Uluslararası yeni işbölümünde Türkiye

Uluslararası yeni işbölümünde Türkiye

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 10.10.18

Türkiye ekonomisinin sürüklendiği iktisadi ve idari yönetim krizi, daha geniş anlamda kapitalizmin içinde bulunduğu yapısal nitelikli birikim ve üretim krizinin yerel ölçekteki bir uzantısıdır.
Bu yazımızda bu savı ele alacağız. Öncelikle, son iki haftaki yazılarımızın ana teması olan küresel ekonominin eşitsiz ve çarpık birikim süreçlerine değinelim ve uluslararası ticaretin temel öğelerini anımsayalım. UNCTAD 2018 Ticaret ve Kalkınma Raporu ile OECD verileri, küresel boyutta en büyük 2 bin şirketin toplam satış gelirlerinin 36.8 trilyona (dünya ihracat hacminin iki katı), yıllık toplam net kârlarının ise 2.6 trilyon $ düzeyine ulaştığını belgeliyor.
Söz konusu 2 bin en büyük ulus-ötesi şirket dünya ihracatının %57’sini doğrudan denetliyor. İhraç ürünlerinin tasarım aşamasından, nihai (AS: son) tüketiciye ulaşana değin tüm üretim ve pazarlama ağlarına hükmeden bu en büyük %1’lik şirket, tekelci konumları sayesinde dünya fiyatlarını yönlendiriyor; üretim ve satış noktalarını düzenliyor; ve tek sözcük ile küresel meta zincirlerini her aşamasını kendi stratejik çıkarları uyarınca kurguluyor.
***
Türkiye, ana aktörleri ulus-ötesi şirketler ve küresel finans sermaye grupları olan söz konusu “uluslararası yeni işbölümüne” bir ucuz ithalat ve ucuz işgücü deposu olarak eklemlendi. Bu süreçte Türkiye’ye 2001 krizi sonrasında koşullandırılan serbest yüzen (dalgalı) döviz kuru rejimi ile birlikte enflasyon hedeflemesi ve fiyat istikrarından başka hiçbir sorumluluk üstlenmeyen T.C. Merkez Bankası’nın izlediği dar çerçeveli ve dogmatik para politikaları reel ekonomide onarılması çok güç tahribat yarattı. Zira, sermaye akımlarına sağlanan sınırsız serbesti ve denetimsiz finansal sektörün reel ekonomiden kopuk, kısa vadeli, miyopik yatırım kararları, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de kıt tasarruf kaynaklarının akıldışı spekülasyon oyunlarında çarçur edilmesine yol açmış; ulusal tasarruf oranı hızla gerilerken Türkiye ithalat çılgınlığının büyüsüne çoktan kapılmıştı.
Söz konusu dönemde (2003-2008) AKP liderliğinde Türkiye, küresel finans piyasalarına dolar bazında % 35’e varan spekülatif finansal getiri sunmuş; yüksek faiz ile cezbedilen sıcak para akımları sayesinde döviz kurları baş döndürücü bir hızla ucuzlamıştı. Sermaye hareketlerini yönetmekte aciz kalan AKP ekonomi idaresi, ucuzlayan ithalatın rekabetine dayanamayan küçük boy ara ve yatırım malı üreticilerinin peş peşe üretimden çekilmesine de seyirci kalmıştı.
İthalatın finansmanı bir yandan sıcak para akımlarıyla, bir yandan da kamu mallarının özelleştirme söylemi altında yerli ve uluslararası sermayece talan edilmesiyle gerçekleştirildi. Dış borçlanma çılgın bir tempoda sürdürülürken (2003 başında 129 milyar dolardan, 2017 sonunda 450 milyar dolara), imalat sanayisinin milli gelirden aldığı pay da hızla geriliyor; sanayi istihdamının tarım-dışı istihdam içindeki payı %30’dan %23’e düşüyordu.
Türkiye’nin 2000’li yıllar boyunca AKP ekonomi idaresi altında yürüttüğü program;

