Küresellik-ulusallık etkileşimindeki Türkiye

Küresellik-ulusallık etkileşimindeki Türkiye

Erol Manisalı

Sovyetler Birliği 1989’da dağılınca Batı’da ve Türkiye’de bir slogan yaygınlaşmıştı: “artık küreselleşme var, ulusallaşma ortadan kalktı”! Küreselleşen neydi? 
-Neo liberal ağırlıklı bu çevreler aslında, “kapitalizmin küreselleşmesini” kastediyorlar ve istiyorlardı. Thatcher-Reagan, Anglo-Amerikan ekolünün sürüklediği bu yaklaşım ve uygulamalar özünde, “Batı kapitalizminin doğal küresel egemenliğini öngören siyasal ve ekonomik bir dayatma idi”. Aynen bana, Turgut Özal’ın, Türkiye için öngörülerinde söylediği gibi. “Ben onları değil, onlar beni izledi“, demişti (*). 
-Küreselleşme aslında, “ulusalcılığın yerini almıyor, ulusal çıkarları ortadan kaldıracak doğal bir sömürü düzeni getiriyordu”. Ekonomik sınırların kalkması ve liberal politikalar, şu sonucu doğuracaktı: Görece, fiilen güçlü olan devletler ve şirketler, azgelişmiş ve yarı gelişmiş ülkeleri (ve piyasaları) daha rahat bir biçimde işgal edebileceklerdi. 
Türkiye’de Tekel’den SEKA’ya yapılan özelleştirmeler (ve yabancılaştırmalar) süreci, 
ulusal ekonomilerin sanayiden tarıma kadar nasıl işgal ettirildiğinin” ders gibi okutulacak bir kanıtıdır. Dolayısıyla “artık küreselleşme var, ulusalcılık rafa kaldırıldı” ifadesi tümüyle yanlış ve sömürgeci bir dayatmadır. 
 
Aksine, ulusalcılık kaçınılmaz oldu 

Söylenenin aksine “ulusalcılık daha da kaçınılmaz hale geldi”. Çünkü küreselleşme, çekirge sürüleri gibi siyasi, iktisadi ve askeri olarak saldıran bir ortam yarattı. 

İletişim olanaklarının yaygınlaşması, finans düzeninin yeni akışkanlığı, daha bozuk ve dengesiz bir küresel yapılanma sonucunu doğurdu. 
Bu durum karşısında “ekonomide ulusalcılık, yeni küresel dengesizliklere karşı, korunmanın olmazsa olmaz bir politikası haline dönüştü”. 
Sermayenin, hizmetlerin, malların ve teknolojinin çok akışkan (mobil) duruma gelmesi, “güçlü olanların daha güçlü olmalarına yol açtı”. 
Ekonomik kavga büyüklere de sıçradı: bugün ABD ve Çin en büyük kavganın baş aktörleri olarak sahnedeki yerlerini aldılar. 2. Dünya Savaşı sonrasında tek ekonomik küresel patron konumundaki ABD, Çin’in kendisine yetişmesi sonrası “önce Amerika” diyerek, ulusalcı politikada başa güreşir hale geldi, tükürdüğünü yaladı. İngiltere’nin Brexit kararı, “ulusal politikaya dönüş” hükmündedir. 

ABD’nin bile, küreselleşmeyi boş vererek “önce Amerika” demesi, bizim de “önce Türkiye” konumuna çoktan gelmemizi gerektirir, çünkü sömürülen konumdayız. SEKA’mızı, TEKEL’imizi, şeker fabrikalarımızı, Aliağa’yı, demir-çelik tesislerimizi ve diğerlerini koruyabilseydik, bugün düştüğümüz noktaya gelmezdik. 
Etimizi, cevizimizi, pamuğumuzu, “sermayemizi” dışarıdan alıyoruz, kendi elimizle yok ettiğimiz değerlerimiz sonucu. AB bile uzun yıllar, bütçesinin yarısını, “tarımına destek için ayırmıştı”. 
Sözün kısası bugünkü dünyanın ekonomik olarak “küreselleşmiş bozuk yapısı”, Türkiye için ulusalcı politikaları daha da zorunlu hale getirmektedir
Ancak bu sayede üretim ve ihracat artar, dış ticarette denge kurulur: istihdam artar, gelir bölüşümü düzelir: kısacası refah düzeyi yükselir. 

