Küresel eşitsizlik

Küresel eşitsizlik

Erinç Yeldan

Kanımızca küresel ekonominin bugün içindeki en büyük sorunu, eşitsizlik
ve sosyal dışlanma” oluşturuyor. Ötekileştirme, yabancılaştırma, dışlama bir yandan etnik, cinsiyet ve dini mezhep ayrımcılığıyla beslenir, açık şiddete dönüşürken, bir yandan da demokrasi -özellikle katılımcı demokrasi- kurumlarına olan güveni temelinden sarsıyor, geniş insan yığınlarını açık faşizme, baskıcı rejimlere, otoriterliğe mahkûm (ve hayran) kılıyor. 

Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı tarafından yayımlanan 2018 Dünya Eşitsizlik Raporu (*) bu koşullarda elimize ulaştı. Rapor, gerek gelir, gerekse servetlerin dağılımındaki eşitsizliğin 2018’de belki de insanlık tarihinde görülmemiş bir boyuta ulaştığını belgeliyor. Rapor yazarlarına göre, iki dünya savaşı arasında göreceli olarak düzelme gösteren gelir (ve fırsat) eşitsizlikleri, özellikle 1980 sonrasında derinleşecek ve 2018’e gelindiğinde yerkürenin hemen her köşesinde yadsınılamaz bir gerçekliğe dönüşecektir. Nitekim, 1980’den bu yana dünya ekonomisinde büyüyen refahtan en yüksek gelirli % 1’lik kesimin aldığı pay, altta kalan %50’lik kesimin payının iki misli oranda olmuştur. Nüfusun en yüksek gelirli %10’luk kesiminin milli gelirden aldığı pay Avrupa Birliği ülkelerinde % 37, Çin’de %41, ABD ve Kanada’da %47, Brezilya’da % 55, Ortadoğu ülkelerinde ise %61’e ulaşıyor. 

Dünyada en yüksek gelirli %1’lik nüfusun milli gelirden aldığı payın ortalaması %27; buna karşın aşağıda kalan %50’lik nüfusun aldığı pay ortalama yalnızca %12. Avrupa’da bu oranlar sırasıyla %18 ve % 14. Eşitsizlik Laboratuvarı’nın rakamlarını tamamlayan OXFAM çalışmaları, 2016 itibarıyla yaratılan servetin yüzde 82’sine dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu tarafından el konulduğunu belgeliyor. Gelirin eşitsizliği, fırsat eşitsizliği ile birlikte başat gidiyor. 

ABD’de en zengin %1’in elde ettiği gelir, Büyük Buhran diye anılan 1930’lar öncesinden bu yana en yüksek ivmesini yaşamakta. Kabaca 14 bin aile (nüfusun binde biri!) Amerikan gelirinin %22.2’sine sahipken nüfusun yarısı gelirin yalnızca %3’ünü kazanabilmekte.

  • Bu haliyle Amerikan ekonomisi yüksek duvarlar ve hendeklerle çevrili şatolarda yaşayan derebeylerine karşın, binlerce topraksız serfin yaşam mücadelesi verdiği ortaçağ karanlığını andırıyor. 

ABD’de gelir eşitsizliğinin ana kaynağının eğitim sistemindeki fırsat eşitsizliği olduğu belirtilmekte. 1980’lerin neoliberal (hakem-?) devletinin uyguladığı maliye politikasındaki vergi eşitsizlikleri de net gelir eşitsizliğini körükleyen bir ikinci öge. Avrupa’da ise sosyal refah devletinin kazanımlarının ticarileştirilerek tasfiye edilmesi ve yeni rant araçlarının bir uzantısı durumuna getirilmesi eşitsizliğin bir başka yönünü oluşturuyor. 