1)- ulusal tasarrufların gerilemesine, dolayısıyla ithalat ile beslenen bir tüketim pazarına dönüşmesine;
2)- sanayinin üretim ve istihdam payının hızla gerilemesine, dolayısıyla ithalata bağımlı bir üretim ve ihracat desenine mahkûm kılınmasına;
3)- işgücü piyasalarında parçalanma ve enformalleşmeye yol açarak, gelir eşitsizliğinin ve rantçı/kapkaççı bir toplumsal işbölümünün toplum içinde yaygınlaşmasına; ve bütün bunlarla eşanlı olarak,
4)- değersizleştirilmiş, vasatlaştırılmış bir kültür ve eğitim anlayışına, sürüklenmesine neden olmuştur.
***
Söz konusu program, neoliberal devletçilik ile sürdürülen ve “piyasalar her şeyi çözer – başka alternatif yok” dogmatizmi ile süslenen neoliberal siyasi dönüşümün Türkiye’deki uzantısıdır. Özü itibarıyla, ulus-ötesi tekeller ile (yerli ve uluslararası) finans sermayesinin çıkarlarını gözeten bu programın yakın dönemdeki ana kurgulayıcıları IMF’nin döviz kuruna dayalı dez-enflasyon ve Kemal Derviş güdümündeki “güçlü ekonomiye geçiş programı idi. AKP de 2003’ten itibaren bu programın baş yürütücüsü oldu ve hedeflerini harfiyen izledi.
Günümüzdeki dövizde aşırı oynaklık ve enflasyondaki baş döndürücü ivmelenme, söz konusu neoliberal projenin reel ekonomide yarattığı tahribatın doğrudan sonucudur.

  • Unutmayalım, enflasyon özündeparasal bir mesele” değil, reel üretim ve işgücü piyasalarındaki tıkanıklıkların ve piyasa tökezlemelerinin doğal uzantısıdır.

Küresel kapitalist sistemin çözümsüzlüğü

OECD verileri bir sosyal hak olarak işgücü eğitiminin“mali disiplin”“bütçe açıklarının

[Haber görseli]

azaltılması”, veya “kamuda tasarruf” gibi sözcükler aracılığıyla, nasıl da içi boş siyasal bir söylenceye dönüştürülmekte olduğunu belgeliyor. 

Bu koşullar altında, 21. yüzyılın ilk yarısına kalmadan gerçekleşeceği savlanan yeni sanayileşme tasarımlarının öngörülen işsizlik, sosyal dışlanma ve eşitsizlik sorunlarını küresel kapitalist sistemin çözebileceğini bekliyor musunuz? 

Bu konuya önümüzdeki hafta, Türkiye’yi de içererek, devam etmek arzusundayım.
(*) McKinsey Global Institute, “AI, automation,and the future of work: Ten things to solvefor”, Temmuz 2018.
=================================

Gözükara nüfus artışını kışkırtanlar bir kez daha takkelerini çıkarıp düşünmeli..

Dr. Ahmet Saltık

İki büyüme öyküsü: ABD ve Türkiye

İki büyüme öyküsü: ABD ve Türkiye

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 12.9.18

“Piyasalar” nefesini tutmuş, 13 Eylül’de toplanacak olan Merkez Bankası Para Kurulu’nun faiz kararını bekliyor. “Faiz oranı artırılacak mı?” Yoksa “Merkez Bankası gene faizi sabit tutarmış gibi yaparken efektif olarak faizleri artırma becerisi mi sergileyecek?” … Sorular, yorumlar, anketler uzayıp gidiyor. 
Oysa bu hafta başında son derece önemli bir veri seti yayımlandı ve paranın fiyatı tartışmaları arasında kaybolup gitti: TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi 2018’in 2. çeyreğinde, yıllık bazda % 5.2 büyüme göstermiş. Ancak, büyümenin niteliği ve hangi sektörlerden kaynaklandığı irdelendiğinde, ortaya reel sektörlerde ciddi bir daralmanın yakın olduğu gerçeği dökülüveriyor. Verilere göre tarım sektörü % 1.5 daralmış (geçen yıl %7 büyümüş idi). Sanayi sektöründe büyüme hızı yarı yarıya düşmüş (% 4.3); yakın dönemin büyüme öncüsü inşaat ise %0.3 ile neredeyse yerinde saymış, verilen onca teşvike ve siyasal ödünlere karşın… 
Milli gelirin ardındaki talep unsurlarına gelince, ekonomik aktivitenin gerek kamu, gerekse özel sektör tüketim harcamalarıyla ivmelendirildiği; sabit sermaye yatırımlarında ise göreceli bir yavaşlama olduğu görülüyor. İthalatın durduğu bir ortamda da net ihracatın sınırlı bir katkısı olduğu hesaplanmış. Dolayısıyla Türkiye’nin (yeniden, bir kez daha) iç talebe dayalı, borçlanma olanaklarının sonuna değin zorlandığı bir büyüme sergilemiş olduğu anlaşılıyor.
***