  • Kısır ve otoriter politikalardan vazgeçip, katılımcı demokrasinin egemen olduğu bir ortamda, ulusal politikalar yürütülebilir.

Günlük ve tepkisel politikalarla, “ben yaptım oldu” diyerek bir sonuç alınmaz, aklın yolu bellidir. En önemli sorun, bu yolda ilerlemek için “siyasal iradeyi” oluşturabilmektir.

Azgelişmişlik kısırdöngüsünden kurtulmadan bunların yapılamayaca tağınırih göstermiştir.

  • Atatürk bu nedenle, dün de bugün de haklı çıktı

(*) Batı’nın Yeni Türkiye Politikası, syf 29-38, Cumhuriyet yay, 3. baskı, 2009

“YERLİ VE MİLLİ” ÇÖKÜŞ 

“YERLİ VE MİLLİ” ÇÖKÜŞ 

Suay Karaman

Konuk yazar :
Suay Karaman

Osmanlı Devleti, özellikle 1850’li yıllardan sonra ekonomik olarak büyük bir çöküntü içine girdi ve bu durum karşısında borç aldığı ülkelerin yaptırımlarıyla sarsılmaya başladı. Bazılarının ulu hakan dediği 2. Abdülhamit döneminde 20 Aralık 1881’de, Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını denetlemek için Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kurulmuştu. Birçok gelirini bu kuruluşa bırakan Osmanlı Devleti, hem ekonomik, hem de siyasal olarak büyük sıkıntılarla karşı karşıya kaldı.

“Dünyanın en büyük 17. ekonomisiyiz” diye göz boyayarak 16 yıldır ülkeyi yöneten siyasal iktidar, bütün uyarılara karşın, sonunda ekonomik iflasa sürüklendi. “Yerli ve milli” sözünü unutarak, ekonominin yönetimini McKinsey adlı ABD’li bir kuruluşa teslim etti. McKinsey, bağımsız bir kuruluş değildir, uluslararası tekellerin aygıtıdır, ABD’dir, IMF’dir. Gelinen durumun Düyun-u Umumiye’den de farkı yoktur.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından yapılan seçimlerde Turgut Özal’ın seçim kampanyasını hazırlayan, konuşmalarından, giysilerine ve gözlüklerine dek tüm imajını McKinsey firması organize etmiştir. 1985-87 arasında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusunun danışmanı olan McKinsey firması, 14 Nisan 1987 tarihli başvurunun altına imzasını atmıştır. 2001 yılındaki ekonomik krizde kurtarıcı olarak çağrılan Kemal Derviş, çöken bankacılık sistemimizi düzeltmek için McKinsey firmasını ülkemize davet etmiştir.

Ulusal egemenliğe ilişkin bir yetki, uluslararası bir şirkete aktarılmaktadır.

Anayasanın 160. maddesine göre ülkemizde kamunun harcamalarını, gelir ve giderlerini Sayıştay denetler. Ancak son yıllarda Sayıştay etkisizleştirilerek yetkileri azaltıldı. Sürekli “yerli ve milli” olmakla övünen siyasi iktidarın, “yerli ve milli” olmaktan ne anladığı, McKinsey ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Adında IMF geçmese de McKinsey’in görevi, Türkiye’ye bir IMF programı uygulatmaktır. Ülkemize borç veren kapitalist ülkelerin alacaklarının tahsilini güvence altına almaktır. Varlık Fonundaki değerlerimizin elden çıkarılmasını sağlamaktır. Emekçilere ve emeklilere daha çok kemer sıktırılarak, iyice yoksullaştırmaktır. Yoksa McKinsey, günde 1.8 milyon TL harcanan kaçak sarayın tasarrufa gitmesi için önlem almayacaktır. “Örtülü ödeneği kısın, yeni saraylar yapmayın, makam araçlarını ve uçaklarını satın” gibi önerilerde bulunmayacaktır. Üstelik zor durumda olan ekonomimiz, bu yabancı firmaya dolar üzerinden yüklü miktarda ücret ödeyecektir.

