24 Ocak… Çoook Olumsuz Bir Gün…

24 Ocak…  Çoook Olumsuz Bir Gün…

Dostlar,

Tarihimizde 24 Ocak birçok olumsuzluğun yaşandığı bir gün.

24 Ocak 1980 Kararları bu gün 37. yılını tamamladı.
Dönemin Başbakanı S. Demirel‘in “Devlet 70 Cent’e muhtaç” sözleri kulaklarda hala yankılanıyor. 4 yıl önce bu gün, bu Kararlar ile ilgili bizim çıkardığımız bir kitap özetine sitemizde yer vermiştik. 4 A4 sayfası oylumlu bu metnin bir kez daha okunmasında çok yarar görmekteyiz.

http://ahmetsaltik.net/2013/01/28/24-ocak-1980-kararlari/

Bu Kararların olağan bir rejimde yürütülmelerinin olanaksızlığı çok geçmeden anlaşılmış ve 12 Eylül 1980’de ansızın Sıkıyönetim gelivermişti! Sıkıyönetim “kardeş kanı dökülmesine” 1 gecede son verdiği gibi (!), CHP dahil tüm siyasal partileri, sendikaları, kimi dernekleri. kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarını (Türk Tabipleri Birliği vd.).. kapatmıştı.

Kararların tüm ekonomik faturası gene emekçi halka çıkarılmaktaydı :

– Kamu harcamaları kısılıyor,
– Sosyal devlet geriye çekiliyor,
– Vergi tabanı genişletilerek oranlar yükseltiliyor,
– Yeni vergi türleri ekleniyor (KDV 1985’te kondu!),
– KİT ürünlerine okkalı zamlar yapılıyor ve şirket gibi yönetilmelerine geçiliyor,
– Özelleştirme (=talan!) hız kazanıyor ve
– Dış ticaret kısıtları tümüyle kaldırılarak tam liberasyon ile
ithal ikamesi rejimi terk ediliyordu..

Ne hazindir ki, 45. ABD Başkanı D. Trump, dış ticarette özellikle olmak üzere ekonomide bütünüyle korumacı politikalara geçiyor ve Küresel emperyalizmin de-regülasyon – mutlak serbest ticaret vb. putlarını kırmaya başlıyor 20 Ocak 2017’de Oval Office’i henüz devralmadan (20.01.2017) önce..

Küresel emperyalizmin maşası IMF, ancak bu koşullarda (24 Ocak kararları dayatması!) “can yeleği” atıyordu Türkiye’ye. Ardından da bir dizi “yapısal reformlar” (!) yapılacak ve alınan önlemler kalıcılaştırılacak, ekonominin – devletin DNA’sı değiştirilecekti (SAP-structural adjustment programs) .. Bunlar çok büyük ölçüde Askeri yönetimin gözetimi altında “çifte müsteşar” (DPT ve Başbakanlık) elektrik mühendisi Turgut Özal tarafından kotarıldı ve piyasa ekonomisine – dış ticarette gümrük korumasının hemen hemen hiç kalmadığı
bir düzene geçildi.. Çiçeği burnunda 45. ABD başkanı D. Trump, Meksika’daki Ford fabrikasını tehdit ederek ”ya sök fabrikanı ABD’ye getir ya da %45 dışalım (ithalat) vergisi koyacağım!”  buyurdu.. Fabrika tıpış tıpış emre uyuyor..

Borç ve de emir alındı aynı anda..

1982 Anayasası da bu bağlamda içeriklendirildi. Örn. sağlık hizmetleriyle ilgili
56. maddede Devletin sağlık hizmetlerini “denetleme ve düzenleme” üzerinden yürüteceği belirtildi.. Sosyalleştirilmiş sağlık sistemine son verme olanağı sağlandı ve bu AKP eliyle yapıldı! Özelleştirme ve taşeron devlete kapı aralandı ve son 35 yılda sonuna dek açıldı. Özellikle AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm programıyla.. On milyarlarca Dolar servetimiz yerli – yabancı – yandaş sağlık sektörü patronlarına aktarıldı; ”Tayyip beyin rüyası” Şehir Hastaneleri ile bu rant aktarımı daha da büyütülüp hızlandırılarak sürdürülecek.. Üstlenilen işlev bu!

35 yıl sonra geldiğimiz yer, küresel ekonomiye neredeyse tümüyle eklemlenmiş
yarı-sömürge sınırlarını aşmış bir Türkiye’dir. Sorunlar süregenleşmiş (kronikleşmiş), kalıcılaşmış, ekonomi bir şeytan üçgeninin içinde tutsak edilmiştir :

Ekonominin_Seytan_Ucgeni

 

– Bütçe açığı
– Dış ticaret açığı
– Cari açık…

 

 

AKP, 2002 sonunda devraldığı toplam 221 milyar $ borcu 3+ katına (600+ milyar $!) çıkarmıştır. 1,60 TL’de devraldığı Doları 3,80 TL’ye getirmiştir!
Gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşTIRma tüm vahşetiyle sürdürülüyor. Üstüne bir de dinci baskı rejimi ve bölünme tehlikesi.. AKP hükümeti sözcüsü Numan Kurtulmuş açık açık halkı tehdit ederek, Başkanlık halk oylamasında onanırsa terörün azalacağını söyleyebiliyor. Haziran 2015 genel seçimi sonrası aynı söylem RTE’den gelmişti ve ”verin 400 vekili terör bitsin” buyurmuştu, Kasım 2015’te genel seçim yinelenene dek 4 ay ülkeye ”kan ve can” diyeti ödetilmişti. Filmin benzeri yinelenecek önümüzdeki 2 ay boyunca ve uzun boylu yakışıklı profesör, hükümet sözcüsü Kurtulmuş üvertür ile görevli anlaşılan?? İlgilisinden daha yüksek perdeden uyarılar yolda ?!