Diğer yandan Atlantik’in öte yakasından, Amerikan ekonomisinden de benzer bir büyüme öyküsünün yaşanmakta olduğunu gözlüyoruz. ABD 2018 ikinci çeyrekte, 2017’nin görece dönemine göre % 2.9 büyümüş durumda. Söz konusu büyüme oranı ABD ekonomisinin uzun dönem ortalaması olan % 3.3’ün altında ve 2015’ten bu yana gözlenen en düşük oran. 
Veriler Amerikan ekonomisindeki büyümenin ardındaki en önemli değişkenin şirketler kesimi sermaye yatırımlarından kaynaklandığını gösteriyor. Buradaki alt kalemler ise çoğunlukla fikri mülkiyet (hizmetler sektörü) ve enerji (kaya gazı) yatırımları. Her iki grup yatırım harcaması da şirketler kesiminin yüksek kâr beklentileriyle ilintili. 
Amerikalı Marksist iktisatçı Michael Roberts’in bulgularına göre ABD’de şirket kârları bu yılın 2. çeyreğinde toplamda 72 milyar $ artış gösterdi. Bu rakam 1. çeyrek boyunca 27 milyar $ düzeyinde idi. Söz konusu artış geçen seneden bu yana % 7.6’lık bir sıçramayı ifade ediyor. Finans kesimi kârlarını bir yana bıraksak bile, şirketler kesimi kârlılığındaki yıllık artış %6.6’ya ulaşıyor; yani kâr oranlarında ortalama büyüme hızının çok üstünde bir sıçrama söz konusu olduğu anlaşılıyor. 
ABD’de şirketler kesimi kârlılığının bu denli artmasına yol açan etkenlerin başında Trump yönetiminin kurgulamış olduğu vergi iadeleri ve vergi istisnalarına dayalı genişleyici maliye politikası ve bunun getirdiği servet transferleri yatmakta. 
Atlantik’in iki yakasında benzer bir büyüme öyküsü: Devlet eliyle potansiyel büyümenin sınırlarını zorlayan politika tercihleri.

SEKA gerçeği, yıllar eskitemeden

SEKA gerçeği, yıllar eskitemeden

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 05.09.2018
(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Cumhuriyet Türkiye’sinin öncü sanayi kuruluşlarından biri olan SEKA İzmit İşletmesi’nin, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 8 Kasım 2004 tarihli kararı ile bir oldu-bittiye getirilerek ve gerekçesiz olarak kapatılmasına, fabrikanın arazisinin ise belediyeye tahsis edilmesine karar verildi. Ülkemizde ilk modern kâğıt üretimini gerçekleştiren ve bir yandan geniş bir kâğıt ürünleri deseni ile katma değer üreten, diğer yandan da bünyesinde eğittiği ustabaşı, teknisyen ve çıraklar ile bir beşeri sermaye eğitim merkezi konumunda olan bu teknoloji devinin kapatılması ulusal kâğıt sanayiine (AS: sanayisine) vurulan ağır bir darbeydi. 
2005’te SEKA Kocaeli fabrikasının da kapatılmasıyla birlikte Türkiye, gazete ve kitap kâğıdının % 100’üne yakınını ithal eder duruma geldi. Dolayısıyla, şu anda yaşanan dövizdeki artışın ilk vurduğu sektörlerden biri de basın yayın sektörü oldu.
***

Türkiye 2001 yılına, IMF’nin seminer odalarında hazırladığı ve “ödemeler dengesine parasalcı yaklaşım” fantezilerine dayalı bir istikrar programı ile girmişti. Söz konusu programın 2001 Şubat’ında başarısızlığa uğramasının ardından, önce “hizmet veremeyecek” konumuna sürüklenmiş olan batık bankaların devlet iç borçlanma senetleriyle kurtarılması, daha sonra da aynı yılın temmuz ayında “takas operasyonu” ile bankaların tuttuğu iç borçlanma senetlerinin dövize çevrilmesi sayesinde bilançolarındaki döviz açıklarının devlet eliyle düzeltilmesi yoluna gidilmişti. 
Söz konusu politikalar, “finansal sistemin sağlığı açısından gerekli” diye ilan edilerek, her türlü alternatif arayışı yasaklandı ve “IMF giderse kriz gelir” şantajı ile karşılandı.

