Yatırım ‘stratejimiz’ üzerine

Yatırım ‘stratejimiz’ üzerine

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 11 Nisan 2018

Bu satırların ardından, Ankara Üniversitesi SBF emekli öğretim üyesi ve 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu (http://21in ciyuzyilicinplanlama.org/) Başkanı Prof. Dr. Bilsay Kuruç Hoca’nın çok değerli öneri ve uyarıları oldu. Bilsay Hoca, Türkiye’nin dış borçlanmaya dayalı olan ve nihayetinde döviz yükümlülüklerini artırmakla sonuçlanan inşaata dayalı, dar ufuklu yatırım önceliklerinin sadece yerli burjuvazinin değil, aynı zamanda uluslararası sermayenin de küresel ölçekteki stratejik birikim tercihlerini yansıtmakta olduğunu vurguladı.

Bilsay Hoca önerilerinde, Türkiye’nin izlemekte olduğu sermaye yatırımı ve üretim biçimlerinin, nihayetinde Türkiye’nin uluslararası yeni işbölümündetaşeronlaştırılmış bir sanayi ve buna bağlı olarak istihdam edilen enformalleştirilmiş ucuz işgücü deposu ve bir ithalat cenneti olarak eklemlenme projesinin bir sonucu olduğunu özellikle aktarmaktaydı.

Bu yazımızda bu vurgulardan hareketle iki (resmi) veri setini sizlerle paylaşmak arzusundayım. Birincisi yerli sermayenin döviz dengesi ile ilgili: finans dışı şirketler kesiminin uluslararası net yatırım pozisyonu. T.C. Merkez Bankası verilerine göre (bankacılık dışı) finansal olmayan şirketlerin döviz varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki farkı veren net yatırım pozisyonu, son on bir sene içerisinde net 250 milyar dolarlık bir bozulma göstermiş durumda. Söz konusu “denge” 2017 itibarıyla eksi 450 milyar dolara ulaşmış. Aşağıdaki grafik son on bir yılda bu bozulmanın seyrini izliyor ve bankacılık dışı (reel sektör) şirketlerin nasıl da uluslararası sermayenin kaprislerine bağımlı konuma sergilendiğini belgeliyor.

[Haber görseli]

Bunu izleyen tabloda da Türkiye’nin son on yılda stratejik yatırım kararlarını değerlendirelim. (kamu artı özel, toplam) Sabit sermaye yatırımlarının seyri bize Türkiye’nin imalat sanayiine yönelik yatırımlarını hızla geriletmiş olduğunu (2006’da yüzde 38.7’den 2015’te yüzde 27.5’e) ve aradaki farkın inşaat ve hizmetler sektörlerinde yoğunlaştığını gösteriyor.

Kalkınma iktisadı yazınında daha çok gelişmiş ve sanayileşmesini tamamlamışülkelerde gözlenmekte olan bu olgu, Türkiye benzeri yeni sanayileşme çabası içerisinde olması gereken ülkeler açısından olgunlaşmamış sanayisizleşme sorunu olarak değerlendiriliyor.

[Haber görseli]

Bu hafta başında açıklanan “yeni” yatırım teşvik paketinin de bu yapıyı değiştirmekten uzak olduğunu; ve sadece yerli ve uluslararası sermaye şirketlerinin Türkiye pazarında yaşadıkları tıkanmayı kamu kaynaklarını devreye sokarak aşma çabasından ibaret kalacağını vurgulamakla yetinelim.

Betona 551 milyar dolar

Betona 551 milyar dolar

Erinç Yeldan
07 Nisan 2018, Cumhuriyet

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye son 7 yılda yarım trilyon Doları aşan inşaat yatırımı yaptı. 

