Erdoğan’ın müthiş planı!

Erdoğan’ın müthiş planı!

Batuhan ÇOLAK

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Bakanlık, belediye ve kamu kurumlarında resmi araçlara harcanan paraları, Cumhurbaşkanı’nın yeni jetini, belediye başkanının lüks makam aracını, ejder meyveli kokteylleri, Saray’ın aylık harcamalarını konuşurken ekonomide öyle gelişmeler yaşandı ki, bir anda gündemimiz yine değişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Varlık Fonu‘nun başına kendisini ve damadını atadı… “Neler oluyor” demeden Merkez Bankası’nın faiz kararı öncesi Erdoğan’ın sert çıkışı geldi… Sonrasında ise Merkez Bankası’nın faizi % 7 (AS: %6 .25) artırdığı açıklandı.

Baş döndürücü gelişmeler… Ancak bu akışta, gözden kaçan ciddi siyasi hesaplar yapılıyor. Özellikle Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı hedef alması son derece stratejik bir hamle…Daha önce MB’ye yönelik en ufak bir eleştiri bile piyasalarda ve yabancı yatırımcıda huzursuzluğa neden oluyordu. Hükümete yakın yazarlar, Erdoğan’ın eleştirilerini kapalı kapılar ardında yapması gerektiğini söylemişlerdi. Hatta hükümetten de MB’nin bağımsız yapısı ve karar alma mekanizmasına ilişkin Erdoğan’ı tekzip edercesine açıklamalar gelmişti. Tüm bunlara rağmen Erdoğan, daha önce hiç olmadığı bir tonda MB’yi hedef aldı.

Faiz oranlarını eleştiren Erdoğan, “Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. ‘Enflasyon sebeptir, faiz neticedir’ diyorsan bu işi bilmiyorsun arkadaş. Faizin oranını sen tespit edersin, enflasyon o akışta kendiliğinden oluşur. Ben bugüne kadar Merkez Bankası’nın açıklamış olduğu enflasyon oranlarını tutturduğunu görmedim.” ifadelerini kullandı. (AS: TESK’te konuşması, 14.9.18)

Bu açıklamalardan saniyeler sonra Dolarda yükseliş, MB’nin faiz artırımı sonrasında da düşüş görüldü.

Yerel seçim hazırlığı

Türkiye her ne kadar duygusal davranışlarla oy veren bir seçmen profiline sahip olsa da, ekonomik değişkenlikler oy oranına çok yakından etki ediyor. 2002 seçimlerinde birçok partinin baraj altında kalmasının tek nedeni ekonomiydi. Seçmen son derece pragmatik davranmıştı. 2002 sonrası seçimlerde ise Erdoğan’ın ustası olduğu belagat sanatı ve teşkilatlanma gücüyle seçmen davranışlarında “duygular” ön plana çıkmaya başladı. Ekonomi de hiç fena gitmiyordu. Sosyolojik anlamda “dindar-laik” olarak kutuplaştırılan ortam sayesinde de önemli avantajlar da elde edildi.

2019 yerel seçimlerine sayılı bir zaman kaldı. Giderek bozulan ekonomik göstergeler AK Parti’yi zor durumda bırakıyor. Yılların AK Partilileri bile sert eleştirilere başladılar. Örneğin geçtiğimiz hafta Hürriyet Gazetesinde çıkan bir köşe yazısında, hükümete yakın iş adamlarının tepkili olduğu, söyledikleri hiçbir çözüm önerisinin parti katında ciddiye alınmadığı ve böyle giderse finansal açıdan daha da zor günlerin yakın olduğu yorumu yapıldı. Bu ısmarlama bir yazıydı. Hükümete Demirören Grubu’nun dolaylı bir mesajıydı.

Kendi iş adamlarının bile eleştirmeye başladığı bu tabloda AK Parti’nin yerel seçimlerde başarılı olması için yeni hamleler ve açılımlar yapması gerekiyor. Para piyasaları, döviz kuru ve enflasyonda kısa vadede herhangi bir iyileşme olamayacağı net bir şekilde görülüyor. Hatta uzun vadede tablonun daha da kötüleşmesi bekleniyor. Bu koşullarda “hiçbir şey yapmadan” yerel seçimlere gitmek bir çılgınlık olduğuna göre, “sorumluluğu ve suçu başkalarına atma” yöntemi devreye girecek.

Bu süreçte de “iyi” ve “kötü”lerin olması gerekiyor. Ve dün Erdoğan’ın MB eleştirisiyle “yerel seçim çalışmaları” resmen başladı. Muhalefet ekonomide neler olduğunu çözene kadar Erdoğan, ekonomideki sorumluları bulmuş durumda.

Şimdilik “kötü”ler ABD ve MB

Döviz kurundaki artışın “kötü”sü olarak ABD ilan edilmişti. Burada bir sorun yok, yerel seçimlere kadar bu konu işlenmeye devam edecek gibi gözüküyor. Ancak son günlerde ABD eleştirileri biraz azalmaya başladı. AK Parti, canlı yayınlanan Tahran Zirvesi‘nde ortaya çıkan tablodan son derece rahatsız oldu. Erdoğan’ın “ateşkes” çağrısına siyasi nezaketi aşan bir beden diliyle yanıt veren Putin, AK Parti’yi güvensiz bir ortama itti.

Bir yanda S-400 alınmasına karşın tam anlamıyla güvenilmeyen bir Rusya, öte yanda ise uzun yıllar hükümete tam destek vermiş olan ama son dönemde sadece bölgede kendi çıkarını gözeten bir ABD gerçeği var. İşte bu yüzden dövizdeki ABD eleştirileri bir süre ertelenebilir.

Dolayısıyla yerel seçimlere gidilirken “güçlü düşman”lar oluşturulmaya devam edecek. MB’nin eleştirilmesiyle başlayan bu süreç, seçmen katında tam olarak karşılık bulmayabilir. Bu yüzden “Uluslararası para baronları, manipülatörler (AS: manüplatörler), Batılı zenginler, Türkiye’yi ele geçirmek isteyen dış güçler” tanımlarını daha çok duyacağız.