  • Türkiye’nin sanayisizleştirilmesini ve sosyal devletin tasfiyesini“finansal sistemin sağlığı” açısından gerekli gören bu program doğrultusunda hazırlanan kamu bütçesi ve yatırım programlarının önceliği sadece ve sadece borç faizi ödenmesine indirgendi. 

SEKA’nın kapatılması kararı, Türkiye’yi uluslararası işbölümü içinde düşük katma değerli, emek yoğun teknolojiler üretmekle görevli bir ucuz işgücü deposuna dönüştürmeyi hedefleyen ve ülkemizi bir ucuz ithalat ve finansal spekülasyon cenneti olarak gören neo-liberal projenin bir uzantısıdır.

Daha somut bir ifadeyle, bu karar

– Türkiye’nin sanayisizleştirilmesini;
– sosyal devletin etkinsizleştirilerek tasfiyesini ve
– temel kamu hizmetlerini özel sermayenin kâr güdüsü altında ticari bir metaya dönüştürerek,
– ülkemizi ulusal ve uluslararası sermayenin sömürüsüne açmayı hedefleyen

neo-liberal projenin açık bir uygulamasıdır.

***
SEKA kâğıt fabrikasının kapatılması sürecini değerlendirirken 26 Ocak 2005 tarihli “SEKA Gerçeği” başlıklı yazımda şu satırları yazmışım:

“Ülkemizde özel sektör işletmeleri ile SEKA’nın yatırımları ve ürün niteliklerifarklıdır. Kâğıdın hammaddesi olan selüloz entegre olarak sadece SEKA tesislerinde üretilmektedir. Selüloz, büyük sermaye yatırımları gerektiren ve dünya piyasalarında yoğun bir rekabetin hüküm sürdüğü bir ürün olduğu için özel sektör tarafından bu alana yatırım yapılmamaktadır. Oysa SEKA geniş bir hammadde çeşitlemesi yapmış durumdadır.” 
“Dolayısıyla, uluslararası kâğıt tekellerinin fiyatlama politikalarına karşı ulusal bir savunma (AS: işlevi) gören SEKA’nın kapatılması ile oluşacak olan açıklar özel sektör tarafından kapatılamayacak ve sektörün dış hammadde bağımlılığı artacaktır. Bu koşullarda ithal kâğıt ürünleri ile baş edemeyecek olan özel sektör üreticileri de ya üretimden çekilecekler ya da yabancı tekellerin taşeronluğuna soyunacaklardır.” 

Dolayısıyla 2018’de ulaştığımız bu durum yalnızca yerel sermayenin el değiştirmesiyle ilgili değil; aynı zamanda basın yayın özgürlüğünün de susturulması, kısıtlanması, çok sesli demokrasinin, katılımcı demokrasinin maddi olanaklarının çökertilmesi anlamına gelmekteydi. 
Bu ibret verici öykünün devamını yakından yaşıyoruz: yerli ve milli sanayilerin korunması, dış mihraklar, ekonomik saldırı, vs. vs…
===================================

Dostlar,

SEKA’yı özelleştirenler, bu kurumu sattıkları yandaş yerli – yabancı sermaye sahiplerinin sektörden çekileceğini ve kağıt ve ürünlerinin üretiminin Türkiye’de duracağını, dışalıma (ithalata) bağımlılaşacağımızı, paramız değer yitirdikçe kağıt kullanımına dayalı kitap – dergi.. gibi ürünlerin fiyatının, alım gücünü aşacak biçimde yükseleceğini.. kültür yaşamının böylelikle kısırlaştırılacağını… öngörememiş olabilirler mi ? Bunun için zeka fukarası olmak gerekir. Yerli – yabacı Danışmanlar / yönlendiriciler de dahil.. Bu olası gözükmediğine göre, tersi geçerlidir. Birtakım sonraki aşamalar öngörülmüş ve kurgulanmıştır. Bu durumda da bu eylemin adı VATANA İHANETTİR!

