Daha öldürücü bir pandemi dalgası geliyor: Açlık!

Daha öldürücü bir pandemi dalgası geliyor: Açlık!

 

Arkadaşlarımla sık sık modern hayatın trajedileri üzerinde konuşur, trajedinin zemininde yatan komik şeylere gülüşürüz. Geçenlerde bir arkadaşım altı yaşındaki çocuğunun domatesin, biberin, patlıcanın, ekmeğin, peynirin marketlerde üretildiğini düşündüğünü söyledi. Aslında çoğumuz bu komik ayrıntının bilen tarafında görünsek de çocukların gerçeküstü düşüncelerini bizler besledik. Elimizde ederi hıyar, domates, ekmek olan para isimli bir kağıt parçasını cebimize koyup marketlere koştuğumuzda, ne ürün ne de üretim süreci hakkında düşündük. Hıyarın kütürtüsü ve lezzeti damağımızda patladığında, kokusu olfaktor traktustan (koku yolağı) beynimize ulaştığında, içimizdeki insanı ilkel insanın duyusal ve duygusal kontrolüne esir verdik. Bize neydi mazot fiyatından, tarımsal destekten, gübreden, ilaçtan, selden, erozyondan…

Covid salgını tüm gerçekçiliği ile gerçek dünyaya hızlı bir düşüşle inmemizi sağladı. Kafamızı, kolumuzu, kaburgalarımızı şöyle bir elimizle kontrol ettikten sonra etrafımıza bakınmaya başladık. Bu domatesin, biberin, hıyarın da bir üreteni varmış! Yok ya! Biz maaşla çalışanlar ya da emekliler için elimizdeki para hıyarın bedelini ödeyemiyorsa hıyarın suçu ne? Ya da markette artık domates kalmadıysa marketin suçu ne? Ya da elimizde para kalmadıysa kağıdın suçu ne?

Uluslararası İş Örgütü (ILO) diyor ki, Dünya çapında işsizlik oranı o kadar yükseldi ki dünyanın iş gücünün yaklaşık yarısı artık çalışmıyor. Tam 1.6 milyar kişi işsiz. COVID-19 pandemisi sonrası Nisan 2020 itibarıyla rakamlarına göre, kayıt dışı işçilerin kazançlarında %60 düşüş meydana geldi.

Peki ya çalışmayanlar, işini kaybedenler ya da atılanlar! Gerçek yaşamda bu insanların yiyebileceği bir lokma ekmek bulabilmesi, kirasını ödeyebilmesi için sokağa çıkması gerekiyor. Salgını yönetenler diyor ki dışarı çıkamazsın kardeşim. Bunu şöyle okuyabiliriz: Bu insanların, korunma, gıda bulma, ilaç temin etme hakları artık yok; açlığa ve ölüme mahkumlar…

Dünya’nın güney yarımküresinde milyonlarca insan mega şehirlerin kaldırımlarında açlık, sefalet ve hastalıklardan ölüyor. Bu ölümlerin Corona ile ilişkisi dolaylı. Bu insanlar hiçbir istatistik rakamının içine dahi girmiyorlar; hatta insan bile değiller, onlar dünyanın bir zaman diliminde yaşayanlar…

Dünya Gıda Programı (WFP) yöneticisi David Beasley, BM güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada diyor ki; “Virüsün yaşattığı sağlık riskleri bir yana,

  • birkaç ay içinde Dünya’da bir açlık pandemisi başlayacak ve günde 300.000 insan açlıktan ölecek.

Dünya Covid öncesinde dahi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük insani kriz içinde idi, açlığın tek nedeni Covid değildir, iç içe geçmiş sorunların devamıdır. Suriye, Yemen, Güney Sudan ve özellikle Afrika’nın doğusunda savaşlar, fırtınalar, sel felaketlerinin getirdiği ekonomik ve sosyal yıkımlar, coronavirüs salgınıyla birleşince açlık başladı, açlık artık üç düzine ülkeyi tehdit ediyor”.

