Etiket arşivi: 24 Ocak 1980 Kararları

ULUSAL TASARRUF – BİREYSEL TASARRUF İLİŞKİ VE ÇELİŞKİSİ : TASARRUFLARIMIZI NEREYE YÖNLENDİRECEĞİZ??

portresiLütfü Kırayoğlu
Elektrik Müh. (İTÜ)
ADD Gn. Bşk. Başdanışmanı

ULUSAL TASARRUF – BİREYSEL TASARRUF İLİŞKİ VE ÇELİŞKİSİ :
TASARRUFLARIMIZI NEREYE YÖNLENDİRECEĞİZ??

Hiç fark etmedik ama, 40-45 gün önce Tutum (Tasarruf) ve Yerli Malı Haftasını sessiz sedasız geçiştirdik. Hemen belirteyim haftanın adında Türkçe “tutum” sözcüğü olmasına karşın, “tutum” sözcüğü tekstilden politikaya başka alanlarda da kullanıldığı için bu yazıda konunun daha iyi anlaşılabilmesi için “tasarruf” sözcüğünü kullanacağız. Yine en baştan söyleyelim ki, ulusal tasarruf ile bireysel tasarruf arasında çelişki yerine güçlü bir ilişki olması gerekirken, son 40 yıldır ülkemizde bu iki kavram arasında çelişkinin ötesinde bir çatışma yaratılmıştır.

Karadeniz adlı vapurun TBMM kararı ile Haliç Tersanesinde bir sergi gemisi olarak düzenlenmesi sonrasında, 12 Haziran 1926’da İstanbul’dan yola çıkarak, içindeki yerli mallar ile 12 ülkenin 16 limanını ziyaret rotası, yalnızca bir ihracat hamlesi (AS: dışsatım atılımı) değil, Türk halkı için de bir ekonomik rota idi.

Tasarruf ve Yerli Malı Haftası kavramı ilk kez 12 Aralık 1929’da Türkiye Ekonomi Kurumu tarafından benimsenmiş ve 12-18 Aralık 1930’dan başlayarak her yıl etkinliklerle kutlanması kararlaştırılmıştır. 1934’ten başlayarak adı Milli Ekonomi ve Yerli Mallar Haftası olmuş, 1946’da adı Yerli Malı Haftası olmuş, 1950’de Ekonomi ve Yerli Malı Haftası olarak kutlanmaya başlamış ve sonunda 1983’te Tutum, Yatırım ve Yerli Malı Haftası olmuştur. Dünyada da 1924’ten başlayarak pek çok ülkede 31 Ekim günü Dünya Tasarruf Günü olarak kutlanmaktadır. Pek çok ülkede Yerli Malı günü ve kampanyaları düzenlenmektedir.

Ne acıdır ki bu haftanın adının son olarak değiştiği 1983 yılı, aynı zamanda Türk Parasının Değerini Koruma Yasasının kuşa çevrilip neredeyse kaldırıldığı, özelleştirme saldırısı ile ulusal sanayinin yok edilmesi ya da yabancılara tesliminin ideolojik tabanının oluşturulduğu, dışalımın (ithalatın) serbest bırakılarak ottan çöpten dışalım malların vitrinleri doldurmaya başladığı tarih olmuştur. Bu yıllarda bir yılbaşı öncesi yaptığım İstanbul gezimde, Sirkeci’de tam da Emniyet Müdürlüğü binasının sırtında, ana cadde üzerinde, tümü dışalım (ithal) mallar satan bir mağazanın vitrininde “sürpriz kutusu” adı altında içinde plastikten yapılma bir “insan b.ku” satılıyordu! Bu nesnenin üzerine de canlıymış gibi duran parlak yeşil “b.k sineği” kondurulmuştu. Bu “sürpriz kutusu” ülkemiz için gerçekten bir utanç tablosuydu.

12 Eylül 1980 darbesinin ideolojik ve ekonomik nedenini oluşturan 24 Ocak 1980 kararları, büyük bir faşist baskı ortamında hükmünü yürütmüş ve 1980 sonrasında ortada ne tasarruf ne de yerli malı kalmıştır. Ulusal tasarruf kavramı ile bireysel tasarruf kavramının çelişkisi ve giderek çatışmaya başlaması da bu tarihten sonra olmuştur.

TASARRUF KÜLTÜRÜNÜN ULUSTA YARATILMASI

1. Dünya Paylaşım Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı ardından yanmış – yıkılmış bir ülkenin ayağa kaldırılması için ulusal seferberlik ilan edilmiş, yenilgiyi kabullenemeyen emperyalist ülkelerin ekonomik kuşatması sürerken, patlayan 2. Dünya Paylaşım Savaşı ülkede yeni bir yokluk dönemi başlatmıştı. Ekmeğin ve pek çok zorunlu tüketim maddesinin karneye bağlanması iktidarın keyfinden değil zorunluluktandı. Yokluk yılları, tasarruf edilen her şeyin ne denli değerli olduğunu kanıtladı. Pek çok şey yoktu. Ama yine de var olanlardan tasarruf etmek gerekiyordu. “Sakla samanı gelir zamanı” atasözü ilkokulda ilk öğrendiğimiz önemli atasözlerinden biriydi. Tasarruf ve Yerli Malı Haftası ilkokul çocuklarının sınıflara elma armut, fındık, kuru üzüm getirdiği şenlikli günlerdi. Ancak minik beyinlere bir şeyler aşılanıyordu. Tasarruf… Her alanda tasarruf…

Marka ayakkabılarımız yoktu. Kışın en soğuk ve karlı günlerinde Gızlaved marka siyah lastik çizme bulabilenler şanslı çocuklardı. Bayram harçlıklarımız çok küçük miktarlardı. Bize verilen 5 kuruş harçlığı mahalle bakkalında bozdurur, karşılığında çengele geçirilmiş ortası delik iki tane “100 para”, yani “2,5 kuruş!” alırdık. Ortası delik “40 para”lar, yani “bir kuruş”lar bile değerliydi. Bu paraları da harcamaya kıyamaz kumbaralara atardık. Kumbarası olmayan, kapağına delik açılmış kavanoz ya da konserve kutusuna atardı. Eliptik silindir biçiminde kumbaraların yanında kimi bankalar, minik heykelcik biçiminde kumbaralar dağıtırdı. Kumbara dolunca babamızla birlikte heyecanla bankaya gider içinden çıkan bozuk paraları kendi adımıza açılmış hesaplarda biriktirirdik.

