderler, sonraki güzergâh için zaferi beklemedi. Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill 1941’de Birleşmiş Milletler’e giden yolu açan Atlantik Bildirisi’ni yayımladı. Britanya 1942’de Beveridge Raporu’nu yayımladı; kapsayıcı bir refah devletini üstlenmiş oldu.”

FT Editörler Kurulu, 2020’nin insanlarına seksen yıl önce sonunda kapitalizmin liderlerinin uzlaştığı “toplumsal sözleşme”yi hatırlatıyor: “Herkese yarayacak bir refah devleti…”

Bu ifade, kapitalizmin sermaye ve emek arasında çıkar ortaklığını öngören bir düzenleme biçimini özetliyor. Bu toplumsal uzlaşma, kırk yıla yaklaşan bir dönem boyunca kapitalist dünya sistemini biçimlendirdi ve “Altın Çağ” diye de adlandırıldı.

Batı’daki temel yapı taşlarından biri, Britanya’da birkaç yıl sonra başlatılacak refah devleti ilkelerini öneren Beveridge Raporu idi. Sonraki yıllarda İngiltere’nin iki büyük partisi, Muhafazakâr ve İşçi partileri, bu programın kurumlaşmasını bir anlamda ortaklaşa gerçekleştirdi. İngiltere, 1945 sonrasında Batı’daki yönelişlere de bir anlamda örnek oldu.

Financial Times’ın çağrısı altı ay gecikmiştir…

Refah devletinden neoliberalizme geçiş… Bu tarihçeye burada giremem. İki tespitle yetineceğim:

(1): Kapitalizmin Altın Çağı, sömürgeciliğin son bulması, sosyalist blokun etkisi, Bağlantısızlar Hareketi ve uluslararası Keynes’cilik sayesinde Üçüncü Dünya’yı da kapsadı.

(2): İngiltere, bu dönüşümün başlangıcını da, bitimini de simgeledi. Margaret Thatcher, 1979’da refah devletinin giderek tasfiyesini hedefleyen bir programla seçimi kazandı ve Batı’da neoliberal karşı devrimi başlatan siyasetçi oldu.

“Karşı devrim” diyorum; zira, neoliberalizm, aslında, sermayenin dünya çapında sınırsız tahakkümünü gerçekleştirme tasarımıdır. FT Editörler Kurulu’nun bugün özlemle andığı refah devletini de reddeden bu tasarım, sonraki kırk yıla da damgasını vurdu.

FT, bu karşı devrimci dönüşümün sonuçlarından Nisan’da yakınıyor ve seksen yıl öncesinin toplumsal uzlaşmasına dönüş çağrısı yapıyor.

Ne var ki bu çağrı, altı ay gecikmiştir. Ülkesinde Ekim 2019’da erken seçim kararı alındı. Jeremy Corbyn’in liderliğindeki İşçi Partisi, “refah devletine dönüş”ün ilk adımlarını oluşturan bir programla iktidara aday oldu. Üstelik, Brexit’e öncelik veren neo-faşist Boris Johnson’un Muhafazakâr Partisi’nin rakibi olarak…

Bu kritik dönemeçte FT Editörler Kurulu ne yaptı? Brexit sorununu unuttu; İşçi Partisi’nin programına karşı sermaye çevrelerinin başlattığı sert muhalefetin ön saflarında yer aldı. 25 Eylül 2019’te “Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi Britanya’yı yönetmeye ehil değildir” başlığı altında bir yazı yayımladı.

Düzmece bir “Yahudi karşıtlığı” (anti-semitizm) suçlamasına FT de katıldı; Corbyn’in Aralık’taki seçim yenilgisini coşkuyla karşıladı. Editörler Kurulu bununla yetinmedi. Refah devleti programıyla İşçi Partisi’ni sola taşıyan Corbyn’in etkisi tümüyle tasfiye edilmelidir. Bu çağrı, 15 Aralık 2019’da FT Editörler Kurulu imzasıyla “İşçi Partisi sol kanadının gücünü kırmalıdır” başlıklı bir yazıda yer aldı.

Etkili olduğu da söylenebilir. FT’nin yeğlediği Sir Keir Starmer, delegelerin %56’sının oylarıyla İşçi Partisi liderliğine getirildi. Eşi Musevidir.

İnsanlığın çaresizliği…

Bir ileti izledim: İspanya’da bir TV muhabiri kendisine ulaşan bir sesli mesajı ağlayarak aktarıyor:

“Madrit’te 65 yaşını aşkın hastalara müsekkin veriliyor; solunum cihazları alınıyor;
bu insanlarımız ölmeye terk ediliyor…”

Durum budur!

Sermayenin sınırsız tahakkümü, koronavirus salgını karşısında insanlığı çaresiz bıraktı.

Bu tahakkümü hayata geçirenler, yönetenler, ona alet olanlar paniğe kapıldı. FT Editörleri gibi “böyle devam edemeyiz” diye yakınmaya başladı.

Ama aynı zamanda emeğin, yoksulların, Altın Çağ’daki kazanımlarının bir bölümünü geri almaya dönük tüm örgütlenmeleri insafsızca önlemeye öncelik verdiler. Tahakkümü hayata geçiren tüm ideolojik, politik araçları sonuna kadar kullanarak…

“Güney” coğrafyası söz konusu olduğunda, emperyalizm, devlet gücü ile devreye giriyor. Koronavirüs dahi, örneğin Venezuela ve İran’da sözü geçen hegemonyayı pekiştirmek için fırsat olarak kullanılıyor.

Bu yazıda, Financial Times’ın Yazı Kurulu’ndan 4 örnek verdim. Tarih sırasıyla tekrarlayayım:

Bolivya’da faşist darbeyi destekledi;
İngiltere’de Corbyn’in iktidara layık olmadığını vurguladı;
İşçi Partisi’nde sol kanadın tasfiyesini talep etti.
İngiltere’de salgından ölüm oranı %13’e yaklaşıp dünya zirvesine çıkınca da utanmadan “refah devletine dönüş” çağrısı yaptı…

Elbette insanlığın vicdanı, yani sol kanadı da suskun değildir; koronavirüsü ve sonrasını tartışmaktadır. İzlemeyi, aktarmayı, değerlendirmeyi sürdüreceğim.

Meslek Hastalıkları – Occupational Diseases

logo_AUTF

Sevgili AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz ve asistanlarımız,
Emekçilerimiz, Site Okurlarımız…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem V’te işlediğimiz
MESLEK HASTALIKLARI konulu dersin güncellenmiş yansılarını
(202 yansı, 7,5 MB) pdf olarak incelemek için lütfen tıklayınız. (27 Aralık 2019)

Bu yansıların ilk 104’ü sınav kapsamındadır
. Sonrakiler ek bilgi edinmek isteyenleredir.

Türkiye ve Dünya emekçilerini saygı ve şükranla selamlayarak!

Meslek_hastaliklari

Bu sunu, 13 Mayıs 2014’te Soma maden faciasında, iktidarın göz yumması ile sermayenin dizginsiz kâr hırsına göz göre göre kurban edilen 301 (üç yüz bir) masum emekçiye
ve ailelerine adanmaktadır…
 Karadon_faciasi_5._yil_17.5.15

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Yüreğimiz Siirt – Şirvan – Maden köyü bakır madeni göçüğü kurbanı 16 emekçiye yandı.. Heyelan diyorlar ama Maden Mühendisleri Odası raporuna göre resmen şiv kayması ve işletmenin hatası – ihmali sonucu.. Sitemizde işledik :

Soma kırımının (katliamının), 301 masum maden emekçisinin ilkel ve vahşi – rezil sermaye birikimine kurban edilmesini lanetliyoruz..

6 yıl sonra sorumluların hak ettikleri yaptırımı görmemeleri sonucunu esefle kınıyoruz..

2017 sonunda kayda giren meslek hastalığı sayısı yalnızca 691…

İşle ilgili hastalık” kaydı yok! ILO toplam 160 milyon meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık kestirimi yapıyor her yıl. Türkiye Dünya nüfusunun %1,1’i; kabaca 1,6 milyon / yıl meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık tanısı beklenebilirdi. 2018’da kişi başına yaklaşık 9 kez hekime başvurduk.. 700 milyonu aşıyor toplam hekim – başvuran görüşmesi (muayene!?).
Meslek hastalığı sayısı toplam muayene sayısının milyonda 1’i bile değil..

  • Örtük/örtülen, saklı/saklanan açık ama gizli meslek hastalığı salgını için için sürüyor..
  • Emekçiler sermayeye post-modern vahşi mi vahşi “yeni” bir vergi (!) daha ödüyor :
  • KAN VE CAN VERGİSİ!

Sorunların çözümünün BÜTÜN EMEKÇİLERİN BİRLEŞMESİNDEN GEÇTİĞİNİ
bir kez daha anımsıyor ve anımsatıyoruz.

Ama patron, sendika değiştiren emekçiyi bile işten atıyor; değil ki sendika kuran / üye olanı..

Siyaset kurumu seyirci olan bitene : Ölçüsüz-tarifsiz bir aymazlık ya da sermaye iktidarı..
3. seçenek ufukta görülüyor mu??

Yaklaşık 7 milyon emekçi için asgari ücret 2020 yılı için dün, net 2324 TL olarak belirlendi.
400 Dolar bile değil..