Öte yandan Erdoğan, MB’ye yönelik en ufak bir sözün dahi piyasaları olumsuz etkileyeceğini çok iyi bildiği halde, böyle bir söyleme başvuruyorsa, durumlar gerçekten kötü demektir. Hem yerel seçimler hem sorumluluğun parti üzerinden gitmesi için ilerleyen günlerde kritik görevden almalara ve mali soruşturmalara da tanıklık edebiliriz.
==========================================
Evet dostlar,

AKP = Erdoğan tüm köprüleri atmış görünüyor..
Yerel seçimlerde kayda değer bir ‘başarıya’ mahkum AKP!
Bunların başında İstanbul ve Ankara’yı yeniden almak vazgeçilmez koşul..
AKP yerel seçimlerde toplam oy oranını artıramasa, kimi belediyeleri yitirse de bu sonuçlar parti tabanı ve kamuoyundan kaçırılabilir..
Yerel seçimlerin öne alınması Anayasa değişikliği gerektiriyor (Anayasa md. 127/3).
Bunun için de TBMM’de en az 3/5 oranında, oy gerek; 360 oy demektir ki (AY md. 175/4) bu rakama AKP + MHP oylarıyla erişilemiyor. Üstelik 360 – 400 oy arasında yapılan anayasa değişikliğinin halkoylamasına sunulması zorunlu (AY md. 175/4). 400+ oy ile anayasa md. 127/3 değişikliği ya da geçici madde eklenmesine TBMM aritmetiği elvermiyor. Yerel seçimler Mart 2019’da yapılacağından, seçim hazırlıkları bakımından da neredeyse yetiştirilmesi olanaksız bir takvim var.

AKP = RTE, Mart 2019’a dek yerel seçimler açısından bağlı gözüküyor. Dolayısıyla taktik ve stratejilerini zamana yaymak, kamuoyunu oyalamak, yaşanan ağır ekonomik çöküşün halktaki yıkımını maskeleyecek yepyeni algı yönetimi tekniklerine ve araçlarına gerek var.. İş hiç kolay değil..

  • İşsiz, aç, hacize uğramış, gelecek umudu kalmayan kitleler nasıl kendi gerçekliğinden koparılabilir ki!

2001 ekonomik bunalımında ANAP, MHP ve DSP’nin darmadağın oluşu belleklerdedir. AKP, böylesi bir kurgulanan ekonomik çöküntü sonrası 3 Kasım 2002 seçimiyle iktidara taşınmıştır.

Muhalefetin çok akıllı, iktidarın halkı kandırmaya dönük girişimlerini teşhir edici yollar izlemesi gerek. AKP + MHP‘nin etkili bir seçim dayanışması (ittifakı) yapması karşısında muhalefetin de bunları dengeleyecek, olanaklı ise boşa çıkaracak eylemli (fiili) seçim işbirliği kaçınılmaz!

Sevgi ve saygı ile. 15 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

6  ? * “

ZAMAN TAM TEŞEKKÜLLÜ HASTANEYE BAŞVURMA ZAMANI…

ZAMAN TAM TEŞEKKÜLLÜ HASTANEYE BAŞVURMA ZAMANI…

Dr. Noyan UMRUK
13.09.2018

Türk Lirası, yılın başından beri öbür ülkelerin para birimlerine göre değer yitiriyor. Ocak 2018’den bu yana Amerikan Doları’na göre olan değer kaybı %60’ı bulduBu durum da ister istemez ihracatın ithalatı 2017’de ancak %67 oranında karşılayabildiği bir ekonomide, kurun fiyat düzeylerine olabilecek etkisini tetikliyor.

Türkiye’de, tüm “yükselen” ülkelerde olduğu gibi, kur-enflasyon ilişkisi yaşamsal bir öneme sahip. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin üretim yapabilmeleri için ithalata gereksinimleri var ve dövizin yerli para birimi cinsinden değerinin artması, ithal edilen tüketim malları fiyatlarında ve ithal girdi kullanılan üretim maliyetlerinde artışı da birlikte getiriyor.

Geçen yıl bu dönemde 3,44 TL’ye aldığımız 1 ABD Doları, 6 TL’nın üstüne tırmanmış durumda ki, bu da yıllık artışın %90 oranında gerçekleştiği anlamına geliyor. Kurlardaki bu panik atak öngörülebilir bir ekonomik ortam, reel yatırımlar için büyük engel oluştururken, tüketici için ise ciddi bir yoksullaşma nedeni…

Türkiye’nin döviz kurları ile sorunlu ilişkisi aslında yeni bir durum değil. . Dolayısı ile her zaman büyük bir ciddiyet ve özenle ele alınması gereken bir olgu… 1923’te 1 ABD Doları 1,67 TL’ydi. 1980 yılında ise ortalama 1 ABD Doları 75 TL oldu. Bir başka deyişle, Cumhuriyetin kuruluşundan, 1980’e kadar TL, ABD Doları karşısında yaklaşık 44 kat değer yitirdi..

Türkiye 1980’lere kadar döviz kurlarının değerinin Merkez Bankası tarafından belli zaman aralıklarıyla belirlendiği, sabit kur rejimini yürüttü. Güçlü rezerv gerektiren bu yöntem, kurun sabit tutulamadığı rezervlerin yetersiz kalması durumunda yerel para birimin değeri düşer; bu zaman zaman şimdiki gibi şok devalüasyonlar yaşanarak olur…

1980’lerde geçilen esnek kur rejimleriyle birlikte Dolar ve Sterlin, 1980 öncesi 57 yılda kazandığı oranı yalnızca 11 yılda geçti. 1980-91 arasında ABD doları 54 kat, İngiliz Sterlini ise 41 kat değer kazandı. 1990’larda da döviz kurlarındaki oynaklık en üst düzeydeydi.

Sonunda 2001 krizi gelip çatmış, 21 Şubat 2001’de bankalar arası piyasada gecelik faiz % 6200’e çıkarken, ortalama % 4018,6 olmuştur. Merkez Bankasının döviz rezervi 16 Şubat 2001’de 27,94 milyar Dolarken, 23 Şubat 2001’de 22,58 milyar Dolara inmiştir. Rezerv yitimi 5,36 milyar $ olarak kaydedilmiştir.

