ATATÜRKÜMÜZ DÜNYADA EN AZ 50 YERDE YAŞATILIYOR!

ATATÜRKÜMÜZ
DÜNYADA EN AZ 50 YERDE YAŞATILIYOR!

BİZDE ATATÜRK’Ü KARALAMAK İÇİN HER TÜRLÜ SALDIRI ve SAYGISIZLIK YARIŞI UTANMAZCA ve VEFASIZCA YAPILIRKEN…

Mustafa Kemal ATATÜRK, saptanabildiği ölçüde Dünyada 50 yerde yaşatılıyor..

Yontu (heykel), cadde, meydan, okul… olarak adı verilmiş durumda..

Görselleri görmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

50_yerde_dunyada_ataturk

Bu güzelim dosyayı bize gönderen değerli dostumuz Sn. Prof. Hasan Pekmezci’ye ve
çalışmanın sahibi gözüken (?) Sn. Şinasi Yavuzer‘e emekli çalışması için teşekkür çook ederiz..

Aramızdan bedensel – fiziksel olarak ayrılışının 78. yılında O’nu çoook özlüyoruz..

En büyük ve kutsal yapıtı (eseri) Türkiye Cumhuriyeti, O’nun tarihe şerh düşen sözleriyle;

  • “.. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!”

Yani,

  • “.. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır!” 

    Özgür ve bağımsız, başı dik ve onurlu, erinç (huzur) ve gönenç (refah) içinde..

  • “Beni inkâr edeceksiniz hatta bühtanla yad edeceksiniz.
    Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”

    Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile. 10 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..

45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..


Dostlar,

45 yıl sonra 12 Mart 1971 askeri darbesi için aşağıdaki yazımızı bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Ekleyelim ki; derin şaşkınlık içindeyiz (!), 45 yıl sonra Türkiye, nasıl da 12 Mart 1971 askeri darbesi öncesi koşullara benzer bir kıskaç ortamında gene??

Tarih tekerrür mü ediyor??
Niye?
Tarih, ondan gerekli dersi çıkaramayan “aptallar” için yinele(n)mez mi?
Biz aptal mıyız???
Biz aptal mıyız????
Biz ap – tal …..

Sevgi ve saygı ile.
12 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

*********

43 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi

Dostlar,

12 Mart 1971 askeri darbesi yapıldığında Hacettepe Tıp Fakültesi’nde
1. sınıf öğrencisiydik. Bir anımızı aktararak başlayalım :

Hacettepe Tıp Fakültesi kütüphanesinde ders çalışmaktaydık.
Kaynak araştırırken bir kitap gözümüze ilişti :

  • MARKSİZM ve GERİLLA SAVAŞI..

Dikkatimizi çekti, ödünç aldık akşam evde okumak üzere. Tuzluçayır’da bir gecekonduda kiracı idik. Emniyet Komiser Yardımcısı babamız Artvin’de
Şark hizmetinde” idi. EGO otobüsünden son durakta indik ama daha 10 dakika kadar yürümemiz gerekiyordu. Tepede, yol ağzında bir asker, elinde silahı ile nöbetteydi. Başımıza çook işler açabileceği korkusuna kapıldığımız kitap çantamızdaydı.
Ya bizi durdurur ve ararsa? “Tehlikeli” üstelik de kırmızı renk ciltlenmiş bu “Kitabı” (?) bulursa halimiz ne olacaktı? Ailenin büyük çocuğu bizdik, babamız uzaklardaydı.
Bacaklarımız titremeye başlamıştı. Geri dönemezdik, deyim yerinde ise “çaktırmamak” da gerekliydi. Bütün hünerimizi (!) kullanarak, 1-2 dakikalık süreci saatlermişçecine, büyük gerilimle yaşayarak evimize doğru yürüdük. Yüreğimiz göğsümüze sığmıyordu..

Neyse, korktuğumuz başımıza gelmemişti..

Gece bir miktar karıştırdık ve sabah ilk iş olarak iade ettik bu “belalı” (!) kitabı.
Daha sonrasında da endişemiz bitmedi. Ya o kitap bir “tuzak” idiyse ve biz fişlendiysek?

***********************

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç Hazretlerine..

Sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığını ve “bu elbisenin” ülkeye bol geldiğini, daraltılması gerektiğini buyuruyordu. Demesi oydu ki; 1961 Anayasası’nın getirdiği demokratik hak ve özgürlükler rejimi sorunun temel kaynağıydı.

