Dolar ne olacak?

author
YALÇIN KARATEPE
https://www.birgun.net/haber/dolar-ne-olacak-310957 07.08.20
Dolar ne olacak?
“Ben hep 100 liralık alıyorum.” Bu klişeyi duydunuz sanırım. Benzin fiyatları yükseldikçe yapılan yorumlardan biridir. Fiyat değişiminin kendisini etkilemediğini, aynı tutarda bir ödeme yaparak benzin almaya devam ettiğini ifade eder. Haksız da değildir aslında; çünkü depoya doldurulan yakıt miktarını görmüyor. Gösterge panelindeki ibreye bakınca bir miktar hareket ettiğini de görüyor. Marşa basıp hareket edince aracının gittiğini de fark edince, benzin fiyatına yapılmış olan zamları pek de hissetmiyor. Belki hissediyordur da hissetmek istemediği için öyle davranıyordur. Böyle davranarak kişi kendisini daha iyi hissediyor olabilir. Bilemiyorum.

Acaba Amerikan dolarına ilişkin de bir analoji var mıdır? “Ben hep 100 liralık alıyorum.”

Sanırım yoktur. Çünkü 100 lira verip dolar aldığınızda size dolarları gözünüzün önünde sayarak veriyorlar. Depoya benzin doldurulmasına benzemiyor. Tek tek, sayarak. Dolayısıyla kurların hareketini reel olarak görüyorsunuz. Bunu gizlemelerinin imkânı da yok. Diyebilirsiniz ki ben bankadan alıyorum. O durumda da “al” tuşuna bastığınızda ne kadar dolar aldığınızı ekranda anında rakam olarak görüyorsunuz. Burada da görmezden gelme ihtimaliniz yok.

detay
Dolardaki sert yükselişin sebebi ne?

Dolar kurundaki artış miktarını iktidarın gizleme imkânı yok. Benzin fiyat artışı gibi görünmez kılamıyorlar. Bu nedenle iktidar başka hiçbir şeyden korkmuyor doların artışından korktuğu kadar. Enflasyon yüksek mi çıkmış, bu bir gösterge deyip geçebiliyor insanlar, işsizlik mi artmış, eğer siz çalışıyorsanız çok da anlam ifade etmiyor. Akşam ana habere bir iki dakika konu oluyor o kadar. Oysa dolar öyle değil. Alacak parası olmasa bile insanlar göz ucuyla izliyorlar, nereye gittiğine bakıyorlar.

Son iki aydır 6.85 civarında seyreden dolar yeniden hareketlendi ve bu yazının yazıldığı saatlerde 7.30’a dayanmıştı. Kurlar ekranlarda 7.30 görünüyor ama bu “bankalar arası piyasada” oluşan rakamlar. Siz almak istediğinizde bunun yaklaşık 5 kuruş fazlasını talep ediyorlar. Alırken bir de %1 oranında “kambiyo vergisi” ödediğinizi de dikkate alınca aslında gerçek maliyet 7,45’e yaklaşıyor.

Napolyon’un hikâyesini bilirsiniz. Savaşı kaybettiğini öğrenince komutanlara sorar, “Söyleyin bakalım neden kaybettik?” Korkan generaller birkaç nedeni var derler ve saymaya başlarlar; “Bir, barut bitti!” Napolyon, “Tamam gerisini saymanıza gerek yok.”

Dolar kurunu sabit tutmak için Merkez Bankası elindeki barutun hepsini kullandı. Barut bitti. Barut kullanımı da gündüz havai fişek atmaya benzedi. Vatandaşları mutlu etmek için yapıldı ama asıl mutlu olan yabancılar oldu. Çünkü kurlar düşük seviyede tutulurken, borsadaki ve tahvil fiyatlarındaki artışı da fırsat bilenler varlıklarını satıp, düşük seviyelerden dolar alıp gittiler.

  • Asıl “dış güçlere” fırsat sunan iktidarın kendisi oldu.