Dolar kuru bir gecede % 40 artmış ve 680 bin liradan 960 bin liraya yükselmiştir. Resmi devalüasyon yeterli olmamış, döviz rezervleri hızlı bir şekilde erirken, hükümet 21 Şubat 2001’de kuru dalgalanmaya bırakmıştır. 22 Şubat’ı izleyen iki haftada 1,2 milyon liraya dek yükselmiştir. Bu aşamada gelen dalgalı kur sistemi, döviz piyasalarını iyice karıştırmış; bu karmaşada dalgalı kura geçilmesiyle Doların gerçek değerinin ne olacağı bilinememiş ve alım-satım arasındaki fark artışa geçmiştir. 

Veee 14 Mart 2001’de 3 aşamalı kurtuluş planını açıklanmıştır. Bu plana göre;

– Bankacılık sektörüyle ilgili önlemler alınacaktır.
– Döviz kuru ile faize istikrar kazandırılacaktır.
– Ekonomi dengeleri yeniden planlanacak, 2. yarıda büyümeye geçilecektir.

Kurtuluş planı sonrasında IMF’ye niyet mektubu verilmiştir. Mektupta; iktisadi etkinliği sağlayacak reformların yapılacağından ve enflasyonla mücadelenin gerçekleştirileceğinden söz edilmiştir. Gelir dağılımı ile ilgili adaletsizliğin ortadan kaldırılacağı, sürdürülebilir büyüme ortamının oluşturulacağı taahhüt edilmiştir. Böylece 1980’lerde 24 Ocak (1980) Kararları ile girilen küresel ekonomik alanın gerekleri 2001’de Kemal Derviş yönetiminde yeniden teyid edilmiş oldu.

Kur dalgalanmaları ve enflasyon korelasyonu (doğrusal ilişkisi)

Türkiye’de döviz kurlarının günlük ilanına geçildiği 1981 yılından beri döviz kurlarındaki dalgalanmalar ile enflasyon oranları arasında sıkı ve doğrudan bir ilişki var. Zaten girdi maliyetlerinin egemen para Dolarla yakın ilişki içinde olduğu göz önünde tutulursa, bunu söyleyebilmek için alim olmaya gerek yok…

Örneğin 1994 krizinde Dolar %169 oranında artarken, enflasyon oranı da %130 düzeyindeydi. Kurda ve enflasyondaki azalma veya artış da aynı biçimde öbür değişkeni geçişli şekilde etkiliyor. Fakat bu geçişkenliğin her zaman tek yönlü olduğunu söylemek olanaklı değil. Yapılan nedensellik testlerinde kurdan enflasyona geçiş kadar, enflasyonun da kurdaki artışı tetiklediği çalışmalar var.

İthalata bağımlı bir ülkede döviz kurundaki artış, üretim maliyeti ve tüketim malları fiyatlarında artışa neden olduğu gibi, özellikle kronik enflasyon sorunu olan ülkelerde fiyat düzeylerindeki istikrarsızlık nedeniyle, yerel para birimine olan güvenin azalması da dövize istemi artırarak kur artışına neden olabiliyor.

Yapılan çalışmaların gösterdiği önemli bulgulardan biri de, kurdan enflasyona geçişin zamana yayıldığı, üretici ve tüketici fiyatlarında farklı etkiler ürettiği üzerine. Döviz kurlarındaki değişim, ilk olarak üretici fiyat endeksine yansıyor ve endeksler arası geçişkenlik 11 ayı bulabiliyor. TÜFE ve ÜFE endeksleri arasındaki %10’u aşan farkı bu bulgu ışığında okumak ve ciddi önlemler alınmazsa enflasyonun hiper enflasyona dönüşmesi büyük olasılık

Öte yandan bizzat başına geçilerek, ülkeyi padişahın mülkü görünümüne sokan Varlık Fonu ile elde kalan son varlıkları güvence göstererek borçlanma, uzun vadeli kiralama ve satışların da yaraya pansuman olamayacağı yaygın bir görüş…

Ne yapmalı?

Oyunu, Londra merkezli küresel piyasalarda oynamayı 1980’lerde kabul edip, 2000’lerde Kemal Derviş’le yeniden teyid ve tescil ettirdiğinize göre, ortak akıl, kısa vadede,  yargı ve TCMB başta olmak üzere, özerk olması gereken hukuk ve ekonomiyi yöneten kurumların bağımsızlaştırılması, uzun bir süre tereddütten sonra çok geciktirildiği için, yaratacağı olumlu etki tartışmalı olan bu gün (13.09.2018) gerçekleştirilen sert ve beklenti üstü faiz (artışı) kararını gerektiriyor…

Uzun vadede ise köklü bir eğitim reformu, uluslar arası ilişkilerde başlangıç ayarlarının hatırlanması. AR-GE, teknoloji içeren reel üretimle barışmak, toplumsal kutuplaşmanın yumuşatılması Türkiye’yi ve  toplumu rahatlatacaktır

En önemlisi, tüm bunlar için iyi çizilmiş bir rota doğrultusunda Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yeniden yapılandırılmalıdır. Ülkenin coğrafi, fiziki ve beşeri anlamda kaynak ve olanak envanterine sahip, bölgesel ve ulusal düzeyde sürdürülebilir bir kalkınma sürecini eşgüdümleyerek, küresel gerçekleri de göz ardı etmeden, en azından optimal ölçek ekonomileri çerçevesinde, selektif-özenle seçilmiş sektörlerde uluslararası düzeyde rekabet edebilecek innovasyon-teknolojik gelişmeyi içeren marka ürünler üretilebilmesini planlayabilen, özel kesim için özendirici ve yol gösterici, kamu kesimi için emredici ciddi bir planlama örgütüne şiddetle ihtiyacı vardır.

Durum, tam teşekküllü bir hastaneye başvurmak yerine, sağlık ocaklarında dolaşılmayacak ölçüde ciddidir…
=================================
Evet dostlar,

Sn. Dr. Umruk yeterince açık ve net koymuş sorunu ve çözümleri..
Ancak son tümcesindeki karşılaştırmalı benzetmede, Hastane – Sağlık Ocağı ikilisinde, bu sözde yerli – milli  AKP iktidarının dış güdümlü SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM programıyla, Temmuz 2010’dan bu yana, ‘dolaşılacak‘ Sağlık Ocakları da yok! Onlardan çoooook yetersiz, 1. Basamak sağlık hizmetlerini de özelleştiren Aile hekimliği sistemi var.. Çağdışı bir sistem..