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK, MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı –
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YENİDEN KURULMALIDIR

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER
YENİDEN KURULMALIDIR

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Dünyada her geçen gün; küresel sermayenin yeryüzü imparatorluğu oluşturma doğrultusundaki zorlamalar, baskılar, saldırılar, tehditler ve işgaller yüzünden sıcak çatışmalara hızla sürüklenirken, evrensel barış ortamı giderek ortadan kalkmakta ve insanlık 2 büyük dünya savaşı macerasından sonra 3. bir büyük savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. 1. Dünya Savaşı’nın çok kanlı geçmesi nedeniyle, insanlığı temsil eden büyük devletlerin öncülüğünde 21. yy’ın başlarında Milletler Cemiyeti adı altında bir uluslararası örgüt kurulmuş ve bu doğrultuda ikinci bir dünya savaşı çıkmasını engellemek üzere insanlık seferber olmuştur. Ne var ki, bütün çabalara karşın Milletler Cemiyeti zayıf kalmış ve Hitler üzerinden geliştirilen yeni bir proje ile dünya 2. Dünya Savaşına sürüklenmiştir. İki büyük dünya savaşı Avrupa topraklarında cereyan edince Batılılar, 3. kez bir dünya savaşı ile karşılaşmamak üzere, Milletler Cemiyeti deneyinden yararlanarak daha ciddi ve güçlü bir uluslararası örgüt olarak BM’i kurmuşlardır. ABD 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya jandarmalığına soyunurken, bu konumunu bütün devletlere kabul ettirebilmek üzere BM örgütlenmesini kullanmış ve bu uluslararası kuruluş üzerinden dünyayı yönlendirme politikalarını geliştirmeYe başlamıştır. Böylesine bir evrensel örgütün kurulmasına giden yolda, Hitler Almanya’sı öncülüğünde geliştirilen faşist cepheye karşı, bir Atlantik inisiyatifi, 2. Dünya Savaşı’nın tam ortalarında İngiltere ve ABD’nin biraraya gelerek Atlantik Bildirisini ilan etmeleri ilk adım olmuş daha sonra da Çin ve Rusya’nın öncülüğünde imzalanan Moskova Bildirisi, dünya uluslarının evrensel bir örgütün çatısı altında bir araya gelmelerini sağlayan 2. adımı oluşturmuştur.

  1. Dünya Savaşı’nın son yılında önce bir ABD kentinde daha sonra da Rusya’nın Kırım yarımadasında bir araya gelen büyük devletler, aralarında anlaşmaya vardıktan sonra 26 Haziran 1945’te BM örgütünü kuran, uluslararası antlaşmayı imzalayarak, insanlığın ortak bir çatı altında bir araya gelebilmelerini sağlayan resmi gelişmeyi tamamlamışlardır. Bu örgütün öncüsü 4 büyük ülke olarak ABD, İngiltere, Rusya ve Çin aralarına 5. büyük ülke olarak Fransa’yı da alarak BM örgütünün üst yönetim organı olan Güvenlik Konseyinin 5 sürekli üyesi olmuşlardır. BM, resmi adında ulusların birliği olarak adlandırılmasına karşılık, antlaşmanın giriş bölümünde halkların birliği olarak tanımlanmakta ama gerçek politik yaşamda bir devletler birliği olarak hareket etmekte ve her devleti de kendi hükümeti bu örgütün çatısı altında temsil etmektedir. Başlangıçta 50 ülkenin katılması ile kurulan bu uluslararası örgüt daha sonra bağımsızlığını elde eden eski sömürgelerin devlet olarak başvurmasıyla ve kimi devletlerin bölünmesiyle ortaya çıkan yeni devletlerin başvurmasıyla günümüzde 220 devletten oluşan bir uluslararası kuruluş konumuna gelmiştir. Avrupa sömürgelerinin bağımsız devletler olması, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ortaya çıkan yeni devletlerin de BM üyesi statüsü kazanmalarıyla birlikte bu örgüt neredeyse bütün dünyayı kucaklayan ve her devleti çatısı altında toplayarak bir anlamda dünya devletlerinin bağlı olduğu bir çeşit üst dünya devleti konumuna gelmiştir. Uluslararası alanda bir dünya düzenin kurulması, BM’e bağlı örgütler aracılığı ile çeşitli alanlarda düzenlemeler yapılarak ve uluslararası protokoller hazırlanarak evrensel bir hukuk düzeni yaratılmak istenmiştir. Örgütün genel kurulu, Güvenlik Konseyi ve bağlı kuruluşların üst yönetimlerinin aldığı kararlar üzerinden küresel bir dayanışma ortamı sağlanmaya çalışılmış ve bu doğrultuda uluslararası  inisiyatif geliştirilerek ülkeler ve milletler arasındaki çekişmelere ve sorunlara çözüm için çalışılmıştır.

      BM çatısı altında çeşitli uluslararası kuruluşlar oluşturulmuş ve BM öncülüğünde bu kuruluşların kendi alanlarında etkin çalışmalar yapmaları sağlanmıştır. Uluslararası çalışma örgütü, Uluslararası eğitim, bilim ve kültür örgütü, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Kalkınma Birliği, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası,  Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, Uluslararası Atom Ajansı,  Dünya Posta Birliği,  Dünya Gıda Örgütü (FAO), Uluslararası Yerleşim Birimi, Çevre Sorunları Örgütü (UNEP), Uluslararası Kalkınma Programı, Mülteciler Yüksek Konseyi (RHC),  Uluslararası İnsan Hakları Yüksek Konseyi, Uluslararası Maliye Örgütü, Uluslararası Denizcilik Kurumu gibi kuruluşlar, BM’e bağlı olarak bu örgütün aldığı kararlar ve yönlendirmesi doğrultusunda çalışmalarını sürdürerek bir dünya düzeninin oluşumuna kendi alanlarındaki etkinlikleri ile katkıda bulunmağa çalışmaktadırlar. Uzmanlık kuruluşları aynı zamanda kendi alanlarının sorumlusu olarak da BM’in gereksinme duyduğu konularda çalışmalar yaparak örgütün etkinliğinin artmasına ciddi katkılarda bulunmaktadırlar. 30’dan çok uluslararası kuruluşu çatısı altında örgütleyen BM bir anlamda dünya devleti boşluğunu doldurmakta ve yerkürede yaşayan 7,7 milyar insan ile 220 devleti ortak bir yönetime doğru götürerek küresel barış ortamının istikrarlı bir doğrultuda sürdürülmesine sağlamaktadır. Çalışmalar sırasında kimi yeni alanlarda boşluk görülürse, BM örgütü genel kurul kararı ile kendisine bağlı olarak çalışacak yeni uluslararası kuruluşlar örgütleyebilmektedir.

      Bütün üye devletlerin tek bir temsilci ve oy ile temsil edildiği genel kurul örgütün hem tartışma hem de karar organıdır. Dünya kamuoyunu ilgilendiren bütün konular ilgili devletler ya da uluslararası kuruluşlar aracılığı ile BM çatısı altına getirilerek her yönü ile tartışılmaktadır. Belirli gündem ile yapılan genel kurul toplantılarında dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren bütün uluslararası sorunlarda tartışmalar yapılır ve ilgili yanların görüşleri alındıktan sonra sorunların çözümü doğrultusunda genel kurul kararları alınır. Normal koşullarda devletler için alınan kararlar tavsiye niteliğindedir ama kritik ve acil konularda BM genel kurulu kesin bağlayıcı kararlar alarak, tehlikeli ve zarar verebilecek durumların önlenebilmesi doğrultusunda hareket edebilir. Genel Sekreterliğe bağlı olarak görev yapan çeşitli komisyonlar uzman kişilerden oluşturularak sorunların incelenmesi ve komisyon raporları ile genel kurula getirilmeleri sağlanmağa çalışılır. Evrensel barışın korunması ve örgütün üst düzeyde yönetilmesini sağlayan BM Güvenlik Konseyidir. 15 üyeden oluşan bu Konseyin 5 sürekli üyesi, öncü 5 büyük devlet olarak belirlenmiş ve 10 üyelik de 2 yıl için seçilen geçici devlet temsilcilerinden oluşturulmuştur. 5 kurucu sürekli üyenin veto hakkının bulunması zaman zaman Güvenlik Konseyini karar veremez durumlara getirmiştir ama gene de örgütün ağırlığı sorunların çözüme kavuşturulmasında etkili olarak, uluslararası ihtilafların örgüt çatısı altında sonuçlandırılmaları sağlanabilmiştir. Sosyalist blok zamanında Sovyetler Birliği’nin sürekli veto mekanizmasını kullanması nedeniyle Güvenlik Konseyinden karar alınamaz gibi durumlar ortaya çıkmıştır. Soğuk savaş döneminin sona ermesinden sonra, Güvenlik Konseyi daha rahat çalışma olanağı bulmuştur ama gene de büyük devletlerin birbirlerinden ayrılan politikaları yüzünden konsey karar alamaz durumlara düşmüştür. Güvenlik konseyinden ayrı olarak vesayet yönetiminin yürütüldüğü ülkeler için bir vesayet konseyi ve dünya ülkelerinin gereksinmelerinin karşılanabilmesi için de Ekonomik ve Sosyal Konsey, BM çalışmalarında önde gelen hizmetler yapan ilgili birimlerdir. Uyuşmazlıkların ya da çeşitli ihtilafların barışçı çözüme kavuşturulması genel kurul ya da güvenlik konseyi kararları ile sağlanmaya çalışılmış, üye devletlerin dikkatli çalışmaları ve hoşgörülü tutumları sayesinde barışçı sonuçlar elde edilebilmiştir.

      Barışa karşı tehdit ya da normal barış ortamının bozulması gibi durumlarda BM otomatik olarak dereye girerek, Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda çeşitli önlemleri ya da yaptırımları devreye sokarak yeniden barış ortamına dönüşü sağlamağa çalışmaktadır. Konsey, uluslararası hukuka aykırı bir doğrultuda saldırı ya da tehdit durumlarını belirlerse o zaman devreye girerek taraflara önce tavsiyelerde bulunur, taraflar bunlara uymazsa o zaman çeşitli yaptırımlar gene konsey kararı doğrultusunda devreye sokulabilir. Gelişmekte olan ülkelere her türlü yardımın yapılması, bu ülkelerdeki devlet ve hükümet yapılanmalarının geliştirilmesi, bütün dünya ülkelerinin ortak insanlık ortamına kazanılabilmesi için BM örgütü üzerine düşen görevleri yerine getirmeğe çalışmaktadır. Özellikle insan hakları alanında çeşitli mağduriyetlerin giderilmesi için yetkili uzmanlar aracılığı ile hukuksal altyapının kurulabilmesi doğrultusunda hukuk yardımları da düzenli olarak yapılmaktadır. Her türlü sorunun aşılabilmesi ve çeşitli sorunlarda etkili çözümler üretilebilmesi için BM özel fonu kullanılmakta, BM kalkınma konferansları aracılığı ile de geri kalmış ülkelerin hızla dış dünyaya açılabilmeleri ve ileri ülkeler düzeyine gelebilmeleri için çeşitli uluslararası girişimler planlı ve düzenli olarak yürütülmektedir. Bu gibi çalışmaları ile BM bir anlamda bütün dünya ülkeleri için ve özellikle geri kalmış devletler açısından bir can idi ya da kurtarıcı konumundadır. 21. yy’da 7,7 milyarlık dünyada birçok sıcak sorun bulunmasına karşın, insanlığın yolunu gene de barış ortamında sürdürebilmesi BM’in varlığı sayesinde mümkün olabilmektedir. Dünyanın birçok yerinde sıcak çatışmaya dönüşen yerel ya da bölgesel sorunların bir büyük dünya savaşına dönüşmesi BM aracılığı ile önlenerek 3. dünya savaşına giden yolun önü şimdilik kesilebilmektedir. Ne var ki, büyük devletlerin ve güç merkezlerinin asılmaları ve de zorlamaları yüzünden zaman zaman BM’in gücü de sınırlı kalabilmekte ve bu uluslararası kuruluşun otoritesi güçler arası çekişmelerin çatışmalara dönüşmesini önlemekte yetersiz kalabilmektedir.