McKinsey’e yapılan eleştiriler için Hazine ve Maliye Bakanı damat; “yapılan yorumlar cehaletten değilse, ihanettir” demişti. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 6 Ekim 2018’de partisinin Kızılcahamam’daki toplantısında, McKinsey ile ilgili olarak şunları söyledi: “Bütün Bakan arkadaşlarıma ‘bunlardan fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız’ dedim. Hiç gerek yok, biz bize yeteriz.” Bu durumda ihanet içinde olanlar kimdir diye sormak gerekir.

Şimdi McKinsey ile yapılan sözleşmenin durumu da merak konusudur ve akıllara şu sorular gelmektedir: McKinsey ile sözleşme neden yapıldı ve neden vazgeçildi? McKinsey ile yapılan sözleşmenin tutarı ne kadardır? Sözleşmede tek yanlı fesih durumunda fesih işlemini gerçekleştiren tarafın ceza ödeyeceğine ilişkin bir hüküm var mıdır? Var ise bu cezanın tutarı nedir? Bu cezayı kimler ödeyecektir? Bu olayın siyasi bedeli ödenecek midir? Artan tepkiler nedeniyle “McKinsey ile sözleşme iptal edildi” denilerek, etkinlikler kamuoyundan gizli olarak yürütülebilir mi?

2013’te siyasal iktidarın hazırladığı 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı‘nda, 2018 yılında Dolar kurunun 1.97 TL olması öngörülüyordu. Ancak bugün Dolar 6 TL’dir. Enflasyon tek haneye inecekti ama bugün %20’lerin üstdedir. Ekonomik öngörülerde bu derece yanılan bu siyasal iktidar, güvenirliliğini yitirmiştir. Bu iktidarın en büyük şansı, etkili muhalefetin olmamasıdır. Bu çöküş hep birlikte hazırlanmıştır.

  • Bu çöküşten kurtulmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur.