MİLLİ (Ulusal) BANKACILIK

Osmanlı Bankası dışında ülkede yabancı banka yoktu. Küçük tasarruflar uılusal bankalarda toplanıp ekonomiye katılırdı. Bu bankalar sektörel olarak kurulmuş yardım sandıkları biçiminde örgütlenmişti. İlk kurulan İş Bankası salt tasarrufları toplayıp kredi olarak dağıtan bir kuruluş değil, aynı zamanda sanayi kuruluşları da açan bir ulusal yapıydı. 1933’te başlatılan sanayileşme atılımını destekleyen Sanayi Maadin Bankası sonradan değişip geliştirilmiş, Sümerbank ve ardından Etibank kurulmuştu (AS: Banka adlarına dikkat, eski Anadolu uygarlıkları!) . Bu bankalar halktan topladıkları tasarrufları yeni kurulmakta olan sanayi kuruluşlarına kredi (borç) olarak aktarıyordu. Sonraki yıllarda kurulan bankalar hep bu model üzerinde gelişti. Sümerbank kendi fabrikalarını geliştirirken, Etibank madenciliğe destek oluyor, Osmanlı döneminde Mithat Paşa önderliğinde kurulan (1862) Ziraat Bankası çiftçiye destek veriyor, Emlak Kredi Bankası konut yapımına destek oluyor, Halk Bankası esnafa, konut kooperatiflerine destek oluyor, Öğretmenler Bankası öğretmene, Tütünbank tütüncüye, Milli Aydın Bankası adıyla kurulan Tarişbank incir, üzüm üreticisine destek oluyordu.

Osmanlı döneminde Adapazarı’nda kurulup gelişen Türk Ticaret Bankası tüccara destek oluyor, Çukurova bölgesinde kurulan özel banka Pamukbank pamuk üreticisini destekliyordu. Uzun sözün kısası bireysel tasarruf ile ulusal tasarruf bir uyum içindeydi. Elbette toplumda yine varsıllar (zenginler), yine yoksullar (fakirler) vardı. Ancak hepsi aynı mahallelerde oturuyor, hepsinin çocukları aynı okula gidiyor, kimse kimseye giyimiyle yaşantısıyla hava atmıyordu. Bu sistem Demokrat Parti döneminde “küçük Amerika” olma hevesi ile darbeler almaya başladı. ABD ve NATO’ya teslimiyet ülke ekonomisini sarsmaya başladı. 4 Ağustos 1958’de yapılan büyük devalüasyon ile Türk parasının değeri ABD dolarının değeri karşısında %300’den çok düşürülerek 9 TL oldu. (AS: Örtük moratoryum = ülke iflası!)

DOLAR EGEMENLİĞİ BAŞLIYOR

Artık kendi parasını ve tasarrufunu güvencede tutmak isteyenler, her türlü yola başvurarak Dolar edinmek istiyordu. Dolar yasaktı ama karaborsada işlem görmeye başladı. Çarşılarda eli çantalı Dolar satıcıları bile türemişti. Dış ticaretle uğraşanlar dışalım kotalarını kullanabilmek uğruna Ticaret ve Sanayi Odalarını ele geçirme savaşına girişti. Yine de ABD parasının yasak olması nedeniyle Türk lirası o denli hızla değer yitirmiyordu. 70 Cent’e muhtaç olduğumuz günler bile oldu. Ancak yine de paramız paraydı. Ne olduysa 24 Ocak 1980 kararlarının mimarı Turgut Özal’ın önünü açan 12 Eylül darbesi ve ardından “Özal ekonomisi” ile oldu. Önce Türk Parasının Kıymetini Koruma Yasası kuşa çevrilerek işlevsizleştirildi. Sözde “devrim” yapılmıştı. Artık cebinde ABD Doları ve döviz taşıyanlar hakkında yasal işlem yapılmayacaktı. Artık ekonomide Dolar egemenliği başlıyordu. 1980 ve 90’lı yıllardaki yüksek enflasyon döneminde büyük para sahipleri dışında çok küçük tasarruf sahipleri bile tasarruflarını korumak için ABD Dolarına koştular. Türk lirası uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlamıştı. O günlerde başlayan düşüş Türk parasından kaçışı öyle bir hızlandırdı ki, işte ulusal tasarruf ile bireysel tasarruf çatışması o zaman kendini gösterdi.

NASIL YOKSULLAŞTIRILDIK?

Bireysel olarak tasarruf etmek isteyen yatırımcı ya da sıradan vatandaş, yeni egemen ABD dolarına sarıldıkça ulusal anlamda yoksullaşıyorduk. Gerçek değeri birkaç kuruş etmeyen ABD Doları o denli değerlendi ki, 4 Ağustos 1958 devalüasyonu ile değeri 9 TL’ye yükseltilen ABD Doları günümüzde 13.5 TL ancak yakın zamanda paramızdan altı sıfırı attığımızı düşünürsek bu gün Dolar tam ON ÜÇ MİLYON BEŞ YÜZBİN TÜRK LİRASI!…

  • Özetle, toplumsal olarak 64 yılda tam BİR BUÇUK MİLYON KEZ YOSULLAŞTIRILDIK!

Bir örnek vermek gerekirse; 1958 yılında bir birim ürünü Amerika’ya satıp karşılığında Dolar getiren yerli üretici bugün aynı miktar Doları elde etmek için tam BİR BUÇUK MİLYON KAT ÇOK ÜRÜN satmak zorunda. O gün kilosu 9 liradan 1 kg muz dışsatımı yapan Anamur’daki çiftçi, bugün, aynı değeri elde etmek için BİR BUÇUK MİLYON KİLO muz satmak zorunda. Ya da bir başka deyişle başımızın tacı, “Milletin efendisi” köylü BİR BUÇUK MİLYON KEZ yoksullaştırıldı!.

