Etiket arşivi: özgürlük

Halil Çivi şiiri : AKILLA SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı
Halk Şairi

 

 

HERKESE GÜNAYDIN

Kin, nefret aklı çürütür,
Zulüm vicdanı kurutur,
Cebirden, şiddetten kaçın,
Ruhunu SEVGİ ARITIR
***

AKILLA SÖYLEŞİ

Dedim geçim nedir, dedi ki aştır,
Dedim yetecek mi, dedi ki umut.
Dedim kazanç çarkı, dedi ki iştir,
Dedim dönecek mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim hukuk nedir, dedi ki haktır,
Dedim başka çare, dedi ki yoktur,
Dedim haksızlıklar, dedi ki çoktur,
Dedim düzelir mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim adalet ne, dedi devlettir,
Dedim kimler için, dedi millettir,
Dedim yokluğu ne, dedi zillettir,
Dedim çoğalır mı, dedi ki umut.
Xxx
Dedim demokrasi, dedi barıştır,
Dedim çaban var mı, dedi yarıştır,
Dedim hedefin ne, dedi varıştır,
Dedim varılır mı, dedi ki umut.
Xxx
Dedim özgürlük ne, dedi nefestir,
Dedim gidişat ne, dedi tek sestir,
Dedim karşı fikir, dedi abestir,
Dedim değişir mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim ekonomi, dedi paradır,
Dedim işsizlik ne, dedi yaradır,
Dedim iş aramak, dedi çaredir,
Dedim bulur musun, dedi ki umut.
Xxx
Dedim tarım nedir, dedi ki iştir,
Dedim yetiyor mu, dedi ki düştür,
Dedim araziler, dedi ki boştur,
Dedim ekilir mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim siyaset ne, dedi seçimdir,
Dedim ya vekillik, dedi geçimdir,
Dedim yanlış seçim, dedi suçumdur,
Dedim düzelir mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim cehalet ne, dedi utançtır,
Dedim kurtulması, dedi kazançtır,
Dedim yararı ne, dedi gönençtir,
Dedim bitecek mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim başarı ne, dedi çalışmak,
Dedim çaresi ne, dedi alışmak,
Dedim meyvesi ne, dedi gelişmek,
Dedim gelişir mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim eğitim ne, dedi meslektir,
Dedim okulsuzluk, dedi köstektir,
Dedim çağdaşlaşma, dedi dilektir,
Dedim gelecek mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim inanç nedir, dedi ahlaktır,
Dedim özgür vicdan, dedi ki haktır,
Dedim ahlaksızlık, dedi ki çoktur,
Dedim azalır mı, dedi ki umut.
Xxx
Dedim akıl, bilim; dedi kuvvettir,
Dedim teknoloji, dedi nimettir,
Dedim kazancı ne, dedi servettir,
Dedim artacak mı, dedi ki umut.
Xxx
Dedim bayrak nedir, dedi ki şandır,
Dedim vatan nedir, dedi ki candır,
Dedim bunlar yoksa, dedi tufandır,
Dedim ebedi mi, dedi ki umut.
Xxx
Dedim Atatürk kim, dedi atamdır,
Dedim laik kalmak, dedi çabamdır,
Dedim Cumhuriyet, dedi erdemdir,
Dedim hep yaşar mı, dedi ki umut.
Xxx
Dedim Halil Çivi, dedi vicdandır,
Dedim vicdansızlar, dedi şeytandır,
Dedim saygı, sevgi; dedi dermandır,
Dedim çoğalır mı, dedi ki umut…

Prof. Dr. Halil Çivi
31 Ocak 2023, Çiğli / İZMİR

Not.1- Rahmetli annem Zöhre Çivi, (1899-1972), “Unum tükensin, fakat umudum tükenmesin” derdi. Zaten yaşama isteği de umut etmek ve hayal kurmaktan ibaret değil midir?

Not.2- Daha önce de yazmıştım. ” Dedim-dedi ” nazım biçimi halk edebiyatında çok sevilen ve aranan bir halk şiiri bir formudur. Umarım beğenirsiniz.

Ataol Behramoğlu’ndan YÜZÜNCÜ YIL MARŞI

HürriyetAtaol Behramoğlu’ndan

 


YÜZÜNCÜ YIL MARŞI

Göklere yükselince bağımsızlık bayrağı,
Doluyor içimize bir yaşama sevinci;
Sevgili Cumhuriyet, Ata’nın armağanı,
Canımız pahasına koruyacağız seni.

YÜZ YIL DEĞİL YÜZLERCE, BİNLERCE YIL SONRA DA
SEN HEP YAŞAYACAKSIN ÖZGÜRLÜK VAR OLDUKÇA

Geceler boyu süren bir uzun karanlıktan
Başardık çıkarmayı aydınlık bir şafağı;
Halkın ekmeği gibi kutlu ve kutsal olan
Bu aydınlık sabahın Cumhuriyettir adı.

YÜZ YIL DEĞİL YÜZLERCE BİNLERCE YIL SONRA DA
SEN HEP YAŞAYACAKSIN ÖZGÜRLÜK VAR OLDUKÇA

Cumhuriyet herkesin kardeşliği demektir,
Silinsin yüreklerden kin, kuşku ve düşmanlık;
Kendi yazgımız şimdi kendi elimizdedir,
Yeryüzü bütünüyle vatanımızdır artık.

YÜZ YIL DEĞİL YÜZLERCE BİNLERCE YIL SONRA DA
SEN HEP YAŞAYACAKSIN ÖZGÜRLÜK VAR OLDUKÇA 

Bilinç ve sevgi olsun hedefi insanlığın,
Parlasın özgürlüğün ışığı alnımızda;
Doğum sancılarında her yeni çağdaşlığın,
Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın kuşaklarca. 