     BM, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulduktan sonra 20. yy içinde yarım yüzyıllık bir çalışma dönemini geride bırakarak üçüncü bin yıla girerken bir milenyum bildirisi yayınlamıştır. Daha zengin, barışçı ve adil bir dünya için açıklanan bu bildiride insan onuru, eşitlik ve haklılık ilkelerine sahip çıkılmış, daha adil bir dünyada sürekli barış ortamında ve bütün insanlığın refah ortamının getirdiği zenginliklerden yararlanabilmeleri açıkça bir dilek olarak ifade edilmiştir. Devletlerin eşit egemenliği, toprak bütünlüğü, sınırlarının dokunulmazlığı, bağımsız statüleri resmen tanınmış, insan haklarına saygı ile beraber devletlerin iç işlerine karışılmaması, uluslararası işbirliği çerçevesinde bütün sorunların adil çözümlere kavuşturulması kabul edilmiştir. İnsanlığın ortak geleceği için sürekli çaba göstermek gerektiği vurgulanırken, bütün dünya halklarının daha iyi bir durumda olabilmeleri için küreselleşmenin önemi üzerinde durulmuştur. Özgürlük, eşitlik, hoşgörü, dayanışma, doğaya saygı ilkeleri doğrultusunda bütün insanlığın ortak sorumluluğu bulunduğu ve bunun dünya devletleri tarafından paylaşılması gerektiği dile getirilmiştir. İnsan kitlelerinin yok edecek silahlardan kurtulmak, bu doğrultuda yürütülecek silahsızlanma girişimleri ile uluslararası barışın güvenlik altına alınması gerektiği belirtilmiştir. Anlaşmazlıkların barışçı yollardan önlenmesi, silahlı çatışmalara meydan verilmemesi, silahların denetimiyle birlikte silahsızlanmanın desteklenmesi; uluslararası terörizm, kaçakçılık ve uyuşturucu sorunlarının çözümü için güçlü bir işbirliği sağlanması önerilmiştir. Nükleer silahların sınırlandırılması, uluslararası kuruluşların denetimi altına alınması. BM’in bu konuda öncü girişimlerde bulunması gerektiği açıkça savunulmuştur. Yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlikle ciddi plan ve programlar doğrultusunda mücadele edilmesi gerektiği, kalkınma ve daha iyi bir yaşam düzenine sahip olmanın herkes için bir hak olduğu ifade edilirken, en az gelişmiş ülkeler için BM’in özel bir konferans örgütlenmesine gideceği ilan edilmiştir. Geri kalmış ülkelerin borçlarının silinmesi ya da uzun vadeli ödeme programlarına bağlanması, kalkınma yardımlarından olabildiğince fazla düzeyde yararlandırılmaları, kimi ülkeler için sahip oldukları özel koşullar nedeniyle farklı kalkınma programlarından yararlandırılmaları gerekliliği, herkese ulaşılabilir temiz su ve gıdalar ile ilaçların sağlanması, salgın hastalıklar ile uluslararası alanda güçlü programlar doğrultusunda mücadele edilmesi, iletişim ve teknoloji alanında meydana gelen hızlı değişimlerden halk kitlelerinin olabildiğince yararlandırılmaları, ortak çevrenin elbirliği ile korunması, ormanların ve yeşil alanların doğal yapılarının korunması, kuraklık ve çölleşme ile mücadele edilmesi, demokrasi ve insan haklarının her açıdan korunması ve desteklenmesi, her türlü ayırımcılığın önlenmesi, kadınların, çocukların ve zayıf insanların korunmaları, sivil toplum kuruluşlarıyla beraber halkların ve göçmenlerin de korunmaları,  Afrika kıtasının geri kalmış koşullarının dikkate alınarak Afrika ülkeleri için özel koruma ve destek programlarının geliştirilmeleri gerektiği 3. bin yılın başında genel kurul kararı ile ilan edilen Milenyum Bildirisinde açıkça ifade edilmiştir.

      BM’nin, gerektiği gibi çalışabilmesi ve kendisinden beklenen kamu hizmetlerini yerine getirebilmesi için güçlendirilmesi gerektiği Milenyum Bildirisinin son bölümünde dile getirilmiştir. BM genel kurulu kararı ile bu bildiri dünyaya açıklanırken örgütün amaçları ve işlevlerinin gerçekleşebilmesi doğrultusunda her türlü çabanın gösterileceği ve hiçbir özveriden çekinilmeyeceği insanlığa bir söz verilme biçiminde açıklanmıştır. Merkezi organ olarak genel kurulu daha güçlü bir konuma getirmek, Güvenlik Konseyinde her açıdan kapsamlı bir reformun yapılması, Ekonomik ve Sosyal Konseyin ana sözleşmede belirtilen görevlerini yerine getirebilmesi için güçlendirilmesi ve uluslararası işlerde adaleti ve yasa egemenliğini sağlayabilmek için Uluslararası Adalet Divanı’nın konumunun güçlendirilmesi, görev ve sorumlulukların daha etkili yerine getirilebilmesi için BM’nin temel organlarında danışma ve eşgüdüm yöntemlerinin geliştirilmesi ve bütünüyle BM örgütünün güçlendirilmesi için gerekli olan maddi kaynakların bütün üye ülkelerin katkıları ile sağlanması zorunluluğu, sekreterlik makamının bütün örgütün işleyişini sağlayacak düzeyde güçlendirilmesi ve BM’e bağlı olan uzmanlık kuruluşlarıyla beraber diğer uluslararası kuruluşlar arasında daha düzenli ve etkili bir çalışma düzeninin kurulması gerektiği, bütün uluslararası kuruluşlar arasında barış ve güvenliğe dayanan daha istikrarlı bir çalışma ortamının yaratılmasının yararlı olacağı, insanlık ailesinin gelecekte daha gelişmiş ve insan onuruna yaraşan bir yaşam düzenine sahip olabilmesi için ve evrensel barış ile işbirliğinin süreklilik kazanabilmesi açısından BM’in vazgeçilemez bir uluslararası örgüt olduğu ve bu bildiride geleceğe dönük olarak belirtilen hedefler doğrultusunda örgütün çalışıp çalışmadığının genel sekreter raporları ve genel kurul kararları ile belirlenmesi gerektiği,  üçüncü binyıl bildirisinin son kısmında belirtilerek,  genel kurul üyelerinin bu bildiride dile getirilen bütün yenilikler için kesintisiz destek vereceği dünya kamuoyuna karşı bir söz olarak verilmiştir.   8 Eylül 2000’de resmen ilan edilen 3. Bin Yıl Bildirgesi doğrultusunda BM örgütü ele alındığında, bu uluslararası örgütün geleceği açısından çok ciddi bir reform gereksinmesi bulunduğu bizzat örgütün üyeleri ve yönetim organları tarafından resmen ilan edilmiştir. Ne var ki aradan on yıldan çok zaman geçmesine karşın BM’de Milenyum Bildirisinde belirtilen hedefler doğrultusunda yeniden yapılanmaya dönük olarak herhangi bir adımın atılamadığı anlaşılmıştır. Bu büyük uluslararası örgütün hem ana yapısında hem de çalışma düzeninde köklü reformlar gerekirken, üye devletlerin özellikle de Güvenlik Konseyinin sürekli üyesi olan öncü 5 büyük devletin aralarında anlaşamamaları yüzünden BM’de reform girişimleri bir türlü sonuç vermemiştir. Her geçen gün artan çalışma temposunun getirdiği gereksinmeler giderek tırmanırken, bir türlü yeniden yapılanmaya yönelik yeni adımların atılamadığı görülmüştür. 200′ aşkın üye devletin temsilcileri genel kurul salonunda çeşitli dünya sorunları için bir araya gelebilmelerine karşın, bu birlikteliklerden ya da genel kurul toplantılarından BM örgütünü yeniden yapılandıracak yenilikçi girişimlerin, güvenlik konseyi üyesi büyük devletlerin bir türlü anlaşamamaları nedeniyle gerçekleşemediği anlaşılmaktadır. Ayrıca geçen zaman içerisinde bazı ülkelerin güçlenerek öne çıkmaları, diğerlerinin güç yitirerek gerilemeleri dünya dengelerini değiştirdiği için gelinen yeni aşamada farklı bir uluslararası konjonktür BM’i etkilemekte ve bu örgütün çalışmalarının yetersiz kalmasına neden olmaktadır. Yıllardır yaşanan sorunların çözümsüz kalması ve zaman içinde bunlara yenilerinin eklenmesiyle kimi kez BM gibi büyük bir örgütten istenen çalışmaların ya da kararların çıkmadığı görülmekte ve bu durumdan da bütün dünya ülkeleri zarar görmektedir.