Vatandaşların TL’ye güvenleri kalmadığı için eline para geçen ya döviz alıyor ya da altın. Kurumlar pek çok gerekçe ile artan miktarda döviz talep ediyorlar. Özel sektörün net dış borç miktarı 50 milyar dolara yakın azaldı. Yani şirketler döviz borçlarını azaltıyorlar. Bu talebi karşılayacak şekilde döviz arzı artmadığı için kurlar da yükseliyor. Yakın zamana kadar kamu bankaları üzerinden yaptıkları dolar satışlarının da sonuna gelindi sanırım, çünkü satacak dolar kalmadı. Merkez Bankasının rezervlerinin durumu ortada. Nereden bulup satacaklar? Dolar basamayacağımıza göre arzı artırma imkânımız yok. Ancak döviz kazandırıcı faaliyetler ile döviz girişi olabilir ama o da yok. İhracat ilk yedi ayda geçen senenin %15 altında, ithalat çok daha yavaş azalıyor. Dış ticaret açığı büyüyor. Yabancı yatırımcılar kendilerine “sunulan” fırsatı kullanıp ülkeyi terk ediyor.

  • Artık TL’yi “savunacak” enstrümanları da kalmadı.
Cephanenin bittiği bir dönemde “savunma” yapamazsınız, sadece mağlubiyet bayrağını çekersiniz. Bu da gösteriyor ki, ülkenin ekonomik gerçekliğinin ortaya çıkardığı durumu manipüle (AS: manuple) etmek sürdürülebilir bir strateji değilmiş. Biliyorsunuz gerçeğin er ya da geç gün yüzüne çıkma gibi bir özelliği vardır. Kurlarda da gerçeklik algı yaratma operasyonunu yeniyor diyebiliriz.

BORSANIN EKONOMİK GERÇEKLİKLE BAĞI KOPMUŞTUR

BORSANIN EKONOMİK GERÇEKLİKLE BAĞI KOPMUŞTUR
YALÇIN KARATEPE

2020.07.10, BİRGÜN

Son günlerde Borsa İstanbul’un ne kadar çok kazandırdığına ilişkin haberleri sık duyuyorsunuz sanırım. Hazine ve Maliye Bakanı da borsadaki “yükselişe” atıfta bulunuyor ve ülkede işlerin düzelmekte olduğunun bir göstergesi olarak sunuyor. Bu hafta borsa endeksi 120 binin üzerini de gördü. 

Sahi borsadaki bu yükseliş ekonomik olarak ne ifade ediyor? Türkiye ekonomisinde işlerin “tıkırında” olduğunun bir göstergesi mi?

Borsa şirketlerin hisse senetlerinin alınıp satıldığı bir yerdir. Diğer bir ifade ile borsada alım yaptığınızda bir şirketin aldığınız payı tutarında ortağı oluyorsunuz. Dolayısıyla bir ortak olarak şirketin para kazanması halinde o kazanılan paradan payınıza düşeni alıyorsunuz. Kısaca borsada işlem yapılmasının özünde şirketlerin ekonomik performansları ve bunlara ilişkin olumlu beklentiler yatar. Normalde böyle olmalı. Ama maalesef borsalarda işlemler bu gerekçelerle olmuyor. Bugün defter değerinin 100 kat üzerinde bir fiyattan işlem gören, gelir tablosundaki zarar rakamını telaffuz dahi edemeyeceğimiz kadar yüksek olan özsermayesi yerlerde sürünen şirketlerin bile hisse senedi fiyatlarının “uçtuğunu” görüyoruz. Bir şirketin fiyat kazanç (F/K) oranı 450’nin üzerine çıkmış. Bu şu demektir: Şirketin borsada oluşan fiyatı, hisse başına düşen karının 450 katına çıkmış. Şöyle söyleyelim; bugün o hisseyi alsanız ve her şey bugünkü gibi kalsa yatırdığınız para kadar şirketten kar payı alabilmek için 450 yıl beklemeniz gerekir. Tabii ömrünüz vefa ederse.

Çok garip şirket “değerlerinin” oluştuğunu da görüyoruz. Mesela şekerleme üreten Kent Gıda şirketinin “piyasa değeri” bu yazının yazıldığı saatlerde 3 milyar 900 milyon DOLAR seviyesine “yükselmiş”. Bu piyasa değeri ile şirket THY’den 1 5 milyar dolar Tüpraş’tan 700 milyon Dolar daha değerli hale gelmiş! Bunu açıklayabilecek bir ekonomik gerekçe olamaz! Şimdi bir uzman TV’lere çıkıp “borsalarda beklenti satın alınır” diye başlayan bir cümleyi “bayramda kişi başına 10 kilo bayram şekeri tüketeceğiz” diye devam ettirse sanırım gülersiniz.