“Yeni anayasa” dayatması ise, Türkiye’nin küresel sermaye birikimi sürecinde uysal bir ülke olarak rolünü sürdürebilmesi için Anayasa’da yer alan son birkaç “engelciğin” kaldırılması hedeflidir özünde.. Sosyal devlet, hukuk devleti, yurttaşların ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri – devletin görevleri… falan.. Ne demekmiş bunlar?

Ayrıca Başkanlık! Federatif hatta olursa daha iyisi bölünmüş bir Türkiye..
Bağımsız Cumhuriyet direnci kırılmış, Misak-ı Milli onuru zedelenmiş, ekonomik – siyasal bakımdan tama yakın sömürge kılınmış, “Sevr benzeri” (Quacy Sevres!) koşullar dayatılarak uygulanmış ve teslim alınmış bir Türkiye..

37 yıl sonra, “24 Ocak 1980 Kararları sistematiği” nin orta erimde ülkemizi taşıdığı yer böyledir. Tarihsel miyopların, burnunun ucun göremeyen ve 3 sayfa yakın tarih okumamış ülke yöneticileriyle politikacıların dikkatine sunsak ne olur, sunmasak ne olur?
*****
Bu yazdıklarımız daha çok gençleredir..
Büyük ATATÜRK‘ün Cumhuriyetini emanet ettiği Gençlerimiz…
Bütün umudumuz onlardadır. Mustafa Kemal Paşa da öyle demekteydi :

– Bütün ümidim gençliktedir..

Sürdürülemez ve insanlık onuruna aykırı bu gidişi gençler durduracaktır.
Daha yaşanası, insanlık onuruna dayalı bir düzeni onlar mutlaka kuracaklardır.
Biz kıdemli kuşaklar, onların yaratıcılığına ve devingenliğine (dinamizmine) ket vurmadan birikimlerimizi – deneyimlerimizi onlara hep sunacağız, omuz omuza olacağız evlatlarımızla.. Ama 18 yaşını yeni bitirmiş çocuğu göstermelik TBMM üyesi yapma popülizmine, yozluğuna kapılmadan.. Önce onlara sıkı bir eğitimle iş ve gelecek sağlayarak.. 25 yaş sonrası da dilerlerse siyaset yolu zaten açık.

İnsanlık onuru mutlaka kazanacak.. Kapitalizm – emperyalizm de yeryüzünden
yok edilecek.. Bu hedef, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın da öngörüsü idi..
*****
Bu gün, 24 Ocak 2017 günü..
Uğur Mumcu‘yu 24 Ocak 1993’ten bu yana bir kez daha acıyla andık..

– Bu gün, Diyarbakır Emniyet müdürü A. Gaffar Okkan ve 5 polisin şehit edilişini 16. kez daha andık (24 Ocak 2001).. Devletin emniyet müdürünü arabasıyla ve 5 korumasıyla havaya uçuracak gücü “birilerinin” Diyarbakır’da nasıl elde edebileceğini sorgulamayı sürdürdük.. Ama Devlet sor(a)madı!

Her 2 cinayetin (ve daha yüzlercesinin!) gerçek işletenlerinin “hala” yakalanamayışına sardonik (acılı) gülüşlerle tepki (!) verdik.. Devletimizden umudumuzu kesmek istemiyoruz inat ve dirençle.. Bir gün mutlaka..
Ama ne zaman??

– Bu gün laik sermayenin, Atatürk Türkiye’sinin yarattığı ulusal burjuvazinin
Atatürk’e saygılı eliti Mustafa Vehbi Koç‘u toprağa verdik..

(Mustafa Koç, Küba’nın başkenti Havana’da Atatürk yontusu yanında)

– Bu gün Kamer Genç nam bir yiğit – Atatürkçü – ulusalcı Tunceli milletvekili hemşehrimizi uğurladık.. Vasiyeti gereği Türk bayrağına sardık ve Tunceli toprağına uğurladık..

– Bu gün, Cumhuriyet kuşağı ve onun ürünü – onuru devrimci dilbilimci, yazar, düşünür.. Atatürk aşığı Prof. Tahsin Yücel‘i sonsuzluğa uğurladık..

Lütfen bakınız : TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK.. Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!(http://ahmetsaltik.net/2016/01/23/tahsin-yuceli-yitirdik-mustafa-koc-ve-kamer-genci-de/)
*****
“24 Ocaklar olmasın!” diye haykırmak geliyor içimizden…
Merhum bilge Oktay Akbal’ın “Hiroşimalar Olmasın” özlemi ve isyanı gibi..

Dayan yüreğim dayan..
İlk taktik hedef, TBMM’yi işlevsiz kılıp halk egemenliğini tek adama =
post-modern sultana devreden anayasa değişikliğini halkoylamasında reddetmek.. Nisan 2017 içinde.. Bir kez daha başaracağız.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

Oğuz OYAN : Eylülistler gene işbaşında

Eylülistler gene işbaşında

portresi_chpli
Prof. Dr. OĞuz OYAN
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/oguz-oyan/eylulistler-gene-isbasinda-169038, 14.09.2016

12 Eylül 1980 Darbesi’nin 36. yılındayız; AKP iktidarının ise 14.yılında… Demek ki Eylül darbesinden sonra geçen sürenin % 40’ı AKP yılları olarak yaşandı. Bu oran giderek yükselecek görünüyor. Tam da 12 Eylül darbecilerinin öngörülerine uygun bir biçimde.

Neydi 12 Eylül darbecilerinin ve arkasındaki hegemon gücün derdi?