Gerçekte ise “sorun” çok kaynaklıydı.. Türkiye İşçi Partisi, adil seçim sistemi
(Ulusal Artık –
Milli Bakiye) sayesinde 15 sosyalist milletvekilini TBMM’ye taşımıştı (1965). TBMM’de ezber bozmaktaydılar. Çetin Altan harika konuşmalar yapıyordu.
İsmet İnönü, CHP Genel Başkanı olarak, “CHP’nin Ortanın solunda olduğunu” açıklamak zorunda kalmıştı.

İşçi hareketleri, sendikalar, öğrenci eylemleri, üniversitelere yansıyan
68 Fransa Üniversite Gençliği Eylemleri, ekonomide gelinen bıçak sırtı,
16 Şubat 1969 Beyazıt Kanlı Pazar’ı, 15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri..
 vb.

O zamanki adıyla “anarşi” ülkede kol geziyordu. Necip (soylu) halkımız,
“anarşik eylemlere” karışanlara “anarşit” diyordu. Gerçekte bu terimin doğrusu “Anarşist” idi. “Anarşizm” bir ideoloji idi kurulu düzene karşı kullanılan.
Bu ideolojiyi benimseyen ve uygulayanlara ise “Anarşist” denmekteydi.

“Anarşi” ve “Anarşitler”, “solcu ve yıkıcı” olarak niteleniyordu. Ülkenin ulusal varlıklarına sabotajlar düzenliyorlardı (!). Kökleri dışarıda idi. Marksist-Leninist idiler!
Örn. Marmara araba vapurunu batırmışlar, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’ni yakmışlardı! Sonradan bu eylemlerin provokasyon olduğu kanıtlanmıştı ama
amaca da ulaşılmıştı ne yazı ki..

Asker ve polisle çatışıyordu “bu anarşitler..”, banka soyuyorlardı.

“Anarşitleri” ihbar eden ve yakalanmalarını sağlayan “sayın muhbir yurttaşlar
hatırı sayılır para ödülü almaktaydılar.

*****

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında ise bu kez “anarşi” yerine “terör”, “anarşit” yerine “terörist” gelmişti. Gene bir Marksist-Leninist örgüt ile karşı karşıya idik.
Kökü gene dışarıda idi, yıkıcı ve bölücü idi..

Senaryo yineleniyordu “yeni kurban aktörler ve yeni retorik” ile..

*****

Bu gidişe bir “dur denilmesi” zamanı gelmiş hatta geçmekteydi de..

12 Mart Muhtırası hazırlandı12 Mart 1971‘de Genelkurmay Başkanı
Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur‘un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay‘a  verildi ve Demirel hükümeti istifaya zorlandı. Muhtıra’da şöyle denildi :

  • Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
  • Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
  • Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize… 

Süleyman Demirel, Başbakanlık koltuğunu terk etti, şapkasını alıp gitti..
Zaten, O’nun deyimiyle “Ülke 70 sente muhtaç” durumda idi.
Belki de hakkında hayırlı olurdu bu mola.. (kendi deyimiyle 6 kez gitti, 7 kez geldi!)

“12 Mart Balyoz hareketi ve büyük gözaltı” başladı.
Hukuk Profesörü Nihat Erim Başbakan oldu ve bir hukukçunun başına gelebilecek
en ağır yıkımı kendi diliyle başına sardı, hukukun en temel ilkelerinden birini çiğnedi :

“Makable şamil kanun yapacağız..” buyurdu.
(Geçmişe yürürlüklü yasa yapacağız..)

Büyük atasözüdür, “Dilim dilim, başıma giydirir kara kilim..”

Ülke genelinde sıkıyönetim, balyoz gibi “anarşit” lerin üzerine indirildi.
Toplumda ve Ordu’da “sol” hatta “Kemalizm” adına hemen tüm ögeler (unsurlar)
tasfiye hatta imha edildiler.. 12 Eylül kalanları temizledi.. AKP ile ise “eradikasyon” (kökünü kazıma) devrede.. Hatta Ordu’nun tasfiyesi..

Bu kez günah keçilerinin jargonu “Darbeci”!
AKP Hükümeti tam bir paranoya içinde..
Uçan kuşlar, esen yeller, akan sular… her şey ama her şey AKP’ye DARBE’yi anımsatıyor!

Onmaz bir politik paranoid bozukluk ve türevi darbe obsessif- kompülsif bozukluğu..