Günümüzde büyük sermayenin güdümündeki basın ile finansman kaynağı karışık, CIA’e ve örtülü ödeneğe dek uzanan medya bu kurgulu baskıdan etkilenmemektedir. Tersine, yurtsever – karşıt (muhalif) basının beli kırılmaktadır. Oyun büyüktür, çoook büyüktür.
*****
Sn. Prof. Yeldan İzmit SEKA’nın özelleştirilmesini = talanını yazmış kısaca..
Biz bir de Balıkesir SEKA’nın vahşi, haramice peş keşini aktaralım da bunları yapanları halkımız bir iyice tanısın oy vermeden önce; ölümcül gaflet uykusundan uyansın!
==========================

Gazete kağıdı üretecek kuvvet hazır!

AYDINLIK, 30.08.2018, FÜSUN İKİKARDEŞ

Eski SEKA çalışanı: Altyapımız, suyumuz, elektriğimiz, insan gücümüz hâlâ var. Yeni makineler gelsin, üç aylık eğitim yeter, üretim başlar

SEKA’nın 1800 dönüm arazi üzerine kurulu Balıkesir tesisleri, haraç mezat satılıp kapısına
kilit vurulduğu 23 Haziran 2003 tarihinde, İrfan Barış fabrikanın kumanda odasında çalışıyordu. Fabrikaya 21 yıl 7 ay emek vermişti, gazete kağıdı bobinlerinin mamul halde matbaalara gönderme işini yapanlardandı. Barış, dev tesisi marifetlerinden ekonomiye katkısını, üç paraya satılışından 15 yıldır üretim dışında kalmasına kadar her yönüyle bilen bir SEKA’lı olarak dedi ki;

“Makinelerimiz eski, ama yeni makineler gelsin, üç aylık bir eğitim verilsin gazete kağıdı üretimi başlar…” Basının şu an yaşadığı krize üç ay vade tanıyan İrfan Barış’ın çarpıcı anlatımları, üretim ekonomisinin ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha açığa çıkardı.

ÜLKEYE DÖVİZ KAZANDIRIYORDU

İrfan Barış’tan öncelikle fabrikayı anlatmasını rica ettik…

Balıkesir Kağıt Fabrikasında yalnızca gazete kağıdı üretiyorduk, bir de Giresun Aksu vardı.
‘Zarar ediyor’ bahanesi, bizde de geçerliydi, bu gerekçeyle satıldık. Türkiye’nin gazete kağıdı ihtiyacı yıllık 450-500 bin ton dolayındaydı, biz %25’ini karşılıyorduk. Biz 48 gram kağıt üretiyorduk, rekabet koşulları içinde 43 gram kağıt kullanılıyordu, İngiltere’de kağıt 40-41 grama kadar iniyordu. Yeni fabrika, eski teknoloji! Yeni makineler, yeni teknoloji için ne yazık ki yatırım yapılmadı. Selüloz da Dalaman’dan geliyordu, ama bizi besleyecek miktarda değildi, eksiği Kanada’dan geliyordu. Bizim yüzde yüz kerestemiz, insanımız, suyumuz, elektriğimiz vardı. Ne olursa olsun, Mustafa Kemal’in, Mehmet Ali Kağıtçı’nın yaptığı bir devrimdi. Öyle veya böyle 1936’da kurulmuş bir fabrika. SEKA Kağıt fabrikası Balıkesir, gerçekten iyi bir fabrikaydı, yaklaşık işçi-memur 1300 kişi çalışıyordu. En son kapatıldığında 500 – 600 kişi kalmıştı. 2000’li yıllarda, Türkiye’ye ekonomik katkısı 56 milyon dolardı. Dışardan kağıt ithali için bu kadar dövizi kurtarmış oluyordu. Yılda 170 bin ton gazete kağıdı üretiyorduk. Türk işçisi, mühendisi, esnafı kazanıyordu. Salt fabrikanın çalışanı değil, yan kolları da var. Nakliyecisi, esnafı, ticaret yapan çevreler var. Gerçekten büyük ve güzel bir fabrikaydı.”