YÜZ YIL DEĞİL YÜZLERCE BİNLERCE YIL SONRA DA
SEN HEP YAŞAYACAKSIN ÖZGÜRLÜK VAR OLDUKÇA 

Ataol Behramoğlu
Ekim 2021


***
Besteyi izlemek için lütfen tıklayınız..

Sevgili dostumuz, üstadımız, yurtsever aydın ve sanatçımız Sayın Prof.Dr.Ataol BEHRAMOĞLU‘nu gönülden kutluyor, bize de özel olarak yolladığı için şükranlarımızı sunuyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 03 Şubat 2023, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Mülkiye’li​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

Öncelik özgürlük değil, iktidar

Kuşkusuz, anayasaların önceliği özgürlük: İktidarı, bunu güvenceleyecek biçimde düzenlemek kaydı ile; yasama, yürütme ve yargı olarak erkler ayrılığı kuramına uygun olarak.

Bu genel yaklaşım, bizde de geçerli. 2017 Anayasa kurgusu ve uygulaması ise, erkleri fiilen bir kişide topladığı için, özgürlükleri de askıya aldı.

Bu nedenle, eğer Anayasa’nın emredici hükümleri uygulansa idi, S. Demirtaş’tan O. Kavala’ya, C. Atalay’dan M. Yapıcı’ya, binlerce kişi özgürlüklerinden alıkonulmayacaktı. Görünüşte yargı eliyle olmakla birlikte, sav+savunma+hüküm üçlüsünde belirleyici olan tek kişi yönetimi: Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY). (Barış akademisyenleri (BAK) dosyaları da Saray güdümünde).

Kısacası, hak ve özgürlük ihlallerinin kaynağı, özgürlüklere değil, iktidara ilişkin hükümlerdir.

Bu nedenle, Anayasa önceliği, özgürlük değil iktidar olmalı.

Yasama+yürütme+yargı, parlamenter rejim ekseninde Anayasa yoluyla yapılandırılacak. 2023 seçimlerinde TBMM’de ortaya çıkacak çoğunluk ve seçilecek CB’ye göre, demokratik rejime geçilecek veya geçilmeyecek.

Eğer şu anda görevde olan CB (Yürütme)[1] ve onu destekleyen AKP-MHP (yasama), yeniden çoğunluk sağlar ise, PBDBY sürecek ve tek kişi yönetimi temellenecek; ümmetçi-biatçı insan yaratmaya elverişli toplum inşasına ivme kazandırılacak.

Buna karşılık, demokratik parlamenter rejimi (DPR) savunan Millet İttifakı (CHP/İYİ P./DP/SP/ Deva P./Gelecek P.) ve Emek-Özgürlük İttifakı (HDP/TİP vd) çoğunluğu sağlarsa, Anayasa değişikliği yolu da açılacak.

Parlamenter rejime geçiş için iki koşul: Sayı ve irade.

Konu, kurumsal anayasa hukuku: yasama+yürütme+yargı.

Seçim sonuçlarına göre, DPR yanlıları için beş olasılık var: üç uzlaşma ve iki çatışma.

UZLAŞMA…

400 vekil+CB: TBMM, birkaç ayda doğrudan Anayasa değişikliği yapabilir.

360 ve üstü+CB: Anayasa değişikliği ve halkoylaması, bir yıl gibi makul sürede yapılabilir. Fakat parlamenter rejim yanlılarının 360 gibi nitelikli çoğunluğa ulaşması, aynı eğilimde olan AKP-MHP vekillerinin de Anayasa’ya desteği ile sayı 400’e ulaşabilir.

301 ve üstü + CB: Yasama faaliyeti için yeterli olan salt çoğunluk, Anayasa değişikliği yolunu kapatmaz. Müzakere ve uzlaşma süreci, Anayasa değişikliği için 360’ı elde etme olasılığını gündeme getirebilir.

ÇATIŞMA KAÇINILMAZ

Son iki olasılık, cohabitation: TBMM çoğunluğu ve CB ayrışması.

Yarı-başkanlıkta Fransa’da cohabitation (birlikte oturma), yasama ve yürütme arasında frenleyici ve çatışmacı yönleriyle iki kez zar zor uygulandı.

İlk olasılık, TBMM’de DPR çoğunluğuna karşın, CB’yi Cumhur İttifakı’nın kazanması.

İkinci olasılık, CB’yi DPR yanlıları kazandığı halde, TBMM’de Cumhur İttifakı’nın çoğunlukta olması.

Her iki sonuç, yasama ve yürütme arasında fren ve dengeden çok çatışma olasılığını öne çıkarır.

Bu, Türkiye’yi Fransa’dan ayıran iki nedenle açıklanabilir:

Fransa’da yasama ve yürütme (hükümet) arasında sınırlı da olsa denge ve denetim düzenekleri işletiliyor. Hükümeti lağveden AKP ise, parti başkanlığı yoluyla yasamayı yürütme güdümüne soktu.

Fransa’da her iki taraf, yarı-başkanlık rejiminden yana. Türkiye’de ise, monokrasi ve demokrasi ayrışması, haliyle çatışmaları da körükleyecek.

HALKOYLAMASI GEREKLİ Mİ?

Hedef belli                   :

  • Yasama/yürütme/yargı üçlüsünü erkler ayrılığı ilkesi gereklerince yeniden yapılandırmak.

Parlamenter rejime dönüş için yapılacak bir Anayasa değişikliği TBMM’de 400 oy ile kabul edilirse, halkoylaması gerekli değil. Bu nedenle, neyin hedeflendiği çok iyi anlatılmalı. Özgürlüklerin güvencesi olması gerekirken, tehdit aracına dönüşen iktidar ile işe başlamak, sayı ve irade örtüşmesinin de bir gereği.

[1] 360 vekilin erken seçim kararı alması kaydı ile 3’üncü kez aday olabilir:
Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” (2007’den bu yana hiç kesintiye uğramadan yürürlükte olan bu hükme 2017’de dokunulmadığı için bağlayıcılık etkisi sürekli oldu).

“KADER”, HEP İSLAM ÜLKELERİNİ Mİ HER TÜRDEN “KAZA”(?!)LARLA DAHA YÜKSEK ORANLARDA CEZALANDIRIYOR?