Sadece üretim değil, hizmet sektörü ve gıda temin yolları da durma noktasına geldi. Taşımacılık sektörünün durmasıyla şehirler arası yaşamsal önemli malların nakil sorunu başladı. Güvenlik sadece kişiler kendilerini koruyabildikleri sürece mevcut. Her yerde görünmeyen bir düşmanın adı ve korkusu. Korku insan ruhunu esir aldı. Herkes bağırmaya başladı; “lütfen artık aşıyı bulun, yalvarırım bulun”. İşte tam bu noktada Bill Gates’in rüyaları gerçek oldu. Milyarlar aşılara teslim edilirken onun gücü yükselmeye başladı.

Bill Gates ve satın aldığı DSÖ, Dünya’yı Covid’den de yeni pandemilerden de koruyacak! Dünyayı kurtaran adam Bill Gates belki Nobel alacak belki biten ABD imparatorluğunun yeni başkanı olacak. 7 milyar insan aşılanacak, aşıların ne yan etkisini soracak, ne de öldürücü olup olmadığını bilecek.

Hükümetler ekonomi defterini kapatmak üzere olduklarının farkında ve yüklü miktarda paraya ihtiyaç duyduklarını açıklıyorlar. Sorular ise bu noktada başlıyor. Bu para nereden gelecek? Sonra esas soru! Alınan paralar nerelere gidecek?

Henry Kissinger’ın 1970 yılında sarf ettiği önemli sözü hatırlayalım. Diyor ki: “Kim gıda kaynaklarının kontrolünü elinde tutarsa insanları da kontrolünde tutar. Kim enerjinin kontrolünü ele geçirirse tüm kıtaları ve kim paranın kontrolünü ele geçirirse tüm dünyayı elinde tutar…”. İşte şimdi de toplumların sağlığını birilerinin ellerinde tutma siyasi hamlesi. Kapitalizmin insanların yumuşak karnını iyi bilmesi, insanlığın zaafları üzerinden hareket etmesi başlı başına iyi bir teorik bilginin pratiğe dökülmüş eylemler zinciri. Şaşıracak bir durum yok…

Ekonominin soğukkanlı katili IMF dünya ekonomisinin geleceğine dair tahminlerine başladı. Dünya ekonomisinin durumuna, sosyal krizlerden çıkarımına ve insan tabiatının kırılganlığına bağlı olarak IMF’nin sahneye çıkma zamanı geldi. IMF soruyor: “Kim borç ister?”

Bu Kurumdan merhamet dilenmek, ulusların kaderini ABD ve politikalarına sermaye bırakmak için yeterlidir. Sebep oldukları ekonomik krizler sonrası yaşadığımız ekonomik çöküşte IMF ve Dünya Bankası’nın merhametine mi sığınacağız? Sığınırsak pavyona sermaye olmak için borç kağıdına imza atan zavallı bir kadının ya da adamın durumuna düşmeyecek miyiz? Bağımsız olma umudu olan ulusal hareketimizi, ekonomi politikamızı, iç ekonominin düzelmesi için yapılacak girişimlerimizi, ulusal paramızı, bankacılık sistemimizi, merkez bankamızı, iş imkânı oluşturma, gıda, sağlık ve eğitim politikamızı IMF’ye teslim etmeyecek miyiz?

Diyeceksiniz ki ne yapalım?
– Tüm bu kirli senaryonun para ve egemenlik için yapıldığını algılamak, medyanın bilinçaltı, üstü, yanı saldırılarını insan bilinciyle yenmek zorundayız.
-Dünya’nın sahibi olmaya çalışan psikopat elitlerin elinden özgürlüğümüzü geri almak zorundayız.
– Zihni korkuya esir bırakılan insanların bedenlerinin esaretten kurtulamayacağını bilmek ve ona göre davranmak zorundayız.

  • Kısacası bir devrim yapmak zorundayız

Koronavirüs değil, ABD’yi toplumsal eşitsizlikler vurdu!

Ancak ABD’de toplumsal düzen içinden çürümüştü. Virüs toplumsal eşitsizliğin çürüttüğü bu toplumu vurdu, sermayenin ve Trump’ın hayalleri dâhil her şeyi altüst etti. ABD’de işler yolunda gidiyordu sanki, Trump’ın saldırgan korumacılığı çalışmış, ekonomiyi bir düzlüğe taşımıştı. Büyüme oranları biraz yükselmiş, işsizlik rakamları oldukça düşük seviyelere inmişti. Trump bu verilerle yaklaşan başkanlık seçimlerini kazanacağından emindi, kazanırdı da. Aşağıdaki grafik bu altüst oluşu çok iyi anlatıyor.