Bu karanlık koşulların yarattığı çaresizlik ve yıkım, TrumpBolsonaro ve benzeri dikta heveslilerinin ötekileştirme ve yabancılaştırmaya dayalı şiddeti yücelten siyasetlerinin de ana kaynağını oluşturuyor. (Cumhuriyet, 28.11.18)
(*) Dünya Eşitsizlik Raporu, 2018. https://wir2018.wid.world/

Ekonomide genel görünüm

Ekonomide genel görünüm

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 21.11.18

Bugün ekonominin genel görünümünü ve içinde bulunduğu yapısal kriz ortamının sinyallerini, güncel veriler aracılığıyla, dış dengeler açısından inceleyeceğiz.
Son bir hafta boyunca üç önemli veri yayımlandı. Önce işgücü piyasaları üzerine Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tahminlerini anımsayalım: “Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Ağustos döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 266 bin kişi artarak 3 milyon 670 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0.5 puanlık artış ile % 11.1 seviyesinde gerçekleşti.”
Dolayısıyla, (açık) işsizlik oranı kabaca geçen mart ayından bu yana düzenli olarak artış göstermekte. Unutmayalım ki, söz konusu rakam sadece “iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan çalışma çağındaki tüm kişileri, kapsamaktadır. Bu rakam, içinde umudu kırıldığı için veya başka sebeplerle iş aramaktan vazgeçen, ancak bir olanak bulunduğu takdirde iki hafta içinde iş yapmaya hazır kişiler dahil değildir. İş aramaktan vazgeçmiş umutsuzları kapsamayan bu “geniş tanımlı” işsizlik kavramı, DİSK’in yayımlamakta olduğu İşsizlik ve İstihdam raporlarında yakından takip edilmektedir. 

DİSK Araştırma Dairesi (DİSK-AR), söz konusu “geniş tanımlı işsiz” sayısının 2018 Ağustos ayında, bir önceki yılın aynı dönemine göre 404 bin kişi artarak 6 milyon 352 bine ulaştığını belirtmektedir. Söz konusu (gerçek) işsizlik oranı %18 olarak hesaplanmakta. Bu yaklaşımdan hareketle,

  • işgücü piyasasına katılmayan ancak ne eğitimde, ne de istihdam arayışı içinde olan atıl gençlerin oranının ise %28.6’ya çıktığı gözleniyor. 

TÜİK istatistiklerine göre ağustos ayında son bir yılda 490 bin kişiye net istihdam artışı sağlanmış olmasına karşın, Türkiye ekonomisi bir bütün olarak mevcut işgücü potansiyelini değerlendirmekte cılız kalmakta, işsizlik oranının yükselmesine engel olamamaktadır.
Geçen hafta TÜİK tarafından yayımlanmış bulunan Sanayi Üretimi İstatistikleri bu tespitin uzantısı niteliğindedir. TÜİK tahminlerine göre sanayi üretimi 2018 Eylül ayında son bir yılda %2.7 azalış gösterdi. Sanayinin alt sektörlerine baktığımızda, söz konusu dönemde imalat sanayisindeki daralmanın % 3.2; ara malları ve sermaye malları sanayilerindeki daralmanın ise sırasıyla, %4.8 ve % 4.1 olduğunu gözlemekteyiz. Reel ekonomik aktivitedeki gerilemenin öncü göstergesi niteliğindeki bu saptama, ekonomide sert bir iniş yaşanmakta olduğunu dile getiriyor.
***
Şimdi gelelim bir iktisatçı olarak yorumlamakta güçlük çektiğimiz döviz piyasalarına… Ekonomide reel daralma ve çöküntünün belirginleştiği bu konjonktürde, Türk Lirası’ndaki değerlenmenin (Dolardaki düşüşün) nedenlerini algılamakta zorlanıyoruz. Ekonomik göstergelerin bozulduğu bir ortamda Türk Lirası’nın değer kazanıyor olması, olsa olsa iktisat-dışı söylemlerle açıklanabilir. İrdeleyelim: TC Merkez Bankası ekonomiye olan döviz giriş çıkışlarını “Ödemeler Dengesi İstatistikleri” aracılığıyla izliyor. Aşağıdaki tabloda cari işlemler dengesi ve finansman kalemlerinin bu yılın ilk dokuz ayındaki seyri, geçen seneye göreceli olarak sergilenmekte.
Buna göre, yılın ilk dokuz ayında cari işlemler açığı 29.9 milyar Dolar düzeyinde. Geçen sene bu rakam 31.3 milyar Dolar idi. Ancak geçen sene bu açığı kapatmak üzere yurt dışından sermaye girişleri 33.9 milyar Dolara ulaşıyor; cari işlemler ve sermaye hareketleri dengesi beraberce toplamda net 2.678 milyon Dolarlık bir döviz fazlasına olanak sağlıyordu. Oysa 2018’in Ocak – Eylül döneminde sermaye hareketleri dengesi eksi 4.2 milyar Dolar ile açık vermiş, cari işlemler ile birlikte Türkiye’nin toplam döviz açığı 34.2 milyar Dolara yükselmiştir.
Merkez Bankası’nın istatistikleri bu açığın finansman biçiminin, öncelikle kayıt dışı sermaye girişlerini veren net hata ve noksan kalemi ile karşılandığını göstermektedir. Yılın ilk dokuz ayındaki kayıt dışı sermaye girişi 17 milyar Dolar ile rekor düzeyindedir. Ekonomiye sağlanan bu gizemli kaynağın gene de yeterli olmadığı gerçeğinden hareketle, buna bir de Merkez Bankası’nın rezervleri eklenmiş ve uluslararası rezervler 16.9 milyar Dolar azaltılarak 
toplam dış açık yamalanmıştır. [Haber görseli]