ASLINDA BEKLEDİKLERİ KENARDAN İZLEYENLERİN BORSAYA GELMESİ

Siz bakmayın “borsa uzun vadeli bir yatırımdır” diyenlere. Buna söyleyenler bile inanmıyor. Hepsinin beklentisi kısa sürede çok para kazanmak. Bundan dolayıdır ki şirketin durumuyla ilgilenmeden bilançosuna bakmadan gelecek nakit akışlarına ilişkin öngörüde bulunmadan “ben şimdi alayım nasıl olsa daha yüksek fiyata satacak birisini bulurum” diye düşünenlerin yaptığı işlemlerin sonucunda bu ilginç seviyeleri görüyoruz. Diğer bir ifade ile bugün hisse senetlerini alanların büyük çoğunluğu “fırsatı kaçırmak istemeyenleri” beklemektedirler. Onlar gelince almış oldukları hisseleri daha yüksek bir fiyattan satarak kar etmeyi umuyorlar. Bunun olabilmesi için ise başkalarının borsanın “daha fazla artacağına” inanması gerekir.

KÜÇÜKLERE İLGİ NEDEN?

Borsada Türkiye’nin büyük şirketlerinin yer aldığı 30 Endeksinde yılbaşına göre kayıplar yaşanırken “küçük şirketlerin borsayı sürüklemesi” dikkatle izlenmesi  gereken bir durumdur. Küçük şirketlerin “tahtasını yapmak” için küçük paralar yeterli olur. Oysa büyük bir şirket için aynı hareketi yaptırmak isterseniz büyük paralara ihtiyaç duyarsınız. Örneğin Kent Gıda’nın dünkü işlem hacmi bu yazının yazıldığı saatlerde 30 milyon lira iken THY’nin işlem hacmi 1 milyar 300 milyon lira civarında.

Siz “borsa yeni rekorlara doymuyor” “son ayda “şu kadar yüzbin yeni yatırımcının borsaya girdiği” haberlerini okumaya devam edin. Ama bırakın paranız cebinizde kalsın. Hatırlatmak isterim; 2001 krizinden hemen önce borsa endeksi 5 bin seviyesinden 20 bin seviyesine çıkmıştı. Sonra kriz geldi. Kaybedenler yine “rekordan rekora koşan borsayı” son anda yakalamak isteyenler oldu.

Türkiye ekonomisinin krizde olduğu, yakın gelecekte bu durumdan çıkma ihtimalinin bulunmadığı, ekonominin küçülmeye işsizliğin artmaya devam ettiği, krediler ödenemediği için BDDK tarafından bankalara “bu kredileri öteleyin” talimatı verildiği bir dönemde şirketlerin büyük paralar kazanarak ortaklarını zengin etmesi mümkün değildir. https://www.birgun.net/haber/borsanin-ekonomik-gerceklikle-bagi-kopmustur-307765

AKP’nin IMF kurnazlığı

AKP’nin IMF kurnazlığı

YALÇIN KARATEPE
Prof. YALÇIN KARATEPE 

 

IMF’nin muhalefet partileriyle yaptığı görüşme kamuoyuna “servis edildi” ve iktidar bunun üzerinden kıyamet koparıyor, bu görüşmenin yapılmış olmasını şiddetli biçimde eleştiriyor. Oysa IMF’nin IV. madde kapsamında yaptığı bu ziyarette kamu görevlileri dışındaki ilgililerle de görüşmesi oldukça standart bir uygulama. Zaten bu konunun Türkiye’de bu denli gündem olması üzerine IMF’den yapılan açıklamada da bunun rutin bir işlem olduğu belirtiliyor. Buna karşın iktidar tarafından yapılan açıklamalar bu gerçeği göz ardı ediyor.

Peki, ne oldu da iktidar konunun bu denli üzerine gidiyor? Bu soruya yanıt verebilmek için IMF’nin raporunu okumak yeterli. Hükümetin uyguladığı ekonomi politikalarının açıkça eleştirildiği bu raporun içeriğinin gündeme gelmesini istemedikleri, eğer gündeme gelecek olursa da içeriğine itibar edilmemesini, çünkü burada söylenenlerin büyük bölümünün muhalefet partilerinin söylemi olduğu algısının oluşmasını istiyorlar.