Ve TCMB, faiz oranlarını %17.75’ten %24,00’a yükseltti..
%6,25 puan (625 baz puan teknik anlatımı kullanılıyor) birden..
Dış ekonomik çevrelerin öneri – beklentisi %4,25 puan dolayında idi..
Dolar 5.90 TL dolayına çekildi.. Bakalım nereye dek.. % 24 faiz ile bankacılık sistemi nasıl dönecek? Mevduata %24 faiz ödeyecek Banka, topladığı parayı % kaç faizle ‘satacak’!? Açıkçası kredi, teminat mektubu vb. işlemlerde faiz kaç olacak? Kimler %30’ları aşan kredi faiziyle bankalardan nakit borçlanacak ve iş kuracak??

Deli bir faiz oranı.. Ne var ki ekonomideki hastalık öyle ağır ki, ateş düşürücü gibi basit önlemler yetmiyor. İlle ağır diyet ödenecek.. Gangren olan organın kesilmesi zorunda kalınması gibi.. Kendimiz ettik (AKP etti!) kendimiz bulduk (Halk bedel ödüyor!); kolumuzu – bacağımızı feda ediyoruz adeta ekonomideki talan yüzünden..

Dileyelim halkımız uyansın bu acı tablo karşısında ve iktidar mutlaka ders alsın.

Sevgi ve saygı ile. 14 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Saadet Partisi: Beyaz AK Partili Adam Betonun Yenmeyeceğini Anlayacak

Saadet Partisi: Beyaz AK Partili Adam Betonun Yenmeyeceğini Anlayacak

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu: “Bir Kızılderili deyişiyle bu arkadaşlara seslenmek istiyorum;
* ‘Son fabrika satıldığında, son üretici toprağını terk ettiğinde, beyaz AK Partili adam beton ve asfaltın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak“.
Partisinin haftalık olağan basın toplantısında konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, özelleştirme ile şeker pancarı üretiminin biteceğini söyledi.

Şeker fabrikalarının satılmasına yönelik düzenleme sonrası Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan ilanla duyuruldu. İlana göre Türkiye Şeker Fabrikası AŞ’ye ait 14 şeker fabrikasından Bor, Çorum, Kırşehir ve Yozgat fabrikalarının ihalesi 3 Nisan’a; Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu ve Turhal fabrikaları için 11 Nisan’a; Afyon, Alpullu, Burdur, Elbistan ve Muş fabrikaları için 18 Nisan’a kadar teklif verilebilecek.

Geçici teminat tutarları ayrı ayrı olmak üzere; Erzincan, Erzurum, Kastamonu, Alpullu, Elbistan ve Muş fabrikaları için 3 milyon TL, Bor, Kırşehir, Yozgat ve Burdur fabrikaları için 4 milyon TL, Çorum, Ilgın, Turhal ve Afyon fabrikaları için 5 milyon TL olarak belirlendi.

Bu ihalelere gerçek ve tüzel kişiler ile yatırım fonları ve ortak girişim grupları katılabiliyor.

“Kısa vadeli rant görüyorum”

Karamollaoğlu bu ilanın yayınlanması üzerine bu politikayı şöyle eleştirdi:

Bunların özelleştirilmesinin tek bir sebebi var, o da rant.
Kısa vadeli rant görüyorum.
Kısa vaade paraya çevirme derdindeler”.

Karamollaoğlu, eleştirisini Kızılderili Şef Seatle’ın topraklarını işgal eden “beyaz adama” uyarısına gönderme yaparak yaptı. Şef Seatle’ın bu sözleri ABD başkanına yazdığı mektubunda geçiyordu:

  • “Bir Kızılderili deyişiyle bu arkadaşlara seslenmek istiyorum;
  • ‘Son fabrika satıldığında, son üretici toprağını terk ettiğinde, beyaz AK Partili adam beton ve asfaltın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Çözüm önerisi

Karamollaoğlu fabrikaları satmak yerine önerisini de açıkladı:

“Hükümet bu konuda kararlı ise pancar birlikleri ve Pankobirlik ile bir araya gelmesi lazım. Pancar üreticisinin elinde şu an para yok. Ancak inanıyorum pancar üretiminde elde ettiği gelirinden daha fazlasını devlete öder. Pancar çiftçisi tarımı geliştirerek öder. Hükümettin bunu muhakkak göz önünde bulundurması gerekiyor.”

Erdoğan 2011’de kullanmıştı

Şef Seattle’ın sözlerini Recep Tayyip Erdoğan 2011’de 4. BM En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’nda kullanmıştı. “Günlük geliri 1 doların altında olan insanlar varsa, dünyada kimse masum değildir.” dedikten sonra zengin ülkeleri “beyaz adama” benzeterek “Son ırmak kuruduğunda son ağaç yok olduğunda son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak”. (HK)

Mektubun tümünün çevirisi için tıklayın.
========================================
Dostlar,

AKP iktidarı 15+ yılda 60 milyar Doları aşan tutarda “özelleştirme” yaptı. Erdoğan’ın bu günkü saray konuşmasında (21.02.2018) –zoraki dinleyicilere– 2017 sonu ulusal gelirimizin 860 milyar dolar olduğunu söyledi. 2002 sonunda 230 milyar $ iken 660 milyar $ artmış mış ulusal gelirimiz. Toplam borç da 221 milyar $ iken 700 milyar $’ı aştı. Nasrettin hocanın ağırlığı 2 okka çeken kedisinin öyküsü.. Gelirdeki büyüme kadar borç da büyümüş.. Gerçek bir zenginleşme var mı; kimlere? Üstelik onca özelleştirmeye karşın, devletin borcu büyümüş.. Sözde bu KİT’ler devlete kamburdu, gelir getirmiyordu!? Ve de 2017 ulusal geliri 860 milyar $ iken, dünya kadar kamu varlığının ölü fiyatına peş keşi ile sağlanabilen (?) gelir topu topu 60 milyar dolarcık!?