Elbette üretici yoksullaşırken birileri de varsıllaştı (zenginleşti). Dolar karşılığında bu yoksullaşTIRmayı gören / yaşayan küçük büyük tasarruf sahipleri de daha büyük bir şehvetle ABD Dolarına saldırdı. Ülkede önce Dolar milyonerleri, sonra Dolar milyarderleri türe(til)di.

GELİR DAĞILIMINDAKİ ADALETSİZLİK

Ulusal ölçekte yoksullaşma kimi kişilerde yığılan büyük servetlere karşın toplumsal yoksullaşmayla sonuçlanıyor. Öyle ki, son uluslararası istatistiklere göre ülkemizde üst gelir dilimi %10’luk kesim, ulusal gelirin %55’ine el koyarken, alt gelir dilimindeki %50’lik vatandaş kesimi ulusal gelirin salt % 13’ünü paylaşıyor. En tepedeki %1’lik krem katman ise ulusal gelirin %40’ına el koymakta! (Dünya Eşitsizlik Veritabanı https://wid.world/) Elbette bütün bunlar olurken salt yurttaşlar yoksullaştırlmadı. Yurttaşların yoksullaştırılmasından önce ulusal değerlerimiz, bankalarımız, sigorta şirketlerimiz, ulusal sanayimizin kaleleri fabrikalarımız, haberleşme şirketlerimiz, enerji kurululşlarımız, yeraltı kaynaklarımız, kıyılarımız, limanlarımız, hatta suyumuz bile elden gitti! Ülke yoksullaşTIRILIRırken vatandaş da yoksullaşTIRILdı. Yoksullaşmayan kesim salt geleceğini yabancılara ve ABD dolarına bağlayanlar oldu.

O halde ne yapmalıydık?
Ne dernli birikimimiz (tasarrufumuz) varsa ABD Dolarında mı toplamalıydık?

Öyle de oldu. Üst gelir dilimindeki bin kişinin bir milyon Dolar edinmesi ile alt orta guruptan bir milyon kişinin bin Dolar edinmesi arasında Dolar açısından değişen bir şey yoktu. Hep dolar kazanıyordu. Değeri birkaç kuruş olan yeşil kağıt parçasının üzerine “100” yazdıklarında değeri 1350 TL ediyordu.

DOLARLAR NEREDE İSTİF EDİLİYOR?

Madem ABD parasına bu denli hücum vardı, bu denli para nerede istiflenecekti? Buna da “çözümü” 1985 yılında Turgut Özal, Döviz Tevdiat Hesapları ile getirdi. Artık Türk yurttaşları da bankalarda döviz hesabı açabileceklerdi. Yabancıların açtıkları hesaplar ise vergiden bağışık tutulmuştu. Günümüze gelindiğinde Döviz Tevdiat Hesapları öyle çok arttı ki, 2021 sonunda bankalardaki tasarruf hesaplarının yaklaşık %63’ü yabancı para cinsinden. Bunun da büyük kesimi USD. Bankalardaki 265 milyar Doların 93 milyar Doları şirketlere, gerisi kişilere ait. Üstüne üstlük artık çok az kalan Türk bankalarının her an batabileceği söylentileri ile bu hesapların büyük bölümü yabancı bankaların denetiminde.

  • Yani Türk halkının tasarrufu yabancıların denetimine girdi, muazzam miktarlara ulaşan banka kârları ya dışarıya akıyor ya da zor duruma düşen yerli firmaların teslim alınarak yabancıların eline geçmesinde kullanılıyor...

Elbette bankalarda yatan döviz hesaplarının dışında birde “yastık altı paraları” adı verilen ve miktarı asla bilinemeyen dövizler (Dolarlar) vardı ki; belirli bir kesimde bankalara güven sarsılması sonucu bu iş oluyordu. Bir de kara para sahiplerinin resmen gösteremedikleri paralar vardı. Bunlara bir de yurt dışındaki gizli hesaplardaki dövizleri eklediğinizde Türk halkının neden bu denli yoksullaşTIRILDIğı daha kolay anlaşılabiliyor.

ABD’YE YARDIM YA DA HİBE…

Değeri birkaç kuruş olan (dünyada karşılığı olmayan tek para) “yeşil kağıt parçası“nı edinmek için bunca yarışa girmenin Türk ekonomisindeki karşılığı ise ABD ekonomisine sorgusuz sualsiz destek, yastık altı Dolarlar ise hibe anlamına geliyor. Türk halkının birikimlerinin çok azı Türk ekonomisinin kullanımına sokulurken (Merkez Bankasının tuttuğu Munzam Karşılık kadarı) gerisi önce ülke ekonomisinin kalelerinin fethinde, sonra da yurttaşlarımızın yoksullaştırılmasında kullanılıyordu. Yoksullaşan Türk halkı da Kredi Kartı adı altında kendisine kaldırımlarda dağıtılan plastik paralarla çoğu yabancı olan bankaların tutsağı oluyor, yüksek faizle ya da temerrüde düşerek, haciz yoluyla soyuluyor, özekıyıma (intihara) sürükleniyor, köylülerimiz tarlalarını, traktörlerini yitiriyordu.

BİRİKİMLERİMİZİ NEREDE DEĞERLENDİRECEĞİZ?

Bunca yoksullaşTIRILan Türk halkının birikim yapacak durumu kalmasa da, yine de geleceğini güvence altına almak için biriktirebildiği birkaç kuruş için bir karar vermesi gerekiyor. Ancak bu karar ulusça toplu bir istenç (irade) ile verilmeli. Bunun için de gerçekten ulusal bir karar verilmeli. Bu karar bireysel seçimlerle oluşturulamayacak ölçüder çok değişkenlidir.