Kaynak: TC Merkez Bankası, Ödemeler Dengesi İstatistikleri 

  • Türkiye ekonomi idaresi, derinleşmekte olan krizi siyasi kaygılarla yadsımakta;
  • alınması gerekli tedbirleri uygulamaya koymak yerine,
  • kaynağı belirsiz döviz girişleri ve
  • Merkez Bankası’nın mevcut birikimlerini devreye sokarak gün kazanma çabası içinde gözükmektedir.
  • Krize karşı önlemlerin savsaklanmasının bedeli bugünden çok daha ağır olacaktır. Tarih bu tür acı derslerle doludur, unutmayalım.

Piyasalarda sürü içgüdüsü

Piyasalarda sürü içgüdüsü

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 07.11.18
Ekim ayı enflasyonu açıklandı. TÜİK kestirimlerine göre tüketici fiyatlarında yıllık enflasyon %25.24; üretici fiyatlarında ise %45.01 ile yüksek seyrini korudu. Halbuki enflasyonla “topyekûn mücadele” sloganları arasında alınan “sert” ve “kararlı”(!) tedbirler sayesinde “en kötüsünü” geride bıraktığımızı sanıyorduk. TÜİK’in ilgili basın bülteninde yer alan şu satırlar bile idari tedbirler ve hamasi afişler aracılığıyla “malların fiyatlarını topyekûn düşürmeye” kimsenin gücünün yetmeyeceğini açıkça ifade ediyordu:
“Ekim 2018’de endekste (TÜFE) kapsanan 407 maddeden; 42 maddenin ortalama fiyatlarında değişme olmazken, 328 maddenin ortalama fiyatlarında artış… gerçekleşti.” 
Yani TÜİK’in tüketici fiyat sepetinde takip ettiği her 4 malın, 3’ünde ortalama fiyatlar artmaya devam etmiştir.
– Enflasyonla mücadele, duvar afişleriyle veya zabıta tedbirleriyle değil, iktisat biliminin deneyim ve yöntemleriyle sürdürülmek zorundadır.
Enflasyonun yapışkan bir kararlılıkla direnç göstermesinin ardındaki önemli etkenlerin başında, kuşkusuz, döviz fiyatlarında yaz aylarında gözlenen yükselişin ithal girdi mallar üzerinden yarattığı maliyet enflasyonunun sürmesi yatmaktadır. Bunun yanında, vergi indirimleri aracılığıyla uygulanması tasarlanan genişleyici maliye politikası ile birlikte bütçe dengelerinin daha da bozulacağı beklentisi ve Merkez Bankası’nın uygulamakta olduğu para politikasının siyasi müdahaleler altında süregelen belirsizliği fiyat davranışlarına olumsuz yansımakta, enflasyonun süreceği beklentilerini güçlendirmektedir.
Bütün bunların ardında vurgulamamız gereken ana öge,
* Türkiye ekonomisinin 2014’ten bu yana içine sürüklendiği seçim konjonktürü ve yaratılan siyasi gerginlik ortamı ile birlikte her ne pahasına olursa olsun hızlı büyüme” saplantısıyla idare ediliyor olmasıdır.
Ulusal ekonomi, yapay yöntemler aracılığıyla, potansiyel büyüme hızı olan %4 – 4.5 eşiğinin üstünde büyümeye adeta zorlanmaktadır. Bu amaçla
– her biri birer çevre ve ekoloji kıyımı olan kentsel imar rantları,
– kaynağı belirsiz sermaye girişleri,
– yüksek dış borçlanma ve
– hukuk dışı / keyfi özelleştirmeler yanında;
– ucuz ve garantili kredi fonları,
– ödeme garantili büyük kamu projeleri vb. uygulamalar ile

kamu kaynakları ipotek edilmiş;