Mali bakımdan iyice sıkışan iktidar, çabuk ve nakit kaynağa ciddi gereksinim içinde. Deyim yerinde ise meteliğe kurşun atıyor. Örn. 2018 bütçesinde giderler 763, gelir 697 (599’u vergi!), açık 66 milyar TL, kamu borç faizi ise 71,6 milyar TL! Sağlanabilecek 10 TL gelirin 1 TL’si borç faizi. İktidar 599 milyar TL vergi toplayacak (olabilirse!?) ve bunun 71,6 milyar TL’sini kamu borçları için faiz ödeyecek. AKP’nin 15 yılda 221 milyar TL’den 700 milyar TL’nin üstüne çıkardığı kamu borçları için…

Bir yandan çiftçiye mazot rüşveti, bir yandan bankalara kredi garanti fonu ile zoraki kredi, bir yandan ortalama net % 12 faiz ile devlet tahvili çıkararak yeni borç arama ama bankalara da “indirin şu faizi” tafrası (sokaktaki insana mesaj!), bir yandan Afrin’e askeri operasyon giderleri, bir yandan Myanmar’dan Sudan’a din kardeşlerimize “cömert yardım” lar ve 3,5 milyonu aşan Suriye – Irak göçmeninin zorunlu giderleri… Söylemezsek olmaz; şehir hastaneleri, 3. hava alanı, Kanal İstanbul çılgınlığı, TOKİ’nin konut balonu

Ve de Varlık Fonu adı altında el konan ve her an borç için rehin vermeye – satışa – ipoteğe.. hazır 200 milyar doları aşan tutarda kritik kamu kurumları…

Sıra Şeker Fabrikalarına geldi.. Hem de 14’üne birden.. Yok efendim satış ihaleleri saydam yapılacakmış.. Pazarlık usulü ile.. Yerseniz..

Zerrece içtenliğiniz, yurt sevginiz varsa bu kamu kurumlarına dokunmaz, kamu mülkiyetini sürdürürsünüz.. Derdiniz rant – yandaş kayırma, dış/iç yeni borç için ikram (rüşvet!) değilse halka arz edersiniz. Öncelikle de bu fabrikaların çalışanlarına, sendikalarına, kooperatiflerine, kooperatif birlikleri olan Panko Birlik‘e.. Gerekirse gerçek değerinin altında.. Yerli – yabancı sermayeye öyle yapmayacak mısınız?? Yapmadınız mı? Kaç özelleştirme “gabin” nedeniyle İdari Yargı’dan döndü??

Bu bir seçim ekonomisi dramıdır. 2028’in ekonomik – politik bakımdan çok ağır koşullarının hazin tam tamlarıdır.. Seçim ittifakı için yapılan 4 yasadaki değişikliğin uygulanabilmesi için, Anayasa md. 67 uyarınca yürürlüğe girmesinden sonra 1 yıl süre zorunludur. Dolayısıyla genel seçimlerin 2019 ilkbaharına öteleneceği düşünülebilir. Bu 1 yıl için ise ne yapıp ne edip ekonominin çarklarını döndürmek AKP için kaçınılmazdır; dolayısıyla her şey “mübah” tır! Konjonktür “denk düşerse”, örn. Afrin operasyonu sonuçları siyaseten iyi pazarlanabilirse, MHP aldatılabilir ve 1 yıl beklenmeden “ittifak” sız da seçime gidilebilir. Erdoğan hep kandırılacak değil ya!

Karamollaoğlu’nun “Chief Seattle” yollaması (metaforu) çok yerindedir ve Şeker Fabrikalarının, bunalan iktidar tarafından haraç mezat yandaşlara peş keş çekilmesi mutlaka engellenmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 21 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Vergi ve zamlar: Kazın insafsızca yolunması sürüyor!

Vergi ve zamlar:
Kazın insafsızca yolunması sürüyor!

(AS: Bizim kapsamlı katkılarımız yazının altındadır)

Türkiye’de, her şeye rağmen cari açık, iç ve dış borç vb. habis urlara karşı bağışıklık sağlayan yararlı bir ot, bitki vardı demiştik: Bütçe Dengesi!
İşte bu ot artık bitmiyor . Çünkü bu ot büyüyen, reel üretimi güçlü ekonomilerde bitiyor. Büyüme ve gelir artışı hız kesince tüketim de geriliyor. Vergi sistemi, adaletsiz, tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilere dayanmışsa, bütçe gelirleri düşüyor. 60 liralık rakıyı 160 liraya satamıyorsunuz… Millet rakıyı, sigarayı evinde  imal etmeye, tüketememeye başlıyor…

İşte size dolaylı vergi sisteminin ilginç oyunu, bumerang etkisi…
Uzun süredir ilk kez ciddi bir bütçe açığı… İşte bu bağlamda, dış borç, cari açık, düşük büyüme ve açık bütçe sarmalının ülkeyi kriz bataklığına iyice çekme olasılığı çoğalıyor. Ödemeler dengesinin “net hata noksanlar” kalemine kaynağı ve ne bahasına olduğu meçhul milyarlarca dolar girmezse, Babalar gibi satmak için mal bulmuş mağribi gibi sarınılan Varlık Fonu da fos çıkarsa (ki pek müşterisi yok gibi görünüyor…) yandı gülüm keten helva…

Tek çare ne kaldıysa satmak ve vur abalıya halkın sırtına, gelsin dolaylı vergiler ve zamlar… Ete, süte, benzine, sigaraya, içkiye, arabaya, telefona…Türkiye’de en acımasız, en ağır, en kolay alınan vergi dolaylı vergi… Zengini de yoksulu da benzine, mazota, sigaraya, içkiye, elektriğe, taşıtlara, telefona aynı vergiyi ödüyor… Ayda 1404 TL alan asgari ücretli bir çalışan da, ayda 140 milyar geliri olan bir patron da aynı vergiyi ödüyor…
Vergilendirme kuramının temel kuralı literatürde sık sık şöyle ifade edilir:
“Kazı bağırtmadan, incitmeden yolmak…” 