       BM örgütü soğuk savaş döneminde canla başla çalışarak 3. dünya savaşını engellemekte başarılı olmuştur. Ne var ki, küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) adı altında yeni bir uluslararası kuruluşun ABD öncülüğünde küresel sermaye ve bu yapıya bağlı uluslararası tekelci şirketlerin desteği ile devreye girmesi üzerine BM’in çalışma düzeni bozulmuş ve özellikle ekonomik ve sosyal açıdan engellenmiştir. GATT adı altında eskiden çalışmalarını sürdüren Dünya Gümrük Tarifeleri Birliği, Uruguay Round’u görüşmelerinin sonunda Merakeş Bildirgesinin ilanı üzerine kurulmuş olan DTÖ, ekonomiye ticaret üzerinden el koyarak BM’in ekonomik ve sosyal işlevine karşı çıkan ve bunu sınırlayan bir karşı mekanizmayı devreye sokmuştur. 2. dünya savaşı sonrasında ABD merkezli yenidünya düzeni içinde IMF ile DB Bretton – Woods Antlaşması doğrultusunda ABD’ye bağlı bir çalışma düzeni içinde olmuşlar ve Amerikan devleti bu kendine bağlı uluslararası kuruluşlar aracılığı ile ekonomik ilişkiler üzerinden bir dünya hegemonya düzeni oluşturabilmiştir. BM’in hem öncüsü hem de kurucusu olan ABD’nin bu uluslararası kuruluşun dışında ve kendi denetimi altında böylesine emperyal bir uygulamaya girmesinden hem bütün dünya ülkeleri hem de evrensel bir dünya devleti boşluğunu doldurmaya çaba harcayan BM örgütü çok ciddi boyutlarda zarar görmüştür. ABD Uluslararası Para Fonu (IMF) aracılığı ile dünya ülkelerini borç batağına sürükleyerek ve düşürerek bunların çökmesine ve iflas etmesine yol açmış ve ondan sonraki aşamada sömürgeciliğe yönelerek yeni bir tür süper emperyalizmi küreselleşme görünümü altında beş kıtaya yaymağa çalışmıştır. Dünya Bankası programlarını da IMF reçeteleri ile birlikte devreye sokan ABD, İsrail destekli Siyonist lobiler aracılığı ile bir tür süper emperyalizmi örgütlerken BM’i görmezden gelmiş ve bu büyük uluslararası kuruluşun kararlarını hiçe sayabilmiştir. Soğuk savaş sonrasında ABD’nin öncülüğünde ve dayatmasıyla küreselleşme aşamasına geçilirken, küresel sermaye ABD’nin koruması altında bütün dünyaya egemen olabilmenin yollarını arıyordu. Ticaret ve ekonomi üzerinden DTÖ yeni dönemde dünyanın merkezi konumuna getirilirken, BM by-pas ediliyordu. Uzun yıllar dünyanın ekonomik sorunları BM çatısı altında ele alınmıştır. Bu örgüt özel olarak kendi çatısı altında ekonomik ve sosyal konseyi kurarak her türlü ekonomik soruna sosyal boyutları ile yaklaşım geliştirmeğe çalışırken, DTÖ, uluslararası tekelci şirketlerin oluşturduğu bir finans kapital yapılanması doğrultusunda öne çıkıyor ve küresel alanda yeni bir örgütlenmeyi kapitalist enternasyonal olarak yapıyordu. Böylesine bir süreçte ABD, Amerikan halkının insiyatifinin dışına çıkarak, Federal Rezerv denilen küresel sermayenin denetimi altına giriyor ve finans kapitalin çıkar düzenini bütün dünya ülkelerine askeri, siyasi ve ekonomik gücü ile dayatıyordu. BM çatısı altında eşitlikçi ve dengeli bir dünya devleti arayan halk kitleleri ve devletler, DTÖ üzerinden böylesine büyük bir emperyal kıskaç ve saldırı ile karşı karşıya kalınca ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

      Soğuk savaş sonrasında küresel sermayenin küreselleşmeyi bir süper emperyalizm olarak bütün dünya ülkelerine dayatması üzerine BM’nin yeniden güçlendirilerek devreye girmesi, bozulan dengelerin eskisinden güçlü olarak yeniden kurulması için ivedi ve zorunlu görünmektedir. DTÖ’nü küresel sermaye ve tekelci şirketlerin denetimi altına alan para babaları ne BM’i ne de uluslararası hukuku takmakta yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda bir küresel imparatorluğu bir an önce oluşturabilme doğrultusunda Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonunu da DTÖ ile kullanmaktadırlar. Dünya kıtalarının altındaki yer altı zenginliklerini ele geçirmeyi kafalarına koyan para babaları, dünya devletleri ile halklarını devre dışı bırakırken, bunların BM çatısı altında bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası hukuku tanımayarak, küresel emperyalizmin gündeme getirdiği emperyal ekonomik kuralları dünya uluslarına karşı dayatabilmektedirler. Neredeyse iki bin yıldır insanlığın sahip olduğu uygarlık birikimi ile BM örgütünün yarım yüzyılı aşkın bir süredir yeryüzünde uyguladığı uluslararası hukuku hiçe sayan bir emperyal saldırganlık, giderek hukuk tanımayan bir yüzsüzlük olarak insanlığa saldırmaktadır. Küresel sermayenin ferman dinlemeyen saldırganlığı, Amerikan devletinin öncüsü ve kurucusu olduğu uluslararası hukuk düzenini dinlemeyerek hukuk kurallarını açıkça çiğnemeye doğru yönlendirdiği açıkça görülmektedir. Asgari maliyet ile azami kazanç peşinde koşan uluslararası tekelci şirketler, DTÖ çatısı altında bir araya gelerek tüm insanlığa karşı saldırgan bir emperyalizme geçerlerken, BM’nin 3. binyıl bildirisinde dile getirdiği insancıl hedefleri, insan onurunu ve daha adil ve eşitlikçi kalkınma sorununu görmezden gelebilmektedirler. ABD ile ordusu da dolar milyarderlerinin emrinde bir sömürge düzenine yönelmekte ve bütün dünya devletleri ile karşı karşıya gelerek evrensel barışı tehdit eden bir olumsuz durum yaratmaktadır.

      Yeni gelinen bu aşamada öncelikle yapılması gereken iş, Bileşmiş milletlerin daha güçlü bir yapıda yeniden kurulması olacaktır. Milenyum bildirisinde ifade edildiği gibi daha adil, daha eşitlikçi, güvenli ve barışçı bir dünya düzenine kavuşabilmek için, yokluğu hissedilen dünya devleti yapılanmasının yeniden BM örgütü çatısı altında örgütlenmesi gerekliliği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda daha güçlü bir BM yaratılabilmesi için örgüte üye olan dünya devletlerinin olabildiğince fazla bir maddi kaynağı bu örgüte aktarabilmesi gerekmektedir. Para babalarının aşırı zenginliğini tırmandırarak her ülkeden dolar milyarderleri çıkartan DTÖ’nün yerine, uluslararası ekonomi ve kalkınma işlerinin yeniden BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin yönetimine bırakılması, daha adil ve eşitlikçi bir kalkınma ve refah düzenine bütün dünya ülkelerinin sahip olabilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Özgürlükçülük görünümü altında palazlanan ve pazarlanan ekonomik liberalizm tam anlamıyla sömürgeci bir düzenin kurulmasına yol açmıştır. DB ve IMF programları da bu doğrultuda ABD zorlamalarıyla uygulamaya aktarılınca küresel şirketler devleşmiş, dünya ülkeleri ise iflas ederek dağılma ve parçalanma sürecine sürüklenmişlerdir. Böylesine sömürgeci ve istismarcı bir çıkmazdan dünya ülkelerini ancak BM gibi bir uluslararası kuruluş kurtarabilir. BM genel kurulu bu aşamada kesin bir karar alarak DTÖ ile Dünya Bankası ve IMF’yi kendisine bağlamalı ve böylece Amerikan devleti üzerinden küresel sermayenin bu uluslararası kuruluşları dünya ülkelerini sömürmek üzere kullanmalarına bir son vermelidir. Öbür uluslararası kuruluşlar gibi BM’ye bağlanacak bu kuruluşları artık Amerika’da yuvalanmış olan para babaları ya da finans kapitalin patronları değil ama dünya ülkelerinin ve uluslarının temsilcilerinin eşit koşullarda yer aldığı BM genel kurulu yönlendirecektir. BM çatısı altında kabul edilen ve uluslararası alanda bütün devletler tarafından resmen benimsenen protokoller doğrultusunda çalışacak bu 3 ekonomik kuruluş, artık dünya sömürgeciliğinin ana örgütleri olmaktan çıkarak BM amaç ve hedefleri doğrultusunda dünya halklarının eşit kalkınmalarını sağlayacak kuruluşlar olacaklardır. Son zamanlarda küresel sermayenin jandarması konumuna getirilen NATO örgütü bir güvenlik kuruluşu olmaktan çıkarak, küresel sermayenin bekçiliğine soyunmuştur. Tekelci şirketlerin yer altı kaynaklarına göz koyduğu ülkelere saldırı için kullanılan bu askeri örgüt, bir güvenlik kuruluşu olmaktan çıkarak, tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda dünya ülkelerine saldıran bir lejyoner birliğine dönüşmüştür. Bu durumun da acilen önlenebilmesi için NATO örgütünün BM’e bağlanması ve acilen bir Dünya Ordusuna dönüştürülmesi gerekmektedir. Ancak bu yoldan bu büyük güvenlik örgütünün emperyalist sömürü doğrultusunda işgal ordusuna dönüşmesi önlenebilecek ve BM’in dünya barışı hedefleri doğrultusunda görev yapacak bir acil müdahale birliği misyonu ile dünya ordusu olarak evrensel barışın sağlanmasını gerçekleştirecektir. NATO’nun ABD üzerinden küresel sermaye ve Siyonist lobilerin çıkarları doğrultusunda kullanılmasının önlenebilmesi ancak BM çatısı altında alınacak kararlar ve uygulamalar sayesinde mümkün olabilecektir.