– imar barışı,
– bedelli askerlik harçları

gibi ek yöntemler ile de bütçe gelir kalemleri makyajlanmaya çalışılmıştır.


Ekonomik “altyapıda” yaşanan bütün bu gelişmelere koşut olarak, siyasi “üstyapıda”  bürokrasideki atamaların (üniversitelerin idari birimleri de dahil olmak üzere) liyakat yerine yandaşlık kaygıları ön plana çıkartılmış, Türkiye’nin idari yapısına vasatlık, endişe ve güvensizlik egemen olmuştur.
***
Öte yandan, bu yazının yazıldığı saatlerde döviz piyasalarında Türk Lirası’nın değeri, nedenleri “iktisadi öğelerle” açıklanamayacak biçimde yukarı yönlü hareket içinde görülmekteydi. Oysa enflasyonun süregelen baskısı altında, makro ekonomik normal fiyatlama davranışı dövizin fiyatının da artmasını gerektirmekteydi. 

Döviz fiyatlarındaki gerilemenin, kısmen ABD’nin İran’a uygulamayı planladığı ekonomik yaptırımlardan Türkiye’nin muaf tutulacağının açıklanması; kaynağı belirsiz sıcak para akımlarının gelmeye devam ettiği / edeceği beklentisi ve benzeri bir dizi ekonomi-dışı, günlük siyasi söylenceye dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, döviz fiyatlarında görülen gerilemenin, bir anlamda, piyasaların “olumlu bir haber lütfen” algısının sonucu olduğu söylenebilir. Piyasaların beklentilerine dayalı günlük coşku ve tasa devreleri Türkiye ekonomisinde dalgalanmaların ve dolayısıyla belirsizliklerin şiddetini artırmaktadır. 

  • Türkiye, idari yetkinsizlik ve vurdumduymazlık ile birlikte, yerli ve uluslararası finans sermayesinin kaprislerine boyun eğen bir ekonomi konumuna sürüklenmiştir.

Sürekli durgunluk

Sürekli durgunluk

Erinç Yeldan
Cumhuriyet,
31.10.18

Sürekli durgunluk (secular stagnation) küresel ekonominin içinde bulunduğu süregelen yavaşlama trendini betimlemek için kullanılıyor. Sürekli olarak kendini yenileyen durgunluk, çevresini saran koşullar biçim değiştirmesine karşın, üretkenlik, ücretler ve sabit sermaye yatırımlarının seyri gibi ana göstergeler bakımından konjonktürel bir olgu olmaktan ziyade, kalıcı bir görünüm sergilemekte. 