Daha birkaç ay önce işsizlik fonuna başvuranların sayısı 300 bin civarındayken, bu sayının bir anda nasıl arttığı grafikte görülüyor. Altı milyondan fazla emekçi işsizlik maaşı için başvurmuş durumda. ABD’den başlayan ve bütün dünyaya yayılan 2008 çöküşüne bağlı olarak işsizlik fonuna başvurunun sadece 600 binlerde kaldığı görülüyor. Hatta şu söyleniyor; 1900’lerin başındaki büyük depresyondan bile daha kötü hale gelmiş işsizlik. 1933’te işsizlik %25 civarına çıkmış, şimdi ise Nisan ayında %35’i bulabileceği söyleniyor.


Şekil: ABD’de işsizlik fonuna başvurularda pandemi ile birlikte roket hızındaki artış görülüyor.

Bu durum ABD’deki nitelikli iş kaybının bir sonucu. Artık çok az kişi güvenceli, hayatı boyunca çalışıp emekli olabileceği bir işte çalışıyor. İşsiz kalanlar sadece ücretlerini yitirmiyorlar, işyeri tarafından sağlanan sağlık sigortalarını da kaybediyorlar.

Eskiden Türkiye küçük Amerika olacak denirdi, şimdi ABD büyük bir Türkiye olmuş gibi!

ABD’li zenginler özel uçak tutarak ve özel doktorlarını yanlarına alarak sığınaklarına çekildi deniyor.

  • Yoksullar ise çalışmak ve belli bir oranda ölmek zorunda.

Ayrıca ABD’de sınıfsal ayrımlar Afrika kökenli Amerikalılarda çok daha belirgin bir uçurum gösteriyor. Yoksulluk, eğitimsizlik, işsizlik, kötü beslenme

Şöyle deniyormuş: “Amerikalı beyazlar soğuk algınlığı kapıyor, siyahlar zatürre”.

Örneğin Michigan nüfusunun %14’ünü oluştururken, koronavirüs nedeniyle hastalananların %35’i, ölenlerin %40’ı Afrika kökenliymiş. Bu çok korkunç ama sadece sınıfsal ayrımın abartılı hale gelmiş halini sunuyor bize. Ve ABD burjuvazisi gelişmeleri bir şekilde Çin’in başına yıkma eğilimiyle çıldırmış gibi davranıyor. Neredeyse Dünya Sağlık Örgütü Başkanı’nı linç ettiler. ABD emperyalizminin kibirli sözcülerinden Senatör Graham, “Bana kalırsa bütün dünya pandemiyle ilgili Çin’e fatura kesmeli” dedikten sonra şunu ekliyor:

  • Çin ile kimin kapışmasını istersiniz? -2020 başkanlık seçimlerini kast ederek- Trump mı, yoksa Joe Biden mı?

Amerikan burjuvazisinin sığınaklarında yaşadığı bu delilik haline çok ilginç bir olay eşlik etti. ABD için gerilimin en yüksek olduğu ve Çin’i kuşatmaya çalıştığı Pasifik’te görevli nükleer yakıtla çalışan USS Theodore Roosevelt uçak gemisinde salgın görülmeye başlandı. Beş bin mürettebatı olan geminin kaptanı Albay Brett Crozier testi pozitif gelenlerin sayısı yüzü bulunca amirlerine bir mektup yazdı. Kısaca; savaş zamanında değiliz, gemiyi bir yere çekelim, karantina koşulları uygulansın, dedi.

Kaptanın ne hainliği ne aptallığı kaldı, nasıl olur da bir nükleer uçak gemisinin kaptanı böyle bir mektup yazardı? Hemen görevden alındı. Kaptan gemiyi tek başına terk ederken mürettebatın onu destekleyen sloganlarını videoya almışlar, milyonlarca kez izlendi kısa sürede.

Eğer izlemediyseniz:

 Amber Smith @AmberSmithUSA

Watch this video of the send off of Captain Crozier, commander of the aircraft carrier USS Roosevelt who was fired yesterday for sounding the alarm to protect his sailors. Tells you everything you need to know about the type of he is.

 

ABD emperyalizminin bu leş yiyici çakal sürüsü için olumlu bir şey yazacağımız bundan birkaç ay önce aklımıza bile gelmezdi. Ama bu da çok önemli, tarihte referansların nasıl aniden değişebileceğini gösteriyor.