       BM’in milenyum bildirisinde belirtildiği gibi güçlenebilmesi için genel kurulunun, Güvenlik Konseyinin ve genel sekreterliğin yeniden düzenlenmesi zorunlu görünmektedir. Genel sekreterlik yürütmenin başı olarak daha güçlü yetkiler ile donatılmalıdır. Genel kurul başkanlığı ise daha güçlü bir temsil ve denetim organı konumuna sahip kılınmalıdır. Genel kurula katılım zorunla hale getirilmeli, kurul karalarının bağlayıcılığı ise artırılarak yaptırıma bağlanmalıdır. Örgütün öncüsü olan ABD ile BM kararı ile kurulmuş olan İsrail gibi ülkelerin sürekli olarak BM kararlarına uymaması dikkate alınarak, kararlara uymayan ülkelere karşı daha büyük ve etkili yaptırımların devreye sokulması gerekmektedir. Kararlara üç kez uymayan üye devletlerin örgütten ihraç edilmesi ve yalnız bırakılması ya da ambargo gibi olumsuz uygulamalar ile karşı karşıya bırakılması genel kurul kararlarının hem ağırlığını hem de bağlayıcılığını artıracaktır. Ayrıca, Güvenlik Konseyinin de yeniden düzenlenmesi değişen koşullar dikkate alındığında zorunlu görünmektedir. 2. dünya savaşı sonrası durumun getirdiği konjonktür doğrultusunda belirlenen Güvenlik Konseyinin yapısının hemen değiştirilerek, çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezlerinin de bu üst organda sürekli üyelik statüsünde temsil edilmeleri sağlanmalıdır. 2. dünya savaşının iki karşı ülkesi olan Almanya ve Japonya dünyanın en büyük ekonomik güçleri olarak sürekli üye olma hakkına sahip görünmektedirler. Ayrıca Hindistan, Brezilya, Avustralya, Nijerya, Güney Afrika, Mısır, Türkiye, İran gibi ülkelere sürekli üyelik hakkı verilerek, Güvenlik Konseyindeki sürekli üye sayısı 15’e çıkarılmalı, geçici üye sayısı da 15’e çıkarılarak bu üst organ da yeni bir denge oluşturulmalıdır. ABD’nin G-20 ülkeleri arasına alarak Rusya ve Çin 2 büyük dev ülkeyi çokluk içinde denetleme girişimi de bu 10 ülkenin Güvenlik Konseyinde sürekli üye olarak yer almaları gerektiğini ortaya koymaktadır. G-20 ülkeleri kümelemesiyle yeni kutup başı ülkeleri denetleyemeyen ABD, bu gibi geçici uygulamaları bir yana bırakarak, Güvenlik Konseyinde 10 sürekli üyeliği G-20 arasına aldığı büyük ülkelere verebilirse, o zaman çokluk içinde denge ve denetimi BM çatısı altında yapabilecek ve böylece Güvenlik Konseyinin yeni yapılanmasıyla daha etkili bir güvenlik üretimi söz konusu olabilecektir. Güvenlik Konseyi ile genel kurulu da güçlenecek bir BM, gerçek anlamda uluslararası hukuka uygun bir küreselleşmenin merkezi olabilecek ve bu uluslararası örgüt zaman içinde gerçek bir Dünya Devletine dönüşme şansına sahip olabilecektir. O zaman da DTÖ üzerinden emperyalist ve sömürücü bir yanlış küreselleşme süreci sona erecek, yerine daha adil ve eşitlikçi bir dayanışmacı küreselleşme bütün dünya devletlerinin ve uluslarının bir araya gelmeleriyle mümkün olabilecektir. Merkezi coğrafyada batılı gizli servislerin başlattığı, terör ve karışıklıkların bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesi tehlikesi ancak böylesine güçlü bir BM örgütünün duruma müdahale etmesiyle olanaklı olabilecektir.

Borç bombası ve kayganlaşan siyasal zemin

Borç bombası ve kayganlaşan siyasal zemin

Konuk yazar : Bülent ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com, 04.10.18

Yaşadığımız kriz patlayan borç bombasının kendisidir. Krizi ve krizin getireceği olası sonuçların kolay kavranması için hesapsız borçlanan müflis tüccarın başına gelenleri düşünmek yeter. Osmanlı Tarihinin zaferleri ile ilgilenip, nasıl borçlanarak parçalandığından ders çıkarmayanlar, devleti borçlandılar, borçlandılar ve sonunda,

  • Batının çok uluslu şirketlerinin haciz memurları gelip, hazine ve maliyemizin üzerine çöktüler.
  • Borçlanırken düşünemeyenler, borç bombası patlayınca Mc. Kinsey’i düşünmesi, akılsızlıklarından değil, alacaklıların dayatmasındandır.

Ulusal pazarları ve ekonomiyi çok uluslu şirketlere bırakanlar, bu işin sununun nereye gideceğini göremeyenler, borçlar ödenemez yere gelince, çözüm üretemiyorlar.

  • Ekonomi ve ulusal pazarlar sizin elinizde değil de yabancıların elindeyse, yani ulus devletin yetkilerini ve kaynaklarını yabancılara teslim etmişseniz, borçları nasıl ödeyeceksiniz?

Önerilen veya uygulanmaya çalışılan parasal (YEP) tedbirlerin sonuç vermemesi bu sebeptendir.

Haciz memuru size gelecek ve geriye kalan varlıklarınızın envanterini çıkaracak, bu varlıkların haraç mezat satılmasını dayatacaktır. Haraç mezattan kastımız nedir onu açıklayalım : Örneğin Türk Hava Yollarının varlıklarının karşılığı, diyelim ki, 50 milyar $ ediyor. Çok uluslu bir tekele satmak üzeresiniz. Tekel, beş milyar dolardan fazla etmez diyor. Çaresizsiniz satıyorsunuz. THY’nı satan (AS: haraç mezat satmak zorunda bırakılan!) bir devletin hangi egemenliğinden söz edeceksiniz?

Böylesi bir özelleştirmeye Damat’ın mantığı diyor ki; “..sermayenin tabana yayılmasıdır..”

Bir zamanlar, küreselleşme saldırısı uygulanırken, borçlu olmadığımız halde, özelleştirmeler yapılırken, her şey ucuzlayacak, sermaye tabana yayılacak, gelir dağılımı düzelecek, teknoloji üretimi olacak diye bizleri kandırmışlardı.

Yeniden, özelleştirmeler için propagandaya hız verilecektir.

Patlayan borç bombası ve ödenmesindeki olanaksızlıklar, halkın üzerine daha fazla gidilmesi, siyasal zemini de kayganlaştıracaktır.

Bu kriz göründüğü kadarıyla sadece bir ekonomik kriz değildir. Devlet krizini de içinde taşıyan siyasal bir krizdir. Fırat’ın Doğusunda, ABD ile birlikte Kürdistan kurmaya kadar götürebilir. Çünkü krizin ekonominin dışında siyasal sonuçları olacaktır.

Siyasal iktidar her ne kadar kriz okumasını “öteki” ve düşman üzerinden yapsa da, ortada Borç Bombası durmaktadır. Geriye kalan ulus devlet varlıklarının Mc Kinsey haciz memuru tarafından, aslında ulus devlet bağımsızlığının kalan parçalarını da satmak anlamındadır.

Türk burjuvazisi borçlanılırken aracı olmuş, komisyonunu almış ve kenara çekilmiştir. Kârlar özelleştirilmiş, sıra zararların sosyalize edilmesine gelmiştir. Yani halka bölüştürülmesi… (AS: yüklenmesi!) İşte siyasal zemini kayganlaştıran, borçların ve zararların halka ödettirilmesi durumudur.

Son söz olarak;

  • Emperyalizmle mücadele emperyalizmle iş birliği yapılarak yürütülecek bir iş değildir.

Yeni dünya düzeni

Yeni dünya düzeni

Bartu Soral
Cumhuriyet, 30.09.18

25 Eylül Salı günü (AS: 2018) Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda ABD Başkanı Trump; “Küreselleşme ideolojisini reddettiklerini, ulusalcılık doktrinini kabul ettiklerini” açıklayınca biraz düşündüm; acaba küreselleşmeyi tekrar parlatmak için mi dünyada nefret objesi haline gelen Trump’a bu açıklamaları yaptırıyorlar diye!..

1980’lerin başından beri söylem şu; ulus devlet bitti. Küreselleşme ile piyasalar mutlu olacak, halklar zenginleşecek, özgür ve demokratik toplumlar oluşacak. Geri kalmış ülkeler gelişmiş Batı ülkelerinin düzeyini yakalayacak… Bizde bu söylem çok tutuldu. Hemen küreselleşmenin gerekleri yerine getirildi. Devletin ekonomideki rolü özelleştirmelerle bitirildi. Zarar eden KİT’ler özelleşecek dendi, nedense kâr edenler önce özelleştirildi! Neden zarar ediyorlar diye sormak, geliştirmeye çalışmak gericilikti!

  • Özel şirketler ve piyasa tapınılası oluşumlardı. 

Küreselleşmenin ekonomi formülü basitti;

– yurtiçi üreticiyi korumak için konulan gümrük vergileri kaldırılacak.
– ticaret serbest olacak, tüketici daha ucuz ve daha kaliteli mala erişecek.

Üretiminiz kalitesiz ve pahalı mı? Çözüm kolay; ithalat. Peki o ithalat için parayı nereden bulacaksın? Merak etmeyin, küreselleşme yine yanınızda! Size bu parayı dış borç olarak verecek, üstüne de azıcık faiz ödeyeceksiniz.

  • Devlet üretimde olmayacak.
  • Her şey özelleşecek.
  • Kuralları bile piyasa koyacak.

    Peki Türkiye ne üretecek? Siz tekstil ve turizmle idare edin! Verilen role razı olduk.

    Küreselleşme ne verdi? 
    Düşük gelirli ülkelerin kişi başına milli geliri 1990’da 458 dolardı, 2015’te yalnızca 581 dolara yükseldi. Yüksek borçlu yoksul ülkelerde kişi başına milli gelir 1990’da 609 dolardı, 2015’te 814 dolara çıktı. Buna karşılık yüksek gelirli ülkelerde 1990’da 29 bin $ olan kişi başına gelir, 2015’te 41 bin dolara, Kuzey Amerika’da 36 bin $ olan gelir 51 bin dolara yükseldi.

  • Küreselleşmenin zengin ülkelere yaradığı açıktı.

    Ama yalnızca ülke olarak da bakmayın, bir avuç elite yaradı dersek daha doğru olur.