Birincisi, 24 Ocak (AS: 1980) Kararlarıyla Türkiye’yi sanayileşmesini tamamlamadan korunaksız bir biçimde küreselleşmenin (emperyalizmin) römorkuna bağlama programını askeri yolla güvenceye alma. (Çünkü 1970’lerdeki sendikal ve siyasal mücadeledeki yükseliş, bu programın emek aleyhine 1980’lerde olduğu şiddette uygulanmasına izin vermezdi).

İkincisi, birinci amaçla uyumlu biçimde ama daha uzun vadeli hedeflere de bağlanabilecek bir biçimde, Türkiye’de solun, cumhuriyetçilerin, işçi sınıfı örgütlenmesinin etkisinin kırılması, böylece yerli ve uluslararası sermayenin taleplerinin karşılanması.

Üçüncüsü, etkisi kırılan güçlerin yerine “ılımlı” (yani hegemon gücün denetiminde) siyasal İslamcı akımların önünün açılması, solun ezilmesiyle ortaya çıkan ideolojik boşalmanın yerinin doldurulması ve sınıf mücadelesinin kırılması, ayrıca Sovyetler Birliği’nin etrafının “yeşil kuşak” ile çevrilmesinin tamamlanması ve sosyalist rejime nihai darbenin hazırlanması.

Dördüncüsü, daha ziyade hegemon gücün bir tasavvuru olarak, Türkiye’de solun ve sınıf mücadelesinin bir de Kürt etnik milliyetçiliğinin silahlı mücadelesinin yükseltilmesi üzerinden bölünerek parçalanması. (12 Eylül rejimi, işkence ve zulüm düzenekleriyle bunun sosyal zeminini de  -isteyerek veya istemeyerek- hazırlayacaktır. Bu arada, emperyalizmin Kürt kartını hem Türkiye hem de bölge ülkeleri açısından daha etkin kullanabileceği bir dönemin başlatılması ve bölge ülkelerine buradan da ayar verilebilmesi koşullarının oluşturulması sağlanacaktır).

Bir taşla dört kuş vurabilecek bu programın siyasal İslam’ı iktidar yapmakla ilgili bölümünün ilk provaları 1990’larda yapılmış ancak neoliberal programa uyumu sorunlu olan Erbakan hareketi bekleneni vermediğinden, yerine yeni bir figür aranmış ve bulunmuştur. Komplo teorisi olarak görülemeyecek kadar açık bir biçimde, IMF’nin henüz birinci uygulama yılı sonunda (Kasım 2000-Şubat 2001’de) krizle sonuçlanacağı (daha önce başka ülkelerde denendiği için) aşikâr olan döviz çıpasına dayalı programını dayatmasıyla, tüm sistem partilerini silen siyasi sonuçlar alınması kolaylaştırılacaktır. (Kuşkusuz ülkenin 2002’de erken seçimlere götürülmesinin ipinin içten ve dıştan ortaklaşa çekilmesi de sağlanarak…). Bu tabloya bir de, ABD karargâhı üzerinden Türkiye’deki İslamcı partiyle iktidarı paylaşan ve ülkenin sol/Cumhuriyetçi kurumlarına ve aydınlarına seçilmiş iktidarla birlikte savaş açan Fethullah örgütünün de etkileri eklenmelidir.
*****
15 Temmuz kalkışması, yaptığı nihai iktidar kavgası sonrasında köşeye sıkışan Fethullahçı hareketin son bir direnme çabası olarak ortaya çıktı; bir başka açıdan, çözülme aşaması büyük ölçüde tamamlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, nereye, nasıl, kimin elinde yöneleceğinin kavgası yapıldı. Başarısızlığı, Türkiye’deki dinci otokrasinin AKP eliyle kuruluşuna yeni bir atılım fırsatı sunmuş oldu; kısmen tıkanmış olan bu projenin önünün açılmasına yaradı. Başarılı olsaydı, Fethullahçı hareketin aynı istikamete daha askeri yöntemlerle ve daha fazla dış destekle gittiği görülecekti.

  • Türkiye toplumunun geleceği artık, siyasal İslam hareketleri arasında bir tercihe, daha doğrusu bunun seçimle gelen kanadını tercihe kadar daralmış durumdadır.

Bu, 12 Eylül 1980’de çıkılan yolun vardığı noktadır. Başka türlü yaşanabilir miydi? Kuşkusuz siyasal alan her zaman seçeneklere açıktır; ama seçenek oluşturabilen muhalif hareketlerin varlığı koşuluyla.

AKP’nin rejim inşa yöntemlerinin (Meclisi dışlayan OHAL ve KHK uygulamaları, giderek tüm muhalif kesimlerin tasfiyesinin hedeflenmesi) sıradışılığı, hem 12 Eylül darbecilerinin hem de 15 Temmuz darbecilerinin başarsalardı uygulayacakları olası yöntemleri çağrıştırıyor. Bir anlamda;

  • Başarısız darbeden sonra AKP darbesi yaşanmakta.

Hatta 15 Temmuz’dan iki ay sonra ulaşılan bilanço, bazı bakımlardan 12 Eylül’ü dahi aşmış bulunmakta. Akademisyenlere ve öğretmelere yapılan baskılar bunun en belirgin örneklerinden. Üniversitelerdeki görevlerine son verilen/meslekten ihraç edilen akademisyen sayısı şimdiden 2.346’yı bulmuş durumda. Bu sayı, yüz bini aşan ihraç miktarının belki önemsiz bir bölümü, ama önceki darbelerdeki toplam akademisyen tasfiyesinin 10 katına ulaşmış bulunuyor. Atılan akademisyenlerin geniş bir tahminle % 90’ının Fethullahçı olduğu varsayılsa bile, 12 Eylül tasfiyelerini aşan sayıda solcu/cumhuriyetçi öğretim elemanı sırf AKP’li olmadıkları için, iktidar için potansiyel bir tehdit olarak görüldüğü için kıyıma uğramış vaziyette.