Çarlık ordusu ve donanması da Avrupa’nın en gerici gücüydü. Ama 1905 Devrimi’ne katılan Potemkin Zırhlısı bütün emekçilerin kalbindeki yerini koruyor. Ekim Devrimi’ni Kışlık Saray’a top atışıyla başlatan Avrora’yı çok iyi biliyoruz.

ABD’nin dünyanın en büyük silahlanma bütçesiyle beslenen dev ordusunu en kritik anda bütünlük içinde tutamayacağına ilişkin erken bir sinyal bu. Ama iş dönüp dolaşıp ABD işçi sınıfının bağımsız siyasi hattının güçlenmesine geliyor.

Sevgili okurlar, sakın bu dönemde hastalanayım filan demeyin,

  • Fransız Devrimi ve Ekim Devrimi’nden çok daha güçlü etkileri olacak bir döneme giriyoruz.

Tabii ki seyretmeyeceğiz, öznesi olacağız.

“Kanal İstanbul aslında Katar İstanbulmuş”

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, Kanal İstanbul’un çevresindeki arazilerin Şeyha Moza tarafından alındığı iddialarına ilişkin,
Kanal İstanbul aslında Katar İstanbulmuş” îfadelerini kullandı.

CHP’li Öztrak’tan Kanal İstanbul tepkisi! ‘Kanal İstanbul aslında Katar İstanbulmuş’

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, partisinin MYK toplantısı arasında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bugün açıklanan işsizlik rakamlarının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Öztrak, “Resmî işsizlerin sayısı son 16 aydır kesintisiz olarak artıyor. Son 10 aydır da işsizlerin sayısı 4 milyonun üzerine çıktı ve orada kaldı. Gerçek işsizlik ise son bir ayda iş arayanların dışındaki daha geniş tanımlı işsizlik rakamı ise resmî rakamı ikiye katlıyor” diye konuştu.

“İŞSİZLİK RAKAMLARI ÜRKÜTÜCÜ”

Öztrak, “Kimler var bu rakamda? İş aramış ama ümidi yitirmiş, iş aramaktan vazgeçmiş ama kendisine sorulduğunda ‘Çalışırım’ diyenler, mevsimlik çalışanlar var, eksik ve yetersiz istihdam edilen yurttaşlarımız var. Tüm bunların hepsini topladığımızda gerçek işsiz sayısı son bir yılda eylül ayı itibariyle 7 milyon 983 bin kişiye ulaşmıştır. Gerçek işsiz sayımız böyle bakıldığında dünyadaki 95 ülkenin nüfusundan daha fazla. Son 14 aydır ülkemizde gerçek işsizlerin sayısı 8 milyon kişinin etrafında dalgalanıp duruyor.  Son üç aydır da gerçek işsizlik oranı %22’nin üzerinde seyrediyor. Bunlar son derece ürkütücü vahim rakamlar. Yine işsizlikte ilan edilen rakamlarla gerçek rakamlar arasındaki makasın çok açık olduğuna dair ciddi emareler var” ifadesini kullandı.

Öztrak, “Fiyat toplama gününde fiyat toplanan müesseselere telefon ederek etiketlere müdahale eden, enflasyon rakamlarını makyajlayan, büyüme rakamlarına taklalar attıran iktidarın işsizlik rakamlarının üzerinde de ciddi karartmalar uygulamalar uyguladığına dair birtakım emareler var” görüşünü savundu.

Öztrak, “Nedir bu? Geçtiğimiz yılın eylül ayında çalışma çağındaki nüfus 792 bin kişi artmış. Bu 792 bin kişinin 592 bini iş aramaya başlamış. Bu eylül ayında son bir yılda çalışma çağındaki kişilerin sayısındaki artış, geçtiğimiz yıl 792 bin olan 887 bin olmuş. Buna karşılık çalışma çağına gelen bu insanların sadece 192 bini iş aramaya başlamış. Yani geçen yıl 592 bin kişi iş ararken bu yıl sadece 192 bin kişi iş aramış. Sanırım Saray’ın damadının kayınpederinin canı sıkılmasın diye insanlar iş aramaktan vazgeçmiş” düşüncelerini dile getirdi.

