İNADINA CUMHURİYET

Suay Karaman ile Söyleşi :

Suay Karaman

İNADINA CUMHURİYET!

Gamze AKDEMİR

– Geniş kapsamı düşünülürse “İnadına Cumhuriyet”in yakın ve çok yakın tarihe ilişkin temel önermelerini, amacını dile getirmenizi rica ederek başlayalım söyleşimize.

– “İnadına Cumhuriyetkitabım, ülkemizin ve dünyanın sorunları ile çözüm önerilerine genel bir bakış açısı yaratmayı amaçlıyor. Okuyucuya unuttuklarını anımsatmak, belirli konularda düşünmelerini sağlamak, ufuk açmak ve sorgulamak gibi önermeler de kitabın amaçları arasında sayılabilir. Yıllardır çeşitli sorunlar hakkında yazdığım yazıları bir kitapta toplamak niyetindeydim ki bu konuda biraz geciktim de sayılır. “İnadına Cumhuriyet” böyle doğdu. Kitabın başlığı, ülkemizde cumhuriyete düşman olanlara karşı bir başkaldırı olarak düşünülebilir.

Kemalist Devrimin sömürge ve yarı sömürge olarak emperyal devletlerce ezilmiş uluslara verdiği örneği, 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ve esinlenişiyle açımlıyorsunuz. Anlatır mısınız?

Kemalist Devrim, muhteşem Altı Ok’un yanında tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı ilkeleri ile günümüzde de geçerlidir. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin egemenliği altında bulunan ezilmiş uluslara, 300 yıldır dünyayı sömüren emperyalizmin yenilebileceğini göstermiştir. Böylelikle kurtuluş savaşı veren uluslara örnek olmuştur. Aydınlanma Devrimi’nin itici ve sürekli gücü Kemalizm ilkelerinin üçünü (cumhuriyetçilik, ulusçuluk, laiklik) Fransız Devrimi’nden, üçünü ise (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) Bolşevik Devrimi’nden esinlenerek bir bütün oluşturmuştur. Türkiye’deki devrimin 1789 Fransız Devrimi’nden farkı, emperyalizme karşı savaşla kurulmuş olması, 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ise, Marksizm ideolojisi üzerine kurulmamış olmasıdır. Kemalizm ileriye açık, aydınlanmacı bir ideolojidir. Mazlum ulusların, ulusal demokratik devriminin ideolojisidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.

– Kumpaslardan Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalara, devlet himayesinde kök salan tarikat yapılanmaların eylemlerine, darbe kalkışmalarına dek hiçbir şeyin güzel olmadığı bir aralığa imza atan, ülkeyi ve toplumu adeta “re-set” leyerek geriye doğru biçimlemeye çalışanlar… Baskıcı söylem, eylem ve yol arkadaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet… Yaz, sor bitmez! Özetleyecek olursak; kitabınızda açımladığınız laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne siyasi-dini karşıt ideolojilerin kökenleri ve yöntemlerinin geleceğine ilişkin temel yorumunuz nedir?

– Siyasi iktidarın aracılığı ve önderliğinde bugün ülkemizde her türlü baskı söz konusudur. Siyasi iktidar demokratik ve laik cumhuriyetle kavgalıdır, Atatürk ile kavgalıdır ve her fırsatta intikam almaya çalışmaktadır. Ortaçağ karanlığından beslenen bir zihniyet söz konusudur. İçinde laiklik olan her şeyi yıkmak azminde olan bir siyasi iktidar tarafından yönetilmekteyiz. Üstelik bu siyasi iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşmiştir. Böyle baktığımız zaman durum iç açıcı değildir. Yaşadığımız günler 1919 yılına benzemektedir. Bugün de ülkemizde yabancıların büyük ağırlığı söz konusudur. Ulusal değerlerimiz, özelleştirme adı altında emperyalist güçlere peş keş çekilmektedir. Laik eğitim yerini imam eğitimine bırakmıştır. Ekonomik kriz toplumu derinden sarsmaktadır. Kısaca bugünlere bakınca toplumun geleceği karanlıktır diyebiliriz. Ancak ne olursa olsun bu topraklarda Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük ateşi vardır, bağımsızlık türküleri söylenir. Bütün bu olumsuzluklar, mutlaka yeni bir aydınlıkla son bulacaktır. Artık yeni bir Mustafa Kemal beklemeye gerek yoktur; Mustafa Kemal’in gençleri, Kemalizm’i özümseyenler bilmelidirler ki hepimiz bir Mustafa Kemal’iz. Güzel günler için örgütlü olarak yapılacak eylemler, mutlaka aydınlıkla sonlanacaktır. Türk gencinin, demokratik ve laik cumhuriyetine sahip çıkacak azim ve kararlılıkta olduğu görülecektir.