Kocaeli gibi üniversitelerde toplu ihraçlar özellikle solcu akademisyenleri hedefledi. “Barış için akademisyenler bildirisi”ni imzalayanlar öncelikle bu yargısız infazın kurbanları oluyorlar. İzmir’de kapatılan üç üniversitenin Fetoculukla ilgisi olmayan tüm akademisyenleri de bu faşist toptancılığın cadı kazanına atılanlar arasında.
*****
AKP kendi yolunu uzun zamandır belirlemiş bir siyasal hareket.

Hızlanabileceğini düşündüğü her konjonktürden şimdiye kadar hep yararlandı. Şimdi yeni bir ivmelenme fırsatı yakaladığını düşünüyor.  Fırsatçılığının sınırı olmadığı için onu demokratik kurallara uymaya davet etmenin etkisi bulunmuyor. Bu nedenle muhalefetin “darbe fırsatçılığı yapmayın” türünden naif serzenişlerine kulak vermesi ihtimali hiç yok. Burada yol ayırımında olması gereken siyasal hareket anamuhalefet. Şimdiye kadar AKP ile sürtüşme alanlarını daraltarak, iktidarın gerici programına cepheden ve sürekli bir muhalefeti göz alamayarak, kendi kitlesini seferber edemeyerek yitirdiği mevzileri geri kazanmak zorunda. Bunun yolu da, şimdiye kadar izlediği pasif stratejiyi değiştirmekten geçiyor. Savunma konumunda kalarak, dış surlardaki savunma hattını yitirince iç surlar gerisine çekilerek yapılan (strateji değeri bile kalmamış) bir savunma taktiğinin sınırlarına gelindi. Belki de, CHP yönetimi değişmeden burada bir değişme bekleme umudu da kalmamış durumda.

========================================

Dostlar,

Değerli İktisat hocası, CHP’nin eski İzmir Milletvekillerinden dostumuz Sn. Oğuz Oyan çok nitelikli bir irdeleme yapmış yukarıdaki yazısında.. Son tümcede köktenci bir çözümlemesi var, tartışılabilir. Bu kadro da özlenen atılımı yapabilir, yapmak zorunda! Kapsamlı bir kadro değişimi istemi şu kesitte gerçekçi ve olanaklı olmayabilir. Ama eldeki kadrolar “real politik” in kaçınılmaz gerekleri iin daha kolay zorlanabilir sanırız.

Sevgi ve saygı ile.
14 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

IMF’nin İtirafları

IMF’nin İtirafları

PORTRESİ

Güray ÖZ

Cumhuriyet,
05.06.2016

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır…)

Korkut Boratav Hoca aktardı, yorumladı. Neoliberalizmin içeriden eleştirisi ile karşı karşıyayız. IMF, dayattığı ekonomik politikayı büyüme, gelir dağılımı açılarından başarısız buluyormuş. Peki, IMF bu programı neden dayattı? Yine Korkut Hoca’nın tanımıyla; sermayenin sınırsız tahakkümünü gerçekleştirmek için.” Ama bu politika “büyüme ve gelir dağılımında iyileşme” olarak sunuldu. Şimdiki itiraf da bu nedenle programın tümüne yönelmiyor; gerçekleşmediği söylenen amaçlarla ve araçlarla sınırlıdır.
***
IMF uzmanları kurumun dergisinde üç imzayla yayımlanan makalede “sermayenin sınırsız serbestliğinden, piyasanın özgürlüğünden, kamu maliyesinin sıkı denetiminden, yani sıkı para politikalarından” yola çıkan neoliberal politikaların tökezlediğini anlatıyorlar. Vardıkları sonuç;

  • Büyümenin umdukları gibi olmadığı, eşitsizliklerin arttığı, bunun da büyümeyi iyice frenlediği. Yine de işin sosyal politik boyutlarına değinmekten doğal olarak kaçınıyorlar.
    Bu politikaların yarattığı tahribat umurlarında değildir
    .

***
Aslında 90’lı yılların sonunda benzer bir itirafı uzun yıllar Dünya Bankası Başekonomistliği yapmış (AS : 3,5 yıl yaptı..), Nobel ödüllü Josepf Stiglitz de yapmıştı: 

  • “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı” adlı kitabında “hükümetlerin ülkelerin büyümesini kolaylaştıran ancak aynı zamanda bu büyümenin daha adil bir şekilde bölüşülmesini de sağlayan politikalar benimsemesi gerekli ve mümkündür.” diye yazmıştı. Ama sistemin özü ile ilgili kaygılar taşımadığı için de araçların kullanımı ile ilgili bir eleştiriden öteye geçememişti.***
    Ama Stiglitz’in kitabındaki ilginç bir saptamayı burada yineleyelim. Şöyle diyordu Stiglitz:
  • İzlenecek politikalar konusunda tavsiyelerde bulunmaya başlayan akademisyenler
    politize oluyor ve kanıtlarını iktidardakilerin fikirlerine uyacak şekilde deforme etmeye başlıyorlar.”Bu bizim 12 Eylül öncesi 24 Ocak 1980 kararları, daha sonra Özal’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminden iyi bildiğimiz durumdur. O yıllarda neoliberal politikalara
    destek çıkan akademisyenlerin ideolojik çerçevenin oluşturulmasındaki katkılarını unutmak olmaz.
    ***
    IMF’nin sınırlı itiraflarının büyük finans çevrelerini ürküttüğü anlaşılıyor.
    Korkut Hoca, mutlaka okunması gerekli makalesinde küresel finans kapitalin önemli gazetesinin IMF’yi uyardığına da dikkat çekiyor. Financial Times başyazısında, “IMF’nin bu saldırısı
    çok tehlikelidir..”
    diye adeta çığlık atılıyor. Gazete “Dünyanın çeşitli yörelerinde neoliberalizm karşıtı kampanyalara öncülük yapan baskıcı rejimlere destek sağlamakla” suçluyor IMF’yi.
    ***
    IMF uzmanlarının yazdıkları iflas etmiş bir politikanın itirafından ibaret değildir.
    Onlar konuyu genişletmiyorlar ama neoliberal politikalar salt teknik değil aynı zamanda
    büyük bir ideolojik saldırı eşliğinde uygulamaya konuldu.
  • Türkiye bu ideolojik, politik, ekonomik saldırıda büyük zarar gördü.