Öztrak, “Geçen seneki iş gücüne katılım rakamlarına bakıyoruz. Eğer bu rakamları esas alsaydık, işsiz sayımız 286 bin kişi daha yüksek olacaktı.  Bu durumda işsizlik oranı da %14,6’ya çıkacaktı. Daha bu yılın başında Saray ve Saray’ın damadı, yanlarında da iş aleminin başkanları çıktılar dediler ki, ‘2,5 milyon kişiye iş vereceğiz’ dediler” diye konuştu.

“HİÇBİR KRİZDE BÖYLE BİR MANZARA İLE KARŞILAŞMADIK”

“İşsizler ordusuna katılan her 100 vatandaşımızın 76’sı son bir yılda işini kaybedenlerden oluşuyor” diyen Öztrak,  “Dünyanın hangi yerinde 2,5 milyon kişiye istihdam sağlayacağım diye vaat verip 623 kişi işsiz bırakan bir iktidar o koltukta oturamaz. Tarımda son 20 aydır, inşaat sektöründe ise son 18 aydır çalışanlar işini kaybetmiş. Gençlerimize umut ve iş veremiyoruz. Gençlerin işsizlik oranı son 4 aydır hep %20’nin üzerinde. 20-29 yaş arasındaki gençlerimizden ne okulda ne işte olanların sayısı ise son bir yılda 308 bin kişi arttı. Biz bu ülkenin umudu gençlerimiz diyoruz ama onlara iş veremiyoruz. Üniversiteli işsizlerimizin sayısı 1 milyonu aştı. Her 100 işsiz yurttaşımızdan 27’si üniversite mezunu. Son derece derin ve yapışkan bir işsizlik sorunu ile karşı karşıyayız. Daha önce hiçbir krizde böyle bir manzara ile karşı karşıya kalmamıştık. Nitekim bir yıl ve daha uzun süredir işsiz olan yurttaşlarımızın sayısı da 1 milyon 156 bin kişi” ifadesini kullandı.

Öztrak açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“İnsanlarımızın aileleri ile birlikte yaşamlarına kıymalarının ardından da bu gerçekler var. Ekonomik kriz artık büyük şirketlerimizi de sallamaya başladı. Türkiye’nin önemli firmaları üretimi durduruyor.

“ZİRAAT BANKASI KALKMIŞ SİMİTÇİLİĞE SOYUNUYOR”

Çiftçiye 10 bin liralık kredi vermek için bir ev, iki memur kefil teminat isteyen Ziraat Bankası kalkmış simitçiliğe soyunuyor. Hükûmete yakın olduğu söylenen ve sektörün en büyük simitçisi olduğu söylenen firma için milyonlarca dolarlık kurtarma operasyonu yapılıyor. Bu operasyonu yapabilmek için Ziraat Bankası ne aldı? Hükûmetin gündeminde çiftçi, işçi, esnaf yok.

ERDOĞAN’IN İNCİRLİK AÇIKLAMASINA YANIT

Dış politikayı bir süredir iç politikanın malzemesi haline getirildi. Bunlar öyle bağırarak, çağırarak işler değildir. Yapılacaksa karar verilir yapılır. Ama başı sonu, neticesi bunların hepsi bir devlet adamı ciddiyetiyle değerlendirilir bu kararlar öyle alınır.  ‘Şahsım söyle düşünüyor, böyle düşünüyor’ diyerek alınacak kararlar değildir.

“KANAL İSTANBUL ASLINDA KATAR İSTANBULMUŞ”

2011 yılından bu yana Kanal İstanbul diyorlardı. Kanal İstanbul aslında Katar İstanbul imiş. Tank Palet Fabrikası’nı Katar’a peş keş çektiniz ama ne aldınız? Bu ülkenin taşıyla bu ülkenin kuşunu daha ne kadar Katar’a vurduracaksınız? Bu ülkenin gündemi olan işsizlik bu şekilde aşılamaz. Saray artık ülkenin gerçek gündemine odaklanmalıdır.

  • “Biz Mehmetçiğimizin kanının Libya çöllerinde dökülmesine karşıyız”

Libya’ya asker gönderme kararını Katar’a asker gönderme kararını nasıl karşıladıysak öyle karşılarız. Biz Mehmetçiğimizin başka ülkelerde görevlendirilmesine karşıyız. Biz Mehmetçiğimizin kanının Libya çöllerinde dökülmesine karşıyız.”