Meclis’e sunulan  “Kazı bayağı incitecek” vergi paketini içeren  “torba kanun”, 2017 bütçesinin dikiş tutmadığını gösteriyor. Bu paket, normalde ek bütçe kanunuyla getirilmesi gereken maddeleri “torba”ya atarak, bir yandan muhalefeti etkisizleştirmeye çalışıyor; diğer yandan da bir avuç yandaşın zenginleşmesi uğruna halkın ümüğünü sıkıyor…

37 milyar ek borçlanma

2017 bütçesinde öngörülen açık 47.5 milyar TL’ydı. Bu meblağ (AS: tutar) Hazine borçlanmasıyla karşılanacaktı. Mevzuat, ihtiyaç duyulursa, bir kez Bakan, ikinci kez de Bakanlar Kurulu kararıyla iki kez %5’er bütçe artırımına olanak tanıyor. Böylece toplamda gösterilen bütçe açığının, %10’u kadar daha borçlanma yapılabiliyor. Bu durumda 2017 yılı bütçesinde Hazine’nin en fazla 47.5+4.75= 52.25 milyar TL’na kadar borçlanması gerekiyordu. Fakat bu bunca israfa yetmeyince 130 maddelik “torba kanun”un satır aralarına yine alışılageldiği üzere bir madde sıkıştırılıvermiş.

  • “Net borç kullanım tutarı 2017 yılı için 1 Ocak 2017 tarihinden geçerli olmak üzere, Bakan ve Bakanlar Kurulu tarafından artırılan net borç kullanım tutarına otuz yedi milyar TL ilave edilerek uygulanır.”

Böylece gerçek bütçe açık ve önemli bölümü halkın sırtından çıkarılacak meblağ 52,25+37= 89.25 milyar TL’a ulaşıyor… Bu tutarın 8 milyarlık kısmının savunma harcamalarına tahsis edileceği söyleniyor… Pekiyi, verilen bütçe dışı garantilerle (Köprüler, 3. Hava Alanı, Avrasya Tüneli vb.) (AS: Şehir hastaneleri!) imza attığı sözleşmeler “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmıyor. Çünkü açıklanırsa, hangi şirkete döviz kuru üzerinden ne ödeneceği ortaya çıkacak. Böylece kendilerine, rejime destek veren, birlikte iş yaptıkları yandaş ya da yabancı şirketlere yönelik halkın sırtından yapılan servet aktarımı ortaya çıkacak…

Ya ardı ardına mali aflarla ortaya çıkan gelir kayıpları…

Yağma Hasanın Böreği…

Bugüne değin  10 liman, 81 elektrik santralı, 40 tesis-işletme, 3488 taşınmaz, 36 maden sahası satıldı… Ağır mali tablo karşısında  en kolay çözüm adaletsiz dolaylı vergiler, zamlar,  satmak – savmak, elden çıkarmak, özelleştirmek… Tabii satılacak ne kaldıysa ve vatandaşın daha da sıkılacak ümüğü kaldıysa…

İngiliz uyruklu Ekonomi Bakanının bile %40 MTV uygulaması konusunda şaşkınlaştığı bu karmaşada (belki de bu konuda eşeği kaybettirip buldurarak halkı sevindirme oyununu oynuyorlar…), Maliye Bakanı bu gidişatın gelecekte de tüm hızı ile süreceğini söylüyor:

“Bazı fabrika satışlarına başlıyoruz. Özelleştirme İdaresi daha fazla varlık satışına gidecek. Bununla bütçemize gelir kaydedeceğiz. Birtakım kurumların ellerinde, atıl vaziyette nakitler var. Bu nakitleri bütçeye aktarıyoruz. Bunun bütçenin ihtiyaçlarında kullanılmasını sağlıyoruz. Kamunun elinde birçok yerde taşınmazı var. Buralarda da çok ciddi anlamda kamu gelir potansiyeli var. Kamu lojmanları, turizm tesisleri, kamuya ait diğer taşınmazların ekonomiye kazandırılmasını öngören düzenlemeleri Meclise getiriyoruz. Bu yolla da bütçeye ciddi anlamda gelir üretiyoruz.

* Yasal değişiklikle binek otomobillerin Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni (MTV) %40 oranında artırıyoruz. Burada sadece binek otomobillere ilişkin bir vergi artışı var, diğer araçlarla ilgili normal yeniden değerleme oranında artış olacak.

* Şans oyunlarında ikramiye kazanan talihlilerden alınan vergi %10’dan %20’ye çıkacak.

* Kurumlar vergisinde bazı düzenlemeler yapıyoruz. Finans sektöründe kurumlar vergisi oranını %20’den %22’ye çıkaracak bir yasal düzenlemeyi Meclis’e sevk edeceğiz. İkinci olarak kurumların dağıtılmayan kar paylarından da %1 oranında bir vergi tevkifatının (AS: kesilmesinin) yapılmasını öngörüyoruz.

* Gelecek sene özelleştirme geliri hedefimiz 10 milyar lira. 2019 ve 2020 yıllarında yine 10’ar milyar liralık özelleştirme geliri hedefliyoruz.

*Bütün gelirler için uygulanan Gelir Vergisi tarifesinde bir değişikliğe gideceğiz. Bu değişiklik ücret gelirleri için 1 Ocak 2018’den, diğer kazançlar için 2017 kazançlarından itibaren geçerli olacak. Gelir Vergisi tarifesinin üçüncü dilimindeki gelirler için uygulanan %27 oranını %30’a çıkarıyoruz.”