Bu yüzde yüzlerce yurtsever, öncü, gazeteci, yazar, asker… yıllardır içerde..
Balyoz mu demezsiniz, Ergenekon mu, Askeri Casusluk mu…?
Gırla komplo AKP hükümetine karşı..
Düşmanını yarat, yalanı büyük söyle ve belki, bir süre sonra sen de inan!
Ne hazin seyran..
Neyse ki bu günlerde biraz tavsadı bu hezeyan..

*****

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan..
“3 Fidan” 20’li yaşlarında idam edildiler.
Oysa hiçbir yaralama ve öldürme eylemleri olmamıştı.

******************

1961 Anayasası’nın 35 maddesi değiştirildi ve Muhtıra’nın başındaki komutanın
Bu anayasa bol geliyor..” bağlamındaki yakınmasının gereği yapıldı.
Anayasa Hukuku Profesörü Nihat Erim Başbakan iken..

Rejim zap-ü rapta alındı.. “Anarşit” ler temizlendi ve “anarşi” durdu(ruldu)!

Necmettin Erbakan, sağcı-dinci-milliyetçi-muhafazakar ilk partisini kurdu ve
hatırı sayılır oy aldı.. Önlenemeyen yükseliş başlamıştı ve 12 Eylül sonrasında,
Anayasa Mahkemesince birkaç kez kapatılıp ertesi gün yenisi açılan
Erbakan partilerinden Refah Partisi 1. parti oldu ve Çiller’li DYP ile
Refah-Yol Koalisyonunu kurdu,

Erbakan Başbakan bile oldu!

  • 12 Mart 1971 Darbesi Erbakan’ı iktidar yaptı..
  • 12 Eylül 1980 Darbesi de O’nun “Milli Görüş Gömleğini Çıkaran”
    ayrık otu çocuklarını, RT Erdoğan – Abdullah Gül ve takımını iktidar yaptı.

İşte size son 40 yılın kısa bir siyasal-tarihsel panoraması..

Veee, son darbe de bu 2 kritik dönüşümde kullanılarak işlevini şimdilik tamamlayan,
NATO süreçlerinde 1952’den bu yana “başkalaştırılan” (metamorfoza uğratılan)
TSK’ya vuruluyor..

Sonrası mı.. yazmaya gerek var mı?

***************************

Ama bu lanetli “Yeni Sevr” (BOP!) mutlaka bozulacak.

Büyük Atatürk‘ün hedefe attığı şaşmaz ok yoluna devam edecek :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
12.3.14, Ankara
(Geçen yıl bu gün yazdığımız yazının güncellenmiş biçimidir..
yazının pdf formatı için : 43_Yil_Sonra_12_Mart_1971_Darbesi)

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

AYM’den MİT’e ‘polis devleti’ uyarısı ve düşündürdükleri

Anayasa_Mahkemesi

AYM’den MİT’e ‘polis devleti’ uyarısı

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, ‘MİT’e verilen çok geniş dinleme yetkisi’ne şu sözlerle muhalefet etti:
– “Bu polis devleti uygulamasına yol açar.
    Demokrasiyi yok etme potansiyeli taşır.

AKP hükümeti, 17-25 Aralık operasyonlarına karşılık 2014’te MİT’e olağanüstü yetkiler veren yasa değişikliğini Meclis’ten geçirmişti. CHP’nin başvurusu üzerine
Anayasa Mahkemesi, yabancı tutuklu ve hükümlülerin başka ülkelerle takası ile MİT’çilerin tanıklık yapamayacağına ilişkin hükümler dışındaki maddelerin iptal istemini oyçokluğuyla reddetmişti. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, MİT’e

Hâkim kararı olmaksızın yurtdışında bulunan vatandaş olsun olmasın herkesi, yurtiçindeki tüm yabancıları ve ankesörlü telefonla görüşen herkesi” dinleme yetkisi veren yasa maddesine çarpıcı gerekçelerle muhalefet etti.

Başkandan karşı oy

Yetkinin iptali için oy kullanan Başkan Arslan ile üyeler Engin Yıldırım, Alparslan Altan, Erdal Tezcan ve Emin Kuz “karşı oy gerekçesi”nde düzenlemenin neden anayasaya aykırı olduğunu şöyle anlattı:

Haberleşme haktır: Haberleşmenin gizliliğinin ihlali kişisel özerklik ve özgürlük alanına ağır bir müdahaledir. Yetkinin kötüye kullanılması, korunmak istenen değerleri
ortadan kaldırabilir.