Sapere Aude

Sapere Aude

Enver Aysever
Cumhuriyet
, 18.10.18
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..
Yaygın umutsuzluğu salt iktisadi gerekçelere, içinden geçtiğimiz siyasal sürece bağlamak yeterli bir açıklama olmaz. Kaç gündür, özellikle sosyal medya ahalisinin gevezelikleri üzerinden, itiş kakış yapılan tartışmalara bakıyorum, içim sıkılıyor. Köksüz, içeriksiz, uçuşan kavramlar üzerinden savrulan fikir kırıntıları, bütünlüklü bir düşünce doğuramıyor. Ülke aklı askıya aldığı, düşünmekten vazgeçtiği için açmazda. Ağzına gelen her sözü değerli sanan insanlar arasında kaybolur yaratıcı, özgün fikirler. Hep böyledir, gürültü altında eziliyoruz. 
Aydınlanma akşamdan sabaha gerçekleşmiş dönüşüm değildir. Doğayı anlama, bilimle yön bulma, aklı mutlak egemen kılma insanlık için zorlu, kanlı süreçtir. Farklı düşünürlerin yaklaşımlarıyla uzun zamanla gelinmiş felsefi, toplumsal düzeyden söz ediyoruz. İnsan aklının üzerinde herhangi bir gücü, iradeyi kabul etmemek cesaret işidir. Bugün yığınların bunu başardığını düşünmek saflık olur. İnanmak kolaydır, sorgulamak güçtür. Temel çelişki burada başlar. Biri, başına geleni yazgı olarak görür, Tanrı’nın emri sayar. Diğeri edimleri ile sonuca varır. Nedenlerle meseleleri kavrar ve sorumluluktan kaçmaz. 
KantAydınlanma, insanın kendi ayağıyla içine düştüğü toyluktan kurtulmasıdır.
Toyluk, insanın kendi aklını bir başkasının rehberliğine ihtiyaç duymaksızın kullanamamasıdır. İnsanın bu toyluğa kendi ayağıyla düşmesinin nedeni de akılsız olması değil, aklı başkasının rehberliği olmaksızın kullanma kararlılığı ve cesaretini
gösterememesidir” der. 
Bundan dolayı, Aydınlanma’nın sloganı şudur: 
* “Sapere aude! (Kendi aklını kullanma cesareti göster)” 
“Toyluk” özenle seçilmiş sözcük. Suçlama yok, erken dönem zaafı olarak görüyor Kant bunu. İnsanlık öğrendikçe, geliştikçe bu toyluktan kurtulacak, iradesine sahip olarak, tercihlerini buna uygun yapacak, beklenti bu yönde. Peki, öyle mi? Tanrı fikrinin bir tarihi var. İnanç belli ki insanın doğasında var. Bunu belli dengede tutmak mümkün… Eğer aklın egemenliğini baskılarsa sonu felaket oluyor. Devrimler çağına yakından bakmak gerek. Bahis uzun, bize dönelim… 
Cumhuriyet aydınlanma fikri üstüne inşa edildi. Kapitalistleşmeyle birlikte kaçınılmazdı Osmanlı’nın yıkılması. Yerine ne konacağı önemliydi. Cumhuriyet ancak devrimle kurulabilirdi, öyle oldu. Mustafa Kemal başardı. Osmanlı’yı onarma fikri gericidir, Cumhuriyet kurmak ilericidir! Namık KemalŞinasi gibi isimler aydınlanmacıydı, devrimci değillerdi. Her devrim yeni sorular, sorunlar getirir kuşkusuz… Genç Cumhuriyet bu çatışmaları yaşadı, üzücü olan ilerleme beklentisinin boşa çıkmasıdır, uzun zamandır ricat söz konusu. 
Kapitalizm feodal toplumsal yapıya yönelik ciddi itirazdı başlangıçta. Endüstrileşme işçi sınıfını doğurdu, Aydınlanma etkisiyle kapitalizm ilerici rol üstlendi. Demokrasi bunun ürünüdür. Tanrı’dan güç alan hükümdarın egemenliği altında herkes onun kulu, kölesi, mülküydü. Kapitalizm mülkiyeti Tanrı eliyle kullanmak yerine, akılla elde edilen beceri sonucunda yurttaşlara dağıtmayı vaat etti ve başardı. Demokrasi burada önemli işlev gördü. Lakin insanlar eşit değildi. Uluslar aynı güce sahip değildi. Mülk/para güçlü olanın elinde birikti. Eşitsiz toplumsal yapı, patronların hızla güçlenmesine neden oldu. Mülkiyeti elinde bulunduran yeni, büyük başka güçler doğdu. Buna karşılık işçi sınıfı oluştu ve onun hak mücadelesi başladı. Kapitalizm muhafazakârlaştı, gericidir.
* İşçi sınıfı, kavgası doğası gereği ilericidir, sosyalist olmak zorundadır. 
Cumhuriyet aydınlanmanın ürünü insanlar yarattı, bu toplam, kaçınılmaz biçimde sınıfsal bilinç edinmeye başladı. Köy Enstitüleri bunun somut örneğidir. Üreten, okuyan, bilime uygun davranan insan elbet soracak, itiraz edecekti. Kapitalizm bu insandan korkar. Aklı, aydınlanmayı askıya almak ister. Patronlar saltanatları yıkılacağı için komünizmi öcü olarak sundu. Gericiliği beslemeye başladı düzen. Bunun sonucudur 1954’te Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulması. İlk başkanı ülkücü İlhan Darendelioğlu’dur. Fahri başkan Cemal Gürsel’dir. 
Komünizmle Mücadele Dernekleri ülke siyasetini o günden bu tarafa yönetmektedir. Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recai Kutan, Abdullah Gül, Numan Kurtulmuş, Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan bu derneğin üyesidir. Sıkı durun, Fethullah Gülen Erzurum kurucu üyesidir. Aydınlanmanın okullarında yetiştiler, ancak kapitalizme uygun düşündüler. Akla uygun davranır gibi görünseler de sorgulanması pek mümkün olmayan ilahi bir güce dayandırdılar iktidarlarını. Kapitalizm bunu istemekteydi, piyasa koşullarının egemenliği için işçinin düşkün kalması zorunluydu. Milliyetçilik, dincilik buna uygundur.
* İlerici ilkelerle yola çıkan Cumhuriyet gericileşti. Çöküşün nedeni budur! 
Son günlerde mülkiyet tartışması sürerken yukarıdaki verilere iyi bakmak gerek. AB, NATO, BM türü kurumlar neden gericidir anlamak için hangi egemen güce hizmet ettiğini görmek gerek. Elbet küçük mülkünü korumak kaygısıyla Komünizmle Mücadele Derneği önderleriyle yan yana düşmemeye de dikkat etmek gerek.
Dediğim gibi, ilericiliği biçime indirgerseniz yanılırsınız!
RTE muhalifliği ilerici olmaya yetmez!
======================================
Dostlar,
Cumuriyet‘in yeni yazarlarından Enver Aysever, uygarlık tarihinin kilit kavramlarından AYDINLANMA‘yı, Aklı, Sorgulamayı…. ve Siyasal Düşünce Tarihinin – Siyaset Felsefesinin en parıltılı düşünürlerden ünlü Alman filozof İmmanuel Kant’a yer veriyor bu önemli yazısında.
SAPARE AUDE“, Aydınlanma Felsefesinin 1784’e tarihlenen bir çığlığıdır adeta.
Bizim de doğrusu kulaklarımızdan hiç eksilmiyor..
Kant, 1784’te bir “Aydınlanma mektubu” yazar insanlığa.. Yaklaşık 5 sayfa olan bu metnin erişkesini (linkini) sunuyoruz, okunmasını ve paylaşılmasını, üzerinde düşünülmesini dileriz :
Çağdaş bağlamda Aydınlanma (Enlightenment);
Aklın inançtan, Bilimin de dinden özgürleşmesidir. 