Kaynak: www.abcgazetesi.com, 16.12.19

İŞSİZLİK

İŞSİZLİK

Erinç YELDAN
Cumhuriyet, 20.11.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) her ayın 15’inde Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıklamakta olduğu “Hanehalkı İşgücuü Araştırması” sonuçları üzerine “İşsizlik ve İstihdam Raporu”nu kamuoyu ile paylaşmakta. Türkiye’de sürekli olarak yayımlanmakta olan ve kanımca en kapsamlı ve güncel veriler ile donatılmış söz konusu raporun 15 Kasım tarihli sayısı Türkiye ekonomisinin en derin sorununu açıklıkla ele almakta. Satırbaşlarıyla özetlemek gerekirse;

  • Krizin 1. yılı geride kalırken işsizlik artmaya devam ediyor, istihdamdaki azalış sürüyor. Ağustos 2018’de 3 milyon 666 bin olan mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsiz sayısı, Ağustos 2019’da 976 bin artarak 4 milyon 642 bine yükseldi.
  • Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 2.9 puan artarak %11.3’ten % 14.2’ye yükseldi.
  • İşsizlikte en yoğun artış ise genç ve kadın işsizliğinde gerçekleşti. Genç kadın işsizliği Ağustos 2018’de %26.4 iken 8.2 puan artarak % 34.6 oldu.
  • Türkiye işgücü piyasalarındaki tıkanma yalnızca işsizlik oranları ile sınırlı değil. İstihdamda da büyük bir daralma yaşanmakta. Ağustos 2018’de 28 milyon 830 bin olan mevsim etkisinden arındırılmış istihdam, 762 bin kişi azalarak Ağustos 2019’da 28 milyon 68 bine geriledi. Aktif sigortalı olarak çalışanların sayısı son bir yılda 413 bin kişi azaldı.

2018 Ağustosu’ndan, 2019’a…

DİSK-AR raporunun işsizlik türlerinin özetlendiği grafiği ise bir eylem afişi niteliğinde. Türkiye ekonomisinde derinleşmekte olan reel üretim ve sistemsel krizin emekçileri ilgilendiren en temel boyutu olan istihdam tahribatı ve işsizlik sorununu aşağıda paylaşıyorum.

Şekilde, elimizdeki son veri olan Ağustos 2019 (temmuz-ağustos-eylül ayları ortalaması) ile 2018’in aynı döneminin karşılaştırılması var. DİSK-AR çalışanları tarafından TÜİK’in resmi verilerinden derlenen şekil, ekonomide giderek derinleşmekte olan işsizlik sorununu tüm çıplaklığıyla özetlemekte. İsşizlik sorununun artık yapısal ve sistematik bir boyutta olduğunun en çarpıcı göstergesi, “ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı”. Bu rakam %34 ile OECD ülkeleri arasında en yüksek orana ulaşmış konumda. Atıl olarak sistemin dışına itilmiş gençlerin, tüm genç nüfusun üçte birine ulaştığını belgeleyen bu rakam, Türkiye’nin gelecek potansiyeline ilişkin kaygılarımızı derinleştiriyor.

Kaynak: DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdam Raporu, Kasım 2019.

Türkiye’de “toparlanma / dengelenme” gibi söz oyunlarıyla geçiştirilmeye çalışılan ekonomik ve sosyal krizin en somut göstergesi işsizlik ve “insan onuruna yakışan işin tahribatı” olarak gözleniyor. İşsizlik sorunun yapısal nitelikli boyutları ise finans burjuvazisinin spekülatif dünyasının çıkarlarına indirgenen ve “önce enflasyonu düşürelim gerisi hallolur” mantığına dayandırılan kemer sıkma politikalarıyla çözülemeyecek ölçüde derin ve ciddi.
===================
Dostlar,

Bu gün gazetelerde BASİSEN‘in tam sayfa ilanları vardı. Banka – Finans ve Sigorta İşçileri Sendikası, deyim yerinde ise “feryat” ediyor, işten çıkarmalara isyanını haykırıyordu. Bu sektörün patronlarının, “değişen müşteri davranışı ve teknolojik gelişmeler” i gerekçe göstererek işten çıkarmaları yaygınlaştırmışlardı..