Küresel kriz, kısa süre içinde yoğun iflasların, şiddetli bir daralmanın ve yüksek işsizliğin oluşması yerine, etkileri uzun süreye yayılmış, ısrarlı bir durgunluk olarak kendini göstermekte; ve bu yönüyle de spektaküler bir çöküşün ardından görece hızlı toparlanma ile betimlenen geleneksel kriz biçimlerinden farklılaşmakta. Kriz, zaman içinde ve bölgeden bölgeye farklı biçimlerde (Avrupa’da kamu borcu; gelişmekte olan ülkelerde özel sektör borçlanması ve gerileyen tasarruflar; ABD’de miktar kolaylaştırması diye anılan parasal genişlemenin ardından para ve mali piyasalarda balonlaşma ve dengesizlik, vb…) tezahür etmekte; ancak süreci koşullandıran ana olgular sürekli olarak kendini yenileyerek karşımızda durmakta: üretkenliğin ve potansiyel büyüme hızının gerilemesi ve dolayısıyla, kronikleşen yapısal işsizlik, ücretlerin durgunlaşması, gelir dağılımının şiddetli bir biçimde bozulması
Bu süreçte, örneğin Avrupa’da potansiyel gayri safi gelirin 2007 öncesinin çok altında kalmış durumda olduğu görülmekte. Küresel kapitalizmin hegemonik lideri ABD’de ise işsizlik oranı %4’ün altında seyrediyor olmasına karşın, söz konusu istihdam kazançlarının düzenli işler yerine, yarı zamanlı ve geçici, enformal istihdam biçimlerinde yoğunlaştığı ve ücret kayıplarının reel olarak sürmekte olduğu anlaşılmakta.
Potansiyel büyüme kapasitesinin geliştirilmesi kuşkusuz sabit sermaye yatırımlarının büyümesi ile olası. Oysa sabit sermaye yatırım harcamalarında küresel boyutta gözlemlediğimiz durgunluk ve göreceli olarak gerileme süreci, sürekli durgunluk olgusunun da ana açıklayıcısı olarak görülüyor. Aşağıdaki özet tablo, sabit sermaye yatırımları ve büyüme ilişkisini ABD örneğinden yola çıkarak bir çırpıda belgeliyor:

***[Haber görseli]

Sürekli durgunluk kavramı 2008 krizi bağlamında ilk kez Lawrence Summers tarafından 2014’te toplanan Amerikan İktisatçılar Birliği kongresinde dile getirilmiş idi. (Kavramın orijinal kullanımı 1938’de büyük buhran dönemini açıklamaya çalışan Keynesgil iktisatçı Alvin Hansen’e ait). Summers, sorunu talep eksikliğine ve tasarrufların fazlalığına bağlamaktaydı. Oysa söz konusu dönemde yalnızca ABD ya da Avrupa’da değil, neredeyse tüm küresel ekonomide tasarruf eğilimlerinin de gerilemiş olması, sorunu yalnızca basit bir talep eksikliği meselesine indirgeyemeyeceğimizi dile getiriyor.
Biraz geniş bir tarihsel perspektifle bakarsak, sürekli durgunluğun özünde uluslararası yeni işbölümünün niteliklerinde ve neoliberal düşüngünün hegemonik dayatmalarında yattığını gözleyebiliriz. Şöyle ki; 2000’li yılları biçimlendiren uluslararası işbölümü küresel meta zincirlerinde gerek üretim süreçlerini gerekse istihdamı parçalamış; işgücü piyasalarını heterojenleştirmişti. Bu doğrultuda ABD dünyanın merkez bankası gibi çalışarak mali piyasalarda Dolar sunuyor ve “finansal ürünler” pazarlıyordu. Bunun karşılığında, reel malların üretimi ise giderek dünyanın atölyeleri olarak faaliyet gösteren uzak ve doğu Asya ülkelerine kaydırılmıştı. ABD söz konusu ülkelerin ucuz işgücüne bağlı mallarını ithal ederken verdiği dış açığı da (cari işlemler açığı) ihraç ettiği finansal ürünler aracılığıyla finanse etmekteydi. 

Neoliberal düşüngünün “başka alternatif yok” koşullandırmalarıyla sürdürülen söz konusu Vaşington Mutabakatı (AS: Uzlaşması), finansal sermayenin ve ulus-ötesi şirketlerin hiper-akışkanlığına ve devlet aygıtının piyasalardaki düzenleyici konumunu tasfiye etmek üzere yeniden biçimlendirilmesine dayanmaktaydı. Küreselleşme” diye sunulan bu dönüşüm, özü bakımından, sermayenin kârlılığını engelleyecek her türlü düzenlemenin kaldırılarak, piyasaların kuralsızlaştırılmasını sağlamayı amaçlamaktaydı.

  • Emek örgütleri ise “yönetişimci” devletin uygulayacağı açıkça faşizme dayalı şiddet
    aracılığıyla güçsüzleştirilecek; emeğin sosyal kazanımları tasfiye edilecekti.
  • Sermaye ve kârlılığının önünde duran her türlü düzenleme “akıldışı” ve “çağdışı” idi… 

Böylelikle, finansal varlıkların spekülatif balonlarına dayalı büyüme, üretkenlik ve istihdam ile ücretlerin geliştirilmesine dayalı büyümenin yerini aldı. Ancak, sermayenin başat olduğu bu dönüşüm, ABD ve diğer metropoller açısından 3 önemli “sızıntı” anlamına geliyordu:

– şirketler-küreselleşmesinin çıkarları doğrultusunda kaybolan istihdam ve kronik işsizlik;
– talep harcamalarının ulusal piyasalar yerine ithalat biçiminde kaybı;
– ve sabit sermaye yatırım harcamalarının gerilemesi. 