Türk halkının önüne, 1980 sonrası, birikimler için konan seçenekler şunlardı:

Geleneksel olarak altın. Emlak ve gayrı-menkul gelirleri. Cumhuriyet döneminde temeli atılan TL getirili banka birikimleri (tasarruf bonoları). 1980 sonrasında önü açılan yastık altı ya da döviz hesapları. Yine 1980 sonrasında patlayan borsa ve hisse senetleri. Bunlara son yıllarda bankalarda değerli madencilik adıyla açılan gram altın, gümüş hesapları ile ne-menem bir şey olduğu henüz anlaşılmayan Bitcoin hesapları (AS: küresel kumarhane!) hatta uzayda arsa almak (!?)  gibi uçuk kaçık araçlar (!’) eklendi! Neredeyse 24 saat ekonomi yayını yapan TV kanalları, gazetelerin 3-4 sayfayı bulan ekonomi sayfaları, internet haberleri ve türlü elatmalar (manüplasyonlar) ile halkımız bir sandalye kapma oyunundaki gibi boş (avantajlı) sandalye kapma yarışına girişmiş, nefes nefese birikim aracı (enstrüman) değişikliği peşinde. Her değişiklik sırasında alış ve satış fiyatları arasındaki farklılıklar nedeniyle bir miktar yitiriyor. Onların bireysel olarak yapmaya çalıştıkları bu iş için, bankalar, borsa simsarları, yabancı yatırımcılar, binlerce Dolar ücretle elemanlar çalıştırıyor.

  • Türkiye, bir avuç para babasının çöktüğü büyük bir kumarhaneye dönmüş durumda.

Sonuçta kumarhaneciden başka kazanan yok. Arada sırada raslantı ile kazanan birilerinin bol bol reklamı yapılıyor. Burada yitiren yurttaşlar için de her gün her saat oynama şanslarının olduğu, at yarışı, Sayısal Loto, On Numara, Kazı Kazan, Milli Piyango gibi kumar araçları var; onlar da yetmez ise internet ortamında iş yapan sanal kumarhaneler var.

Yukarıda saydığımız yatırım araçları arasında halkımızın en güvendiği ve geleneksel olarak elinde bulunduğu altın olsa da sonuçta, altına yatırılan para kişiyi güvende tutsa da, ulusal ekonomiye zerrece yararı yok. Köyden kente göç ve özellikle yoksullaşan köylülerin büyük kentlere akması, kent topraklarının daralarak değerinin giderek anormal yükselmesi ile emlak, vatandaşların tasarruflarını koruyan bir yatırım aracı gibi dursa da; bu paralar ekonomiye katılmak yerine bir avuç emlak simsarının cebine girmekte, sonuçta bir yurttaşın çalışarak asla sahip olamayacağı değerlere ulaşan konut fiyatları, yurttaşların altından kalkamayacakları bir boyut kazanmaktadır. İster yastık altı, ister bankalarda olsun döviz üzerinden birikimin ülke ekonomisini ne duruma getirdiğini yukarıda uzun uzun anlattık. Borsa adı verilen yatırım aracına ne denli güven olduğu hep tartışmalıdır. 1/3’e varan oranda kayıt dışı üretim ve ticaretin olduğu bir ülkede, borsada işlem gören kağıtlara ne denli güvenileceği tartışmalıdır. Üstelik siyasal istikrarın olmadığı ülkemizde bir siyasinin konuşması ile borsa değer kazanmakta ya da yitirmektedir. Oysa bir hisse senedinin değer kazanması ya da yitirmesi o şirketin üretimi, aldığı ya da yitirdiği işler, siparişler.. bilançosu ile ilgili olmalıdır. Bu çekinceler olmasa ve işlem gören kağıtlar ulusal şirketlere ait olsa, borsa yatırımı, görece ulusal ekonomiye katkısı olan bir yatırım türüdür. Son yıllarda gelişen değerli madencilik ya da gram altın, gümüş hesapları donmuş paralar olmadıklarından ve enflasyon karşısında değerini korudukları ve ekonomiye katkısı olduklarından, görece sakin limanlar olmalarına karşın bu hesapların artık çoğu yabancıların eline geçen bankacılık sistemindedir. Nasıl kullanıldığı, ulusal tasarruf kavramı içinde tartışılması gereken bir konudur. Bitcoin ve uzay arsaları konusunda yaşanan belirsizlikler ve bu paraların tümünün yurt dışına kaçıyor olması tümden konumuz dışında. Geriye ulusal bankalarda açacağımız TL hesapları kalıyor ki, Dolara bağımlı ekonomik sistemimizde son alınan kararlarla TL hesapları ancak Dolar kuru artışna dek gelir güvencesi ile bir miktar korunabilir duruma gelmiştir. Buradaki dövize indeskli mevduat getirisi güvencesi korumasının karşılığı tüm halkın bütçesinden karşılanacağı için, ulusal birikim kavramı ile ilgisi kalmamıştır.

ÇÖZÜM

Sorun, yukarıda anlatılan ölçüde çözümsüz ve karmaşık değildir. Çözüm Kolomb’un yumurtası gibi yalındır. Yumurtanın alt yanı sertçe vurulacak ve yumurta dik tutulacak, yani Türk ekonomisi ayağa kaldırılacak ulusal birikim ve bireysel birikim yeniden uyumlu duruma getirilecektir. Çözüm, Türk toprakları üzerinde ABD Doları ve öbür yabancı paraların, dış ticaret yapan sanayici ve tüccarlar dışında dolaşımının ve kullanımının yasaklanmasından geçmektedir. Döviz tevdiat hesapları derhal Türk lirasına çevrilecek, yastık altı yabancı paralarını Türk Lirasına çevirmeyenler hakkında eskiden olduğu gibi işlem yapılacak, Türkiye Cumhuriyeti’nin komşuları ve öbür ülkelerle ticaretinde USD kullanımına son verilecek, karşılıklı ve ulusal paralarla ticarete geçilecektir. Bundan sonraki adım, özellikle bankacılık sisteminde ulusallaştırmaya geçilmesi, özelleştirilen stratejik kurumların kamulaştırılması, bundan böyle yabancılara satılmasının kesinlikle yasaklanması olmalıdır. Bu durumda yabancı bankalar, zaten tası toprağı toplayıp “Geldikleri gibi gideceklerdir”…

Bütün bu önlemler güçlü bir ulusal irade ile yani, yeniden Kemalist Devrim stratejisine dönmekle olanaklı olacaktır. İşte bu nedenle,

  • “Yaşasın Tam bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye!” diye haykırıyoruz.