ADD Önceki Genel Başkanlarından Sn. Prof. Dr. Özer Ozankaya, 24 Temmuz 2012 günü ADD Sarıyer Şubesinde Lozan'ın 89. yılı için bir konferans verdi. Bu konferanstan bize ulaşan özeti sizlerle paylaşıyoruz..


Prof. Dr. Özer OZANKAYA
ADD Kurucu Üyesi, 4. Gnl. Bşk.
of.ozankaya@isnet.net.tr

 

“KADER”, HEP İSLAM ÜLKELERİNİ Mİ HER TÜRDEN “KAZA”(?!)LARLA DAHA YÜKSEK ORANLARDA CEZALANDIRIYOR?

  • ÖYLE İSE BU ÜLKELERDEKİ HUKUK DEVLETİNDEN YOKSUN BASKICI YÖNETİMLER,
    KİTLESEL EĞİTİMSİZLİK, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK … DA KADER MİDİR? …
  • YOKSA BUNLAR O DOĞAL YIKIMLARIN SIKLIK VE AĞIRLIĞININ ASIL NEDENİ MİDİR?

Müslüman olmayan, ama ileri bilim ve teknoloji sahibi olan toplumlarda ölümcül grizu patlamaları hemen hiç olmazken, Türkiye’de sık olmasını “kader”e bağlayan siyasetçiler, gerçekte sorumluluktan kaçmakta, açıkça din sömürüsü, İslam’a da büyük saygısızlık yapmaktadırlar.

Bunlara sorulmaz mı:

  • “Müslüman halkların bilim, teknik, özgürlük düzeni, hukuk devleti açılarından da
    dünyada en geri düzeyde olmaları yine “kader” midir?”

Grizu patlamaları, “kader”dir de, bilimsel, teknolojik, ekonomik, demokratik gerilikler niye “kader”le açıklanmıyor?

Neden müslüman olmayan Japonya, yılın on iki ayı depremle sallanıyorken dünyada depremden ölümlerin en az olduğu ülkedir de, müslüman toplumlarda depremlerin ölümcüllüğü Japonya’dakinin kat kat üzerindedir?

Aradaki bu farkın gerçek nedeni şudur:

  • Bilimsel düşünce, özgürlük, hukuka bağlı yönetim, teknolojik ilerilik … bu “kaderci” siyasetçilerin halkları için istedikleri değerler değildir!
  • Tam tersine, bu “din sömürücüsü, kaderci siyasetçiler” halk kitlelerini bilimden, teknolojiden, hukukun üstünlüğü düzeninden yoksun … bırakmak için her baskıcılığa başvurmaktadırlar.

Bu yüzden de islam dünyası ülkelerinde yalnız deprem, sel, yangın … ölümleri değil, örneğin trafik ölümleri de, bilimsel düşüncenin ve insan haklarına saygılı özgürlük yönetiminin egemen olduğu ülkelerdekine oranla çok daha yüksektir.

Ama hukuk devleti, demokrasi, bilimsel eğitim, kadınların eşit toplumsal konumu, bağımsız yargı…nın varlığı ya da yokluğu “kader”le açıklanmıyor; çünkü bunlar “kaderci” siyasetçilerin karşı olduğu değerlerdir.

Bu temel önemdeki gerçek, Türk kamuoyunun bilgisine etkin biçimde kazandırılmalı, hukuka ve de bilime saygısız siyasal yönetimlerin “kader” söylemiyle İslam dinine de saygısızlık yaptığı ve büyük zarar verdiği siyasetten eğitime, düşünsel ve sanatsal alanlara … değin her kamuoyu çevriminde vurgulanmalıdır.

Yaşam ve ölüm

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
08 Ağustos 2022, Cumhuriyet

Antik Yunan filozofu Epikuros, yaşam varken ölümün var olmadığını, ölüm varken yaşamın var olmadığını, dolayısıyla insanın kendi ölümünü hiçbir zaman deneyim etmediğini, bu nedenle ölümle ilgili olarak korkmanın, huzursuz olmanın ve acı çekmenin gereksiz olduğunu savunmuştu.

Epikuros’un bu görüşü, bazı kişilerin kendi ölümleriyle ilgili olarak bazı korkularını, huzursuzluklarını ve acılarını belli bir ölçüde bertaraf etmesini sağlayabilse de, kişinin kendi ölümünün ve yok olmasının doğuracağı varoluşsal korkuları, endişeleri, huzursuzlukları ve acıları kökten ortadan kaldırmayacağı gibi, başkalarının ölümü sonucunda gelişen acıları da ortadan kaldırmaz.
***
Yaşamın geçici olması, doğum gibi ölümün de var olması, yaşamın sorgulanmasına yol açan temel unsurlardan birisidir.

İnsan neden doğar, neden ölür?

Buna dair birçok bilimsel açıklama elbette ortaya konabilir. Ancak sorgulayan insan aynı zamanda, insanın doğumuna ve ölümüne dair biyolojik, anatomik ve tıbbi açıklamaların ötesine de geçmek ister. Yaşamı ve ölümü anlamlandırmak isteyen kişi, yaşama ve ölüme dair bir amaç bulmaya çalışır.

Bazıları buna dair dinsel, bazıları felsefi, bazıları hem dinsel hem felsefi açıklamalar getirir. Dinsel açıklamalar birçok insan için rahatlatıcı olsa da, sorgulayıcı ve kuşkucu bir akıl için dinsel söylemler ikna edici değildir.

Erdem, adalet, özgürlük, yaratıcılık gibi amaçlar, felsefi açıklamalara yönelen birçok insan için yaşamı anlamlı kılar. Ancak yaşamın geçici olmasıyla ilgili sorun en derinde yine çözümsüz kalır.

Tek tek insanların yaşamlarının geçici olması düşüncesinden, insanlığın kalıcı olduğu düşüncesine geçerek, bu sorunun çözümsüzlüğünün yarattığı korku, endişe, huzursuzluk ve acı belki belli bir ölçüde aşılabilir.
***
İnsanın sevdiklerinin ölmesi, örneğin bir insanın annesini, babasını, çocuğunu, eşini, sevgilisini, dostunu kaybetmesi durumu karşısında ise bütün dinsel ve felsefi açıklamalar, evrenin uzak bir köşesindeki bir toz bulutuna dönüşür.