Konuyu tartışmak isteyen aydınlar çerçeveyi iyi çizmek, bu politikalara medyadan, akademiden gelen desteği iyi irdelemek, ayrıntıda, örneğin “yetmez ama evet”te takılıp kalmamak zorundadırlar.

Çünkü aymazlık ya da gönüllü destek daha kapsamlıdır.

===================================

Dostlar,

Gelişmeler umut verici..
Duvara dayanıldığını en fanatik sermaye yanlıları (hatta uşakları!) bile görüyor..
Biz de yıllardır yazıyoruz.. artık bu vahşi çelik kuşatmanın sürdürülemeyeceğini..

Umudu bırakmamak gerek..
Ama akılcı – bilimci – örgütlü savaşımı da..
20 yıldır Tıp Fakültesinde

– KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı
(http://ahmetsaltik.net/2016/02/11/autf-d5-dersi-kuresllestirme-ve-halkin-sagligi/)

– Sağlık Ekonomisi
(http://ahmetsaltik.net/2016/02/11/saglik-ekonomisi/)

derslerini sabırla, iğne ile kuyu kazarcasına bunun için veriyoruz..

Her 2 ders yansılarına sitemizde erişmek olanaklı..

İnsanlık onuru emperyalist – kapitalizmi de yenecek..

Bu daha başlangıç, savaşıma devam..
Bu bağlamda, Sn. Osman Ulagay’ın Cumhuriyet’te 3.6.16 günü yayımladığı makalenin de okunmasını öneriyoruz..
(http://ahmetsaltik.net/2016/06/05/7-hazirandaki-soku-zafere-cevirmeyi-basardi/)
*****

Bu gün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü..

Yabanıl (Vahşi) kapitalizm çevreyi de kâr hırsına kurban etti..
Hala dönüşümsüz aşamada değiliz..
Onu da durdurmalıyız..

3-5 çocuk yapın, Müslüman aile aile planlaması yapmaz.. gibi

– insanlık düşmanı
– çağdışı
– akıl dışı
– bilim dışı
– ve de DİN DIŞI

saçmalıklara gülüp geçerek;

– HER AİLEYE 1 ÇOCUK
EN ÜST TASARRUFLA ÇAEVREYE SAYGILI YAŞAM 
ATALARIMIZDAN MİRAS DEĞİL EMANET ÇEVRE...
– Doğaya hükmetme değil, yasalarını öğrenerek barış içinde birlikte yaşama!
   (peacefull co-existence, co-existence pacifiqué)
…..

temel ilkeleriyle güzelim dünyada insanca yaşamı sürdüreceğiz..

Bizi var eden ÇEVREMİZE şükranla…

Sevgi ve saygı ile.
05 Haziran 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Fitch’ten kritik Türkiye açıklaması

Fitch’ten kritik Türkiye açıklaması

Fitch, Türkiye’nin dış likiditesinin kendi not kategorisindeki ülkelerden
daha zayıf durumda olduğunu belirtti.

Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşu Fitch’den Türkiye ekonomisine yönelik
bir açıklama geldi. Fitch’ten gelen açıklamada şu başlıklar yer aldı:

– Türkiye ülke riskleri büyük oranda dengede kalmaya devam ediyor.
– Türkiye bir taraftan küresel finansal piyasaların durumuna maruz kalırken öbür yandan
güçlü kamu finansmanını sürdürüyor.
– Türkiye son dönemde oluşan dış şoklara gösterdiği direnci korumaya devam ediyor.
Dış finansman ihtiyacının çok yüksek oluşu Türkiye’yi yatırımcı algısındaki değişimlere karşı hassas hale getirerek potansiyel bir risk oluşturuyor.
– Tüm bunlar Türkiye’nin geçen ay teyid edilen ‘BBB-‘ ülke notu ve durağan görünümünü yansıtıyor.
– Türkiye’nin dış likiditesi kendi not kategorisindeki ülkelerden daha zayıf durumda.
– Cari açığın GSYH’ya oranının bu yıl %4.8’e gerileyeceğini tahmin ediyoruz.
– Cari açıktaki bu iyileşme düşük petrol fiyatlarından kaynaklanmakta.
– Enflasyonun hedeflerin üzerinde seyretmesinin para politikası anlamında arz ettiği zorluk TL’nin değer kaybı ile daha da artabilir.
– Kasım seçimlerinden istikrar sağlayabilecek bir hükümet çıkması yapısal reformlar ve büyüme anlamında fayda sağlayacıktır.
– Dış finansman kırılganlıklarından kaynaklanan gerilimlerin somutlaşması ve borç/GSYH oranındaki düşüş trendini tersine çeviren mali disiplinin kötüleşmesi kredi notu için negatif.
– Türkiye’nin kredi notunu daha istikrarlı ve tahmin edilebilir bir politik çerçeve pozitif etkiler.
– Dış dengesizlikleri düzenleyebilecek yapısal reformlar, daha düşük ve istikrarlı bir enflasyonu sağlayabilecek tutarlı ve öngörülebilir para politikası kredi notunu pozitif etkiler.
– Ekonomik performansı ve ekonomi politikası güvenilirliğini tehdit edecek uzun süren ve derinleşen siyasi istikrarsızlık kredi notu için negatif olur.