Anayasaya aykırı: Hâkim kararı olmaksızın dinlenilmesine izin verilen grubun geniş bir kesimi kapsadığı görülmektedir.

İmha güvencesi yok: İçeriklerinin imha edilmesi gibi güvencelere de yer verilmemiştir.

==================================

Evet Dostlar,

Çarşamba’nın gelişi Perşembe’den belli olur.. deyişini çağrıştırıyor değil mi??
AKP iktidarına necip milletimiz “yüz verdikçe” hep astarını da istedi AKP – RTE. Demokrasi kültürünü iyice içselleştirmediklerinden, hep aldıkları % 50’lere varan
oy oranlarını ileri sürerek “çoğulcu” (majority) anlayışı işlerine geldiği için dayattılar.
Oysa gerçek demokrasi çoğunluğun egemenliği – despotizmi asla değil!
Tersine, herkesin görüşüne değer veren ve çoğunluğun azınlıkta kalanları ezmemeleri için çağdaş Demokrasiler, “çoğunlukçu” (pluralist) görüşe dayalıdır. AKP-RTE psikolojik üstünlük içi hep % 50’ye yaklaşan oy oranlarını öne sürdüler ve dilediklerini yapmak için halktan bu amaçla yetki aldıklarını savladılar.

İki yanlış iç içe bu savda : İlki, alınan oy oranı geçerli oyların % 50’sine yaklaşıyor,
kayıtlı tüm seçmenlerin değil. Örn. 10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip bey geçerli oyların 52’sini aldı ama gerçek karşılığı kayıtlı toplam oyların % 38’ine karşılık. Daha açık anlatımla Erdoğan, 3 seçmenden 1’inin oyunu
biraz geçebildi. Ancak bu yalın gerçekle hem yüzleşiyor hem de şizoid biçimde görmezden geliyorlar.

perisan_portresi_28.8.13

Ayrıca genel seçimlerde % 10 barajlı D’hondt sistemi ucubesi hep gözlerden saklanıyor. “Demokrat AKP” (!) 14. yılında iktidarda ama bu anti-demokratik, temsilde adaleti derinden olumsuz etkileyen yasayı değiştirmeye yanaşmadı. Bu oy gaspı sistemi büyük partilere orantısız avantaj sağlıyor. Örn. 3 Kasım 2002 seçiminde geçerli oyların %34’ünü alan AKP, TBMM’de %67 temsil olanağı bulmuştu. Bu denli büyük orantısızlığın demokratik temsile dayalı sistemlerin özü ile bağdaşmadığı açık ama bunu kullandılar.

Öte yandan, çoğunlukla tek başına iktidar olmalarını “dilediklerini yapabilme” gerekçesi olarak dayattılar. Oysa bu yetki anayasal – yasal çerçeve ile ve demokrasi kuramının
temel ilkeleri ile sınırlı. Daha açıkçası dilediğini yapma ve hele kendisine oy vermeyenleri “bunlaaaaar..” diye ayrımcılıkla dışlama yetkisi hiç vermiyor. Halk bunca oy veriyorsa, iktidara keyfi biçimde bildiğini yapması için değil, “kendisi” (halk) ve ülke için en iyisini yapması için yetki tanıyor.. AKP – RTE bunları bilmez mi? Bal gibi bilir ama işlerini böylesi çarpıtma gelmektedir.

MİT’e tanınan bu sınırsız “dinleme”, izleme, fişleme, iktidara raporlama… yetkisi
ne diyedir? AKP – RTE neden bunca zorlar özgürlükçü demokrasi kurallarını ve geleneklerini?? Niyet bellidir, artık gün gibi açıktır.. Tek adam yönetiminde
Türkiye’yi Batı emperyalizminin de istekleri – dayatmaları eşliğinde
ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİNE dönüştürmektir.
Konan son tarih ise 2023’tür. 29 Ekim 2023 Cumhuriyetin 100. yılı olmasın diye..

Tayyip bey ve yandaşları hem kendilerini iktidar yapan “dışarı”nın talimatlarını yerine getirmede başarısızlığa düşmemek hem de yargılanmaktan kurtulmak için çaresiz bir “acele” içindeler. Bir de seçim kazaları riski var tabii.. 7 Haziran’da (2015) olduğu gibi..
Bu yüzden her şey mübah ve Makyavel’in pabucunu dama atan uygulamaları görüyoruz.