IMF raporunun yayınlanmadan önce hükümetle paylaşıldığını, raporun giriş bölümündeki “yetkililer bu raporun yayınlanmasına izin verdi” ifadesinden anlıyoruz. Bu nedenle iktidarın gündemi değiştirerek raporun gölgelenmesini amaçladığı oldukça  açık.

Raporun başlangıcında AKP’nin, IMF’nin 2001 krizinden sonra önerdiği politikaları sürdürdüğü için Türkiye ekonomisi büyüdüğü söyleniyor. Ama daha sonra AKP’nin reformlardan vazgeçtiği ve Türkiye’nin ağırlıklı olarak dış borçlanma ve buna bağlı talep artışıyla büyümeye devam ettiği vurgulanıyor. Ancak sürdürülebilir olmayan bu politikanın gelişmekte olan ülkelere fon akımlarının durması ve artan jeopolitik risklerle birlikte ülke ekonomisini krize sürüklediğini belirtiyor.

İktidarın, içinde bulunduğumuz krizden çıkmak için uyguladığı
– kamu harcamalarının artışı,
– devlet banklarının kredi genişlemesine gitmesi ve
– özel bankaları kredi vermeye zorlamaya yönelik tedbirlerin

yanlış olduğu ve orta ve uzun vadede ekonomiye zarar vereceği söyleniyor.

Bu saptamalara ek olarak, mevcut (AS: verili) durumun oldukça kırılgan olduğu, MB’nin rezervlerinin düşük buna karşın özel sektörün döviz borcu ve finansman ihtiyacının yüksek seyrettiği, şirket bilançolarının yüksek kur ve faizler nedeniyle oldukça bozulmuş durumda olduğu, vatandaşın hala ekonomiye güveninin olmadığı bu nedenle döviz tevdiat hesaplarının artarak devam ettiği belirtiliyor.

Ve IMF, hükumetin hiç hoşlanmayacağı birtakım önerilerde bulunuyor :

  • MB’nin faizleri çok hızlı indirdiğini, buna ara vermesi gerektiği aksi takdirde enflasyonun yükseleceğini söylüyor.
  • Bütçe açıklarını giderek artmasının en önemli çıpalardan biri olan “mali disiplini” bozulması anlamına geldiği ve bunun da sorun olacağı vurgulanıyor.
  • Özellikle Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinin şeffaf olmadığı, bunlardan kaynaklanan yükümlülüklerin bütçede açık bir biçimde gösterilmediği belirtilirken, bunların şeffaf hale getirilmesi ve bütçe ile doğrudan ilişkilendirilmesi talep ediliyor.
  • Özellikle Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) atıfta bulunarak fonun harcamalarının bütçe dışında tutulmasının yaratacağı sakıncalara değiniliyor ve TVF’nin şeffaf bir şekilde denetlenebilir olması gerektiğinin önemi vurgulanıyor.
  • Ayrıca bankaların dışarıdan birileri tarafından stres testlerine tabi tutulmasını talep eden IMF, bunun bankacılık sistemine olan “güveni tesis edeceğini” söylüyor.
  • Son zamanlarda özel bankaların da kredi hacmini genişletmesine yönelik alınan tedbirlerin sakıncalarından bahsediliyor. Hatırlarsanız MB munzam karşılıklara uygulayacağı faiz oranlarına ilişkin yaptığı düzenlemede bankaların kredi hacimlerindeki genişlemeyi esas alacağına ilişkin bir kararı bulunmakta.

Raporda iktidarın beğeneceği ancak sorumluluk almaktan kaçınacağı öneriler de yer almakta. Örneğin ücret artışlarında gerçekleşen değil, beklenen enflasyon oranının dikkate alınması isteniyor. Kıdem tazminatı konusunun da bir an önce çözülmesi gerektiği söyleniyor ki, Türkiye’deki en duyarlı konulardan biri de budur.

Ayrıca IMF, verginin “tabana yayılmasını”, vergi indirimlerinin kaldırılmasını ve gelir vergisinde bir artışa gidilmesini öneriyor.

Rapor bize gösteriyor ki;

  • IMF, iktidarın uyguladığı yanlış ekonomi politikalarının faturasının halka kesilmesini talep ederken,
  • iktidar da bunların muhalefet kaynaklı görüşler olduğunun düşünülmesini istiyor.