Böyle bir ölüm karşısında çekilen acı, insanı, ölüm gibi yaşamın da saçma olduğu düşüncesine sevk eder. Böyle anlarda insan, yaşamın ya hiç var olmamasını ya da sonsuza dek var olmasını ister. Böyle anlarda insan, geçici yaşamı kabullenemez. İnsanın sevdiği birisi ölünce, insan onunla birlikte ölmek ister, insan yaşama istencini kaybeder.

Sevmek ve sevilmek karşısında tüm sözler ve düşünceler anlamını yitirir, yetersiz kalır. Çünkü sevmek ve sevilmek bir bütündür. Sevenler yok olduğunda, evren, dünya ve yaşam insanın başına yıkılır.
***
Yaşam ölüm ile sonlandığı için trajiktir. Hatta ölüm, yaşayan bir şeydir. Çünkü ölüm, başkalarının ölümü üzerinden, insanın peşini, yaşarken hiç bırakmaz. İnsan yaşarken, kendisinin de başkalarının da öleceğinin bilincinde olarak yaşar. İnsan, bir yandan sevdiklerinin ölümü nedeniyle acı çeker, bir yandan da kendi ölümü konusunda varoluşsal endişeler taşır.

Buna rağmen çoğu insan umut etmeye devam eder. Umut, yaşama içgüdüsünün tetiklediği bir duygudur. Sevenlerin ve sevilenlerin ölümü nedeniyle insan belli bir süre yaşama istencini yitirse de, yaşamak istenci genellikle ölmek istencini eninde (AS: Önünde) sonunda aşar. Zaman, genellikle yaşamak istencinin lehine işler.

Umut etmek, ümitli olmak, umut edilen şeyin gerçekleşeceği anlamına gelmez. Umut zihinsel bir tasarımdır. Umut özneldir. Umut nesnel olgularda karşılığı olan bir şey değildir. Umut bir duygudur. Umut, olanla değil, olmasını istediğimizle ilgilidir.

Buna rağmen olmasını istediğimiz şeyin olabilmesi için, umut etmek bir önkoşuldur. Umut varoluşsal bir önkoşuldur. Ölüme rağmen yaşama bağlanmak ve yaşamı olumlamak, ancak umut etmekle olanaklıdır.

Umut yoksa tek olasılık ölümdür. Umut varsa, geçici olan yaşam da olasılıklardan bir tanesidir.

SLOGANLAR (ÖZLÜ SİYASAL TALEPLER) ve REKLAMCILIK…

portresiLütfü Kırayoğlu
ADD Gn. Bşk. Başdanışanı
Mühendis – Yazar

Tarihin tekerleğini, hep devrimci kitlelerin doğru eylemleri döndürüp ilerletti. Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana bu kural hiç değişmedi. İster doğru bir önderlik altında başlasın, ister kendiliğinden gelişsin, büyük kalabalıklar taleplerini (istemlerini) doğru bir zeminde ve özlü olarak ifade edebildiklerinde, devrimci kitlelere dönüşebildiler. Elbette, örgütlü bir toplumda devrimci önderliğin rolü tartışılmaz.

İşte haklı taleplerin olgunlaşarak kısa ve özlü olarak ifade edilmesine dilimize dışarıdan girmiş olsa da “SLOGAN” (savsöz) diyoruz. İlk çağlardaki büyük ve haklı isyanların sloganlarının neler olduğu konusunda yazılı tarihten çok bilgi alamasak bile en azından birkaç yüzyıllık tarihimizin bize ilettiği sloganları biliyoruz. Kendi tarihimize baktığımızda Osmanlı despotizmine karşı ayaklanan Şeyh Bedrettin’in “YARİN YANAĞINDAN GAYRI HER ŞEYDE, HER YERDE, HEP BERABER” sözü günümüzde bile kitleleri heyecanlandırıyor. Yine Osmanlı döneminde göçer Türkmen topluluklarına uygulanan baskı ve yıldırma politikalarına karşı, “FERMAN PADİŞAHIN, DAĞLAR BİZİMDİR” sözü yakın yıllara dek Ege dağlarını, Torosları isyancıların sığınağı haline getirdi. Alevilere uygulanan baskıya karşı Pir Sultan Abdal’ın “YÜRÜ BRE HIZIR PAŞA, SENİN DE ÇARKIN KIRILIR / GÜVENDİĞİN PADİŞAHIN, O DA BİRGÜN DEVRİLİR” sözü günümüzde de geçerli.

İngiliz devrimci (General) Cromwell’in İngiliz parlamentosunu ahıra benzetirken söylediği “ALTIN SİZİN TANRINIZ OLMUŞ”, ya da “ATIM KADAR BİLE DİNDAR DEĞİLSİNİZ” sözleri. 1789 yılı Temmuz ayında ayaklanan Fransız devrimcilerinin “EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK, KARDEŞLİK” sözlerinin 1908 devrimini yapan İttihatçıları etkileyerek II. Abdülhamit sultasını devirmiş olması, dahası, yakın zamana dek Abdülhamit yandaşı bir siyasal akımı savunan kadın liderin yeni kurduğu partisinin toplantılarında “MUSAVAAAT, MEŞVEREEET, ADALEEET” diyerek haykırması ilginç değil mi?

Ekim devrimi” dediğimiz 1917 Rusya’sındaki “BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE” sözü ile Şubat devriminin karmaşasına nokta konması, bir sloganın, saatler süren ateşli bir nutuktan daha sonuç alıcı olduğunun kanıtı değil mi?

Yakın tarihimizde CHP’nin hatalı politikalarına karşı, tanınmış solcularımızı bile etkileyerek, “DUR” anlamına gelen el işareti ile “YETER. SÖZ MİLLETİNDİR…” sloganını kullanan Demokrat Parti’nin peşine taktığı kitleleri nerelere sürüklediği, günümüzü bile etkileyen ders alınması gereken bir örnektir.