Dolayısıyla, tarihsel olgular açısından değerlendirildiğinde, sürekli durgunluğun tasarruf fazlalığından kaynaklanan talep eksikliğine dayalı teknik bir meseleye indirgenemeyeceği açıktır.

  • Sorunun temelinde
    – neoliberal koşullandırmalara dayalı yeni (yönetişimci) devletin faşizme açık otoriter baskı rejimleri ve beslediği şirketler
    – ve finansal küreselleşmesinin yarattığı siyasi / sosyal ve ekonomik çarpıklıklar yatmaktadır. 

Bu değerlendirmeler bir yandan da bize “Fed önümüzdeki yıl kaç kez faiz artırımına gidecek” veya “Döviz kurunda yıl sonu tahmininiz nedir” gibi sorulara dayalı analizlerin, küresel ekonomideki gelişimleri izlemekten ne kadar uzak kaldığının da altını çiziyor.

Durgunluk, yeniden

Durgunluk, yeniden

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 17.10.18
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)
Dünya ekonomisi yeni bir durgunluk dönemine giriyor…

Daha 2009’un yaraları sarılmadan, küresel işsizlik geriletilememişken, gelir dağılımındaki çarpıklık ve erozyonun önüne geçilemeden, küresel ekonominin önünde yeniden kara bulutlar dolaşıyor.

Geçen hafta yayımlanan IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü başlıklı raporu, dünya ekonomisinin 2018 ve 2019’da %3.5’lik oranlarda kalacağını, 2023’e değin de büyüme hızında yavaşlama sürecinin kalıcı olacağını vurguluyor. IMF verileri, durgunluk tehdidinin 2017 ve 2018’de Amerikan ekonomisinin başkan Trump’ın büyük şirketler kesimi için sunmakta olduğu vergi indirimlerine dayalı genişleyici mali politikaları sayesinde geçiştirildiğini belirtiyor. Ancak, Amerikan ekonomisinin 2018’de %2.9 büyüdükten sonra -mali teşvik paketinin etkilerinin tüketilmesiyle birlikte- ivmesini yitireceği; 2018 sonrasında da % 2.5 ve 2023’te de ancak %1.4 büyüyebileceği öngörülmekte. Bu oranlar ABD ekonomisinin uzun dönem ortalaması olan %3.3’ün altında kalmakta. Avro bölgesinin de 2018 için kestirilen %2’lik mütevazı büyümeyi izleyerek, 2023 sonunda ABD ile birlikte %1.4’lük bir büyüme patikasında durgunluğa sürükleneceği kestiriiliyor.

ABD’de şirketler kesimi kârlılığının bu denli artmasına yol açan etkenlerin başında Trump yönetiminin kurgulamış olduğu vergi iadeleri ve vergi istisnalarına dayalı genişleyici maliye politikası ve bunun getirdiği servet transferleri yatmakta. Amerikalı Marksist iktisatçı Michael Roberts’in bulgularına göre ABD’de şirket kârlarındaki artış geçen yıldan bu yana %7.6’lık bir artış gösterdi. Finans kesimi ve bankaların kârlarını bir yana bıraksak bile, reel sektör şirketler kesimi kârlılığındaki yıllık artış %6.6’ya ulaşıyor; yani kâr oranlarında, ortalama büyüme hızının çok üstünde bir sıçramanın söz konusu olduğu anlaşılıyor.

ABD için sergilenen bu rakamlar, dünya ölçeğinde de geçerli. Birleşmiş Milletler Kalkınma ve Ticaret Konferansı (UNCTAD) verileri, küresel ekonomide faaliyet gösteren en büyük 2,000 ulus-ötesi tekelci şirketin toplam kârlarının 2.9 trilyon dolara; net satış gelirlerinin ise 30 trilyon dolara ulaştığını belgeliyor. Söz konusu ikinci rakam dünya ihracat hacminin iki katı; dünya katma değer toplamının yarısı.