* İnsanın Aydınlanmasına ömürlerini, canlarını – yaşamlarını veren tüm erenlere selam olsun..

Hallac-ı Mansur’dan Giardano Bruno’ya,
İbni Sina’dan Galileo Galile’ye,
İbni Haldun’dan Jan Huse’a,
Farabi’den Copernicus’a..
……………
Türkiye Cumhuriyetini kuran ve Anadolu Aydınlanmasını başlatan başta Mustafa Kemal ATATÜRK olma üzere dava yoldaşlarına,
Son dönemlerin Aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk‘a ve 19 yıl önce bu gün kalleşçe öldürülen Ahmet Taner Kışlalı‘ya…. selam olsun, selam olsun, selam olsun!

İnsanlığın geleceği, hiç ama hiç, zerrece kuşku olmaksızın “bilimsel akılcılığın” egemen olacağı bir eksende kurulacak ve yükselecektir..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yılmaz ÖZDİL : İZNİNİZLE…

İZNİNİZLE…

portresi_kravatli

 

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ
, 22.12.2015

 

Gak diyoruz.
Hakaret davası.
Guk diyoruz.
Suç duyurusu.
Sarı ışıkta bile geçmem…
Habire sanığım.
*
Adliyelerdeyim, gene.
Kafamın arkasında bir sürü yazı konusu uçuşuyor ama, duruşmalarda vereceğim savunmalara odaklanmam gerekiyor, ikisi birarada yürümüyor, akıl fikir paralize oluyor, üstüne baskıya yetiştirebilmek için zamanla yarış, bugünkü köşe mümkün görünmüyor, idare edin.

=============================

Evet dostlar,

22 Aralık 2015 günü Türkiye’nin acıklı / acınacak (trajik) durmunu çarpıcı biçimde özetleyen
bir Yılmaz Özdil klasiği daha..

Kısa, özlü ve vurucu…
AKP – RTE saltanatının hüzünlü Türkiye’si..
2002 Kasım’ında iktidara gelmeden önce temel vaat bilindiği gibi “3 Y” idi..
Hatta AKP’nin “ACİL EYLEM PLANINDA” yazılı idi bu 3 temel vaat..