EKONOMİ TIKIRINDA

Suay KARAMAN
Azim ve Karar, 29 Kasım 2021
 

24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı ve ülkemiz serbest piyasa ekonomisine geçti. 24 Ocak kararları dünyada yaygın olarak kullanılan IMF politikalarından oluşan bir programdır. Bu programın ilkeleri faizlerin yükseltilmesi, sıkı para ve maliye politikaları, emek ücretlerinin baskı altında tutulması, kamu hizmetlerine zam yapılması, kamumun piyasadan çekilerek özel sektörün önünün açılmasıdır. 

Planlı kalkınma modeliyle ülkenin gereksinim duyduğu her türlü mal ve hizmetin ülke içinde üretilmesi anlayışıyla dış alımın yerini tutan (ithal ikamesi) Türkiye, bu kararlar ile dış satıma (ihracata) dayalı bir ekonomik modeli benimsedi. Ayrıca döviz alım satımı serbest bırakıldı, dış alım (ithalat) serbestleştirildi. Yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kademeli olarak sosyal devlete son verildi. Döviz piyasası üzerindeki denetimler kaldırıldı, faiz oranları serbest bırakıldı, fiyat denetim ve sınırlamaları kaldırıldı, özelleştirmeler başladı. 

Alınan kararlar kapsamında %33 oranında devalüasyon (Türk Lirası’nın değerinin düşürülmesi) yapılarak günlük kur uygulamasına gidildi ve 1 Dolar 47 liradan 70 liraya yükseltildi. Kamu İktisadi Teşekküllerinin ürettikleri ürün fiyatları artırıldı, tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı; gübre, enerji ve ulaştırma dışında sağlanan destekler kaldırıldı. 1980 yılında enflasyon %107 olarak gerçekleşti. 

Aradan geçen yaklaşık 42 yıla karşın, serbest piyasa ekonomisine teslim edilen ekonomimiz hiç ayar tutmamış, sürekli iniş ve çıkış yaşayarak, büyük sıkıntılara neden olmuştur. 1994 ve 2001 yıllarında da krizler yaşanmış ve hep kemer sıkma politikasıyla bugünlere gelinmiştir. 

AKP iktidarıyla sürdürülen serbest piyasa ekonomisi ile bugün daha da büyük bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Planlamaya son vererek, üretimden uzaklaşmak, dış alım, yanlış kur politikası ve dövize bağımlı olmanın sonucunda gelinen nokta  üzücüdür. Türk Lirası’nın sürekli değer yitirmesi, yurttaşların alım gücünü düşürmektedir. Bunun yanında yaşam pahalılığının artmasına neden olduğu gibi yoksulluk, işsizlik ve hiperenflasyon sarmalı sürmektedir. Kasım ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 3.192 TL, yoksulluk sınırı 10.396 TL oldu. Enerji fiyatlarındaki büyük artış ve yüksek dış borç ekonomiyi zorlamaktadır.  

2021 yılı Ocak başında 7,4 TL olan dolar, bugün 13 TL’ye dayandı; 9,1 TL olan € 14 TL oldu. Paramız Dolar karşısında yaklaşık %70, Euro karşısında %55 değer yitirdi. 2021 Ocak ayında litresi 7,1 TL olan benzin 9,7 TL, litresi 6,6 TL olan motorin 9,8 TL olmuştur. Her şeye sürekli zam yapılmaktadır.

  • Böylece korkunç bir yoksullaş(TIR)ma ve dibe vuruş ile karşı karşıyayız.

Bu yılın Kasım ayı başında 9.50 TL olan Dolar, dün 12.50 TL oldu. Böylece Dolar, 27 günde 3 TL yükselirken TL %32 değer yitimine uğradı. Aynı biçimde Kasım ayı başında 11 TL olan €, dün 14 TL oldu. Euro da Dolar gibi 27 günde 3 TL yükseldi ve TL %28 değer yitirdi. Enflasyonun yükselmesini göze alarak kuru başıboş bırakan siyasal iktidar, ‘ihracatta rekabet gücü kazanacağız, Çin’e göre daha ucuz olacak mal ve hizmetleri dünyaya satacağız, TL değer kazanacak ve enflasyon düşecek’ kuramının boş olduğunu anladığı zaman, belki ekonomiyi düzeltebilir. 

  • Ekonomik sorunlar dış güçlerin oyunu diye açıklanamaz.

Ekonominin kitabını yazanlar (!), doğru ekonomi politikası izlediklerini söyleyenler, “ekonomistim” diye övünenler şimdi, “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” düzeyine geldiler. Ancak “ekonomik kurtuluş savaşı” söylemi inandırıcı değildir, çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. AKP iktidarı en katı biçimde liberal ekonomi programı izlemektedir. Özelleştirmelerle yoluna devam eden, planlamaya son veren, üretimden vaz geçen, dış alım odaklı bir kapitalist sistemle yürüyen bir iktidar, nasıl ekonomik kurtuluş savaşı verir? 

Krize neden olanların, krizi yaratanların aynı zamanda çözüm üretemeyecekleri bilinmelidir. Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelecek 10 milyar Dolarlık yatırım ile ya da Katar’dan gelecek paralarla, ekonominin düzelemeyeceği çok açıktır. Ekonomik kurtuluş savaşı dış ülkelerden gelecek paralarla verilmez. 

Türkiye eğer gerçekten ekonomik kurtuluş savaşı verecekse,

  • Bu ancak Atatürk’ün modeli ile gerçekleştirebilir.
  • Neo-liberal ekonomiyle kurtuluş savaşı verilmez.