Yine yakın tarihimizde, 1968 devrimci gençlik hareketinin binlerce genci peşinden sürükleyen etkili taleplerine ne demeli. Bütün Dünya gençliğini etkileyen “GERÇEKÇİ OL. İMKANSIZI İSTE…” sözü kadar bize ait olan “ALTINCI FİLO. DEFOL…!”, ya da “YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ ve GERÇEKTEN DEMOKRATİK TÜRKİYE” sözü bugün unutturulmaya çalışılan, ancak halen geçerli olan temel slogan değil midir?

Daha dün denecek bir tarihte Gezi eylemleri sırasında, bütün halkı direnişe çağıran “HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ” sözü kadar, bu direnişin siyasal rengini ve hedefini koyan “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” sözü Anadolu’nun en baskıcı köşelerindeki üniversite öğrencileri kadar, “apolitik” olmakla suçlanan futbol seyircisinin de stadyumları inlettiği doğru bir hedef değil mi? Hele 12 Eylül 1980 sonrası Ordu içinde örgütlenen FETÖ’cü casus şebekesinin Kemalist subayları kumpas davaları ile zindanlara tıktığı, TSK içinde elde ettiği mevzilerle 15 Temmuz 2016 gecesi Amerikancı bir darbe tezgahladığı bir dönemde bundan daha anlamlı bir slogan olabilir mi?

YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM…

Kuşkusuz Türk tarihinin en anlamlı sözü “İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE” şiarı (ilkesi) ile yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının haykırdığı “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” sloganıdır. İşgal altındaki bir ulusu 14 günde Kocatepe’den İzmir rıhtımına çıplak ayakla ve savaşarak koşturan bu slogandır. Ve bu slogan, günümüzde neredeyse her gün yoksul Mehmetleri al bayrağa sarılı tabutlar içinde yoksul köy evlerine geri getirip, gözü yaşlı analara “VATAN SAĞOLSUN” dedirtmektedir.

SLOGAN ÜRETME DÖNEKLERİN TEKELİNE GEÇTİ

Dünyayı değiştirme ideali ile yola çıkan 1968 gençliği gözünü kırpmadan, idam sehpasına yürüyen kahramanlar üretti. Bugün 70’li 80’li yaşlarına karşın büyük bölümü şimdilerde gençliklerinin heyecanı ile mücadeleye devam ediyorlar (savaşımı sürdürüyorlar). Ne var ki bu kuşak hatırı sayılır miktarda dönek de üretti. Bunların bir kesimi çok satışlı gazetelerin köşelerini tutarak “biz de bir vakitler devrimciydik” ya da “Ben Paris’te kaldırım taşlarını polise fırlatırken…” şeklinde yazılar yazarak binlerce Dolar aylıklarla beslendiler. Aynı takım, “Güneşi zapt etmek” için çıktıkları yolun sonunda TV ekranlarını da zaptetti. Ve bu dönek takımının bir kesimi de 1980 sonrası çok geçerli hale gelen reklamcılık sektörüne hakim (egemen) oldu. Ne de olsa 1968 döneminde çok sayıda slogan üretmişlerdi. Biradan, çikolataya, prezervatiften, çocuk mamasına dek her şeyi en iyi pazarlayan sloganları onlar üretiyorlardı. İçlerinde bu konuda üniversitelerde ders verenleri, kürsü sahibi olanları da çıktı.

Artık siyaset de metalaşmıştı. Siyaset-Ticaret-Tarikat, Uğur Mumcu’nun deyişi ile el ele yürüyordu. Sıra siyaseti ve sözde siyasetçileri pazarlamaya geldi. Artık kitleleri kandırmak için afişlerin hangi renk olması gerektiğine psikologların da katıldığı bir kurul ile karar veriyorlardı. Nonoşların giydiği “NO…NO…NO… WELL MAY BE… YES” yazılı gömlekleri en ünlü siyasiler çekinmeden giyebiliyordu. Ecevit’in külüstür seçim otobüsünün yerini devasa sahneler ve beynimizi delen ses sistemleri almıştı. Elbette Bülent Ecevit’e seçim kazandıran “HESAP SORACAĞIZ”, “TOPRAK İŞLEYENİN SU KULLANANIN”, “ANAYASADAN ÖNCE DOĞA YASA VAR” sloganları da tarihe gömülecekti. Artık siyasiler sahne sanatçısıydı ve ünlü şarkıcılar kentlerin meydanına kurulan sahnelere üvertür olarak sahneye çıkıyor, miting meydanına gelen vatandaşlara köfte ekmek ve para zarfları dağıtılıyordu. İçeriği olmayan sloganlar, gereksiz polemiklerle günümüze geldik.

Artık en devrimci sloganlar “HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” (oysa bu sloganın önceleri açılım döneminde Abdullah Gül söylemişti) . “KURBAN OLURUM SANA” , “AZ KALDI. AZ KALDI” gibi içerikten yoksun, her renkten siyasi akımın bile rahatça söyleyebileceği sözler kalıyordu. “GELİYOR GELMEKTE OLAN” gibi hiçbir Türkçe kalıba sığmayan garip sözü ise hangi yabancı ülkede eğitim aldığını bilmediğimiz birileri üretmişti. Geriye en “devrimci” slogan olarak “HAK-HUKUK-ADALET” kalıyordu ki bunu da her siyasal akım söyleyebilirdi. Zira devrimci sloganlara gereksinim yoktu. Ya bir de böyle şeylere alışıp daha sonra lider sultasına da son veriverirlerse!

BİRAZ CESARET LÜTFEN…

Varolan siyasal iktidarı devirecek sloganlar aramaya ne gerek var! Nasıl olsa yaratılan ekonomik kriz (bunalım) ile siyasal iktidar günün birinde kendiliğinden devrilir, yerine de sizi oturtuverirler. Oysa kitleleri denetim altında tutamadığınızda sizlerin çok “militarist” bulduğunuz “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” sloganını kendiliğinden atıyorlar. Hiç değilse “NO…NO…NO… WELL MAY BE… YES” sloganı yazılı gömlek giyen siyasetçi kadar ya da Amerikan bayraklı bluz giyen Bakan eşi kadar cesaretli olun ve “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” yazılı ya da Türk bayraklı gömleklerinizi giyip bulunduğunuz localardan halkın arasına inin.