Alınan dış borç betona gömüldü

[Haber görseli]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017 yılına ait “büyüme” istatistiklerini yayınladı. Milli gelirimizin 2017’de %7.4 ile yeni bir rekor kırdığını ve dünya ekonomisinin önemli başarı öykülerinden birisi olduğunu öğrendik. 
2017’nin “göz kamaştırıcı” büyüme olgusunun ardındaki etkenleri kamuoyundaki tartışmalardan biliyoruz: hanehalkı ve devletin tüketim harcamalarındaki hızlı artış; “net” ihracatın olumlu katkısı; sabit sermaye yatırım harcamalarındaki sıçrama, … Ancak bu değerlendirmeler daha çok milli geliri oluşturan parçaların incelenmesiyle sınırlı kaldığından, büyümenin niteliği ve yapısal kaynakları hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşmamıza yeterli olmuyor. Bunun için, TÜİK’in veri eksikliklerine rağmen, daha derine inmemiz gerekiyor. 
Üstteki tabloda, küresel krizin olumsuz etkilerinin (görece) atlatıldığı ve AKP ekonomi yönetiminin artık “çıraklık” dönemini geride bırakarak, “ustalık” dönemine girdiğini ilan ettiği 2010 sonrasına ilişkin üç temel veri var. İlki Türkiye’nin dış borç stokuna ilişkin. İkinci sütunda “inşaat” sektörü katma değeri ve nihayetinde milli gelir rakamları ABD doları bazında sergileniyor. 
Türkiye’nin 2010 yılında dış borç stoku 291 milyar dolar iken, milli geliri 772 milyar dolar idi. İnşaat sektörü bu rakamın %6.2’sini oluşturmaktaydı ve dolar cinsinden hesaplandığında 47 milyar dolarlık bir katma değer üretmekteydi. 2010’lı yıllar boyunca Türkiye’de konut inşaatına dayalı bir yatırım ve büyüme stratejisini uygulamaya konuldu. Milli gelir, dolar kurundaki iniş çıkışlara da duyarlı olarak, 772 milyar dolardan 2017 sonunda 851 milyara yükseldi (toplam 78.6 milyar dolarlık artış). İnşaat sektörünün payı %8.6’ya değin yükseldi ve yarattığı katma değer 2017 sonunda 73.2 milyara ulaştı (birikimli olarak 26.1 milyar $). 
Yani söz konusu yedi yılda inşaat sektöründeki büyüme, milli gelirin toplam büyümesinin üçte birini kendi başına sağlamaktaydı. Dolayısıyla, her bir dolarlık milli gelirimizin üçte biri inşaat faaliyetiydi! 
Şimdi bu harcamaların kaynağına bakalım. Türkiye’nin 2010’da 291 milyar dolar olan dış borç stoku, 2017’nin üçüncü çeyreği sonunda 437 milyara ulaşmış. Bu rakama göre dış borçlarımızın yıllık ortalama artış hızı %5.8’e ulaşıyor. Halbuki dolar bazında milli gelirimizin yıllık artış hızı sadece yüzde 1.4!

İnşaat YUTTU

Yedi yılda milli gelirde toplam artış 78.6 milyar dolar iken, dış borçtaki artış bunun neredeyse iki katı, 146 milyar dolar.

  • Türkiye her bir dolarlık milli gelir üretirken, yaklaşık iki dolar dış borç üretmiş.

Bunun üçte birini de inşaata “yatırmış”. İnşaat yatırımlarının yedi yıllık toplamı 551 milyar doları buluyor.

  • Tam yarım trilyon dolarlık beton yatırımı yapılmış.

Bu rakamın inşaat yerine, eğitim, sağlık, sosyal altyapı ve araştırma geliştirmeye dayalı hizmet sektörlerine dönüştürülebileceği bir Türkiye’yi mevcut konjonktürde sadece tahayyül edebiliyoruz. Türkiye, yakın tarihimiz boyunca bu tür dış borçlanmaya dayalı büyüme senaryolarını sıkça izledi. 

  • Yurt içinde katma değer üretmek yerine, dış borçlanmaya dayalı ve ithalata bağımlı bu tür büyüme süreci her defasında dış ticaret açıkları, işsizlik ve yüksek enflasyon ile birlikte yaşandı.

“Bu sefer her şey değişik” diye geçiştirilen sorunlar her defasında sürdürülemez dengelerin yarattığı krizler ile son buldu.
======================================
Dostlar,

İşte bir AKP klasiği daha…

Prof. Erinç Yeldan, son derece önemli bir makro denge – dengesizlik sorununu işliyor.
Yazık oldu yarım trilyon dolar borca!
İstanbul’da depreme karşı binaların dönüşümü ne yazık ki 1999’dan bu yana 19 yılda tamamlanamadı!.