Sendika, patronları banka emekçilerinin ekmeğiyle oynamamaya çağırıyor, “fesihin son çare olması” ilkesini anımsatıyor. Bu yakıcı olay bize, 1760 Sanayi Devrimi ile üretimin makineleşmesiyle işsiz kalan emekçilerin “makine kırma eylemleri” ini anımsattı..

AKP iktidarının başı, nüfusun artmasını, her ailenin 3,4, 5.. çocuk yapmasını istiyor. Öte yandan, Türkiye nüfusu geçen yıl (2018’de) %1,47 hızla büyüdü ve net olarak 1,2 milyon kişi daha arttı. Nüfus artış hızının Dünya ortalaması ise %1,1 (UNFPA, 2018). Bankacılık – finans sektöründe işverenlerin emekçileri işten çıkarma gerekçesi “değişen müşteri davranışı ve teknolojik gelişmeler” olup, yakıcı da olsa, acı da gelse bir gerçektir.

Öte yandan robotlar giderek üretimde yaygın yer almaktalar. Yapay zeka yüklenen son kuşak robotlar, yazında (literatürde) MER kısaltmasıyla tanımlanmaktadır : Men Equivalent Robot.. / İnsan Eşdeğeri Robot! Bu teknolojik sıçramalara koşut olarak MER‘ler, önümüzdeki birkaç on yıla kalmadan, 800 milyon dolayında insanı işsiz bırakacaktır. Şimdiden, simgesel birkaç canlı işçi ve gerçek mühendis dışında üretimin tümüyle robotlara dayandığı dev fabrikalar vardır. Mercedes, BMW fabrikaları tipik örneklerdendir.

Hele fabrikalardaki bu yapay zekalı akıllı robotlar hatta insansı Androidler ve öbür üretim gereçleri birbiriyle internet üzerinden iletişim kurabilir aşamaya ulaştıklarında, IOT devrimi ile (nesnelerin interneti) kol gücüne gereksinim iyice azalacaktır.

Türkiye’de AKP iktidarı ve bu iktidarın başı muktedir, andığımız güncel çarpıcı gelişmelerden tümüyle habersiz midir? Neden hala nüfusun hızla artmasını akıl almaz biçimde teşvik etmektedirler? AKP = Erdoğan neden “..3, 4 hatta 5 çocuk, Allah ne verdiyse yapın..” diyebilmektedir? 2018’de nüfus artış hızımız %1,47 ile dünya ortalaması %1,1’in (UNFPA 2018) neredeyse 1,5 katıdır ve net olarak 1,2 milyon artmıştır. Aynı sürede 1 milyona yakın insan işsiz kalmıştır (istihdam yitimi). Artık AKP’nin de yadsıyamadığı biçimde işsizlik %14 gibi korkunç bir orana varmıştır. 7 milyonu aşkın insan işsizdir! Bu tablo hiçbir zırva ile tevil edilemez.

Aşırı hızlı, gereksiz ve akıl dışı nüfus artışı frenlenmek zorundadır. HER AİLEYE BİR ÇOCUK SEFERBERLİĞİ başlatılmalıdır hemen.. Sayıları 200’ü aşan her ile 1 “üniversite” (!?) poitikası çirkin bir popülizm örneği idi ve ülkemize anlamlı hiçbir katkısı olmamıştır. Oysa maliyet korkunç büyüktür. Yükseköğrenimde 8 milyona yakın genç vardır ve 18. yılında tek başına iktidarda olan partini başı, üniversite bitiren herkes iş güvencesi olmadığını / olamayacağını belirtebilmektedir.

Türkiye İHO – İHL – İlahiyat Ön lisans / Lisans kuşatması ile eğitimde – yaşamda dincileştirmeye son vermek zorundadır. Gençler, iş sahibi olabilecek biçimde günümüzün ağır rekabetçi küresel koşulları gözetilerek eğitilmelidir. Geçerli meslekler edinmeli, yetkin bilgi – beceri kazanmalı, temel yabancı dilleri öğrenmelidirler.

Türkiye neden bu denli kötü yönetilmektedir?

Bunca ağır tabloya sürükleniş “rastlantı” olabilir mi?

Yöneticiler bu denli aymaz (gafil) – sapkın (dalalet içinde) hatta hıyanet içinde olabilir mi? Böylesi bir kritik sorunun akla gelmesi bile başlı başına ürkünç (vahim) bir durumdur.