IRKÇILIK KURAMLARI (TEORİLERİ) ÜZERİNE KISA NOTLAR…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Vatandaş soruyor: “Hocam ırkçlık nedir? Kısaca anlatabilir misiniz?” Çok özet olarak anlatmaya çalışayım.
Irkçılığın kökenleri için tarihsel, biyolojik, dinsel ve kültürel birçok kanıt bulmak olasıdır. Ancak bilimsel olarak ırkçılık ideolojisi, 1789 Fransız Devriminden sonra yurtseverlik ve ulusseverlik fikirlerin çarpıtılması, bu kavramların eşitlik (Egalitè), özgürlük (Liberté) ve kardeşlik (Fraternitè) köklerinden ve özlerinden kopartılarak, giderek marjinalleştirilmesinden doğmuştur.

Bilindiği gibi, Fransız Devrimi ile birlikte feodal beylikler, teokratik krallıklar, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli imparatorluklar giderek yerlerini anayasal eşit yurttaşlık temeline dayalı parlamenter sistemle yönetilen demokratik ve laik ulus devletlere bırakmışlardır. Teokratik, ilahi hanedanlık, krallık, şahlık ve padişahlıkların siyasal egemenlikleri sona ermeye yüz tutmuş; onların yerine ulusal egemenlik rüzgarları esmeye başlamıştır.

Yeni kurulan ve kurulmakta olan ulus devletlerin anayasal eşit yurttaşlık anlayışı iki koldan tartışmaya açılmıştır.

1_ Ulus devletin sınırları içinde ve toprakları üzerinde yaşayan ve o devletin egemenliğini tanıyan, dil, din, mezhep ve hiçbir etnik ayrımcılığa dayanmayan, toprağa bağlı herkese eşit yurttaşlık hakkı verilmesi anlayışı. Bu durum yurt ya da vatandaşlık duygusuna dayalı eşit yurttaşlık (Compatriote) olarak adlandırılmıştır. Ülke toprakları, o toprak parçası üzerinde yaşayan tüm yurttaşların ortak yurdu kabul edilmiştir. Eşit yurttaşlık hakkı da aynı toprak parçası üzerinde bu ortak vatan anlayışından türetilmiştir .

Bu bağlamda, Kurtuluş Savaşından sonra ulus devlet anlayışı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlık sistemini, Ulusal Önderimiz M. K. Atatürk,

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

diyerek, sosyolojik olarak, ırkçılığa değil kültürel ve siyasal toprak bütünlüğüne ve ortak ideallere dayalı, vatanseverliğe bağlı bir tanımlama yapmıştır. Zaten doğru akılcı ve gerçekçi olanı da budur. (AS: Anadolu halkına Uluslaşma çağrısıdır..)

2 _ Irkçılık kuramları (teorileri) ise:

a) Irkları siyah ırk, sarı ırk beyaz ırk ve melez ırklar gibi sınıfsal hiyerarşiye (derecelendirmeye) tabi tutarak beyaz ırkları öbürlerinden üstün saymak. Siyah ve sarı ırkların beyaz ırklar tarafından yönetilmesini meşru, olağan ve hatta olması gereken gibi göstermek. İnsanların, iklimler ve coğrafi koşullardan dolayı oluşan derilerinin rengini biyolojik ve siyasal bir üstünlük olarak kabul ettirmek. Ancak bu düşüncenin günümüzün insanlık ve çağdaşlık değerler anlayışında yeri yoktur.

Bu akıl ve bilim dışı düşünce tarzı İki yüzlü sömürgeci Batı ülkelerince sömürgeleştirmeye karşı bir gerekçe yapılmış, siyah ve sarı ırklara mensup toplumların toprakları, bu kapitalist ve emperyalist devletler tarafından kolonileştirilerek sömürülmüştür.

b) Beyaz ırk dahil, tüm ırk kümelerinin kafatası çaplarının (hacım büyüklüklerinin) ve beyin kortekslerinin yapısındaki farklılıkların temel alınarak bir “ÜSTÜN IRK” kuramı kurmak. Irklar arasında bir hiyerarşik skala (AS: katmanlı ölçek), üstünlük ve aşağılık dereceleri oluşturmak. Bu ikinci tür ırkçılığın somut örneği ise Hitler’in Alman halkının duygularını okşayarak onları bu safsata üstün ırk kuramına inandırmasıdır.
Bu düşünce, ll. Dünya Paylaşım Savaşının çıkmasına, 60 milyondan çok insanın ölümüne, milyonlarca Yahudi kökenli Almanların gaz odalarında ölümlerine ve fırınlarda yakılmalarına neden olmuştur.

Kıssadan hisse                            :

Hangi dine mezhebe, ırka, soya, etnik yapıya sahip olursa olsun, bir insanın kendi yurdunu, bayrağını, devletini, toplumunu sevmemesi büyük bir ahmaklıktır. Fakat bu sevgisini başka ülke ve uluslara karşı kine, nefrete ve düşmanlığa dönüştürerek yansıtmak daha da büyük bir ahmaklıktır. Yaşamsal zorunluluklar dışında, başka uluslarla ilişkiler düşmanlıklar üzerine değil, dostluklar üzerine yürütülür.

Ayrıca kendi devleti ve toplumu içindeki etnik ve azınlık grupları, nedensiz ve gerekçesiz olarak ayrımcılığa tabi tutmak ve düşmanlaştırmak ahmaklıktan öte, olsa olsa hainlik olabilir. Çünkü ulusal, siyasal ve kültürel birlikler, ayrıştırıp düşmanlaştırarak değil, farklılıkları birleştirip kaynaştırarak olur.