Ancak RT Erdoğan bu zorlu süreçte sağlığını yitirmiştir. Sürdürebilecek gibi gözükmemektedir. Özellikle sinir sistemi ve ruh sağlığı aşırı zorlanmaktadır.
Bu yüzden ciddi hatalar yapmakta ve bilinçaltını ele vererek kendi önünü tıkamaktadır.
En son örneği Anayasa Mahkemesi’nin Dündar – Gül davasında verdiği “hak çiğnemi (ihlali) kararını tanımama çığlığıdır.. Bu çığlık hazindir ve aslında derin bir çaresizliğin dışavurumudur. Erdoğan’ın bu karara “uymuyorum” demesi, üzgünüz (!) ama hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu kararın gereği, Anayasa gereği derhal yerine yerine getirilmiştir
ve Erdoğan’a soran da olmamıştır.. Sinir sistemi iflas eşiğindeki Erdoğan, danışmanlarını da dinlememiş -ya da yanıltılmış!- ve AYM kararına yerel mahkemenin direnmesi gerektiğini bile, öfkenin kararttığı duygudurumu (mood) ile ağzından kaçırmıştır.
Bu direnme Anayasa yargısında olanaksız ve “olmayan” bir kurum iken,
RTE aynı zamanda bir başka Anayasa suçu daha işleyerek, görülmekte olan bir davada mahkemeye telkin – tavsiye – talimat verme gibi açık bir suçu daha işlemiştir.

Erdoğan’ın hukuksuzluk dosyaları haddinden fazla kabarmıştır.
17-25 Aralık kepazeliğini hiç kimse unutmamıştır ve unutturulamayacaktır.
İstanbul Belediye başkanlığı döneminden bekleyen kalpazanlık dahil epey
ağır cezalık suç dosyası da..

AKP – RTE’nin 2002 seçimleri öncesindeki fabrika ayarlarına dönme şansları da
artık kalmamıştır. Yapıp ettiklerinin bedelini yasal olarak er ya da geç ödeyeceklerdir
ve Türkiye Cumhuriyeti kadim yolculuğuna, RTE – AKP parantezini (Fetret Devrini) de kapatarak sonsuza yürüyecektir..

Büyük ATATÜRK‘ün şaşmaz öngörüsü gereği :

  • O’nun ölümlü bedeni toprak olmuştur ama
  • “.. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..”

AKP – RTE’nin derhal frene basmalarını ve ülkeyi normalleştirmeye çabalamalarını
salık veririz giderayak.. Halkımıza da gözlerini açmalarını ve oylarını çooook büyük titizlikle kullanma sorumluluğunu anımsatmak zorundayız.

Sevgi ve saygı ile.
03 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..


Cumhuriyetimizin 92. yılı kutlu olsun!

Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın
İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..

  • “Cumhuriyet, imkân demektir. Cumhuriyet, yalnızca adıyla bile birey özgürlüğünü aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, cumhuriyet imkânları olan her memleket, özgürlük davasında er geç başarılı olacaktır. Cumhuriyet, kendisine bağlı olanları en ileri aşamalara götüren imkânları verir. Bağımsızlık ve özgürlüğüne sahip olan milletler, ilerleme yolunda imkânlara sahip demektirler. O halde cumhuriyet, her alanda ilerlemenin de en belirgin teminatıdır. Cumhuriyeti bu anlamıyla ve bu kapsamıyla anlamak gerekir.”
    (Atatürk’ten B.H., s.45)

*****

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ile yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Millet egemenliğine dayalı bir yönetim benimsendiği için devletin adının Cumhuriyet olması gerekiyordu. Fakat o günkü siyasal ortamın uygun olmaması nedeniyle rejimin adı açıklanmamış; iç ve dış düşmanların bunu bölücü amaçla kullanmalarına olanak verilmek istenmemişti. Devletin adı o dönemde TBMM Hükûmeti olarak adlandırılıyordu.

TBMM Başkanına, elçi kabul etme ve atama, yasaları uygulatma, devleti temsil etme yetkileri verildiği halde, “devlet başkanı” anlamına gelen bir unvan verilmemişti. Bu nedenle devlet başkanlığı boş gibi görünüyordu.

Büyük zaferin ardından (AS: 30 Ağustos 1922) 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Cumhuriyete giden yolda en önemli engel aşılmış oldu. Saltanatın kaldırılmasına karşın, hâlâ Halifeyi devlet başkanı gibi görenler vardı. Gerçekte, rejimin değişeceği ve kişisel yönetime son verileceği, Amasya Genelgesi’nde (AS: 22 Haziran 1919) ilk kez şu şekilde belirtilmişti:

“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hâl ve durumunu gözden geçirmek ve hak isteyen sesini cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimin dışında bir millî heyetin varlığı lazımdır.”