Fitch Ratings Kıdemli Direktörü ve Türkiye Analisti Paul Gamble ise Türkiye için büyümenin 2016’da %3, 2017’de %3,5 olmasını beklediklerini söyledi. Gamble, enflasyonun ise 2016’da %6,4, 2017’de % 6’ya gerilemesini beklediklerini belirtti. (YURT Gazetesi portalı, 1.11.15)

==============================

Dostlar,

Az önce de sitemizin manşetinde yazdık :
AKP, .. dış politkadan sonra hemen atbaşı Ekonomideki yangına odaklanmalıdır!
2015-17 OVP hedefleri yerle bir olmuştur. 2023’te ilk 10 ekonomi içine girmek hayal ötesidir.
Kişi başına gelir 10 bin Doların altına, TUG (Toplam Ulusal gelir -GSMH) 800 milyar Doların altına düşmüştür. G20 dışına itilmek söz konusudur.

Fitch, Türkiye’nin dış likiditesinin kendi not kategorisindeki ülkelerden daha zayıf
durumda olduğunu belirtmektedir.
Cari açığın GSYH’ya oranının bu yıl %4.8’e gerileyeceği kestirilemktedir.
Ancak cari açıktaki bu iyileşme düşük petrol fiyatlarından kaynaklanmaktadır ve
bu tablonun daha fazla sürdürülebilirliği belirsizdir..
Enflasyon hedeflerin üzerinde gitmektedir ve para politikası anlamında arz ettiği zorluk,
TL’nin değer yitirmesi ile daha da artabilecektir..
Dış finansman gereksiniminin çok yüksek oluşuna özel vurgu yapılmaktadır.
Bu vurgu, üstü örtük bir tehdit – baskı olarak da okunabilir. Yıl sonunda FED faiz atırımına gittiğinde, Türkiye’nin sıcak para gereksinimini finansman maliyeti daha da yükselecektir.
Kısa erimli (vadeli) borçların toplam borçlar içinde oranı yükselmektedir.
Turizm ve dışsatım gelirleri düşmektedir.
Başlanmış büyük projelerin finansman gideri ciddi rakamlara erişmektedir.
Cari açığın %5’lerin altında tutulması bu nedenlerle de güçtür. Dışalımın bu kaygı ile
çok kısılması, dışsatımın çok yüksek oranda ithal girdilere bağlı olması nedeniyle olankasızdır. Aksi halde stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riski gündemdedir.

Net hata noksan kalemine daha ne denli bel bağlanabilir?
Özelleştirme gelirlerinin geçmişteki tempo ile sürdürülmesi olanaksızdır.
Ayrıca içeride de seçim öncesi vaatlerin yüklediği ciddi finansman yükü vardır.

*****
Türkiye’nin tüm finansal dinamikleri derinlemesine irdeleyen FITCH uzmanları,
yapısal reformların” ve “mali disiplinin” sürdürülmesini istemektedir.

Bu 2 olgu, deyim yerinde ise hem 40 SATIR hem de 40 KATIR‘dır..
İkisinden biri değil; ikisi birden!
24 Ocak 1980 kararları ile Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiyte eklemlenmesi başlatılmış (DPT + Hazine’nin çifte Müsteşarı Turgut Özal‘ın mimarlığında..);
12 Eylül 1980 darbesi sıkıyönetimi ile zorla sürdürülmüştür. 35 yıldır dayatılan
yapısal reformlar” ve “mali disiplin” politiklarında atılacak daha hangi adımlar kalmıştır,, doğrusu öngöremiyoruz.. SGK giderleri devasa boyutlardadır, nasıl kısıtlanabilecektir?

Daha da zorlama, Türkiye’nin yarı-sömürgelikten tam ekonomşk sömürgeliğe geçişi demektir.
Mali disiplin ise kamu harcamlarının kısıtlanması, sosyal devletin iyice tasfiyesidir ki;
bu poltikaların Türkiye’nin içine sürüklendiği yoksulluk – işsizlik – korkunç gelir dağılımı bozukluğu… bakımlarından olanaklı değildir..

Evet.. 1 Kasım 2015 seçimleri geride kalmıştır artık Türkiye çok yönlü ve çok ağır sorunlarla
yüz yüzedir. Umarız AKP kadroları durumn ağırlığının ayrımındadırlar ve katılımcı yöntemlerle ivedi ve zamana yayılan akılcı çözümler üretebilirler.

Hepimize kolay gelsin..

Sevgi ve saygı ile.
01 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Türkiye’nin 75 yıllık gelişimi (?)


Türkiye’nin 75 yıllık gelişimi (?) 

portresi, Gülümseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

1940’tan 2015’e bir arpa boyu yol aldık!..  

Değerli arkadaşlar,

Doların TL karşılığı  2000-2002 arasında 3 katına çıkınca, zamanın (DSP+MHP+ANAP) 57. Koalisyon Hükümeti apar-topar seçime gitmiş ve kendi planladığı ekonomik önlemler paketinin (AS: Kemal Derviş’in “15 günde 15  yasa” kuşatması!) uygulanmasını da
yeni AKP yönetimine bırakarak (AS: 3 Kasım 2002 seçimi), iktidardan çekilmişti.