Rıza Türmen: Yeni bir ‘biz’ yaratmak lazım; öyle bir düzen kuralım ki, bir daha otoriter rejim gelmesin

Rıza Türmen:

“Türkiye’deki rejim rekabetçi otoriterlik… Karşımızda bize benzemeyeni, beraber yaşamayı tercih etmediğimiz ötekiyi de içine alacak, genişletilmiş bir ‘biz’ yaratmak lazım”

15 Mayıs 2021, T24 Video Servisi

Eski AİHM yargıcı, emekli büyükelçi ve Demokrasi İçin Birlik Platformu kurucularından Rıza Türmen, Türkiye’de ‘rekabetçi otoriterlik’ rejimi olduğunu söyledi. Türmen,

  • Unutmayalım, parlamenter rejim zamanında başladı bugünkü otoriterleşme. Yani parlamenter rejim otoriterliği engelleyen bir şey değil aslında. Biz öyle bir şey istiyoruz ki, yeni dönemde öyle bir düzen kuralım ki, artık bir daha Türkiye’de sivil ya da askeri bir otoriter rejim gelmesin, gelemesin. Bunun cevabı parlamenter rejimde değil. Bunun cevabı daha katılımcı bir demokraside” görüşünü dile getirdi.

Aynı zamanda T24 yazarı olan Rıza Türmen, T24 ekranında Murat Sabuncu’nun hazırladığı “Türkiye’de hayat nasıl bayram olur?” söyleşi serisinin konuğu oldu. Sabuncu’nun sorularını yanıtlayan Türmen, Türkiye’deki ayrışma ve kutuplaşmadan güçlendirilmiş parlamenter sistem tartışmalarına pek çok konuda görüşlerini paylaştı.

Türmen’in açıklamalarının bir bölümü özetle şöyle:

Herkesin eşit var olabildiği bir toplum kurabilmek lazım”

Rıza Türmen, Türkiye’deki ayrışma ve kutuplaşmayı değerlendirirken, “Eski bayramlara karşı bir özlem duyuyoruz. Aslında bu özlem, bugün kaybettiğimiz ortak paydalara duyulan özlem. Bu ortak paydalar bugün yok toplumda. Yani toplum aslında bölünmüş, kutuplaşmış durumda diye konuştu.

Kutuplaşmanın belirli bir siyasetin sonucu olduğuna vurgu yapan Türmen, 

  • “Buradaki amaç insanların kutuplaşarak kendi kimlik aidiyetlerini ortaya çıkarmaları ve bu kimlik aidiyetleri üzerinden oy vermeleri. Öyle olunca bunu değiştirmek çok zor oluyor. Peki ne yapmak lazım bayram sevincini yakalamak için? Yeni bir ‘biz’ yaratmak lazım tabii. Karşımızda bize benzemeyeni, beraber yaşamayı tercih etmediğimiz ötekiyi de içine alacak, genişletilmiş bir ‘biz’ yaratmak lazım. Yeni bir halk yaratmak lazım. Herkesin farklılıklarıyla, eşit olarak var olabildiği başka bir toplum kurabilmek lazım” dedi.

Türkiye’de bugünkü rejimi “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlayan Türmen, özetle şunları söyledi:

“Türkiye’deki düzen rekabetçi otoriterlik”

“Bir demokrasi görüntüsü var. Seçimler yapılıyor mu, yapılıyor. Siyasi partiler var mı, var. Basın var mı, işte iki tane de muhalefet gazetesi çıkıyor filan. Bu görüntü giderek zayıflamakta. Dürüst seçimler bakımından Türkiye 123. sırada dünyada. İfade özgürlüğü var mı? Basın özgürlüğü var mı? Halkın bilgi alma hakkı yerine getirilebiliyor mu? Devletin kaynakları eşit olarak dağıtılıyor mu seçimde? Bütün bunların ötesinde bir de seçim sandığının güvenliği var. Yüksek Seçim Kurulu YSK bağımsız bir organ mı bugün? Geçmiş deneyimler bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor. Damgasız pusulaların sayımı gibi, son belediye seçimlerinde seçimin tekrarlanması gibi şeyler YSK bakımında da pek iyi notlar değil tabii. Bütün bunlarda o zaman seçim ne kadar anlamlı? Siyasi partiler var ama siyasi partiler üzerinde büyük bir baskı var. Meclis fezlekelerle dolu. Bir siyasi partinin kapatılması davası var. İçeri atılan milletvekilleri, bir partinin eş başkanlarını içeri attınız. Yani böyle bir şey olabilir mi? Selahattin Demirtaş, cumhurbaşkanı adayıydı. Cezaevinden kampanya yürüttü. Yani böyle bir demokrasi herhalde demokrasi değil.”

“Yanıt parlamenter rejimde değil, katılımcı demokraside”

AKP sonrasının düşünülmesi gerektiğini vurgulayan Türmen, “Düzeltilmiş parlamenter rejim gibi bir laf var. Unutmayalım, parlamenter rejim zamanında başladı bugünkü otoriterleşme. Yani parlamenter rejim otoriterliği engelleyen bir şey değil aslında. Biz öyle bir şey istiyoruz ki, yeni dönemde öyle bir düzen kuralım ki artık bir daha Türkiye’de sivil ya da askeri bir otoriter rejim gelmesin, gelemesin. Bunun cevabı parlamenter rejimde değil. Bunun cevabı daha katılımcı bir demokraside” diye konuştu.

Türkiye’de hayat nasıl bayram olur?

Söyleşi serisine adını veren, “Türkiye’de hayat ne zaman bayram olur?” sorusuna yanıt veren Türmen, özetle şunları söyledi:

“Sokak arasındaki sulu yemek veren aşevinde çalışan garson ya da bilmem kaç metre yerin dibinde çalışan maden işçisi, bayram günü çocuğuna bir hediye alabiliyorsa o zaman herkes için bir bayram olabilir diye düşünürüm. Yani bu insanlar iş güvencesine sahipse, işsiz kalmak, eve ekmek götürmek kaygısını taşımıyorlarsa, insanca yaşama kavuşabiliyorlarsa ve Türkiye’de tahakküm ilişkileri sona erdirilmişse yani çoğunluğun azınlık ya da erkeğin kadın üzerindeki tahakkümü sona erdirilmişse. Eşitlik, özgürlük içinde yaşayabiliyorsanız. Yargıçların iradesinin siyasilere tabi olmadığı bir Türkiye’yse, işte o zaman Türkiye gerçekten bir bayram yapabilir diye düşünüyorum.”