  • Bugün dünya nüfusunun %1’lik kesimi dünya gelirinin %52’sine sahip.

    Bundan salt 7 yıl önce 2010 yılında % 44’tü. Yani zengin ailelerin zenginliği artmadı, uçtu. Bizde nedir durum? Ona geleceğim…

    Peki bu küreselleşme sürecini iyi kullanabilen oldu mu? Evet; Çin. Çünkü şöyle bir strateji uyguladı: “Ucuz iş gücü ile önce üretimi artıracağım. Bunun için planlama yapacağım. Tarım reformunu yaşama geçireceğim. Ülkeye gelen uluslararası yatırımları tüketim ve finansal kazançlara değil, üretime yönlendireceğim. Kapital sahibi yine kazanacak, ama fabrikalara yatırım yaparak. Önce üretim artacak, verimlilik ve kalite ardından gelecek” dedi.

    1990’da satın alma gücü ile 1 trilyon 123 milyar $ olan milli geliri, 2015’te 19 trilyon 739 milyar dolara ulaştı ve dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Planlı kalkınmayı Güney Kore ve Tayvan da uyguladı. Başardılar. Ayrıntları ileride anlatacağım.

    ABD neden değişiyor? 

    Şimdi Trump diyor ki; bu Küreselleşme işinde biz dünyayı iyi sömürdük ama bu Çin fazla oluyor! Üretimleri her yıl arttı. Amerika’nın Çin’e karşı dış ticaret açığı yıllık 375 milyar dolara ulaştı. Yalnızca bilgisayar ve akıllı telefon parçaları ithalatı için Çin’e 144 milyar $ ödüyoruz. Bu böyle sürmez. İç pazarımı koruyacağım. Çin’den gelen ithalata uyguladığım vergileri yükseltiyorum. Amerikalı firmalar üretimi ülke içine kaydıracak, istihdam ve gelir artacak.

    Bununla birlikte bir süredir Çin’e, denetimli götürdüğü Yuan’ı değerlendir baskısı vardı. Çin, Yuan’ın değerini kendi çıkarına uygun biçimde denetliyor. Biz 2002’de Kemal Derviş aracılığı ile emperyalistlerin istediği 15 günde 15 yasa ile birlikte Türk Lirası’nı, uluslararası piyasaların eline bıraktık. (AS: konvertibiliteye geçiş)

    Bu arada yeni haritası için Irak ve Libya’yı parçalayan emperyalizm sırayı Suriye’ye getirdi. Ve gördü ki artık Çin dışında başka aktörler de var. Çin’le işbirliğine giden Rusya, İran, Hindistan. Bölgede Beşar Esad yıkılmadı. Beş günde Emevi Camii’ne namaz kılmaya gidecek olan Davutoğlu, O’nun yerine evine gitti. Amerika ise 6 bin TIR’la silahlandırdığı PKK’nin, “Biji serok Obama!” sloganlarıyla Suriye’nin %30’unu gasp etmesini sağlayarak bölgede kendi hedefleri için önemli bir kazanç sağladı.
    ABD ile yeni aktörler arasındaki savaş bizim bölgemiz üzerinden kızışıyor. Karşılıklı hamleler geliyor. Bir yandan ticaret devam ediyor. Biz yönümüzü ararken büyük ekonomik bunalımın içine sürükleniyoruz.

Salı günü devam.

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken
EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

Nazım MUTLU
Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası Dergisi adına
17.09.2018, Ankara

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yeni öğretim yılına, göreve 8 Temmuz günü atanan “Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’tan Beklentiler Yılı” desek yanlış olmaz.

Kimi toplantı ve televizyon izlencelerindeki konuşmalarıyla, basına verdiği demeçlerle böyle bir sonucun oluşmasını sağlayan Sayın Selçuk, en son 8-9 Eylül günleri İstanbul’daki “2023’e Doğru Türk Eğitim Sistemi” konferansında yaptığı açış konuşmasındaki Eğitimde kıyameti koparmamız lazım çıkışı ses getirmişti. Bu konuşmasının başlığının “Yusuf’un hakkını vermek” olduğunu söyleyen Selçuk, “Bizim Yusuf’un hakkını vermemiz  lazım. Eğitim meselesini çok uzun yıllardır dava edinmiş, üzerinde düşünmeyi görev addetmiş birisi olarak Yusuf’un hakkını çok önemsiyorum.” da dedi.

Bu toplantının adına “Bulma Konferansı” dediklerini de ekleyen Milli Eğitim Bakan Selçuk, bunun asimetrik bir düşünce olması için yapılmadığına dikkat çekerek, “Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. 1610’lardan beri arıyor. Artık bulalım..” dileğinde de bulundu.

“Araştırma, sorgulama akıl ve kalp için buradayız. Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir. Eğitim sadece ‘eğitim’ değildir. Sadece eğitim olursa kısır kalır. (…) Bir şey yapmak lazım. Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir bilim ve teknoloji var dünyada. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. ‘Bir şey yapmak lazım’ın ötesinde kıyameti koparmamız lazım.”

Öyleyse Sayın Selçuk’un burada özetlenen saptama ve dileklerine katkıda bulunalım.

“Kıyameti koparmak” hakkında

Sayın Selçuk, şimdi sizin oturduğunuz koltukta daha önce oturan kişiler zamanında eğitimle ilgili irili ufaklı sayısız kıyamet kopmuş, koparılmış; ancak özellikle Cumhuriyet Devrimlerinden, Aydınlanma düşüncesinden, bilim ve sanattan intikam alma güdüsüyle yola çıkan ve tam bir militan iştahıyla güç zehirlenmesi yaşayan bu kişiler kulaklarına beton dökmüş, gözlerine kara perde çekmiş, dolayısıyla o sırada kopan kıyamet çığlıkları bir kulaklarından girip öbüründen çıkma şansı bile bulamamıştır.

Erkan Mumcu’yla başlayıp Hüseyin Çelik’le hızlanan, bugüne dek ara verilmeksizin sürdürülen, yandaş sendika üyesi ya da tarikat-cemaat militanı olma dışında hiçbir liyakat ölçüsüne bakılmaksızın yürütülen kadrolaşmaya karşı kaç kez kıyamet koptu, sizinkiler oralı bile olmadı.

Sizin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınız döneminde, Avrupa Birliğine üye olma heveslerinin zirve yaptığı “yalan rüzgârı” sıralarında görücüye çıkarılmış kız gibi ülkeyi birilerine beğendirmek amacıyla ve ‘kopyala yapıştır’ yoluyla, yerli-yabancı ortaklar eliyle üç ayda çırpıştırılan “küreselleşme” odaklı sözde ders programları (müfredat) konusunda ne kıyametler kopmuştu bilseniz… Ama ne siz duydunuz o yıllardaki “güç bizde artık” çılgınlığı içinde ne de o günkü amirleriniz duydu.

2012’de açık edilen “dindar-kindar nesil” amacına uygun, yamalı bohça örneği 4+4+4 düzeneği hazırlanırken gerek TBMM’de gerekse sokaklarda, okul önlerinde kopan kıyametler “arşı âlâ”yı buldu, ama Cumhuriyete, bilime, laik eğitime karşı ezelden şerbetli öncülleriniz o sırada akşam yemeklerinde buluşup zaferlerini kutlama partileri arasında bunları duymadılar, duyamadılar.

Geçen yıl yürürlüğe konan bilimsiz, Atatürksüz, sanatsız, hurafe ve safsatalarla şişirilmiş sözde ders programlarına karşı kopan kıyametler çok taze. Siz şimdi Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir” diyorsunuz ya, bu dediğinizi sözle, yazıyla binlerce kez anımsattık ama selefiniz İsmet Yılmaz, yaptıklarını “dünyanın en bilimsel ders programı” diye tanımlayıp çıktı işin içinden. Bununla ilgili kıyamet koparma süreci hâlâ bitmiş değil. Siz şimdi Bakansınız, yetki sizde, buyurun, kaldırın bu “müfredat”ı, kıyameti koparmakta içtenlikli iseniz…

“Yusuf’un hakkı” hakkında

 “Yusuf’un hakkını vermek gerek” diyorsunuz. Bu “hak” konusunda verilecek çok örnek var ama sözü unutmamak için bir tanesiyle yetinelim. Şu tablo, MEB’in 2017-2018 verilerinde yer aldı:

 Ne acıdır ki MEB, 16 yıldır bu ve buna benzer verilere hiç bakmadı, başarısızlığı bağıra bağıra anlatan sayıları önüne koyup bir güne bir gün “Bu ne iştir, biz ne yapıyoruz?” demedi. Bu tabloya iyi bakın ve şimdi başında bulunduğunuz köklü kurumun hangi politikalarla 1 milyon 675 bin çocuk ve genci okul dışında tutmayı başardığını bulun, bulmakla yetinmeyip onları okulla buluşturun Sayın Selçuk. “Yusuf’un hakkı” da “Ayşe’nin hakkı” da böyle bir kararlılıkla ödenir ancak.

Buna ek olarak, toplumsal yaşamın doğal gerekliliği nedeniyle bir bütünü oluşturan Yusuf ile Ayşe’nin aynı okulda, aynı sınıfta eğitilmesine savaş açıp “karma eğitimi” hedef tahtası yapan Ortaçağ artıklarına karşı da az kıyamet koparmadık, ama dinleyen kim! En yetkili makamın sahibi olarak bu ilkelliğe bir çift sözünüz olmaz mı acaba?

“Kâtip Çelebi’den beri” hakkında

“Bulma Konferansı”nızda “Bu toplum Kâtip Çelebi’den beri arıyor” diyorsunuz ya… Elbette “aramak”, yaşamın gerektirdiği sürekli bir eylemdir. Bilimde “iyi”nin, “doğru”nun sonu yoktur. Hep öyle olacaktır. Ama örneğin, dönüp kendi eğitim tarihimize baksanız bir… Baksanız ve neleri, bırakalım kendimizi, dünyaya örnek olmuş ne modelleri bulmuş, uygulamışız, bunları görseniz. Görseniz, bunların Karşıdevrim iktidarlarınca nasıl yok edildiklerini söyleseniz, sonra da “Olan olmuş, bundan sonra bütün deneyimlerimizden yararlanarak daha iyisini bulacağız” diyebilseniz keşke…

Sonuç olarak…

Eğitimde içinde bulunduğumuz durumu anlatmak için verilecek çok örnek var. Madem bir “bulma” derdimiz var, bulunacak en temel varlığın “gerçek” olduğunu, yıllardır üretilmiş yalanlarla görünmez olan “gerçek”i bulmamız gerek önce. Okula başlayan yaklaşık 25 milyon çocuk ve gencimiz için önce “gerçek”te buluşalım Sayın Bakan, sonra “doğru”ları hep birlikte, “bilimin kılavuzluğu”nda bulalım.