– Tehlikenin boyutu ve toplumun farkındalık düzeylerine, aydınların yılgınlığı ve bireylerin epey uzun sürmüş suskunluğuna yorumunuzu da sormak isterim. Yol haritası ve bireyde içselleşen değerleriyle Kemalist Devrimlerin sürekliliğine inancı nasıl dile getiriyorsunuz? Aynı bağlamda çeşitlenen millet, milliyetçilik, Atatürkçülük ve istikrar anlayışlarına ilişkin ne düşünüyorsunuz?

– Günümüzde ülke olarak yaşadığımız tehlikenin farkındayız ama biraz geç kaldık bu farkındalıkta. Bugün ülkemizde demokratik rejim, yerini tek adam diktatörlüğüne bırakmıştır. Siyasi iktidarın insanları susturmak ve rejimi değiştirmek için yaptığı kumpasları hep birlikte yaşadık. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla hem orduya olan güven zedelendi, hem ülkede rejimin değiştirilmesi için düğmeye basıldı ve hem de insanlar susturuldu, etkisizleştirildi. Açılımın gölgesinde terör bir yandan, işsizlik, açlık, yoksulluk diğer yandan toplumu vururken, ekonomik ve siyasal kriz her geçen gün daha çok can yakarken toplumun bunlardan etkilenmemesi düşünülemez. Ancak Türkiye, potansiyeli çok büyük olan bir ülkedir. Yer altı ve yer üstü zenginlikleri çok fazladır. Planlı bir kalkınma hamlesiyle, bütün bu olumsuzluklar aşılabilir. Ama önce siyasi bir yeniden yapılanma olması gerekir. Benim sürekli söylediğim bir söz vardır:

  • Krizden çıkmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde milliyetçilik akımı, Misak-ı Milli ilkesinden başlayarak, özgürlük, tam bağımsızlık, milli egemenlik uğrunda dış ve iç düşmanlarla çetin savaşlar vermiş, içe dönük ve halkın mutluluğunu amaçlayan bir niteliğe dönüşmüştür. Atatürk milliyetçiliği “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesiyle, şovenizmden sıyrılmış, evrensel bir kavram kazanmıştır. Atatürk’ün elinde milliyetçilik, ulusal kurtuluştan, ulusal devrimlere geçişin gerekçesi olmuştur. İşte burada Atatürk’ün yaptığı millet tanımı da çok önem kazanmaktadır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Atatürk ilke ve devrimlerine, tam bağımsızlığa ve emperyalizm karşıtlığına sıkı sıkıya sarılarak ve özümseyerek bütün olumsuzlukları yeneceğimize inanıyorum.

– Sendikal haklardan yargı bağımsızlığına açtığı yolda, 27 Mayıs devriminin dinamizmini ve özellikle 1961 Anayasası ile topluma siyasal, kültürel, ekonomik, sosyal açılardan başlıca kazandırdıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumları kısaca nasıl sıralamak mümkün?

27 Mayıs 1960 Devrimi olarak adlandırılan tarihsel olay, ayrıntılı incelemeleri gerektiren toplumsal bir davranışın ürünüdür. 27 Mayıs 1960 İhtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir. Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 1961 Anayasası’yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla, 27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.

27 Mayıs 1960 için “demokrasiye darbe” söyleminde bulunan yüzeyseller çoğalmaktadır. Çünkü doğru kaynakları okumadan, araştırmadan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar kolaycılığı seçmektedirler. 27 Mayıs 1960 öncesinde Türkiye’de yalnızca adı Demokrat olan bir parti vardı ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla demokrasiyi yok ediyordu. Yalnızca “Tahkikat Komisyonu” bile demokrasinin olmadığının kanıtıdır.