* Yoksulluk
* Yolsuzluk
* Yasaklar…

Bunlarla boğuşacak ve altedecekti AKP!?
12 Eylül biterken seçim kampanyasında Turgut Özal da ABD’li danışmanlarının da yönlendirmesiyle halkı adeta “büyülemiş” ve Kenan Evren‘e karşın seçimi kazanarak
MDP Başkanı E. Org. Turgut Sunalp’ı alt etmişti..

Nerdeeeen, nereye savruldu AKP – RTE ve Türkiye..
Apaçık Türk halkı aldatıldı..
Milletvekili lojmanları boşaltıldı, satıldı, vekiller kendi evlerinde / kirada oturdular ama
o arazide 35-40 katlı 10’dan çok ultra-lüks gökdelen, AVM vb. yapıldı ve yandaşlar
muazzam rantlar elde etti.. Ama AKP seçim kazanmaya (?!) devam ediyor!?

Şimdilerde ise bu 3 Y’nin en koyusunu acı içinde kıvranarak yaşıyoruz..

Gerçekleri halka anlatmak isteyen gazeteciler – aydınlar – TV’ler, radyolar, sosyal medya ortamları…. hepsi ama hepsi artık neredeyse AÇIK FAŞİZM ile baskılanıyor..
32 gazeteci hapiste.. İktidarı acıtan gerçekleri belgeleri ile, fotoğrafları ile yazınca,
hemen bunlar devlet sırrı oluyor.. Yazıp – çizilenler AKP iktidarına “darbe girişimi” (!) oluyor?
Gazeteciler mi devirecek Türkiye’yi hücrelerine dek ele geçiren AKP iktidarını?
Nedir AKP’deki bu darbe paranoyası??
TSK başta 1063 kişiye kurulan Ergenekon – Balyoz vb. kumpas davalar daha yeni çökertildi.

Oysa Hukuk Devleti illegal (hukuk dışı) iş yapar mı? 
– İllegal işler yapan bir devletin o eylemi devlet sırrı olarak hukukça korunabilir mi?

İktidar mahkemede savunmasıyla kendini ele veriyor ancak,
ülkeyi – toplumu sarıp sarmalayan akıl turulmasını kıramıyoruz!

Suçlular ve Güçlüler… Uğur Mumcu silkeleye silkeleye yazalı çeyrek yüzyılı geçti..
Ne acı ki günümüde de suçlular güçlü (!), gerçekleri yazıp – çizenler hapiste..
Ancak bu firavun düzenini sürdürmek her geçen gün ve hızla olanaksızlaşıyor..
Ne denli ötelemeye ve kaçınmaya çalışsanız da yasal hesabını vereceksiniz ey gerçek suçlular…

Bu bağlamda Can Dündar ve Erdem Gül ile tutuklu öbür 30 gazeteciye selam olsun..

Bekir Coşkun‘a da..

Ulusal Kanal‘a da.. (Biz yıllardır gönüllü destekçisiyiz..)
Prof. Yalçın Küçük‘e de..
Halk TV‘ye de…
Türkiye Barolar Birliği‘ne de…
AYDINLIK GAZETESİ ve SÖZCÜ’ye de.. (Günlük okuruyuz..)
Cumhuriyet Gazetesi’ne de.. (kimi çekincelerimizi erteleyerek halen günlük okuruyuz)
……….

Bir kez daha ve gene; İNSANLIK ONURU AKP FAŞİZMİNİ DE YENECEK..

Bir kez daha Yılmaz ÖZDİL‘e de selam olsun, aşk olsun!

Sevgi ve saygı ile.
22 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Gazetelerin basıldığı ülke

Gazetelerin basıldığı ülke

Can Dündar
Cumhuriyet, 14 Eylül 2015
Türkiye’de basına baskıların tarihinde ilk doruk noktası 1945 tarihli Tan matbaası baskınıdır.

Tan baskınının belgeselini hazırlarken baskına gidenler arasında Süleyman Demirel’in de bulunduğunu öğrenmiştim. Kendisine sormak lazımdı. Fikret Bila’ya rica ettim; o sordu.