  • Hurafenin, dinsel inançların, buna destek için de paranın merkeze alındığı bir bakışla eğitimde ne gerçeği bulabiliriz ne doğruyu.
  • Dolayısıyla sözünü ettiğiniz kıyamet de kopmaz.

Öğrencilerimizin, öğretmen ve velilerimizin yeni öğretim yılını bu düşüncelerle kutlarız.
=================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği ve sürdürümcüsü (abonesi) olduğumuz Öğretmen Dünyası Dergisi adına, sırasıyla Genel Başkan ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatlarını kullanmadan bu makaleyi yazan çok değerli dostumuz, on yılların yetkin, özverili ve yürekli Eğitim emekçisi Sn. Nazım Mutlu‘yu kutluyoruz.

Sn. Bakan Selçuk’a verilen krediler henüz tükenmedi, umutlar sürüyor ihtiyat içinde. Göreceğiz. Çok zaman almaz, Sn. Mutlu’nun bu makalesinde dillendirdiği alanlarda Bakan Selçuk’un alacağı tutum turnusol kağıdı işlevi girecektir.

Ne var ki; tepedeki adam Erdoğan tek ve mutlak belirleyici!

Sorunların sonsuzluğu karşısında ne ölçüde hepsine egemen olabilir ve inisiyatifi Bakanlara -gerçekte Sekreterlerine- bırakmak zorunda kalır, onu da göreceğiz. Bakan Selçuk’un arkasında oluruz gerçekten “Eğitimde kıyamet koparacak” ama ÇAĞCIL – BİLİMSEL adımlar atarsa. Değilse biz Aydınlanmacılar “Eğitimde kıyamet koparacak” savaşımımızı (mücadelemizi) sürdüreceğiz. Çünkü biz hem haklıyız hem de hancı!

Şimdiden balonları uçurmak düş kırıklığına yol açabilir..

Bu arada; anababalar da çocuklarının LAİK – BİLİMSEL – AYDINLANMACI – AKILCI – SORGULAYICI… eğitim alabilmeleri için “kıyameti koparmalı”!

Kitaplar, ödevler, çocuktaki gelişim… dikkate alınarak;

  • Resmi okul müfredatı karşısında etkin bir ev – aile eğitimi seçeneği yaşama geçirilmeli..
  • Gönüllü eğitim kooperatifleri kurularak buralarda eğitimdeki gerici – yobaz – dinci karşıdevrime direnilmeli. Eğitim sendikaları halkımıza bu süreçte öncülük etmeli..

Sevgi ve saygı ile. 19 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Ulusal Eğitim Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

İçine sürüklendiğimizi düşündüğümüz tablo neden değişemiyor?

24 Haziran siyasi açıdan çok önemli bir dönemeçti, ısıtılarak dayatılan sistem yürürlüğe sokulacak gibi görünüyor. Tüm beklenti ve çabalara rağmen arzulanan sonuç alınamamışsa, demek ki beklentide ve/veya yürüyüşte ciddi bazı hatalar yapılmış. Burada iki konu üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Birincisi “arzulanan sonuç” ne demektir, kim ya da hangi gurup nasıl bir sonucu arzulamaktadır; ikincisi ise, toplumsal kararlar nasıl alınmaktadır?
SÖZÜ EDİLEN ÖZERKLİK TOPLUMSAL ETKİLİ DEMOKRATİK OLUŞUMUNUN VAZGEÇİLMEZ KOŞULUDUR
Birinci konu toplumun görece bağımsız ve özgür düşünen ve böylece görev yapan kesimi ile ilgilidir. Başta siyaset kurumunun alt organları olmak üzere, yüksek eğitim kurumları ve tüm eğitim kurumları, yargı, medya ve benzeri toplumsal düzeyde eleştirel ve etkili olan tüm kesimler bu alana girer. Söz konusu kesimlerin çalışma koşulları bağımsızlık ve özgürlüğü gerektirir. Tüm bu kurum ve kesimler dinsel çevreler, siyaset ve sermaye çevreleri gibi toplum üzerinde ideolojik ve fiili baskı kurma amacı ve durumunda olan güçlerden bağımsız ve onlara uzak olması gerekir. Örneğin medyanın, yargının ve üniversitenin benzer baskı çevrelerinin sözcüsü durumunda olmaması topluma hizmet ilkesi açısından kaçınılmaz zorunluktur. Özellikle de yargı organlarının siyaset ve sermaye çevreleri olmak üzere, dinsel çevreler gibi toplumu etkileyebilecek baskı unsurlarından azade olması adil yargı görevini sürdürebilmesi ve toplumsal güvenin oluşabilmesi için zaruridir.

Arzulanan sonuç; siyasi erkin tüm bu kurumları baskı altına almadan özgür çalışma koşullarının oluşması, söz konusu kurumların gereği durumda siyasi erki de eleştirel odağa koyabilme koşulunun oluşmasıdır. Medya, üniversite ve tüm sivil toplum kuruluşları siyaseti, sermayeyi ve toplumsal kurumları etkili eleştiri işlevini özgürce yapabilmelidir. Bu tür eleştiri ve bilgi yayma işlevleri toplumların etkili karar almaları için gerekli bilgi tabanı oluşturur. Başka bir deyişle, sözü edilen özerklik toplumsal etkili demokratik oluşumunun vazgeçilmez koşuludur. Bu itibarla, söz konusu bilgi yayma ve eleştiri işlevi ile yükümlü örgüt ve kurumların siyasi baskı altına alınması, toplumun özgürce doğru bilgi alma kanallarının tıkanması, yani demokrasinin engellenmesi anlamına gelir. Feodal yapılardan çağdaş devlet yapılarına geçişte siyasi kararlarla denetim organlarının ayrıştırılarak, karşılıklı denetim mekanizması oluşturulması önemli bir aşamadır. Arzulanan sonuç, koyu merkezi yönetim modelinden yaygın karar ve etkili denetim mekanizmasını haiz demokratik yönetim biçimi şeklinde özetlenebilir.

IMF BORCUNUN SİLİNMESİ İLE ÖVÜNEN BİR SİYASİ YAPI, ÜLKEYİ TEKRAR IMF’NİN KAPISINA SÜRÜKLEMİŞ

İçine sürüklendiğimizi düşündüğümüz tablo neden değişemiyor ya da değiştirilemiyor? Bu sorunun analizinin sosyologlar tarafından yapılması gerekiyor. Ne yazık ki, gerek Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında gerek yaşadığımız onca sosyal dönüşüm ve travmalar karşısında sosyologlarımız olanı tanımlamış, fakat nedenini etkili bir şekilde ve teorik yapıya büründürerek ortaya koyamamıştır. Yaşanan gericilik faaliyetleri dahi “imam hocayı yendi” ya da “mahalle baskısı” gibi malumu ilan kabilinden afaki söylemlerle geçiştirilmiştir. Son Gezi olayı da Bourdieu’nun vaktiyle asistanlığını yapmış olan Prof. Loic J. D. Wacquant tarafından bizzat hocanın “kültürel sermaye” ve “ekonomik sermaye” kavramları bağlamında irdelenmiştir. Halkımızın, hatta tüm halkların karar alma süreçlerini analiz ederken de Bourdieu hocanın analiz yönetimden yararlanabiliriz. Bu yöntemin bize anlattığı, insan davranışını andırırcasına, toplumların da tarihleri boyunca içinde yaşamış oldukları toplumsal kalıpların derin izleri doğrultusunda karar alma eğiliminde olduklarıdır. Hal böyle olunca, anlık ekonomik koşullardan çok uzun dönemli sosyal algılama ve ilişkiler toplumun iktidar kararında başat olabilmektedir. Bundan dolayıdır ki, IMF borcunun silinmesi ile övünen bir siyasi yapı, ülkeyi tekrar IMF’nin kapısına sürüklemiş olmasına rağmen, söylemleri ve tavırları ile iktidarını sürdürebilmektedir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM SİYASAL ERKİN FEVKALADE ZOR SINAV DÖNEMİ OLACAKTIR

Osmanlı’dan süzülen biat kültürünün altında sosyolojik dinsel taassup yanında, özellikle de Osmanlı’nın parçalanması sürecinde kafalara kazınan milliyetçilik anlayışı yatar. AKP’nin aldatıcı adalet ve kalkınma sözcüklerinin partinin misyonu ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Üstelik de, küreselleşme sürecinde çevresel konumlu bir ekonominin ne kalkınması ne de ülkede adaletin oluşturulması emperyalistlerin birincil amacıdır. Ondan dolayıdır ki, parlamentonun baskılanıp, kuvvetler birliği benzeri bir yapılanma şekliyle merkezi yönetim sistemine geçme yoluna girilmesinde Batı’dan bir tepki gelmemiştir. Aynı şekilde, siyasal erkin üniversite üzerindeki olumsuz yaklaşımları da dış çevrelerden anlamlı bir tepki ile karşılaşmamıştır. Dış aydınlardan gelen tepkiyi olumlu karşılamakla beraber, bu tepkilerin ait oldukları ülkelerin genel kamuoyunu ya da siyasal dokusunu yansıtmadığı da ortadadır.