Bunun için kamucu ve halkçı girişimler yapılmalı, sosyal devlet yeniden yapılandırılmalı, planlı üretime geçilmelidir. Ülkemizi ekonomik bataktan çıkarmak için öncelikle yolsuzluk, rüşvet ve israfa son verilmelidir. 128 milyar doların hesabı sorulmalıdır, yap-işlet-devret projeleri için garanti ödemelerine son verilmelidir. 

24 Ocak 1980 kararlarından beri uygulanan ekonomik modelin özü, dövize bağımlılık ve sürekli borçlanmadır 

Bu model Türkiye’yi üretmeden tüketen, borçlanarak lüks yaşayan bir topluma dönüştürdü. Çözüm bu modelde değildir. 1923-38 arasındaki Cumhuriyet ekonomisine dönülmelidir. 1961 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde planlı ekonomiye geçilmelidir.

  • Çözümün anahtarı : Halkçılıktır, Devletçiliktir, Planlamadır, Üretimdir, Karma Ekonomidir ve Denk Bütçedir.

Bu siyasal iktidar tükenmiştir, bitmiştir. Yerine gelecek muhalefet partileri de neo-liberal ekonomik modele, serbest piyasa ekonomisini sürdürecekse, değişen hiçbir şey olmayacaktır. Bu durumda bizlerin de “ekonomi tıkırında” demekten başka sözümüz olamaz. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün

  • “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”

sözünü unutmamamız gereken günlerden geçtiğimizi bilmeliyiz.

Silah Zoruyla Dayatılan Kalp Para

portresiLütfü Kırayoğlu
ADD Genel Başkan Başdanışmanı
24.11.2021

Silah Zoruyla Dayatılan Kalp Para

Bütün ülke, ekonomide yaratılan büyük çalkantıyı konuşuyor. Yalnızca sonuçlar üzerinden büyük bir tartışma yapılıyor. Hiç kimse sorunun kaynağını sorgulamıyor. Muhalefet, kriz büyürse iktidarı düşürme peşinde. İktidar her zamanki gibi muhalefeti suçluyor. Çok bilir ekonomi “uzmanları” konunun ne denli çetrefilli olduğunu kanıtlayabilmek için en anlaşılmaz sözcükleri özenle seçip halkı “aydınlatma” peşinde. Kur, emisyon, faiz, enflasyon, Merkez Bankası, yıllık hedefler, cari açık vs. sözcükleri arasında vatandaşın bir gözü televizyonların altında hızla dönen rakamlarda, bir gözü de akıllı telefonlarına gelen en son “PİYASA” haberlerinde.

Kırk yılı aşkın süredir yaşantımıza sokulan en sihirli sözcük PİYASALAR

Her şey piyasaları ürkütmemek üzerine kurulmuş. Siyaset, sağlık, güvenlik, eğitim, dış politika, enerji, üretim, işçi ücretleri… Yaşantımızı etkileyen her şey PİYASALARI ürkütmemek üzerine kurulu. Ve elbette ortalıkta dönen bir de “reel sektör” kavramı… Ancak kimse reel sektörün ayağa kaldırılmasıyla ilgili değil. Gerçekte PİYASALAR deyip duranlar bir türlü ağızlarına SANAL SEKTÖR kavramını almıyorlar. Oysa esas düşündükleri SANAL SEKTÖR. Sanal kavramı sözlüklerde şu şekilde açıklanıyor: “GERÇEKTE YERİ OLMAYAN, GERÇEKTE VAR OLMAYAN ANCAK ZİHİNDE TASARLANAN”… Reel ise bunun tam tersi yani yaşamın ta kendisidir.

Bugün yaşadığımız ekonomik gerçeklikten bizi koparıp yaşantımızı karartan olaylar zincirinin en köklü başlangıcı ise yakın tarihimizin iki acı olayıdır ki; her ikisi de halkımıza “DEVRİM” adıyla yutturulmuştur. Bunlardan birincisi ve en korkuncu 1983 ve sonrasında Özal tarafından yapılan düzenlemelerle Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’nun işlevsizleştirilmesidir ki “artık kimse cebinde yabancı para bulundurduğu için soruşturulmayacak” söylemi ile ulusal paranın dinamitlenmesidir. İkinci büyük olay ise 1996’dan başlayarak Gümrük Birliği Anlaşması koşullarının yürürlüğe girmesidir. (Bir başka olay da 1999’da Uluslararası Tahkimin önünü açan anayasal ve yasal düzenlemelerdir ki, başka bir yazının konusudur.)

Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’nun “fiilen” yürürlükten kaldırılması ile birlikte dövize, özellikle ABD Dolarına büyük bir hücum başladı. Özal’ın mimarı olduğu 24 Ocak 1980 kararları ile o yıl %95 olarak gerçekleşen enflasyon, 22 yıl boyunca iki haneli rakamların üstünde kaldı. Her köşede açılan döviz büfeleri, bu büfelerin olmadığı yerlerde kuyumcular, hatta seyyar dövizciler aracılığı ile yurttaşlar “güvenli” buldukları yeşil paralara koştular. Aylığını alan soluğu döviz büfesinde alıyor, hiç değilse sigara parasını bedavaya getirdiğini söylüyordu. Sigara parası bedavaya geliyordu ancak bir ay sonra alınan aylıktaki gerçek azalma ile giderek yoksullaşıyor, enflasyon azıyor, Türk lirası hızla eriyordu. Yani, Gresham Yasası hükmünü yürütüyor “kötü para iyi parayı kovuyordu”. Dolar piyasadan Türk Lirasını kovuyordu. Evet Türk lirasını Türk piyasasından kovan para kötü para idi. Dünyanın en kötü, en çirkin parası…