Ülkemizin taşını toprağını satan AKP iktidarı, TOKİ’yi bir kamu kurumu olarak asla elden çıkarmadı. Vahşi kapitalist bir ekonomide Devlet eliyle inşaatlar sürdürüldü. Çok rahat arsa sağlandı TOKİ’ye.. Yasal mevzuat desteği de. TOKİ sosyal konuttan giderek lüks konuta ve işyerleri, cami inşasına yöneldi. Yandaş yükleniciler zengin edildi. 1 milyona varan konut fazlası üretildi, satılamayıp TOKİ’nin elinde şişti! Konutta net arz fazlası yaratıldı!

Ancak öğrenci yurtları sorunu ülkemizde çözül(e)medi!?
Tarikatlar, cemaatlar, vakıflar, dernekler.. bu alandaydı çünkü.
Bu yurt yangınlarında masum çocuklarımız yandı!
Bu yurtlarda masum çocuklarımızın ırzına geçildi!
Durdurulamıyor da! Ciddi yatırım, bağlantılar, süren inşaatlar, stoklar, makine parkı ve inşaat işçileri.. Ne yapmalı?? Yurtdışı pazarlar ülkemizdeki aşkın kapasiteyi emecek düzeyde değil.
Bu gün frene bassanız, yıllar sonra etkili olacak..
Bir de inşaat sektöründe yaşanan İŞ CİNAYETLERİ var ödenen acı bedel kapsamında.
Bari deprem bölgelerinde yapı stokları tümüyle yenilenebilse!

Bunlar devr-i AKP’de yaşandı ve iktidar değişmedikçe ne acı ki sürecek!
Bir delinin kuyuya taş atması örneği!

Sevgi ve saygı ile. 10 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Robotlar, işgücünün değişen niteliği ve bilgi sermayesi

Robotlar, işgücünün değişen niteliği ve
bilgi sermayesi

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 28 Mart 2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Dünyamızda sanayi sektörlerinde kurulu robot sayısı, 2015 itibarıyla, 1 milyon 600 bini aştı. Bu yüzyılın başına değin bir yılda kurulan robot tesisi adedi 50 bin dolayında idi. 2010’lu yıllarda bu rakam yılda 250 bini aşmakta.

Birleşmiş Milletler UNCTAD verilerinden derlediğimiz aşağıdaki tablo bu temponun ülke ekonomileri bazında dağılımını sergiliyor. UNCTAD verilerine göre, 2015 itibarıyla, toplam 1.6 milyon robot stokunun yaklaşık üçte ikisi “gelişmiş ülkelerde kurulu. Burada Japonya ve ABD başı çekiyor. “Gelişmekte olan ülkeler” grubunda Asya ülkeleri hemen hemen bu grubun rakipsiz tek lideri. Çin Halk Cumhuriyeti’nin toplam robot stoku içindeki payı %15; ancak yeni kurulan robotların %27’si bu ülkede gerçekleştirilmekte. Bu performansı ile Çin dünyada yeni robot kurulumunda başı çekiyor. Japonya %14 ve ABD %11’lik oranlarıyla Çin’i izliyorlar.

[Haber görseli]

UNCTAD verileri kurulu robotların işgücünün niteliğini de nasıl değiştirmekte olduğunu gösteriyor. Buna göre, sanayide istihdam edilen her on bin işçi başına düşen kurulu robot sayısında 370 adet ile Kore dünya lideri. Bunu 320 robot ile Japonya ve 170 ile İsveç izliyor. Türkiye’de sanayide çalışan on bin işçi başına düşen robot sayısı 18. 
Robotların sanayi sektöründe giderek öncelikle vasıfsız (AS: niteliksiz), sonra da vasıflı (AS: nitelikli) işgücünün yerini almaya başlaması, “işin” niteliğini de değiştirmekte. İşgücünün vasıfsız işlerden çıkarak giderek tasarıma, inovasyona ve araştırma-geliştirme yoğun bilgi teknolojilerine yönelmesi kaçınılmaz bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. 