Rejimin değişeceği konusu daha sonra, Erzurum ve Sivas kongrelerinde de ifade edilmiştir.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM, 24 Nisan 1920 günü kabul ettiği ilk kararla, “TBMM’nin Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğu, TBMM’nin üzerinde başka bir güç tanınmadığını” belirtmişti. Bu, Cumhuriyet idaresinin başlangıcı demekti. Cumhuriyet rejimi TBMM’nin açılışından beri işliyordu. Yalnızca adı konmamıştı.

1921 Anayasası’na göre kurulan hükûmet sisteminde TBMM’nin kendisi hükûmetti. Böyle olduğu için bir başkanı da yoktu. TBMM’nin bakanları ayrı ayrı oylayarak seçmesi yöntemi zaman zaman iyi sonuç vermiyordu. Meclis kimi kez çoğunluğun desteğine sahip olan bir bakan seçemiyordu. Bu da Yürütme işlerini aksatıyor ve geciktiriyordu. Bunun için Hükûmet kurma sisteminin de değiştirilmesi gerekiyordu.

TBMM’nin, 1 Nisan 1923’te yeni seçimlerin yapılmasına karar verdi. Yapılan seçimler sonucu, İkinci TBMM 11 Ağustos 1923’te toplandı. TBMM, kısa bir süre sonra, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Andlaşması’nı onayladı (23 Ağustos 1923). Lozan Barış Antlaşması, Kurtuluş Savaşı’nı tamamlayan siyasal bir utku oldu.

6 Ekim 1923 günü, Türk ordusu İstanbul’a girdi.
(AS: 13 Kasım 1918’de başlayan işgal, 6 Ekim 1923’te Mustafa Kemal’in başarısı ile sona erdi.)

İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından boşaltılınca, bu kez yeni Türk devletinin hükûmet merkezinin neresi olacağı konusu ortaya çıktı. 13 Ekim 1923’te Anayasa’ya eklenen “Türkiye Devleti’nin idare merkezi Ankara şehridir” ek maddesiyle, devlet merkezinin neresi olacağı yolundaki tartışmalara son verildi. Böylece, cumhuriyetin ilanı yolunda önemli bir adım daha atılmış oldu.

Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve arkadaşları, artık yeni rejimin adının konulması zamanının geldiği görüşündeydiler. Bunun için de öncelikle, basını kamuoyunu hazırlamayı uygun gördüler. Eylül 1923’te Anadolu Ajansı, Anayasa’da bir değişiklik yapılacağını ve bu konuda bir komisyonun tasarı hazırlamakta olduğunu ilan etti. 27 Eylül 1923 günü Türk basını, Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı bir gazeteciye verdiği demeci yayımladı:

Anayasa’ya göre hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın, sözü geçen kelime, Cumhuriyet olacaktır. Bundan ötürü, Türkiye’nin iç gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Daha başka değişmeler ve gelişmeler, Cumhuriyet esasına varacaktır. Bugün olduğu ölçüde gelecekte de daha çok demokratik bir cumhuriyet oluşack ve bu cumhuriyet, hiçbir biçimde Batı cumhuriyetleri esaslarından farklı olmayacaktır.” (1)

Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesi, 8 Ekim 1923 günü, “Yakında Cumhuriyet ilan edilecektir” başlığı ile bir makale yayımladı.

27 Ekim’de Ali Fethi (Okyar) Bey’in başkanlığındaki hükûmet istifa etti. Yeni hükûmetin oluşturulması için toplanan parti grubunda da hükümet listesi üzerinde anlaşma sağlanamadı. Parti grubunda bir konuşma yapan Mustafa Kemal Paşa, konunun bir hükümet bunalımı değil, rejim bunalımı olduğunu belirtti. Bu gelişme karşısında ortaya çıkan görüş şuydu: Milletvekillerinin, hükümete üye seçmesi uygulamasından “Kabine sistemine” (devlet başkanı tarafından atanan bir başbakanın hazırlayacağı bakanlar kurulunun, devlet başkanı tarafından onaylanmasından sonra Meclisin güvenoyuna sunulması) geçilmesinin gerektiğiydi. Bunu sağlamak için Anayasa değişikliğine gidilerek cumhuriyeti bir an önce ilan etmek ve cumhurbaşkanını seçmek gerekiyordu.