“Evet”
dedi Demirel; “Tan baskını sırasında oradaydım. O zaman anti-komünizm çok revaçtaydı ve o havadan etkilenmemek mümkün değildi. Olaya katıldım. Ama elebaşı değildim.”


Biliyor musunuz; o belgesel sırasında bir başka gerçek daha ortaya çıktı:

Matba basılırken Turgut Özal da oradaydı. Türkiye’nin demokrasiye geçmesinin hemen arifesinde gerçekleşen bir matba baskınının 2 Cumhurbaşkanı çıkarmış olması garip değil mi?

Tan’dan Hürriyet’e

Son Cumhurbaşkanı o ilk baskında yaşamda değildi, ama son baskını tetiklemek O’na kısmet oldu. Matba baskınlarından Cumhurbaşkanı yetiştiren Türkiye, 70 yılda, Cumhurbaşkanı’nın hedef göstermesiyle gazetelerin basıldığı bir ülke durumuna geldi.

Baskın kadar vahim olan şey, medya kurumlarının suskunluğu, hatta teşvikçiliğiydi. Merkez medya baskını görmezden gelmeyi tercih ederken, yandaş medya neredeyse alkış tuttu. Yarın kendi başına gelebileceğini unuttu.

Cumhuriyet, önceki hafta İpek Koza Grubu baskınında olduğu gibi Hürriyet baskınında da basın özgürlüğünün safında yani Hürriyet’in yanında durdu. Hem sayfalarımızda baskın haberlerine geniş yer vererek, hem Hürriyet’i ziyaret ederek, bu barbarlığa karşı tavır aldık. Ve her zamanki gibi özgür medya için dayanışmanın önemini vurguladık.

Sarsıcı bir hafta

Geçen haftaya Dağlıca’nın kanlı bilançosunu bekleyerek başladık. Bir yandan da gözümüz kulağımız Cizre’deydi. Adeta iki bıçak birbirine sürtünerek daha keskin hale getiriliyordu. Hafta boyunca hem Dağlıca ve Iğdır saldırılarının yıkıcı sonuçlarını ve şehit cenazelerini, hem de Cizre kuşatmasını ve HDP’lilerin yürüyüşünü izledik. PKK saldırılarından ve HDP baskınından sonra bir iç savaş provasını andıran ırkçı tırmanışı yansıttık.
Saldırganlara kapı açan polisleri, jandarma barikatını aşamayan bakanları, cenazelerden yükselen tepkiyi verdik.

Türkiye’de ilk kez karşılaştığımız bu manzaraları görmezden gelen gazetelere hayret ettik. Ama onlara aldırmadan bildiğimiz yolda yürümeye, gizlenmek isteneni yazıp çizmeye devam ettik.

Mahmut Oral
Cizre’den, HDP’lilerin yürüyüşünden, sıcak bölgeden yolladığı haberlerle haftaya damgasını vuran muhabirimiz oldu.

Ve başta Emine Kaplan olmak üzere Ankara büromuz, gerek kongreye giden iktidar partisi içindeki kaynamayı ilk elden ve en ayrıntılı şekilde vererek, gerekse kongreyi herkesten erken, ustaca değerlendirerek övgüyü hak etti.

Hepimize iyi haftalar.

================================

Dostlar,

Can Dündar, “Mustafa” adlı filmiyle Mustafa Kemal Atatürk’ü indirgeyici, haddi değil ama küçümseyici pek çok kesimin, bu arada bizim tepkimizi çekti.

Şu sıralar Cumhuriyet‘in genel yayın yönetmeni.
Bu gazete bize Mustafa Kemal’den, Yunus Nadi’den emanettir.
Mustafa Kemal’in isteğiyle İstanbul’daki matba, Yunus Nadi tarafından büyük zorluklarla Ankara’ya taşınmış ve Kurtuluş Savaşı’nın sesi olmuştur. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden bir gün sonra bu gazete İngilizler tarafından kapatıldı. 10 Ağustos 1920 sonrası gazetesini “Anadolu’da Yeni Gün” adıyla çıkardı ve Anadolu’daki Milli Mücadele’yi destekledi.