SATIŞIN HAZİN ÖYKÜSÜ

Söz, SEKA’nın satış günlerine gelince o anlattı, biz içten içe ağladık

“Fabrika binaları dışında 200’ün üstünde lojmanı vardı. Okulu, kreşi, yemekhaneleri,
sosyal tesisleri, depoların içindeki mamüller, her şey gitti. Devasa fabrikaydı.
Her siyasal görüşten insan vardı, sağcısı da solcusu da fabrikasına sahip çıkıyordu.

51 milyon $ paha biçilen tesis, 1 milyon 100 bin dolara Albayrak’lara satıldı...

İstanbul’da dört lüks daire fiyatına denkti. Düşünün, ylnızca lojmanların her biri 10 bin liradan içerdeki çalışan vatandaşa satılsaydı, 2 milyon 50 bin lira devletin kasasına girecekti. Satılırdı da. Çünkü işçilere 30 biner lira kıdem tazminatı ödendi, hepsi alabilirdi. Balıkesir’in Avrupasıydı SEKA.

  • Mahkeme kararlarıyla satışlar iptal edildi (AS: Bursa İdare Mahkemesi satışı ital etti),
    ancak özel bir yasayla Özelleştirme İdaresi tekrar onlara teslim etti.”

FABRİKA BİNALARI YERİNDE

Gazete kağıdı üretimi için o gün eskimiş olan teknoloji, bugün daha da geri kaldı.
Ancak, satış koşullarına göre 2 yıl içinde üretime geçmesi gereken alıcı firma, bugüne dek
ne yeni makine aldı, ne de kağıt üretimine geçti
.

İrfan Barış, son 15 yılda iki kez ad değiştiren alıcı firmanın faaliyetlerine ilişkin de şu bilgileri paylaştı:

“Yeni bir fabrika inşaatı yapıldığını görüyoruz, her yıl ‘bu yıl üretime geçti geçecek’ diyorlar,
ama üretim başlamadı. Kağıt üretimi için 2019 yılı planlanıyor, ama gazete kağıdı değil.
Oluklu mukavva veya karton üretimi yapılacağı söyleniyor. Eski fabrikaların binaları duruyor,
ama işlevini yitirdi. Bugün gazete kağıdı üretim kararı çıksa, o gün bıraktığımız makinelerle olmaz. 15 yıl önceki işçileri toparlasınlar, yeni makinelerle 3-5 aylık bir eğitim versinler, bittiği yerden devam eder. Bazı arkadaşlar dede oldu, ama yine de yaparlar. Fabrikanın % 20 enerjisini sağlayan elektrik tribünümüz vardı, kullanılır durumdaydı ve bakım yapılarak teslim ettik.
O gün 170 bin ton üretiyorduk, bugünkü teknolojiyle 250 bin tona çıkar.”

CHP Milletvekili Kazım Arslan, kağıt sıkıntısına ilişkin dün yazılı açıklama yaptı.
Kağıt sorununun eğitimden basına her alanı etkilediğine dikkat çeken Arslan şunları söyledi:

“Hesapsızca ve plansız bir şekilde SEKA’yı özelleştirenler, bugün ülkeyi kağıtsız bıraktı, basını da zora soktu. Olmazsa olmazı kağıdı bulamayan, bulsa da fahiş fiyatla maliyeti katlanan yayıncımız, üstelik ağır vergi yükleri altında ezilmektedir. Kağıt fiyatı fırlarken seyre dalanlar, kitaptaki yüksek vergiyi peşin peşin toplamaktadır. Çok acı ama bayramda maliyetler yükseldiği için basılamayan gazeteyi gördü Türkiye… Şimdi Eylül ayında, hazır kitabını matbaaya veremeyen binlerce yayıncıyla, yazarla karşı karşıyayız. Okul ve okuma sezonu açılıyor ama kitap yok. Okul ve okur var ama kağıt yok. Dersler başlayacak ama kağıt karaborsalık olmuş,
gerçekleri yazan gazetecilik ise hapis ile kağıt tehdidi arasına sıkıştırılmış.”