Ekonomisini dengede tutmaya çabalayan bütün ülkelerin piyasaya sürdükleri paranın karşılığı Altın, döviz ya da başka kıymetler olarak vardır. ABD hariç… Bu kurala uymayan ülkelere dünya finans sitemi üzerinden baskı yapan ABD, kendisi bu kurala uymaz. Onların parasının karşılığı yoktur. Bu karşılığı merak edenlere silah gösterirler. Bu nedenle de dünyada en “geçerli” para birimidir. Arkasında ABD’nin silah gücü vardır. Üstelik bu haydut devletin gösterdiği silah o denli uzak da değildir. Ülkemizdeki ABD üsleri bir yana, salt ülkemizi çevreleyen yakın komşularımızda son günlerde sayısı anormal artan ABD üslerine ek olarak Akdeniz’den Umman denizine, Japon denizinden Pasifik okyanusuna dek dünyanın her yerinden namlularını göstermektedir. ABD Doları yalnızca ABD ile ikinci ülkelerin arasındaki ticaretin değişim aracı değil, ABD dışındaki iki ülke arasındaki ticaretin de değişim aracıdır. Bu kuralın dışına çıkmaya çalışan ülkelerin başına neler geldiğini çok yakın tarihten biliyoruz. Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Muammer Kaddafi bu nedenle devrilmiş, İran düşmanlığı bu nedenle bir türlü sönümlenmemektedir.

ABD derin devleti, ülkesindeki yatırımcılara “sermayenizin gittiği her yerde ABD namlusu arkanızdadır” mesajını açıkça iletmektedir.

Ülkemizde de ABD patentli “bizim oğlanların” 12 Eylül 1980 darbesinin ardından gelen Turgut Özal, ABD’den aldığı güç ve cesaretle Türk Parasını Koruma Yasasını yok ederek dünyanın en sahte parasını ülkemizde egemen kılmıştır. Ülkede muhalefetin ezildiği, yüzbinlerce insanın hapse atılıp yargılandığı, işkence tezgahlarında kaybedildiği, 50 kişinin idam edildiği, yüzbinlerce kişinin fişlenerek işten atıldığı bir baskı ortamından hemen sonra ABD kalp parası ülkemize egemen olmuştur. Yani Türk parası, ABD namluları ile ABD Dolarına teslim edilmiştir.

İşte bu politikaların sonucu olarak Türk Parasının değersizleştirilmesi sonucu halkımız olayın gerçek nedenini bilemeden dünyanın en kötü, en kalp parasına sahip olmak için şehvetle bu paraya saldırmakta, saldırdıkça, kendi parası değersizleşmekte dolayısıyla reel (AS: gerçek) ücreti gerilemektedir. Buna karşın, “Ekonomik Kurtuluş Savaşı” verdiğini söyleyenler kamu ihalelerinde, köprü, otoyol geçişlerinde ABD Dolarını geçerli para saymaktadırlar. Gerçek değeri birkaç kuruşu geçmeyen yeşil renkli kağıt parçası, her gün Türk parasını kaçıp kurtulunması gereken “değersiz” bir kağıt parçası durumuna getirmektedir.

Bugünkü krizin ikinci önemli nedeni ise Avrupa Birliğine girme rüyası ile Gümrük Birliği anlaşmasına girilip, gümrük duvarlarının sıfırlanması, tüm dünyanın hurda makinalarından, ıvır zıvıra, oyuncaklara dek her şeyin ithal edilerek yerli üreticinin yok edilmesidir. Her köşede açılan “milyoncu” mağazalar, lüks alışveriş merkezlerindeki ışıltılı dükkanlar, zincir marketlerin raflarındaki baş döndürücü yabancı ürünler “yerli ve milli” politikalarının laftan ibaret olduğunun kanıtıdır.

FETÖ’cülükten mahkum olup hapse giren Altan biraderler yıllarca TV kanallarında “Türk köylüsü tembel” söylemleri ile “üretmeyelim satın alalım” sözleriyle ile üretimi baltalamış, sonuçta Çikita muz ile başlayan tarımsal ürün dışalımı (ithalatı), “ürüne değil tapuya destek” politikaları ile buğday tarlaları boş kalmış, bırakın buğdayı samana bile muhtaç duruma düşen Türk halkı, şimdi zincir marketlerden kota ile alışveriş yapar duruma gelmiştir.

Yakın tarihimizde yaşadığımız bu acı olayları yaşadığımız ekonomik bunalımın (krizin) toz duman ortamında unutuyoruz. Bu ortamı hazırlayanlarla hesaplaşmadıkça, Türk Parasını Türk ülkesinde egemen kılmadıkça değişecek bir şey yoktur. Döviz fiyatlarını gösteren ışıklı levhalara bakmaktan vazgeçip bu hesaplaşmayı yapmalıyız.

Gün helalleşme değil, hesap sorma günüdür.

İdeoloji konuşmadan siyaset konuşulur mu?

Barış DosterBarış Doster
Cumhuriyet, 17 Temmuz 2021

 

Siyasetin gündemi yoğun. Seçim barajının düşürülmesi, dar bölge – daraltılmış bölge tartışmaları, HDP’ye açılan kapatma davası, ittifaklar, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı, ekonominin gidişatı öne çıkan başlıklardan sadece birkaçı. İttifakların kendi gündemleri, kendi içlerindeki gerilim konuları da öne çıkıyor. Örneğin; HDP’nin kapatılması konusunda AKP ve MHP farklı düşünüyor. Yine HDP’ye bakış söz konusu olduğunda, CHP ve İYİ Parti yönetimleri arasında farklılaşma gözleniyor.

Tüm bu tartışmalarda üzerinde durulmayan tek konu var: Sınıf siyaseti. 1980’den bu yana esen, 1990’lı yıllarla birlikte etkisini artıran liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme, serbest piyasa rüzgârı iktidarı, muhalefeti, toplumu öylesine etkiledi ki, kimse sorgulamıyor. 24 Ocak kararlarının (1980) mimarı olan Turgut Özal’ın, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ANAP’ı kurup darbe koşullarında, darbecilerle uyum içinde, ülkemizi yönettiğini, çok az kişi anımsatıyor. Solda geçinen ve soldan geçinen, özünde ise liberal olan siyaset esnafının, solu nasıl zehirlediğini, çok az kişi dillendiriyor. 5 Nisan kararları (1994) alındığında, DYP’nin koalisyon ortağının SHP olduğunu, başbakan yardımcısının SHP Genel Başkanı olduğunu, bu kararların memuru, emekçiyi, yoksulu, dar gelirliyi nasıl vurduğunu, çok az kişi hatırlıyor.