Yeni yapılanmanın siyasal ve hukuksal işleyişine hep beraber tanık olacağız. Önümüzdeki dönem siyasal erkin fevkalade zor sınav dönemi olacaktır. Ekonomik olarak fevkalade olumsuz koşullarla karşı karşıya olduğumuz ortadadır. Yeni iktidar bu zorlukla boğuşurken muhtemelen bugünkünden de daha ağır şekilde iktisat ile hukuk karşı karşıya gelecektir. Ekonomi sıkıştıkça kur ve faizin yükselmesi sonuç göstergedir. Bu süreçte sıkışıklık yaşayan halkın çaresizliğine karşı demokratik açılım düşünülemez. Bu nedenle, siyasi erkin şimdiki dönemi sınav dönemidir; ekonomik sorunları hangi hak ve hukuk sistemi ile götürecek ya da çözecektir? Bol kaynakları verimsiz alanlara gömen iktidar yeni döneminde bir yandan geçmiş hovardalıkların maliyetini telafi etmeye, diğer yandan da bozulan ekonomiyi bir program çerçevesinde raya oturtmaya mecburdur.

  • 2023 yılı hedefleniyorsa, sağlıksız mega kentlerle, salt bina görüntüsünde üniversitelerle, ithalat destekli ihracatla fazla bir yere varılamaz!

2023 yılı hedefleniyorsa;
-özgür parlamento,
-denetlenebilir yönetim,
-özgür basın,
-özgür yargı,
-özgür yüksek eğitim kurumları

oluşturulmadan fazla yol alınamaz!

2023 yılı hedefleniyorsa;
-ayrıştırılmış toplum yapısı oluşturan,
-farklı partileri dinleyemeyen,
-toleranslı yapılar oluşturamayan

anlayışla bir yere varılamaz! Umalım, ekonomik programı, hukuk anlayışını, zihniyet yapısını tümüyle değiştirebilen kapsamlı çağdaş bir siyasi doku oluşturur!

Bitcoin robotlara karşı

Bitcoin robotlara karşı

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 03 Ocak 2108
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

2018’in ilk günleri… 21. yüzyıl nereye gidiyor? Bu yazıda dünya kapitalizminin 21. yüzyıldaki devinimini belirleyen iki ana eğilimi tartışmaya çalışacağım: Finansallaşma ve sanayide otomasyonFinansallaşma kavramı ile küresel ekonomide ve izdüşümü siyaset mücadelesinde finans sermayesinin ve finansal aktivitelerin reel ekonomi- politik değerlerin önüne geçmesi olgusunu kastetmekteyiz. Finans kapitalin aşırı kısa dönemci, hiper-akışkan ve spekülatif rantiyer beklentilere dayalı değerler sistemi, reel mal üretiminin ve sabit sermaye yatırımlarına dayalı sermaye birikiminin önüne geçmiş durumda. Finans sermayesinin ulusal sınırların dışına taşarak en kısa sürede, en yüksek getiriyi elde edeceği finansal ürünlere (döviz, borsalar, repolar, türev ürünler, Bitcoin türleri, vs. vs…) yönelebilmesi için ulus devletlerin ve merkez bankalarının her türlü denetiminden, kısıtlamasından ve düzenlemesinden (regülasyonlarından) kurtulması, özgürleşmesi gerekiyor. (Bu sürecin küreselleşme diye adlandırılarak, sanki bir çağdaşlaşma öyküsü gibi pazarlandığını biliyoruz). 
Bitcoin’in de dahil olduğu kripto (dijital; elektronik nakit para) sisteminin bu sürecin an itibarıyla son halkası olduğunu düşünüyorum. Bitcoin ilk olarak 2008’de Satoshi Nakamoto (takma bir adı) çevresinde toplanan bir grup “yatırımcı” tarafından kullanıldı. Ana amaçları devletlerin (ve dolayısıyla merkez bankalarının) denetim ve kurallarından bağımsız; “özgür” bir para sisteminin kurgulanması idi. (2008, küresel finans balonunun en şişkin ve patlamak üzere olduğu yıl idi; unutmayalım). Bitcoin “üretimi”, matematiksel bir algoritmayı işletme becerisi ve gerekli bilgisayar donanımına sahip “madenciler” (miners –teşbihte hata yok) tarafından sürdürülüyor. Bitcoin üretiminde gerekli bilgisayar donanımının ve karmaşık algoritmasının getirdiği elektrik enerjisi yükünün, örneğin İrlanda’nın bir yıllık enerji tüketimine eşdeğer olduğu ve dolayısıyla başlı başına bir çevre felaketi habercisi olduğu sıkça dile getiriliyor. 
Bitcoin’in günümüzdeki sermaye değeri 3.2 milyar doları aşmış olmasına karşın, toplam potansiyel para arzı önceden belirlenmiş durumda (kabaca 21 milyon adet Bitcoin) ve her bir yeni “Bitcoin” üretimi bu toplam arzın eritilmesi anlamına geliyor. Tahminler, Bitcoin üretiminin mevcut temposu sürdürülürse toplam arzının 2140 yılında sıfırlanmış olacağı yönünde. Toplam potansiyel arz tutarının sabit olduğu bu kurgu altında, artık merkez bankalarının veya başka bir para otoritesinin “para ihraç etmesine” de ihtiyaç kalmıyor. Ancak bu arada bir not ekleyelim ve mevcut Bitcoin adedinin neredeyse yarısının 1000 “büyük” Bitcoin kullanıcısı tarafından kontrol edilmekte olduğunu vurgulayalım. Tekelci yoğunlaşma ve buna dayalı siyasi gücün olası kullanım biçimleri, Bitcoin sisteminin “demokratik” bir kazanım olduğu yönündeki efsaneleri de çürütüyor. 
Bitcoin, “kripto” para sisteminin tek ürünü değil. Rakipleri arasında Ethereum (ETH), Ripple (XRP), Nem (XEM) gibi almaşık sanal ürünler de var. Kapsam alanları farklılıklar gösterse de, ortak özellikleri “kişiye özgü” ve “denetimekapalı” oluşları ve fiyatlarında da çok yüksek oynaklık (volatilite) içermeleri. Bu son özellikleri nedeniyle de yüksek risk taşıyarak, spekülatif vurgunlara (ve kayıplara) çok açık oldukları gözleniyor.
***
Küresel ekonominin sanayi mal ve hizmet üretiminde otomasyona dayalı teknolojik dönüşümleri 21. yüzyılın bir diğer ana dalgası. “Sanayi 4.0” diye de anılan bu süreçte robotların giderek işgücünde söz sahibi olacağı ve yapısal nitelikli işsizliğin ana nedenini oluşturacağı sıkça dile getirilmekte. Örneğin McKenzie tarafından yapılan bir araştırmada, sanayide mevcut eğilimler altında otomasyonun küresel ekonominin yüzde 50’sini etkileyeceği; bunun 1.2 milyar çalışanın ve 14.6 trilyon dolar tutarında ücret gelirinin etkilenmesi anlamına geleceği vurgulanmakta (*). 
Birleşmiş Milletler UNCTAD örgütünün 2017 Ticaret ve Kalkınma Raporu sanayide kullanılan robotların yıllık kurulum temposunun (istihdamının-?) 250 bine ulaştığını ve birikimli stokunun 1 milyon 630 bini aştığını belirtiyor. Gelişmiş ülkeler bu toplamın yaklaşık yarısına sahipken, küresel ekonominin yeni üretim atölyelerini oluşturan Asya ülkelerinin bu rakamların üçte birine sahip olduğu gözleniyor. “10 bin işçi başına düşen robot” sayısında 400’e yakın kurulum ile Kore ve Japonya dünya otomasyon yarışında başı çekiyor. 
Ancak buradaki sorun, robotların günün birinde işçilerin işini ellerinden alması ve onları işsiz bırakması söylemi kadar basit değil. Teknolojik gelişme, nihayetinde, önüne geçilemez bir süreç. Buradaki tehdit, bir yanda otomasyon ile dijital ve enformatik iş tanımlarının gerekli kıldığı beceri ve bilgi donanımına sahip çok sınırlı bir teknisyen aristokrasisi yanında, bu eğitime ulaşamayan mavi yakalı geniş kitlelerin ve çocuklarının giderek göreceli olarak vasıfsızlaştırılması ve sosyal açıdan dışlanmış işsizler ordusu saflarına katılması tehlikesine dayanıyor. Bir yanda piyasalaştırılmış eğitim ve teknik donanıma ulaşabilen teknokratlar, diğer yanda vasıfsızlaştırılmış geniş yığınlar, fırsat eşitsizliğinin ve gelir dağılımındaki çarpıklıkların ana öznesi haline geliyor. 
Öte yandan, finans kapitalin öncelikleri küresel tasarruf fonlarının finansal spekülasyon oyunlarında çar çur edilmesine yol açarken; “istikrar”, “mali disiplin” ve “kemer sıkma” (austerity) içeren neoliberal ekonomi politikaları da küresel ölçekte sabit sermaye yatırımlarının çok düşük tempoda sürmesine neden olmakta. Sorun, teknolojik ilerlemede değil, teknolojik ilerlemeye koşut kurumsal altyapıların gelişimini engelleyen piyasa biçimlerinde. Ya da daha açık ve net söyleyelim: kapitalizmin birikim şemasının ta kendisinde.

(*) https://www.mckinsey.com/ technologyjobs- and-the-future-of-work/__
==================================
Dostlar,

Son derece nitelikli bir irdeleme Sayın. Prof. Yeldan’dan. Teşekkür eder, kutlarız önce.

Finans kapital tam bir kumarhane batağında..
İki kilo domates bile üretemeden tümüyle spekülatif yöntemlerle paradan para kazanma peşinde.
Bu kez para kazanma için elde somut paraya da pek gereksim yol anlaşılan.
BIT COIN, küresel kumarhanenin yeni sanal araçlarından.
Borsalar cebirsel toplamı SIFIR olan toplumsal kumarhanelerdi..
Ölçek büyütüldü; küresel kumarhanenin pey akçeleri “bit coin” ler sahnede.

Kapitalizm giderek yabanıllaşmış, tüm dünyayı avuçlarına alarak emperyalistleşmişti.
İnsanlık bu beladan nasıl kurtulacak sorunsalı ortada dururken, 21. yy’da artık can çekiştiği söylenen kapitalizm, yeni “oyuncakları” ile uzatmaları uzatıyor..

Ortalama yurttaşı / dünyalıyı korumak, uyarıp kollamak gerek.

Sevgi ve saygı ile. 04 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com