‘KUR FARKINI DEVLET KARŞILAMALI’

Önlem alınmaması halinde darboğazın aşılamayacağını belirten Arslan şu görüşleri paylaştı:

“Dövizin kağıt fiyatlarını fırlattığı bu dönemde Bakanlık seyirci kalamaz. Acilen tüm yayınlarda istisnasız olarak KDV %8’den 1’e indirilmeli, ithal kağıt yerine yeniden yerli kağıt üretimi için
Devlet öncü olmalı, bu çileye ve pahalılığa çözüm bulmalıdır. Benzindeki zamları pompa fiyatına yansıtmamak için uygulanan ÖTV modeli, bir süreliğine farklı vergileri düşürerek ve kur farkının bir bölümünü devletin karşılaması sağlanarak kağıtta da derhal uygulamaya sokulmalıdır.“

Türkiye’nin SEKA ile yaşadığı büyük tecrübe yeniden hatırlanmalı, hatalı özelleştirmenin sonucu olan bu kağıt bağımlığı yerine yerli kağıt üretimi devlet – özel sektör eliyle birlikte sağlanmalıdır.

“Matbaa gider kalemindeki tüm işlemlerde vergiler en çok % 8 olarak sabitlenmelidir.
Günümüzde pek çok üniversite ve kurum kütüphanesi artık bütçelerinin büyük bölümünü
kitap – dergi veritabanlarına harcamaktadır. e-kitapta verginin %8 olacağı açıktır fakat veritabanlarının durumu belirsizdir. Bunlar da e-kitap gibi % 1-8 arasında vergilendirilmelidir.
Ülke genelindeki kitap – gazete dağıtımının tekelleşmesinin önüne geçilerek yerel dağıtımcı ve yayıncı korunmalı, mali nedenlerle kimsenin basmaya cesaret edemediği butik yayıncıların
önemli yayın hizmetleri özel teşvik kapsamına alınmalı, kitap dağıtımında uluslararası tekellerin egemenlik kurma girişimine karşı yerli internet dağıtım firmalarının markalaşmasına dönük teşvikler sağlanmalıdır.”
=========================================

İşte neo-liberalizm, serbest piyasa denen sefil talan düzeninin içyüzüne ilişkin 2 örnek..
Halkçı – devrimci bir siyasal iktidar tüm bu hatalı satışların iptal edileceğini, yeniden devletleştirme – millileştirme yapılacağını halka gümbür gümbür duyurmalıdır..

Bu 2 örnek dışında ülkemizin 80 yıllık birikimini AKP iktidarı yaklaşık 60-68 milyar $ haraç – mezat bedelle yerli – yabancı yandaşlara sattı.. Bu politika ve bu AKP yerli ve milli olabilir mi?

Zerrece düşünen ve sorgulayan AKP’ye oy veren kardeşlerimiz ne düşünür acaba??

Sevgi ve saygı ile. 10 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

6  ? * “

Sistemin krizi: Türkiye’nin krizi

Sistemin krizi: Türkiye’nin krizi

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
(15.8.18)

Kapitalist pazar ekonomisinin kabaca 500 yıllık kısa geçmişi boyunca onlarca, belki yüzlerce kez ekonomik krizler yaşandı. Kimisi kısa süreli, ancak ani ve şiddetli bir çöküş biçiminde, kimisi birden fazla coğrafyayı içine alarak, kimisi de uzun süreli ve dünyamızı savaşlara sürükleyerek… 
İktisatçılar bu kriz deneyimlerinin tarihsel bazı özelliklerini, biraz da kabaca bir araya getirerek krizler tipolojileri kurguladılar. Bunların arasında birinci nesil krizler diye adlandırılan bir grup tarihi deneyim, krizlerin çoğunlukla kamunun aşırı ve denetimsiz harcama politikalarından kaynaklandığını not etmekteydi. Büyüyen kamu açıkları çoğunlukla para basarak enflasyonist biçimde “kapatılmaya” çalışılıyor; ve hemen her defasında da bir döviz krizi olarak patlak veriyordu. Çoğunlukla sabit kur rejimleri içinde yaşanmış olan bu tür krizler 70’li ve 80’li yıllara özgü olarak kaldı. 
90’lı yıllarda dünya ekonomisi ikinci nesil krizler ile tanıştı. Burada çoğunlukla denetimsiz kalan finansal sistemin aşırı spekülatif ve aşırı risk iştahına dayanan kısa dönemli, sorumsuz finansal işlemlerinin yarattığı dengesizlikler bu tür krizlerin yapısal unsurlarını oluşturmaktaydı. Finansal varlıkların yerçekimi yasalarını hiçe sayarak balonlaşması ve reel ekonomiden koparak bir hayali değerler sistemine sürüklenmesi bu tür krizlerin ana öğesiydi. 1994 Meksika, 1997 Asya, 2001 Arjantin ve Türkiye ve nihayet 2009 küresel krizi