Tek Parti iktidarının piyasalara verdiği ‘istikrar’ güvencesini de arkasına alan yeni Hükümetin uyguladığı bu önlemler paketi sayesinde 2004-10 arası yaklaşık 6 yıl boyunca enflasyon oldukça düşmüş, kararlı bir döviz dengesi sağlanabilmişti; ama 2011’den başlayarak işler tersine gitmeye, Dolar yeniden yükselmeye başladı. 2011-15 arasında Dolar, TL karşısında tam 2 kat değer kazanmış durumdadır (AS: AKP’nin iktidar olduğu Kasım 2002’de 1 Dolar = 1,58 TL idi. Bu gün, 21.8.15’te 2,97 TL; 2’ye katlanma için 3,16 TL’yi görmesi gerek ve bu 12,5 yılda oldu, 2011-15 arası 4 yılda değil) ve yükseliş eğilimi sürüyor. Bu gidiş nereye varır, onu görmek için geçmişe bakalım.

Dolar_paritesi_2000-2015_Ali_Ercan

Dolar’ın TL karşısında çıkış trendi (AS : eğilimi) bu hızla sürerse, 2016 sonunda
1 dolar ~ 4 TL olur.  Piya
salar bunun farkında; o nedenle, ‘Siyasal istikrar’ aranışı sürecek. (AS : Hangi siyasal istikrar? Var mı ki? Tam tersi egemen değil mi!?)

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk parası ABD Doları karşısında değerini hep korumuştu; Bağımsızlık savaşından yorgun argın çıkmış olmasına karşın, (AS: Atatürk önderliğinde) müthiş bir Kalkınma ve Üretim atılımına girişen genç Türkiye, 1929 yılındaki büyük küresel ekonomik bunalımdan da çok etkilenmemişti. Nitekim, 1940′a gelindiğinde
1 $  1,10 TL idi.

Türk parası 1940’tan bu yana ABD parası karşısında sürekli değer yitiriyor. 1940-80 arasında 6 kez ‘devalüe’ edilen TL, 1980’den başlayarak Demirel-Özal ikilisinin ünlü ve meş’um (AS : lanetli) 24 Ocak 1980 Kararlarıyla ‘rijid’ (katı) (AS : sabit) durumdan ‘likit’ (akışkan) (AS: flexible – esnek) kura serbest bırakılmıştı. Yani paranın değeri günlük kur uygulamalarıyla (dalgalı kur) belirlenmeye başlamıştı. Para da artık alınıp-satılan
bir piyasa malı durumuna gelmiş ve Küresel Finans Sisteminin ağına girilmişti.
24 Ocak 1980 gecesi, Döviz sahibi olanlar, bir gecede servetlerini 2’ye katlamışlardı!
(AS: Ne yazık ki, dönemin Merkez Başkanı Başkanı Gazi Erçel de dahil!)

1940’tan sonraki 75 yıllık dönemde Paramızın Dolar karşısında değer yitim serüvenini aşağıdaki tabloda özetlemeye çalıştım. Enflasyon oranı ve Paranın değer yitim oranı birebir eşit olmasa da yakındır. Bu tabloda, Paramızdan 6 sıfırın silinerek Yeni TL
(AS : YTL) oluşu ve Doların öz-değer yitimi de göz önüne alınarak, TL’nın Dolara göre yıllık ortalama net yitiği hesaplanmıştır. 1940’taki 1 Dolar, 2015’te 16,8 Dolara eşdeğerdir!. (Dolardaki enflasyon yitimi 75 yıl boyunca ortalama %3,8/yıl olmuştur.) 

1940’ta 1 $ ≈ 1,10 Lira iken, 2015’te 1 $ ≈ 2,9 milyon Lira oldu. Dolardaki enflasyon farkını da hesaba katarsak paramızın değeri 75 yılda, 2 900 000 / (1,1 x 16,8)=156926’da 1’e düşmüştür! Yani 1940’tan bu yana, 75 yıl boyunca, yıllık ortalama %15’lik bir enflasyonla yaşamışız. Bir başka anlatım ile, her yıl Yurt içi ulusal gelirimizin ortalama 1/7’sini küresel kapitalist sisteme kaptırmışız demektir! Bunun iktisat jargonundaki
(AS: dilindeki) adı sömürüdür! 

***

ABD ve Türkiye kıyaslaması yapalım; 1940’ta ABD’de kişi başına gelir 500 $ idi.
2015’te 56 400 $ oldu yani, 75 yılda ABD yurttaşının geliri net 56 400 / (500×16,8) = 6,7 kat artmıştır. Yani, ABD’nin yıllık (nüfus artışı ve enflasyondan arındırılmış) net gelişim hızı ortalama %2,5 olmuştur.

Türkiye’de 1940 yılında kişi başına gelir 430 TL ≈ 390 $ idi. 2015 rakamı ile ~ 8500 $ oldu; 75 yılda kişi başına net gelirimiz yalnızca 8500 / (390×16,8)= 1,20 kat artmıştır; ABD her yıl net %2,5 gelişirken, biz her yıl ABD’nin onda biri hızla, net %0,25 (oranında) gelişmişiz… ‘Yerimizde saymışız’ demek daha doğru olur.
(Tüm sömürge ülkelerde olduğu gibi, ölmeyecek biçimde su üzerinde tutulmuşuz.)

Tablo : Türk Parasının yıllık ortalama net değer yitimi.