Türkiye için kısa bir not: Türkiye son on yıl boyunca her yıl milli gelirinin yaklaşık %14’ünü konut inşaatına ayırmakta. Bu rakam, on yıllık birikimli toplamda 1 trilyon dolarlık inşaat yatırımı demek. Bilgi sermayesine dayalı sanayileşme hamlesi (AS: atılımı) için umut vaat eden bir strateji değil.
================================================
Dostlar,

Sn. Prof. Dr. Erinç Yeldan her zamanki gibi düşündürücü – öğretici ve yol gösterici bir makale daha kaleme almış.. Hem de oldukça kısa. 

Giderek üretimde insanın ve onun kas gücünün yerini robotlar almakta. Üstelik ANDROİD adı verilen yapay zeka ile donatılmış sistemler. Popüler bilim – teknoloji alanı Mekatronik.

Sayısız gerekçelere 1 ek daha…  Nüfus artışı neye yarayacak??
Ordu’da “Er” in bile “uzman” olanı yetiştirilirken..
Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler aklını başına almalı;

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK ilkesi hemen yaşama geçirilmelidir. 

Toplumun yaşlanmasından da korkulmamalıdır. Uzun, giderek daha uzun yaşamak temel hedeflerden biri değil mi? Ortalama yaşam epey uzatılmadı mı? Emeklilik yaşı en az 65 olmadı mı? Aile hekimleri 72, öğretim üyeler, 75 yaşına dek çalışabiliyor.. Dünya Sağlık Örgütü’nün yaşlılık sınırını 75’e çekmesinin üzerinden uzun yıllar geçti.. Günümüz toplumu, Antik Yunan dönemi insanının 2,5 katı süre yaşıyor!

Yaşlılar” artık kas gücü ile üretmiyor; büyük bir toplumsal sermaye olarak yılların birikimleri, deneyimleri ile üretiyor.. 76 yaşına dek üreten dahi fizikçi Stephan Hawkings gibi örneğin. Gelişen robot teknolojileri onların yaşımını daha da kolaylaştıracak ve üretkenliklerini artıracak..

Üstelik 21. yy’ın gereklerine uygun yetiştirilmeyen genç kuşaklar yaşama ne katabilir ki?
Ağır – yoğun – zorunlu – ezberci Sünni mezhebi öğretisini din diye dayatarak nereye varılabilir?

Sevgi ve saygı ile. 31 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Fosil yakıt teşviklerine hayır!

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 21.03.2018

Fosil yakıt teşviklerine hayır!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İklim değişikliği mücadelesi her zamankinden daha acil. Dünya üzerindeki sağlıklı yaşamı korumak için küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2 C derece altında tutmamız gerekiyor. 2015 Paris Anlaşması’nın bu temel hedefine ulaşmamız ancak küresel emisyonlardaki artışı 2020 yılından önce durdurmamızla mümkün.” 
“Fosil yakıtlara verilen kamu teşviklerinin sonlandırılması, Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmanın en etkin yollarından biridir. Teşviklerin kaldırılması aynı zamanda G20 ülkeleri tarafından 2009 yılında verilen ama halen tutulmamış bir sözdür.” 
Yukarıdaki satırlar Sağlık ve Çevre Birliği (Health and Environmental Alliance – HEAL) örgütünün 2017 Ekimi’nde yayımlamış olduğu “Gizli Maliyet: Fosil Yakıt Teşviklerini Sonlandırmanın Sağlık Faydaları” başlıklı raporundan alındı. HEAL, çevre kirliliğinin ve özellikle karbondioksit ve öbür sera gazlarının insan sağlığı üzerine etkileri konusunda çalışmalar yürüten, Avrupa’nın önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri. Yetmişi aşkın üye kuruluşuyla birlikte Avrupa’nın sağlık çalışanlarını, yurttaşlarını ve çevre uzmanlarını temsil ederek, sağlık ve çevre kirliliği üzerine sürdürmekte olduğu bağımsız çalışmalarla tanınıyor. 
HEAL’in 2017 raporu, G20 üyesi ülkelerin 2014 yılında fosil yakıtlara tanımış olduğu teşviklerin kamu maliyetinin 444 milyar doları bulduğunu, ancak fosil yakıt kullanımının yarattığı hava kirliliği nedeniyle yaratılan sağlık maliyetlerinin 2.76 trilyon dolara (teşviklerin altı katı!) ulaştığını vurguluyor.