28/29 Ekim gecesi Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarıyla görüşerek “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. Aynı gece, İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’na kimi maddeler ekleyen ve kimi maddeleri değiştiren yasa tasarısı hazırladılar. 29 Ekim 1923 günü Parti grubunda görüşe sunulan tasarıda şunlar yer alıyordu:

1-Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli cumhuriyettir.
2-Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir.
3-Türkiye Devleti, hükûmetin böldüğü idarî birimleri Bakanlar Kurulu aracılığıyla yönetir.

Parti grubunda görüşülüp kabul edilen tasarı, aynı gün (29 Ekim 1923) saat 20.30’da Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunuldu. Anayasa değişikliği teklifi aynen kabul edilerek yeni Türk Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu ilan edildi.

Cumhuriyet yönetiminin ilan edilmesinden sonra Meclis, Cumhurbaşkanı seçimine geçti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 158 milletvekilinin oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasını şöyle tamamladı:

“… Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Cumhuriyetin ilanı ile devlet rejiminin adı konuldu ve bu konudaki tartışmalar ortadan kalktı. Devlet başkanlığı sorunu çözümlendi. Meclis tarafından seçilen hükûmet yerine, Anayasa gereği Kabine Sistemi’ne geçildi.

(1) Enver Ziya Karal, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara, 1978, s.127
(2) Baki Kurtuluş, Tarihsel Olaylarla Söylev “Nutuk”, İstanbul, 1987, s.287

=======================================

Dostlar,

Yazıyı bizimle paylaşan Sayın Fevziye Göl arkadaşımıza teşekür ederiz..
Metinde, tarafımızdan anlama dokunmadan, yer yer güncel dile uyarlama yapılmıştır

Gazi Mustafa Kemal Paşa ve O’nun dava – silah arkadaşı yiğitlere 92 yıl sonra selam olsun!

Cumhuriyetin temellerine harç koyan, alın teri akıtan, en küçük katkı verenlere şükran olsun.

Bu toprakları bize yurt – vatan kılan tüm gazi ve şehitlerimize rahmet olsun..
Onlara borcumuzu ödemenin biricik yolu,

  • ÜLKEMİZİ VE HALKIMIZI BU YURTTA SONSUZA DEK
    BAĞIMSIZ VE
    BAŞI DİK – ONURLU YAŞATMAKTIR..

    Ve bu tarihsel – kutsal görev, bu topraklarda yerine getirilecek;

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Sevgi ve saygı ile.
30 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Devrim Şehidi Kubilay’ı Ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz


Devrim Şehidi Kubilay’ı ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz..


“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat, 

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

  • Laik Cumhuriyete başkaldıran yobazlara karşı direnen ve başı kesilerek vahşice katledilen Öğretmen Mustafa F. Kubilay’ı Ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz.

Değerli arkadaşlar, 

Türkiye Cumhuriyeti “Laiklik” ve “Ulus Devlet” temelleri üzerinde kurulmuştur…
Laiklik toplum yaşamına, kamu düzenine, Devlet yönetimine Dinin, inancın müdahale etmemesi, karışmaması demektir.

Ulus Devlet ise, Yurt ve Ulus bütünlüğü içinde, tek bayrak altında yaşayan bir Ulusun egemenliği temelindeki bağımsız Devlet yapısıdır… Bu nedenle,  Atatürkçü Düşünceyi (Kemalizm);

“Bilimi rehber alan Ulus Devlet anlayışı”

olarak tanımlıyoruz.

**

Bilim ve Teknolojiye sırtını dönmüş, Endüstri Devrimini ıskalamış, Savunma Sanayisini kuramamış, ekonomisi çökmüş, üretemeyen, halkını refah (AS: gönenç) içinde yaşatamayan ve toprak yitiklerini önleyemeyen Osmanlı Devleti artık iyice zayıflamış
ve tüm çırpınışlarına karşın, kaçınılmaz hızlı bir çöküntü sürecine girmişti. 1878’de
Rus Orduları İstanbul kapılarına (Yeşilköy) dayandığında artık “iş bitmiş” sayılırdı; Osmanlı Devleti artık her an ölümü beklenen bir “Hasta Adam” idi.