Ama üretmek, tarımı, sanayiyi güçlendirip, ısrafı önleyip adil bir gelir dağılımı sağlayarak devletin  gelir kaynaklarını çoğaltmak  yerine ardı ardına milyarlarca liralık vergi afları, dünyanın en lüks bilmem kaçıncı uçağını alan, dünyanın en lüks ve pahalı binlerce arabası ile saltanat süren , 1500 odalı saray ve 250 odalı saraycıktan sonra Marmaris Okluk koyunda 300 odalı 400 çalışanlı ve 11 dekar da deniz doldurularak saray yaptıran zatın kaprisleri ve saplantılarını tatmin etmek etmek yeğ tutuluyor…

Tabii bu gidişatın doğal sonucu imam…. Cemaat…… ; tüm yönetenlere yayılan israf ve safahatın ağır yükü halkın kamburlaşmış sırtına ha babam de babam yükleniyor… Kimbilir belki de bütün  bunlar 2019’a kadar unutulur sanılıyor… Yine unutacak mıyız?
============================================
Dostlar,

Sayın Noyan Umruk emekli generaldir ve Doktora derecesi sahibidir.
Son derece nitelikli irdelemeler yaptığını biliyor ve O’ndan hep öğreniyoruz.
Bu yazısında da çarpıcı belirlemeler yer alıyor.. (dili epey eski de olsa..)
Dün (07.10.17) biz de Sayın Mustafa Pamukoğlu’nun “Borcu Borçla Ödemek” başlıklı yazısının altında benzer kapsamlı katkılar vermiştik.. 1 paragraf alıntı yapalım..

  • Artık Katar da çare değil, özelleştirme talanı da, TÜİK’in makyajı ve Erdoğan’ın masalları da! Hatta ülkemizin son varlıklarını ipotek eden ve Sayıştay denetimi dışına çıkarılan Varlık Fonu dahil! Bir de duygu sömürüsü ile gerekçe olarak artan savunma giderlerini gösteriyorlar. Saray’ın korkunç ve açıklanmayan savurganlıkları, Marmaris’te 350 odalı yazlık saray, Beştepe’de 250 odalı bir saray yavrusu, uçaklar, helikopterleri, lüks makam arabaları ve odalar, sayısı ve aylığı bol danışmanlar ve uyduruk bakan yardımcılığı postları, Diyanet harcamaları..
    (Tümünü okumak için tıklayınız : : http://ahmetsaltik.net/2017/10/07/borcu-borcla-odemek/)

Bir de Milli (Dinci!) Eğitim Bakanlığının özel okullarda çocuklarını okutan ailelere bol keseden desteği ve bu Bakanlığın hücrelerine dek sokulan yandaş dinci vakıflara, şirketlere.. yapılan bol keseden ödemeler..

Sayın Umruk’un yazısının içinde de ayraç içinde ekledik; ŞEHİR HASTANELERİ TALANI!

Muhalefetin tüm toplumu ayağa kaldırması gerek.. 

Toplumun da kendisinin ayağa kalkıp demokratik  direniş ve hesap sorma hakkını kullanması! “Askeri harcamalar için” diyerek duygu sömürüsü yapacak, halkı aldatacak, halkı bağırta bağırta toplayacağınız muazzam ek külfetin salt 1/10’unu gerçekte TSK’nın ek giderlerine ayıracaksınız..

Demokrasilerde halka yalan söylemek, onu aldatmak var mı??

Hele bir de saat başı “elhamdülillah müslümanız, inşallah, hamdolsun, namaz, oruç, cami, imam, hoca, din..” kavramlarını dilinizden düşürmeyeceksiniz..

  • And olsun ki; Tanrı’nın sabrı da bunca kötülük toplumunu kaldıracak kertede değildir!
    O’nın laneti üzerinize yağmak üzeredir.. Öylesine hak ettiniz ki; zerre bağış payı kalmadı!

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Borcu borçla ödemek!

Borcu borçla ödemek!

Mustafa Pamukoğlu

 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Peki, bu durumda ne yapılmalı, hangi önlemler alınmalı?

TASARRUF YAPMAK

Önlemlerden öncelikli olan gereksiz harcamaları kısmak ve tasarruf etmek.
Kişiler, aile ve sosyal harcamalarında kısıntıya gitmeli. Musluk her zaman aynı miktarda su akıtmaz. Bu nedenle aktığı zaman kovaları doldurmak ve bir kenara koymak zamanı.
Lüks ve zorunlu olmayan harcama yapılmamalı.

Şirketler hantallaşmış yapılarında hemen verimli bir sisteme geçmeli. Çalışanların verimlilikleri artırılmalı. Gereksiz personelden vazgeçilmeli. Bir kişinin işini üç kişi yapıyorsa iki kişinin işine son verilmeli veya daha başarılı olacakları işte çalıştırılmalı. Gereksiz harcamalar derhal kısılmalı. Araç saltanatına son verilmeli. Temsil ve ağırlama giderleri azaltılmalı.

Kamu kurumları da lale devrine son vermeli. Örtülü ödenek harcamalarında dikkatli ve ölçülü davranılmalı. Katma değer yaratmayan kamu yatırımları ertelenmeli.

BÜTÇE DENKLİĞİ

Aileler, gelirlerine uygun bir gider bütçesi yapmalı ve ona sadık olmalı. Kredi kartının gelir olarak değil gelecek gelirlerinin harcanması olduğu unutulmamalı. Kredi kartı o ayki gelirle ödenecek tutarda kullanılmalı. Eğitim, sağlık gibi zorunlu harcama dışında kredi kartları keyfe keder kullanılmamalı. Atalarımız boşa söylememiş: “Ayağınızı yorganınıza göre uzatın”…

Şirketler mutlaka nakit akışlarını kontrol altında tutarak ve sürekli bütçe projeksiyonlarını gözden geçirerek finans yönetimini yapmalıdırlar. Şirketlerin yaşam sebebi mal ve hizmet satmak ve kar etmektir. Mutlaka zarar etmeden satışları artırmak şirketlerin her an düşünecekleri ve eylemde olacakları bir hedeftir. Bazen satışlardan zarar da edilir. Bu zarar pazar payını artırmak, müşteri yitirmemek veya reklam gideri olarak göze alınabilir. Ama unutulmamalıdır ki işletmeler sürekli zarar ederek ayakta kalamazlar.