Türkiye’de fosil yakıt teşviklerinin yarattığı yıllık sağlık maliyetleri 19.4 milyar dolar, iklim değişikliği maliyetleri ise 13.2 milyar dolar olarak hesaplanmış. Bu rakam ölçülebilen teşvik miktarının on katına ulaşmakta olup Türkiye’nin 2014 itibarıyla genel devlet bütçesinden yaptığı 22 milyar dolarlık sağlık harcamasını aşıyor. Fosil yakıt teşviklerinin sonlandırılmasının gerekçeleri raporda net olarak açıklanmış. Rapordan okumaya devam edelim:

“… fosil yakıtların kullanılması havayı solunamaz hale getirirken hava kirliliği birçok yeni hastalığa ya da var olan hastalıkların kötüleşmesine, erken ölümlere neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl 6.5 milyon insan hava kirliliği nedeniyle yaşamını yitiriyor. Fosil yakıtların neden olduğu hava kirliliği ayrıca kayıp işgünlerine, çalışma veriminde düşüşe ve hastalıkların tedavisi için harcanan yeni sağlık maliyetlerine neden oluyor. Bu olumsuz sonuçlardan en çok çocuklar, gebe kadınlar, yaşlılar ve yoksullar etkileniyor.”
***
Dünya Enerji Ajansı verilerine göre gezegenimizin atmosferine bir yılda salınan CO2 emisyonu yaklaşık 30 giga ton (bin milyar ton). Bu sonucu ülkeler düzeyinde değil de, küresel üretim zincirinin baş aktörleri olan ulus-ötesi şirketler açısından değerlendirdiğimizde, aslında yalnızca yirmi enerji üreticisi ve dağıtıcı tekelin bu rakamın % 30’undan sorumlu olduğunu görüyoruz. Aşağıdaki tablo ilk dört şirket bakımından bu durumu bir çırpıda özetliyor.

[Haber görseli]

Kapitalizmin merkezindeki ulus-ötesi tekeller, fosil yakıt teşviklerinin sürüp gitmesinden en fazla kazançlı çıkan ana aktörler. “Her ne pahasına olursa olsun daha fazla kâr” dürtüsüne dayalı kapitalist birikim sistemi, yaklaşmakta olan çevre felaketinin suçlusu olduğu gibi, bedelini de tüm insanlığa ödetmekte…
==================================================
Dostlar,

Dün (21.3.18) Ankara Üniv. Tıp Fak. Dönem 3 öğrencilerine “Hava Kirliliği ve Sağlık”  konusunu 2 saat süreli ders olarak sunduk. ayın Yeldan’ın çok değerli yazısında yer verdiği kimi bilgileri biz de öğrencilerimizle paylaştık.. Hep yapageldiğimiz gibi, bu ders yansılarımızı da pdf olarak web sitemizde yayınlayacağız; salt öğrencilerimiz değil, geniş kitleler yararlansın diye..

Çok sayıda görseli derste değerlendirdik. Yandaki posterde çok çarpıcı sonuçlar var:

  • Akciğer kanseri ölümlerinin %36’sı, inme ölümlerinin %34’ü ve kalp hastalıklarından ölümlerin %27’si hava kirliliği ile ilişkili.

Sayın Prof. Yeldan’ın bu sitede, konuya ilişkin çok önemli bir yazısına daha yer vermiştik :

Nüfus artışının hızla ve mutlaka yavaşlatılması, giderek durdurulması kaçınılmazdır!
Yaşamın her alanında, en üst düzeyde tasarruflu yaşayarak dünyaya yükümüzü azaltmak zorundayız..