**

Osmanlı-Rus Savaşı sonrası toplanan Berlin Kongresi’nde  “Das Orient Problem”
(Doğu meselesi – Şark ssorunu) diye adlandırılan “Türkleri Avrupa’dan (daha sonra tüm Anadolu’dan) temizlemek” projesi güden Hıristiyan Batı Emperyalizmi, 1.Dünya savaşında yenilerek, Sevr antlaşmasıyla teslim olup son nefesini veren Osmanlı Devletinin elinde kalan son topraklarını, Anadolu’yu da aralarında paylaşmışlar ve yer yer işgal etmişlerdi. İlginç bir rastlantı, tam da bu büyük (!) projenin başlatıldığı yıl (1881) Anadolu’nun tersine dönmüş talihini düzeltecek ve Emperyalizmin düşlerini yıkacak bir kurtarıcı doğuyordu; Mustafa Kemal!

**

Emperyalizmin (ve içerideki yardakçılarının) dayatmalarına ve silahlı işgale karşı kazanılan Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşından çok bitkin çıkan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ağırlıklı olarak Ortaçağ normlarında yaşayan, yani şeriat yasalarıyla idare olunan, feodal düzende bir toplum yapısı (AS: din – tarım toplumu) vardı. İmparatorluğun son savaşlarında, 1913-23 arasındaki 10 yılda yarım milyona yakın insan cephelerde ölmüştü. %90′ ı okumak-yazmak bilmeyen, yaklaşık 12 milyon nüfuslu, cahil, yoksul ve yaralı bir halk.  Yoksulluğun yanı sıra Verem, Kolera ve sıtma kol geziyor; ortalama yaşam süresi 40 yıl dolayında. Üstüne üstlük Osmanlı Devletinin galip Devletlere ödemesi gereken devasa borçlar vardı.  İşte bu koşullarda, böyle bir toplum yapısıyla işe başladı büyük Önder. Böyle bir toplumun kısa sürede Laik Cumhuriyeti içselleştirmiş çağdaş ve uygar bir toplum yapısına evrilmesi elbette kolay iş değildi…

**

Cumhuriyetin ilan edileceği 29 Ekim 1923 gününden bir gün önce Cumhuriyet rejimine karşıt olan Milletvekilleri Meclisi türlü bahanelerle terk etmişler, birçoğu İstanbul’a gitmişti… Ankara’da kalan karşıtlar da en son 28 Ekim 1923 gecesi kendi aralarında toplanarak “yarın ne yapacağız?” sorusuna yanıt arıyorlardı. Şöyle kararlaştırdılar ;

“Yarın Cumhuriyete zorunlu olarak ‘evet’ diyeceğiz. Unutmayalım, Mustafa Kemal de fanidir, bir gün elbet göçüp gidecektir; O zaman biz meseleyi hallederiz” diyerek “Cumhuriyeti yıkmak” projesini, Cumhuriyetin doğumundan bir gün önce başlatmış oluyorlardı. 29 Ekim 1923’te mecliste hazır bulunan 160 dolayında Milletvekilinin
oybirliği ile Cumhuriyet ilan edildi…(O zamanki Milletvekili sayısı 300’e yakındı; Cumhuriyet karşıtlarının (şeriat yanlılarının) o zamanki oranı ~%40 denebilir… ya şimdi?)

**

Değerli arkadaşlar,

Bu geçmişi unutmamak, genç kuşaklara aktarmak,  “mesele dedikleri şeyi iyi öğretmek gerekiyor… Bu nedenle, çok zor koşullarda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni,  Mustafa Kemal Atatürk genç kuşaklara emanet etti; O biliyor ve inanıyordu ki,
ancak “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar”Cumhuriyetin gerçek koruyucularıdır…
Tarih bilincinden yoksun, aklı dogmaların cenderesindeki kuşaklar bırakınız
Laik Cumhuriyeti korumayı ve yüceltmeyi, körkütük düşmanı bile olurlar…
Nitekim bu örnekleri günümüzde esefle görüyoruz.

O halde bu mücadele, Karanlığa karşı Işığın savaşı, “aydınlanma savaşı” sonsuza dek sürecektir. Unutmayalım, karanlık zaten kendiliğinden vardır; özel bir çabaya gerek yok. Işık ise bir enerji kaynağının ürünüdür… Dolayısıyla  “Aydınlanma” kolay değil, enerji ister, emek ister, özveri ister.  Ve bu savaşta can veren Kubilaylar da olacaktır elbet… Şairin (AS: Nazım Hikmet) sorduğu gibi;

“Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”…

Sevgilerimle. æ

====================================

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan’ bu güzelim yazısı için teşekkür ediyoruz
Düşüncelerin katılarak yazısını paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
23.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net