***

2009 krizi ve sonrası küresel kapitalizm için aslında yepyeni sorunlar yumağını ortaya dökmekteydi. 21. yüzyılın bu ilk onlu yıllarında artık İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası kurumsal düzen ve montaj hattına dayalı Fordist manüfaktür üretimi teknolojileri olgunlaşmış, köhneleşmişti. Uluslararası rekabet keskinleşmiş ve kapitalizmin hegemonik merkezlerinde üretkenlik kazanımları ciddi biçimde yavaşlamıştı. Bu ortamın getirdiği gelir kayıpları ve durgunluk, emeğin gelirlerinin reel olarak gerilemesine, şirket kârlılığının düşmesine ve dolayısıyla yatırım temposunun yavaşlamasına neden olmaktaydı. 
Gerek gelirleri reel olarak gerileyen hane halklarının, gerekse şirketlerin tüketim ve yatırım harcamalarını sürdürebileceği tek bir olanak vardı: Borçlanma ve dolayısıyla, finansallaşma
Dünya ekonomisinde reel sektör böylelikle baş döndürücü bir tempoda borç biriktirmeye başlamıştı. 2009 küresel krizini aşmak için Amerikan federal sisteminin küresel ekonomiye miktar kolaylaştırması (quantitative easing) adı altında sunduğu trilyonlarca dolarlık likidite fazlası da bu süreci hızlandırdı (AS: Bu rakam 6 Trilyon $ dolayında idi!). Küresel borç toplamı, dünya ulusal gelirler toplamının 2.5 katına ulaştı. (Bu arada dünya reel gelirinin % 250’sine ulaşan borçların kimden alındığı ve kime borçlu olunduğu sorunlarını şimdilik bu yazı konusunun dışında değerlendirelim; ancak, bu sorunun yanıtı kuşkusuz, küresel servet dağılımının nereye gitmekte olduğu sorusunu da ortaya çıkarmaktadır). 
Borçlanmayla aşılmaya çalışılan büyük durgunluk bir noktada sürdürülemez bir hale gelecekti. Kanımızca 2018’in ilk yarısında Türkiye’de yaşananlar bu sürecin ilk tetikleyicisidir.

***

Dolayısıyla, Türkiye’nin 2018 krizini küresel kapitalizmin yapısal koşullarından bağımsız olarak değerlendirmemeliyiz. Yapısal koşulları zaten oluşmuş olan bu kriz ortamının ilk örneğinin Türkiye olması da kuşkusuz, bizim iç sorunlarımızla ilgilidir: Hukukun üstünlüğünün yadsınması, hukuk, adalet ve denetleyici kurumların çökertilmesi; ekonomi bürokrasisinde liyakat ilkelerinin yadsınarak ahbap-çavuş kapitalizmine (crony capitalism) dayalı bir örgütlenme modelinin dayatılması…

Sonuç olarak, Türkiye’nin 2018 krizi bir yandan çarpık biçimde küreselleşen dünya ekonomisinin rantlarından pay kapmaya çalışan, ancak bir yandan da “yerli ve milli olsun” söylemiyle pekiştirilen milliyetçi neoliberalizmin tezahü-
rüdür (yansımasıdır). 

Geçen haftaki yazımızın son cümlesini tekrarlayarak bitirelim: 

  • “Bu koşullar altında uygulanması gerekecek olan ‘istikrar paketi’ geleneksel kemer sıkma tedbirlerinin çok üstünde, hukuk normlarının uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini başat edinecek düzenlemeleri içermek zorundadır.”