Sevgi ve saygı ile. 22 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Amerika’da ticaret savaşı çığlıkları

 Amerika’da ticaret savaşı çığlıkları

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet 07.03.18

Amerika Başkanı Donald Trump uluslararası arenada yepyeni bir gündem oluşturdu: ABD’nin çelik ithalatına %25; alüminyum ithalatına da %10 ithalat vergisi koyacağını duyurdu. Trump’ın gerekçeleri “yıllardır sürdürülen haksız ticaret anlaşmaları nedeniyle Amerikan işçilerinin büyük zarara uğradığı ve işsiz kalmakta olduğu” savlarına dayandırılmaktaydı.
Gerçek şu ki; kapitalizmin bu merkez hegemonik gücünün söz konusu kararının ardında, aslında sistemin tıkanmışlığını ve Amerika’nın gerek teknolojik ilerleme, gerekse sanayi tasarımı yarışında geri kalma endişesini örtbas etme çabaları yatmaktadır. Amerikan üst yönetimince, “etrafı Kızılderililerce sarılmış mağdur kovboy” imajı ardına gizlenmeye çalışılan bu gerçek, siyasi ve iktisadi açıdan yapılacak sağduyulu bir değerlendirme karşısında tüm çıplaklığıyla ortaya dökülüveriyor.
Öncelikle vurgulamak gerekir ki; Amerika’nın başta Çin ve Almanya olmak üzere, küresel mal piyasalarında vermekte olduğu dış ticaret açığı, “ABD aleyhine yapılmış olan haksız ticaret anlaşmalarından” ya da “ABD düşmanlarının zekice tasarlanmış ticaret hilelerinden” ziyade, Amerika’nın aşırı tüketime dayalı tasarruf – yatırım dengesizliklerinden kaynaklanmaktadır. Neredeyse yüzde sıfıra yaklaşan özel tasarrufları ve devasa bütçe açıkları ile Amerikan ekonomisi, ulusal düzeydeki iç dengesizliklerini uluslararası ticaret dengesizlikleri olarak yaşamakta.
Dahası, %4.5 düzeyine inmiş olan işsizlik oranı nedeniyle neredeyse tam istihdam noktasına yaklaşan Amerika işgücü piyasalarında, ithalat korumacılığı altında yeniden istihdam edilebilecek bir yedek işsiz ordusu yeterince büyük değil. Dolayısıyla, ithalat koruması altında istihdam artışlarından ziyade, mevcut istihdam koşullarında ücret maliyetlerinin artması daha gerçekçi bir olasılık olarak gözüküyor. Bunun da ötesinde, artan çelik ve alüminyum fiyatlarının bu ürünleri kullanan üreticiler için daha yüksek maliyetler içerecek olması nedeniyle de, bu adımın nihai olarak üretim maliyetlerini yükseltmesi ve enflasyonu tetiklemesi kaçınılmaz olacaktır. Bütün bunların anlamı ise Federal Reserve’in, hadi “piyasaların” anladığı dilden uyaralım: o çok korkulan “FED faizleri artıracak mı?” endişelerini haklı çıkaracak adımların uygulamaya konulması olacaktır.
Konunun bir de uluslararası siyaset ve güvenlik boyutu var, kuşkusuz. Trump yönetimi söz konusu kararını uluslararası diplomasi merkezlerinde meşru kılabilmek için, WTO’nun serbest ticaret ilkelerinin istisna öğelerine dayandırmaya çalışmakta. Bunlar da, ABD’nin bir “savaş ve güvenlik tehdidi altında olduğu”; “kendi yerli çelik sanayii zayıf olursa yeterince silah ve savaş teçhizatı üretememe riski doğurduğu” gibi retoriksel savlar içermekte. WTO’nun (AS: World Trade Organisation – Dünya Ticaret Örgütü) ancak bir savaş hali durumunda uygulamaya konulmasını uygun bulduğu bu istisnai yöntemler, dolaylı olarak ABD’nin küresel düzeyde bir savaş konjonktürü içinde olduğunu belgeliyor.
Bu gözlemler, bizim daha önceleri bu satırlarda sık sık dile getirdiğimiz kapitalizm artık dünya ekonomisini savaş konjonktürü olmadan idare edemez durumdadır” savımıza da yepyeni bir örnek oluşturuyor.
***
Yarın 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Tüm kadın emekçilere kutlu olsun.