Böylesine katlanılmaz ve artık sürdürülemez politikalarda ısrar edilirse, Türkiye’yi içinden çıkılmaz çok daha ağır sorunlar, bunalımlar (katastrofi) beklemektedir. Siyasal tarihte benzer örnekler yok değildir. Böylesi bir tabloda AKP’nin molekülleri bile kalmaz. Örn. 2001 bunalımı sonrası siyasal yaşamdan silinen partiler gibi.. AKP yönetimini bir kez daha sağduyuya, bilimsel akılcılığa çağırıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Kasım 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

Ulusal ekonominin temel ekonomik göstergeleri

Ulusal ekonominin temel ekonomik göstergeleri

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 20.02.2019

Piyasa yorumcuları “fundamentaller” diye adlandırmakta… Biz doğrudan doğruya adını koyacağız: Ulusal ekonominin temel göstergeleri nasıl şekillenmekte?
Geçen hafta içinde bu doğrultuda üç önemli veriyi tartıştık. Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz ortamının en güncel göstergelerini oluşturan bu verileri sırasıyla, kısaca, değerli okuyucularımla paylaşmak arzusundayım.

1- Sanayi üretimi (takvim etkisinden arındırıldığında) 2018’in son çeyreğinde %5.2, yıllık bazda ise %9.8 gerileme gösterdi. Sanayi sektörünün alt dallarına baktığımızda, dayanıklı tüketim malları sektöründeki gerilemenin yalnızca %0.1 olmasına karşılık; ara malı sanayisinde %8, yatırım malları sanayi alt sektörlerinde ise %5.1’lik bir daralma gözlüyoruz. Dolayısıyla, sanayinin temel yatırım faaliyetlerini oluşturan aramalı ve yatırım malları alt sektörlerindeki gerileme, ekonominin potansiyel büyüme sınırlarında topyekûn, ciddi kayıplar oluştuğunu vurgulamakta.

  • Sanayideki gerileme aslında son bir iki yılın sorunu değil, 1980’lerden bu yana uygulanmakta olan kuralsızlaştırılmış piyasanın güdümündeki neoliberal politikaların doğrudan bir sonucu.

Bu yorumu aşağıda TÜİK verilerinden derlediğimiz şekilden gözlemekteyiz. Şekil uzun dönemde sanayinin milli gelir içindeki payının nasıl da gerile(til)miş olduğunu net bir biçimde dile getiriyor.

[Haber görseli]

Kaynak: TÜİK, Ulusal Hesaplar.

2- İşsizlik
Türkiye’nin en ciddi sorunu olarak ciddiyetini koruyor. TÜİK tahminlerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 706 bin kişi artarak 3 milyon 981 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2 puanlık artış ile %12.3 düzeyinde gerçekleşti. DİSK Araştırma Merkezi, ağustos ayından bu yana istihdamdaki kayıpların 1 milyon kişiye ulaştığını paylaşmaktaydı.

3- Ekonominin dış dengesi bozulmasını sürdürürken finansman kalitesi de giderek daha sağlıksız bir yapıya bürünmekte. Cari işlemler açığı 2018 yılı toplamında 27.6 milyar $ olarak gerçekleşti. Söz konusu açığı finanse edebilmek için 21.2’si kaynağı belirsiz kayıt dışı sermaye girişlerinden, 10.4 milyar doları ise rezervlerden olmak üzere toplam 31.5 milyar $ kullanıldı. Aradaki 4 milyar dolara ulaşan fazla ise yurt dışı sermaye çıkışını karşılamış oldu.
Aşağıdaki şekilden de görüleceği üzere cari işlemler açığı 2015’ten bu yana giderek artan biçimde kayıtsız sermaye girişlerinden (net hata ve noksan) ve uluslararası rezervlerden karşılanmaktaydı. 2018 bu sağlıksız politika tercihinin dibe vurduğu yıl oldu.

[Haber görseli]

Kaynak: TC Merkez Bankası.

Son söz olarak vurgulayalım:

Türkiye ekonomisinde derinleşmekte olan dengesizlenme süreci hayali düşmanların değil, Türkiye’de neredeyse otuz yıldır sürdürülen neoliberal politika demetinin eseridir.

Bu politikaların günümüzdeki sorumluluğu ise, bunların mevcut yürütücüsü konumunda olan AKP ekonomi idaresindedir.