Girişimci fabrikası üniversiteden enflasyona…

Erinç Yeldan

Erinç Yeldan

Cumhuriyet, 05 Mayıs 2021

 

Başlığı yadırgayan, garipseyen okurlarım olacaktır. Bilimsel araştırma, eğitim ve topluma hizmetin merkezi ve yönlendiricisi olması arzulanan üniversitenin mal ve hizmet fiyatlarında artış anlamına gelen enflasyon olgusu ile ne gibi alakası olabilir? Enflasyonla mücadele ile üniversitelerin akademik özerkliği ve bilimsel özgürlüğü arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?

Önce başlığın ilk sözcüklerinin kaynağını anımsayalım. Bir girişimci fabrikası olarak üniversite kavramını geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde yılbaşında bir kararname ile rektör olarak atanmış olan Melih Bulu’dan işittik. Özgün İyi Yönetim Uygulamaları Forumu’nun açılışında konuşan Bulu, şu görüşleri savlamaktaydı: “Boğaziçi aslında girişimci ruhu kendisiyle içselleştirmiş durumda. Boğaziçi olarak biz kendimizi Türkiye’nin girişimci fabrikası olarak görüyoruz.” 

Sözü edilen “girişimcilik ruhu içselleştirilmesinin” ne Boğaziçi’nin ne de herhangi başka bir akademik kuruluşun yükümlülüğü olduğu; üniversitelerin temel görevlerinin ticari kaygılarla ürünler üreten fabrikalar değil, bilimsel liyakate dayalı özgür araştırma ve çağdaş bir eğitim faaliyeti sunmayı gerektirdiğini sayın Bulu’ya anımsatmak zorundayız.

Bu doğrultuda 20 Ocak tarihli Ekonomi Politik’te dile getirdiğim şu görüşleri yinelemek istiyorum: Üniversiteler, ekonomik çıkar ve maliyet ilkelerine göre bir ürün, fikir ya da tasarım peşinde olan işletmeler değildir. Bu bağlamda faaliyetleri, “inovasyonun merkezi ya da yürütücüsü” anlamına indirgenemez. İnovasyon kâr amacı güden şirketler kesiminin, bilimsel çabanın sonuçlarını piyasa faaliyetlerine uygulama biçimi olarak ortaya çıkar. Ekonomik getiri amacıyla bilimin uygulanma biçimi üniversitelerin değil, piyasada kazanç-maliyet muhasebesi yapan şirketler kesiminin faaliyetidir ve kesinlikle üniversitenin araştırma önceliğine dönüştürülemez.

Ancak üniversiteler sisteminin bu niteliği elbette onları toplumsal hayattan kopuk, rastgele bilimsel hayaller uğraşısında olan kurumlar olduğu anlamına gelmez. Kanımca eğitim sistemimizin en önemli sorunu, bilim üreticisi olarak üniversiteler ile bilimsel faaliyet bulgularını gençlere mesleki beceriler kazandırmak ve onları üretim sürecinin sürekli değişim koşullarına göre hazırlayacak olan meslek eğitim kurumlarımızın yetersizliğidir. Bu eksiklik, üniversitelerimizi asli görev ve sorumluluklarından uzaklaştırarak, faaliyetlerini mesleki eğitim ve ticari başarıya odaklanan sınai ürün tasarımları ile sınırlamaktadır. Bu da üniversitelerimizi gittikçe daha dar, sığ ve günlük gelip geçici rantlar peşinde koşan birer işletmeye dönüştürmektedir.

Nitekim, Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörlerinden, hocamız Prof. Dr. Üstün Ergüder’in kurucusu ve yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü Eğitim Reformu Girişimi’nin TÜRKONFED ile birlikte sunduğu “Beceriler, Yeterlilikler Ve Meslek Eğitimi: Politika Analizi Ve Öneriler” başlıklı rapor bu gerçekleri tüm yalınlığıyla dile getirmektedir. Rapor, ekonomimizin ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman ihtiyacının karşılanamama riskini “Türkiye’nin büyüme potansiyeline doğrudan sekte vurabilecek bir tehdit” olarak değerlendirmekte ve ancak şu gerçeğin de altını çizmektedir: “Günümüzde meslek eğitimi düşük statülü bir eğitim biçimi olarak algılanmakta, daha az arzulanan ve daha önemsiz bir ekonomik hayata hazırlama türü olarak görülmektedir. Meslek eğitiminin gerek yükseköğretim, gerek ortaöğretimde gençlerimiz için çekici kılınabilmesinin en önemli koşulu, bu eğitimin piyasa şartlarına cevap verebilir bir hale getirilmesidir”. 

Bu önemli eğitim politikası sorunu, işsizlik ve sosyal dışlanma”, “ulusal ekonomide düşük verimlilik” ve “ulusal rekabet gücünün geri kalması” gibi ciddi sosyal ve ekonomik risklerin karşımıza çıkmasına yol açmaktadır: ERG Raporu “Türkiye, OECD ülkeleri arasında işgücüne katılım oranı en düşük seyreden ve işgücü verimliliğinde de en fazla gerileyen ülkeler arasında yer almaktadır… Eğitim düzeyi düşük bir istihdam ve insan gücü Türkiye’nin özellikle Doğu Avrupa ve Asya ülkeleriyle rekabet gücünü ve bilgi ekonomisine geçişini olumsuz etkileyecektir uyarısıyla mesleki eğitimin geliştirilmesinin önemine vurgu yapmaktadır.

Eğitim sistemimizi böylesi bir reform ile yenileyemezsek, ne üniversitelerimizde akademik özerklik ve çağdaş bilimsel araştırmanın koşullarını yaratabilir ne de gençlerimizi güçlü, özgün ve yaratıcı becerilerle donatılmış biçimde iş yaşamına hazırlayabiliriz.

  • Şimdi gelelim tüketici fiyatlarında %17, üretici fiyatlarında da %34’e ulaşan enflasyon tehdidine.

Anımsayalım ki enflasyon “hiçbir yerde ve hiçbir zaman sadece birer parasal meseleden ibaret” değildir. Enflasyon, ulusal ekonominin işgücü, mal ve hizmet piyasalarındaki yapısal tıkanıklıkların ve darboğazların; sürdürülebilir kalkınmaya yönelik yatırımlar yerine imar rantlarına dayalı spekülatif büyüme tercihlerinin; kırsal ekonomide plansızlığın ve ulaşım sektöründeki çarpık tercihlerin; sanayi ve enerjide dışa bağımlılığın; dini dogmalarla yoğrulmuş, ezberci bir eğitim sisteminin yarattığı düşük vasıflı işgücünün; akademik özerkliğin çiğnendiği bir yüksek öğretim sisteminin yarattığı yapısal koşulların, … (liste uzuyor, burada duruyorum) tezahürüdür.

  • Siyasi sadakate dayalı mevcut yönetim biçimi ise Türkiye’nin böylesi yapısal sorunlarını çözmek bir yana, daha da derinleştirmektedir.