Dünya ölçeğinde kârların ivmelendiği bir dönemde söz konusu durgunluk tehdidi nereden kaynaklanıyor?

Sorunun yanıtı, sabit sermaye yatırımlarının durağan seyrinde yatıyor. Çünkü dünya ekonomisi, gelirlerinin giderek daha az bir bölümünü sabit sermaye yatırımlarına yatırıyor; tasarruf fonları giderek daha fazla bir biçimde finansal spekülasyon ve rant oyunlarının büyülü çekiminde kullanılmakta. Kapitalizmin kumarhane masalarında kısa vadeli rant ve finansal getiri peşinde koşan spekülatif sıcak para sermayesi, yatırımların yönünü yeni iş sahaları açmak ya da

teknolojik ilerlemeyi amaçlayan sabit sermaye yatırımları yerine finansal ürünlerin alım satımına çeviriyor. Finans kapitalin kaprislerine ve coşkularına dayalı biçimde evrilen küresel ekonomi, giderek artan dalgalanmaların belirsizliğinde

  • .. yatırım ve üretim yerine spekülasyon ve rant vurgunlarından pay kapma uğraşı içerisinde.

Aşağıda, UNCTAD verilerinden derlediğimiz grafik bu olguyu çok net biçimde özetliyor. Grafikte ABD, Almanya, Japonya, Fransa ve İtalya için şirketler kesiminin toplam kârları ile, finans-dışı ve inşaat-dışı yatırım harcamaları milli gelirlerin payı olarak sergilenmekte.

[Haber görseli]

Veriler 1980’den bu yana çizilmiş. Veriler, şirketler kesimi kârlılığının özellikle 2012 sonrasında yeni bir ivmelenmeyle ulusal gelirlerin ortalama %18’ine değin ulaşırken, sabit sermaye yatırımlarının ulusal gelirler içindeki payının ancak %15’i düzeyinde kaldığını belgeliyor. Sabit sermaye yatırımlarının ulusal gelir içindeki payının 1992’den bu yana düzenli olarak gerilemekte olduğu gerçeği UNCTAD verilerinde net olarak vurgulanmakta.

Bu koşullarda, Trump Amerika’sının 2018 için elde ettiği büyümenin, devlet eliyle yaratılan mali teşviklerin geçici bir görünümü olduğu anlaşılıyor.

Küresel kapitalizmin kârlılığı ve birikim kaygısı ise artık reel üretim ve yatırım faaliyetlerinde değil; finansal varlıkların yer çekimi yasalarını hiçe sayarcasına şişkinleştirdiği köpükler ve sanal rant oyunlarında yer buluyor.
======================================

Evet dostlar,

Sayın Prof. Dr. Erinç Yeldan hocamızdan gene çok yetkin bir irdeleme okuyoruz..
Türkiye’nin, bu koşullarda, çok kıt kaynaklarını ve muazzam borçlarını dikkate alarak “reel üretim ve yatırım” a yönelmek dışında bir çaresi yok, yok, yok!

Piyasacı Türkiye ekonomisi ise, küresel ağababalarınn mutlak güdümünde, “Küresel kapitalizmin kârlılığı ve birikim kaygısı” boğuntusunda..

  • Tek ama tek çare, kamu öncülüğünde planlı karma ekonomi..

Özelleştirmeye son! (Zaten kalmadı gibi…)
– stratejik özelleştirmeleri geri alma ve
– kamu + özel birlikte, dayanışma (sinerji) içinde üreterek katma değer yaratma..
– Gereksinimi yerli üretimle karşılama oranının büyütme,
– dış ticaret açığını ve cari açığı azaltma,
– istihdamı artırma..

Bunun için piyasacı – sermaye yanlısı değil; halkçı – ulusalcı (milli) bir hükümete gereksinim var. İlk fırsat Mart 2019 yerel seçimleri.. Emekçi halk kitleleri piyasacı – sermaye yanlısı değil; halkçı – ulusalcı (milli) siyasal partileri destekler ve iktidar ağır yenilgi alırsa, arkası gelir..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com