KAVRAMSAL BİLİNÇ, İDEOLOJİK BERRAKLIK

Oysa ısrarla vurguladığımız üzere tartışılması gereken ideolojidir, programdır, ilkelerdir. Tartışılması gereken ekonomi politiktir. Tartışılması gereken üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkileridir, sınıfsal çelişkilerdir…

Siyasetin sağını, solunu hayli zehirlemiş olan liberaller, ısrarla kimlik siyasetini öne çıkarıyorlar. Etnik aidiyetleri, mezhepsel mensubiyetleri, hemşerilik bağlarını, feodal ilişkileri vurguluyorlar hep. Seçimler dar bölge esasına göre yapılırsa, alt kimliklerin daha da öne çıkacağını, şimdikinden çok daha fazla siyasallaşacağını biliyorlar. Ulus devleti, yurttaş kimliğini, sınıf bilincini daha da aşındıracağını görüyorlar. O nedenle dar bölgeye olumlu bakıyorlar.

Liberalizmin etkisindeki merkez sağ ve sol; özelleştirmeyi savunurken, sosyal devleti zayıflatırken, toplumsal adaletin, fırsat eşitliğinin ortadan kalktığını göremediler. Yoksul yurttaşlara kömür dağıtarak, erzak yardımı yaparak, onları kimin oy havuzuna ittiklerini anlayamadılar. Üretimi değil, tüketimi teşvik etmenin, sonuçta kaçınılmaz olarak piyasa toplumu yaratacağını kavrayamadılar.

  • Kapitalizmin, liberalizmin, yurttaşı değil, müşteriyi sevdiğini öngöremediler.

Bu liberal programa ortak olmak, sahip çıkmak, solu büyütmedi. Küçülttü. Sonuçta, Refah Partisi sandıktan birinci çıktı 1995’te. Normalde sola oy vermesi gereken kesimlerin oyunu aldı, tepki oylarını toplamayı başardı, “adil düzen” sloganını öne çıkararak. AKP ise sıkça değindiğimiz üzere, iç ve dış konjonktürün de etkisiyle, merkezin sağı ve solunun çökmesinden de yararlanarak 2002’de iktidara geldi.

Benimsediği ekonomi politik program, AKP’yi de eritiyor.

Ne var ki ülkemiz;
– toplumcu,
– kamucu,
– halkçı,
– devletçi,
– antiemperyalist,
– yani Cumhuriyetçi bir sol programı,

samimi ve sahici olarak tartışmadığından gerçek bir çıkış yolu bulamıyor.

24 Ocak 1980 Kararları 41. Yılında

Dostlar,

8 yıl önce bu sitede yayınladığımız bir yazımızı ve tarihsel belge niteliğindeki ekini, hala güncel olması ve süren önemi nedeniyle, -hoşgörülmesi dileğiyle- bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

AKP, bu kritik kırılma noktasının türev çıktılarından biridir ve son derece nettir ki, o misyonun sürdürücüsüdür. O misyon, YENİ SEVR‘dir tüm çıplaklığıyla..

24 Ocak 2021 günü, Uğur Mumcu’nun uğruna canını verdiği çıplak ve ürkünç gerçeği buradan, 28 yıl sonra bir kez daha, Türkiye Cumhuriyet’nin tüm yurttaşlarına =

  • Kadimçileli ama yiğit ve özgür – başı dik, onurlu, eğilmez … Anadolu insanımıza…

İHANETİ, DEDELERİ GİBİ KENDİNE İŞ TUTAN KALITSAL VATAN HAİNLERİNİ AYIRARAK..

bir kez daha,
çok kalın çizgilerle altını kezlerce çizerek
ve artık DAVRANMA ZAMANIDIR diyerek
anımsatmanın ve ÇAĞRININ;

vaktinin kemale erdiği andır.

30 Ocak 2021 Cumartesi günü, NÜSED adına (Onur Kurulu Üyesi olarak) vereceğimiz konferansın duyurusunu da eklemek istiyoruz.

Bunları anlatacağız orada..

  • Mutlaka bir çıkış (EXODUS!) yolu bulacağız; ya bulacağız ya da yaratacağız!

Haberiniz olsun gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olan malum şüreka..

Bu söyleşi, Uğur Mumcu’nun alçakça öldürülmesinin 28. yılında, UM:AG kapsamında, NÜSED‘in (Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği) katkısı olarak gerçekleştirilecektir.

Sevgi, saygı ve ACI ile AMA KARARLILIK ve UMUTLA.
24 Ocak 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

=============================================

Dostlar,

Bu gün (27.1.13) günü sitemize Sayın Nazif Ekzen‘in çok çarpıcı bir ekonomik irdelemesini koyduk. Orada, “24 Ocak 1980 Kararları” nın son derece kritik ve belirleyici olduğunu vurgulamış Sayın Yazar ve sitemize koyacağımızı yazdık kendilerine.

Emin Çölaşan, bu tarihsel sürecin kitabını yazmıştı o yıllarda. Biz de o kitaptan bir özet çıkarmış ve ADD Edirne Şubesi etkinlikleri bağlamında yaygın dağıtmıştık (2003).

O özeti, yoğun bir 4 sayfa olarak, aşağıda pdf biçiminde size sunuyoruz.

Okunmalı, okutulmalı.
Dünü bilmeden bu günü nasıl anlayacak ve geleceğe nasıl bağlayabileceğiz??

Tarih ne işe yarıyor; zamandizgisel (kronolojik) bir masal mı çocuklara, büyüklere??

24 Ocak 1980 kararları, Emin Çölaşan

Sevgi ve saygı ile. Ankara, 28.01.2013

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net