27 Mayıs Devrimi’nin topluma kazandırdığı en büyük yapıt olan 1961 Anayasası ile laik devlet yapısına sosyal devlet ve hukuk devleti kavramları girmiştir. Bu çağdaş anayasa ile ülkemizde ilk kez Anayasa Mahkemesi kurularak, yasaların anayasaya uygunluğu denetlenerek, anayasa ihlalleri yapılmasının önüne geçilmiştir. Cumhuriyet Senatosu kurularak, çift meclis ile yasama yetkisi daha demokratik hale getirilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi kurulan yeni kurumlar, amaçları doğrultusunda verimli çalışmalarıyla toplumsal düzenlemelere önemli katkılarda bulunmuştur. 1961 Anayasası’yla bağımsız yargı ve yargıç güvencesini sağlayacak kurumlar oluşturulmuş, grev ve toplu sözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır.

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, İlköğretim ve Eğitim Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası gibi yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1961 Anayasası’nın temelini oluşturan 27 Mayıs Devrimi gücünü, emekçisiyle, köylüsüyle, gençliğiyle, çalışanıyla, aydınıyla, ordusuyla tüm Türk ulusundan almıştı. 16 Eylül 1960 tarihli ve 10605 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Milli Birlik Komitesi Direktifi” ve “Milli Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri”, Milli Birlik Komitesi’nin programı gibidir ve hükümetin neler yapması gerektiğini anlatır. Bu belgelerde, Milli Birlik Komitesi her konuda bir politika saptanmasını öngörmüş ve bunları genel çizgileriyle açıklamıştır. Bu “Direktif” ve “Temel Görüşler” incelendiğinde, Milli Birlik Komitesi’nin toplumcu, sosyal adaletçi, eşitlikçi, devrimci, devletçi yanı ağır basan, özel girişimi teşvik eden ve destekleyen bir karma ekonomi modelini benimsediği görülür. Bunların hayata geçirilmesi, çıkarılan yeni yasalarla ivedilikle gerçekleştirilmiş, bir kısmı da yeni anayasaya konularak, uygulaması gelecek iktidarlara bırakılmıştır. On yedi ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen aydınlanma yolundaki yeni atılımların ve yeni anayasanın hazırlanarak, seçimlere gidilmesi ile Milli Birlik Komitesi ülkeyi sivil yönetime bırakmıştır. Ancak gelen iktidarlar 1961 Anayasası’na karşı çıkmış ve “bize plan değil, pilav lazım” söylemiyle, 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği aydınlanmanın gerisine düşmüşlerdir.

– Babanız Suphi Karaman’ın 27 Mayıs 1960 Devrimi’nde aldığı aktif rolü, devrim savunusunu, yorumunu, ülküsünü burada da anlatır mısınız? Ayrıca, 27 Mayıs Devrimi’nin önderlerinden Haydar Tunçkanat’ı da nasıl anıyorsunuz?

– 27 Mayıs 1960 Devrimini yapanları saygı ile anıyorum. 27 Mayıs’ın devrimci çizgisinden sapmadan yaşamını sürdürenleri de sevgiyle selamlıyorum. 27 Mayıs 1960 İhtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. Büyük tarihi deneyimi ile ülkemizin yakın geçmişinin önemli tanıklarından olan babam Suphi Karaman, Milli Birlik Komitesi’nin çekirdek kadrosundaydı. 27 Mayıs öncesinde Kurmay Yarbay rütbesiyle KKK Kurmay Şubesi Müdürü idi. Babamın bu kilit göreve atanmasıyla birlikte, ihtilalin önemli noktalarına komiteden arkadaşlarının getirilmesi sağlanmıştır. Babam gözüpek bir devrimciydi; “Harp okulunda okurken, Mustafa Kemal’i ve yaptığı devrimleri kıskanırdım, kırk yıl önce dünyaya gelseydim, Samsun’a ben çıkardım” diyecek kadar cesaretli ve kendine güveni olan biriydi.