BARIŞ DİLİ KAZANDI

BARIŞ DİLİ KAZANDI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Öncesi ve sonrası ile 31 Mart 2019 yerel seçimlerini yaşadık. Seçimler demokrasinin olmazsa olmazıdır. Seçim öncesi ve sonrasında kullanılan politik dil ise uygarlık ölçüsüdür. Seçimler öncesinde özellikle iktidar ve yandaşlarınca kullanılan söylem ne yazık ki uygar toplumların kullandığı türden değildi. Üzücüydü, gerilim ve öfke doluydu, ayrıştırıcı ve toplumu bölen – geren, hakaret eden, aşağılayan hatta dışlayan ve ülkeden kovan (!) türdendi.

Hain, zillet, kafir, adiler, terörist” sözcüklerinin havada uçuştuğu bir seçim kampanyası halkı birleştirici olabilir mi? Ülkenin yarısı bu sıfatlarla anılabilir mi? Kazara böyle ise vah o ülkenin haline. Bununla da kalınmadı; İslamın temel ritüellerinin yapıldığı kimi camilerde, iktidar partisinin şaşkınlık uyandıran ve tepki çeken toplantıları, propagandalarını.. üzüntüyle gözledik. Hatta bu kutsal mekanlardan rakip partilere kin ve nefret söylemleri yağdırıldı.

  • Dahası var; minarelere iktidar partisinin flamaları asıldı!

Kameralara ve videolara yansıdı, camilerde yemekli toplantılar bile düzenlendi. Diyanet’ten  hiçbir açıklama gelmedi. Birileri sürekli öfkeyle halka parmak salladı, tehdit etti, korku salmaya çabaladı.

  • Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun idamı bile yandaş bir gazetenin şaşkın bir muhabirince istenebildi! Artık kimlerin tetikçiliğini yaptı ise??

İYİ Partinin kadın lideri Akşener mahpusla tehdit edilebildi AKP genel başkanınca!?

Üzülerek belirtelim ki, kendi seçmenini “öküz” diye alaya alan vekillere bile tanık olduk bu seçim sürecinde.

Tarih bize gösteriyor ki; özünde adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasi, insan hakları, laiklik olmayan hiçbir iktidar uzun ömürlü olamıyor.

Her şeye karşın asla ağzını bozmayan, toplumu bölünme ve gerilim tuzaklarına düşmeyen siyasal liderlerin seçim süreci boyunca barış dili kullandıklarını da unutmamak gerek. Takdirle karşılamak gerekiyor bu olgunluğu. Sayın Kılıçdaroğlu’ndan, Akşener’e, Karamollaoğlu’ndan, İmamoğlu’na, Alper Taş, Selahhattin Demirtaş’a.. Yine hakkını yemeyelim, Binali Yıldırım da -gönülsüz, hatır için katlanıp belli – belirsiz yürüttüğü kampanyasında- toplumu gerecek ve bölecek tutum ve davranışlardan kaçınmışlardır. Burada şunu da belirtelim ki; Yıldırım uzun yıllar Milletvekilliği, Başbakanlık, TBMM Başkanlığı yapmış bir kişidir. Oy sayımları bitmeden “AKP kazandı” açıklaması yapması, işi oldu bittiye getirme girişimi hiç hoş ve şık olmamıştır.

Bu seçimin kazananı öncelikle barış dilini kullananlar, Sayın Ekrem İmamoğlu ve önemli ölçüde de CHP’dir. “Önemli ölçüde” diyoruz, çünkü iktidarın dibe vurduğu, akla gelen – gelmeyen her olumsuzluğun çok yaşandığı, ekonominin battığı bir ortamda buna ancak sınırlı başarı denir.

İstanbul tüm Türkiye’nin bireşimidir (sentezidir). CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’ nun saygın uğraşını asla azımsamamak gerek. Seçim öncesi hazırlıkların tümünü O yaptı. Salt Adalar’da 6 (altı!) bin gerçek dışı seçmen belirledi, yine altı bini aşkın yüz yirmi yaşın üstünde yaşayan seçmenleri saptadı ve dahası; ıslak imzalı seçim tutanaklarının kazaya uğramadan CHP’ye eksiksiz ulaşımını sağladı. İstanbul BŞB Başkanlığı adayı E.  İmamoğlu ise dingin,
serinkanlı, dinamik tutumu ile iyi bir takım (ekip) oluşturdu. Başarı takım işidir. İmamoğlu tüm baskılara karşın pes etmedi. Süreci ustalıkla ve çok iyi yönetti. “Adam kazandı” demedi. “Kimsenin hakkını yemem, hakkımı da yedirmem” söylemi, kararlılığın ve başarının anahtarı olacak gibi; iktidarın bıktırıp – usandıran mızıkçı ve özünde kötücül itirazları sonlandığında…

Kılıçdaroğlu’nun gece CHP genel merkezi önünde toplanan kalabalığa; “Zafer düşmana karşı kazanılır. Zafer değil, bir başarı bu!” sözleri barış dilinin, uygar insana ve lidere yakışan yansımaları, seçim yarışının özü ve özetidir.

O nedenle; ona buna parmak sallama, öfke, tehdit, şantaj, kibir, alaycılık, beka sömürüsü, çadır marketçiliği, en ağırından din ticareti.. yitirmiş; barışı savunarak bu dili kullananlar, özgürlük, hukuk, demokrasi, laiklik, birlikte barış içinde yaşama... yanlıları umut olup kazanmıştır.

Işık Kansu : Kanmıyoruz!

Kanmıyoruz!

Işık KANSU