Epey çalkantı geçirdi Cumhuriyet.. İlhan Selçuk yıllarca “Gazete“‘ye kol kanat gerdi.
Can Dündar ile birlikte “Gazete” deyim yerinde ise Yeni-Cumhuriyet ya da Light-Cumhuriyet’e dönüştü. Bu doğrultu sapmasından hiç mutlu değiliz ve onaylamıyor, yanlış buluyoruz. Zaman içinde bu yalpalamanın da aşılacağını umuyor, aşılmasını diliyoruz.

Ancak bu arada “Gazete” AKP ve Bay RTE’nin hışmına uğruyor..
Hürriyet de öyle..
Dün NOKTA Dergisine de benzer baskı uygulandı ve Dergi toplatıldı, sorumlu müdür gözaltına alınarak mahkemeye verildi, denetimli serbestlik kapsamında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Biz Üniversiteye (Hacettepe Tıp) başladığımız yıllardan (1971) bu yana bu gazeteyi okuruz. 20’yi aşkın yazımız, söyleşimiz (Leyla Tavşanoğlu..) yayımlanmıştır (özellikle Sami Karaören döneminde, 2. sayfada). Bizim için 2. bir okul – öğretmen olmuştur.

Atatürk’ün adını koyduğu ve bizlere emanet bıraktığı bu Gazetenin yeniden tam anlamıyla, içten bir Kemalist – Atatürkçü – Devrimci çizgiye gelmesini  diliyoruz. Uğur Mumcu’nun, İlhan Selçuk’un, Nadir Nadi’nin, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun… kemikleri sızlatılmamalıdır.

Özgür basına yapılan hukuk dışı, demokrasi dışı, faşist iktidar baskısını şiddetle kınıyoruz!

Bunlara son verilmesini, özgür basının eleştirilerinden yararlanılmasını istiyoruz. Bay Erdoğan, Guiness Rekorlar Kitabına eminiz, açtığı dava sayısı nedeniyle, kimseciklerin geçemeyeceği biçimde girmiştir. Bu “tuhaf” ve kabul edilemez baskıya son verilmelidir.

Bay Erdoğan, AİHM’nin AİHS bağlamında verdiği içtihat kararlarına saygılı olmalı ve sert de olsa eleştiriler karşısında hoşgörülü davranmalı, tahammül etmelidir. Erdoğan, “..bunlaaaaar..” diye başlayarak ötekileştirici – ayrıştırıcı -aşağılayıcı – suçlayıcı ve hatta hedef gösterici ağır bir dili ısrar ve inatla kullanmakta ve toplum katmanlarına, kişilere, kurumlara hakaret ederek yargıya, polise… hedef göstermektedir. Bu davranışlar suçtur, suça tahriktir, hatta suça azmettirmedir. Ancak, CB’lığı dokunulmazlık zırhının ardında bunları yapmaktadır. 15-16 yaşında çocuktan tutun, 90 yaşını geçmiş insanlar, “Cumhurbaşkanına hakaret” takıntısı ile yargılanıp hapsedilmektedir.

Bu baskıcı – bilinçli yıldırma tutumu sürdürülemez ve kabul edilemez.

Bay RTE, dava açma hastalığını bırakıp, aynaya bakmalı ve toplumdaki kendisine dönük bu yaygın nefretin nedenlerini araştırarak topluma ve değerlerine saygılı bir tutum izlemelidir.

*****

Basına yapılan hukuk, Anayasa, yasa dışı tüm baskıları kınıyor ve son vermeye çağırıyoruz. Bu bağlamda Cumhuriyet‘e de desteklerimizi açıklıyoruz. Son birkaç gündür Cumhuriyet‘in web sitesine erişimin engellenmiş olmasını kabul edilemez buluyor ve asla yinelenmemesini istiyoruz. Bizzat Erdoğan çıkıp demeç vermeli, hatta uygarca özür dilemeli ülkedeki gerilimi yumuşatmalıdır. 13 yıldır ülkeyi tek başına yönetmektedir, Demokratik – Laik Cumhuriyetin nimetleri ile bu göreve  gelmiştir, aynı yolla da gitmeyi içine sindirmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
15.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com