Dönem %
1923-1940 0,0
1940-1950      5,2
1950-1960 10,0
1960-1970 2,6
1970-1980 1,5
1980-1990 48,2
1990-2002 65,0
2002-2015 2,4

1923-1940 döneminde enflasyon yok; Paramızın değerinde düşüş yok ve ‘Denk bütçe’ ilkesi geçerli. Atatürk’ün ölümünden sonra, 1940-1950 döneminde ‘savaş ekonomisi’ uygulanıyor; üretimde düşüş var. Ortalama yıllık enflasyon %5 kadar. 1950-60 arası Liberal ekonomi uygulamaları ve yurt dışından borçlanma dönemi başlıyor; Türkiye’de enflasyon ilk kez 2 basamaklı oluyor. 1960-80 dönemi, Devrim (AS: 27 Mayıs Devrimi!) sonrası yeniden denk bütçe ve planlı kalkınma disiplinine dönüş, restorasyon dönemi, Paranın değeri korunuyor; enflasyon tek basamaklı. Devlet yeniden yapılandırılıyor.
Yeni bir Anayasa, Anayasa Mahkemesi (AYM), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Milli Prodüktivite Merkezi (MPM) ve öbürleri.. kuruluyor.

1980’den sonra 24 Ocak Kararlarıyla ipler kopuyor; 1980-2000 dönemi Türkiye’nin
her anlamda ağır darbeler aldığı dönemdir. Hızlı nüfus artışı, büyük kentlere göç akını, pahalılık,  gelir dağılımındaki adaletsizliğin enflasyona koşut artışı, askeri darbe,
PKK eylemleri vs. vs. Yıllık enflasyon %50 lerde geziniyor.  Ülkede siyasi istikrar kalmamış; 1960-2002 arasında 42 yılda 24 Hükümet kurulmuş, Hükümetlerin ortalama ömrü 21 ay olmuş. Ülke, üretime dayalı planlı ekonomik gelişim felsefesinden tümden kopmuş durumda.

1980-2000 dönemi Cumhuriyet Tarihinin en sıkıntılı, en zavallı dönemidir.

2002-15 dönemi AKP’nin tek Parti iktidarı dönemidir… Gerçi Paranın değeri bir ölçüde korunmuş görünüyor, ama başka yönlerden çok sıkıntılı dönem. 1980-2000 döneminin sosyal-ekonomik sorunları aslında çözülmüş değil, yalnızca görüntüden uzaklaştırılmış, hasır altı edilmiş durumda. Şeriat dolu-dizgin koşturuyor;
Ülkede her 8 kişiden biri IŞİD sempatizanı olmuş, PKK Doğu’da özerklik peşinde; yolsuzluk, işsizlik, çevre sorunları, gençliğin sosyal sıkıntıları tavan yapmış durumda.. Üstüne üstlük, Cumhuriyetin bin bir emekle elde ettiği kamusal kazanımları,
ulusal varlıklar da ‘özelleştirme’ adı altında çar çur edildi.. Ve 400 (AS 600!) milyar doları geçen Borç yükümüz her gün artıyor. 1/7 kuralı sürüyor.

Kaygılarımla. æ

==================================

Evet dostlar,

Gerçek ve nitelikli bir “Cumhuriyet aydını” olarak, Nükleer Fizik Uzmanı
Sayın Prof. Dr. D. Ali ERCAN‘dan bir Makro-ekonomi ya da Ekonometri dersi
almış oluyoruz.

Ortalama bir iktisatçının bu irdelemeyi yapıp yapamayacağı hakkında
kuşkumuzu belirterek iyice keyfinizi kaçıralım :

– 1990’la başında, çalıştığımız üniversitede bir toplantı sırasında, a Litre %70’lik alkol gereksinimimizi karşılamak için X litre % 96’lık alkol (mutlak alkol) almamız gerektiğini, toplantı başkanı, bir kimya lisans mezununa sordurmuştu. Bu bay yaklaşık 40 dakika sonra sonucu getirdiğinde biz kendimizi alamayıp niye bu denli uzadığını sormuştuk..
40 saniye bile sürmeyecek bir hesabı, kimyacı bay, 40 dakikada hesaplamıştı,
çünkü “ancak bitirebilmişti“!

Bu bakımdan, yukarıda dile getirdiğimiz “kuşkumuzu” çok görmeyiniz.

Bir örneğimiz daha var.. “Faiz dışı fazla” kavramının yeni yeni konuşulmaya başlandığı 15-20 yıl öncesinde, 10’u aşkın ortalama iktisatçı, bize bu kavramı açıklayamamıştı!
Sonunda bir rastlantı ile Prof. İzzettin Önder’e sorduk ve ancak “anlayabildik”!

Son bir örnekle pekiştireç (konfirmasyon) yapalım : 1980’lerde, bir hastamıza evinde serum takacakken, set elimizden kurtulmuş ve göz hapsine aldığımız ucundaki iğne
bir yere değmeden bir “serbest salınım” yapmıştı. Hastanın kardeşi, iğnenin kirlendiğini belirtti ve değiştirmemi istedi. Bir yere değmemişti iğne ama psikolojik kaygıya saygı ile “peki” dedik, çantamızdan yenisini çıkaracaktık ki, bu kişi atılarak :

  • Yakamda 1 iğne var, dün steril ettim…diye müdahale ederek ceketinin yakasının ardından bir serum iğnesi çıkardı!..Zorlukla teşekkür ettik ve çantamızdaki steril ambalajlı bir başka iğneyi kullandık.
    Bu kişinin eğitimi ise Veteriner hekimlik idi!*****Sayın Prof. Ercan hocamıza teşekkür ederken, bir de eğitimin niteliğinde yaşadığımız aşınmayı – erimeyi (erozyonu) hesaplayan yazı rica ediyoruz.. Eğer üstesinden gelebilirse! Belki de eldeki matematik yetmeyecek, Ali hoca yeni matematik üretecektir!?
    Ama eminiz 40 dakika sürmeyecektir!

    Sevgi, saygı ve ENDİŞE ile.
    21 Ağustos 2015, Tekirdağ

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com