DÜŞMANIMIZ FAİZ

Öte yandan şirketler genellikle finansman yükü ve kur zararları nedeniyle ciddi biçimde zarar etmektedirler. Faaliyetlerinden kar elde etseler bile bu karı faizler alıp götürmektedir. Bunun sebebi işletme sermayesi yetersizliği ve yoğun kredi kullanımıdır. Finansman yükünü yaratan diğer önemli neden de fon yönetimine egemen olunmaması ve elemanların patronları yönlendirmeye başlamalarıdır. Bu tür işletmelerde en fazla duyulan söz “Efendim ödememiz var; mutlaka bugün halletmemiz lazım. Bu nedenle A bankasındaki kredimizi kullanalım.” Bu sözler en tehlikeli sözlerdir. Bu yönetim biçimi normal hale gelince ipin ucu kaçar ve bir bakarsınız ki kredi borçlarına batmışsınız.

VERGİLERİ FİNANSMAN OLARAK KULLANMAK

Bireyler ve işletmeler vergi ve diğer kamu yükümlüklerini teminatsız alınan kredi olarak görüp ödememeyi bir hüner sayarlar. Banka kredisine tercih ederler. Yıllarca bu borç birikir ve dağ gibi olur. Sonra aflar gelir, bu aflarda taksitlendirilir ve faiz yükü aşağıya iner ama yine de ödenmez veya ödenemez. Haydi! Tekrar başa dönülür. Bu nedenle işletme faaliyetleri hep kamunun icra baskısında kalır. Faaliyetler serbest biçimde yapılamaz. Bu çok yanlış bir tercihtir. Özellikle işletmeler vergi ve sigorta primlerini mutlaka öncelikli ödeme kabul edip bu borçlarını ödemek için ciddi çaba harcamalıdırlar.

Aslında, beyan edilen vergi ödenmeli. Eğer beyan edilen ödenemeyecekse vergi planlaması yapmak dağ gibi vergi borcu yaratmaktan daha ehvendir. Bu aslında gizli bir finansmandır ve adı da vergi planlamasıdır. Öte yandan vergi borcunu tefeciden borç alarak ödemek kadar korkunç bir yöntem olamaz. Ama işletmeler maalesef bu noktaya getirilmiştir.

GELECEK GELİRİNİ HARCAMA!

İster birey ister aileler, ister işletmeler, isterse devlet gelecek gelirlerini rehin edecek borçlanmadan kaçınmalı ve kar-katma değer yaratacak şekilde kaynaklarını kullanmalıdır. Hiçbir birey, hiçbir aile, hiçbir işletme sonsuza kadar borcunu borçla ödeyerek ayakta kalamaz. Harcanacak para alınan borç değil, kazanılan gelir olmalıdır.
===============================
Dostlar,

Sn. Pamukoğlu daha ne desin, ne yazsın, nasıl yazsın??
Bundan önceki yazılarına bakıldığında;

  • 2017 ekonomisi de umut vermiyor! (24.09.2017)
  • İflas etmiş ekonomi! (29.09.2017)
  • Zamlara gülen Maliye Bakanı (01.10.2017)

başlıklarını görüyoruz.. Ülkemizin sorumlu ve yetkin ekonomistleri benzer görüşleri paylaşıyor. Bir tek AKP = RTE popülist söylemleri topluma şırınga ediyor. Siyaset gereği kendisini buna zorunlu duyumsuyor. Ne var ki mızrağın çuvala sığar durumu kalmadı

2018 için vatandaşa anormal düzeyde yüklenme, 30 milyar TL’ye varan doğrudan – dolaylı vergi  salma çaresizliği ve başkaca kaynak yaratılamadığını göstermiyor mu?

Artık Katar da çare değil, özelleştirme talanı da, TÜİK’in makyajı ve Erdoğan’ın masalları da! Hatta ülkemizin son varlıklarını ipotek eden ve Sayıştay denetimi dışına çıkaran Varlık Fonu dahil! Bir de duygu sömürüsü ile gerekçe olarak artan savunma giderlerini gösteriyorlar. Saray’ın korkunç ve açıklanmayan savurganlıkları, Marmaris’te 350 odalı yazlık saray, Beştepe’de 250 odalı bir saray yavrusu, uçaklar, helikopterleri, lüks makam arabaları ve odalar, sayısı ve aylığı bol danışmanlar ve uyduruk bakan yardımcılığı postları, Diyanet harcamaları..

Merkezi ve yerel yönetimlerde hesabı veril(e)meyen yolsuzluklar.. Yandaş dinci vakıflara çekilen peş keşler.. Korkunç bilançolu gereksiz dev projeler.. 3. havaalanı, 3. köprü, Avrasya Tuneli, körfez geçişi, şehir hastaneleri.. Hep yazdık, yazıldı, uyardık, uyarıldı.. Böyle giden ülkeler battı, siz de Türkiye’yi batırırsınız.. dendi. Bilerek ya da bilmeyerek kulak tıkandı.

Hovarda müflis politikalarınızın bedelini mazlum halka mı ödeteceksiniz?
Bu nasıl  vicdandır?

Saymakla bitmez.. Hele Başbakanlık ve özellikle Cumhurbaşkanlığı örtülü ödeneğinde çığ gibi büyüyen harcamalar..  Bunlardan hangilerinde nasıl somut tasarruf yapılacağı ve ne düzeyde girdi sağlanacağı kamuoyuna açıklanmalıdır. CB dahil tarifeli uçaklarla yolculuk etmelidirler. Çok abartılı korunma hizmetleri kısılmalıdır. Gene de tasarruf açığı kalıyorsa, bunları üst gelir dilimlerine, kurumlara (şirketlere) yansıtmalıdır. Ücretliler ulusal gelirin 1/4’ünü alıyor ama vergi gelirlerinin yarısını ödüyorlar. Gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu ve işsizliği artıracak mali yüklerden kaçınılmalıdır.

Lüks yaşam ve tüketim hizmetleri, ürünleri, örn. zümrüt, pırlanta, yat vergileri.. düzenlenmelidir.

Hele hele Maliye Bakanının bu adaletsiz, ölçüsüz, acımasız, hatta zalim vergi yükünü açıklarken empatisiz biçimde gülmesi utanç vericidir ve AKP’nin gerçekte halka nasıl baktığının da şaşmaz göstergesidir. Her şeyden önce “adam olmak” gelmektedir. Bir de neciiiiiip mi necip milletimiz ümmetleşmek yerine uyanıp acı gerçekleri görebilse; celladına aşık olma marazından kurtulabilecek!

Sevgi ve saygı ile. 07 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com