Ülkesini, içine düştüğü kardeş kavgasından kurtarmak için, geleceğini ve yaşamını ortaya atmaktan, devrim yoluna baş koymaktan çekinmeyen babam, 27 Mayıs’ın amacını “Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek ve demokrasiyi tekrar sağlamak” olarak özetlemiştir. 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumlar için babamın Türkiye tarihine özel bir sorusu vardı: “Neden bu demokratik ve sosyal kurumları siviller getirmedi?”

12 Eylül karşı devriminin paşaları ile günümüzdeki yöneticiler lüks içinde ve devlet koruması altında yaşarlarken,  27 Mayıs Devrimcileri gibi babam da korumasız sade hayatını, onurlu ve dürüst bir şekilde sürdürmüştür. “Benim halktan korkacak bir şeyim yok ki, korumam olsun. Bizden sonra yönetime el koyanlar hep korumalarla dolaştı, aramızdaki farkı anlamak isteyen bunu düşünsün” diyerek tarihe not düşmüştü. Kemalizm’in, ulusal egemenliğin ve 27 Mayıs Devrimi’nin savunucusu olan babamın en büyük arzusu, Tam Bağımsız Bir Türkiye idi. Bir gün bu arzunun gerçekleşeceğine tüm kalbimle inanıyorum.

14 Temmuz 2002’de yitirdiğimiz Milli Birlik Komitesi’nin seçkin subaylarından Haydar Tunçkanat, “Türkiye’nin Milli Savunma Stratejisi”, “Albay Dickson Raporu”, “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, “Amerika, Emperyalizm ve CIA”, “27 Mayıs 1960 Devrimi” kitaplarını yazmıştır. Özellikle “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı eserinde;

  • Ulusal Kurtuluş Savaşında yenerek, ülkemizden kovduğumuz emperyalizmin ve kapitülasyonların, yıllar sonra yalnız ABD ile yapılan ikili anlaşmalar yoluyla ülkemize nasıl geri geldiği belgelere ve olaylara dayanılarak açık açık anlatılmıştır.

27 Mayıs Devrimcileri, seçkin subaylardı, ülke ve dünya sorunları hakkında engin bilgiye sahiplerdi. Yaşamları boyunca sürekli yeni bilgiler öğrenmek için okuyan, düşünen ve sorgulayan aydın insanlardı. Atatürk ilkelerine bağlı, kendilerini sürekli geliştiren yurtsever ve cesur subaylardı. Anayasa gereği Tabii Senatör olarak Cumhuriyet Senatosunda görev yaptıkları zaman, ülkemizin hemen hemen her sorunuyla yakından ilgilenmişler, görüş ve çözüm önerilerini dile getirmişlerdir.

– Son olarak bugünkü durumuna ilişkin değerlendirmenizi de ekleyerek yanıtlamanızı rica edersem; sol üzerine değerlendirmelerinizde nelere odaklanıyorsunuz, solun sancılarına ilişkin hangi görüşleri dile getiriyorsunuz? Bu bağlamda size göre CHP sol bir partiden beklenenleri ne ölçüde karşılayabilmişti ve bugün ne ölçüde karşılayabilmektedir?

– Önce soldan başlayalım, sonra bugünkü duruma gelelim. Sol kavramı ile toplumun büyük kesiminin yararına olan politikalardan söz edilmelidir. Sol bir parti ulusalcıdır, yabancıların belirleyeceği politikaları değil, kendi ulusunun çıkarlarına göre olan politikaları benimser. Sol görüşlü parti, siyasetin halkı kandırmak için değil, ülkenin ulusal çıkarlarının korunması için yapıldığının bilincindedir. Sol bir parti, sosyal devlet ilkesini benimser; sağlık ve eğitim hizmetlerinin ücretsiz olarak tüm halk kitlelerine sağlanmasına çalışır. Sol görüşlü parti, demokratik ve laik eğitimi savunur. Sol bir parti, planlı ekonomiden yanadır ve özelleştirme politikalarına ilke olarak karşı çıkar.

Türkiye’de sol bir parti, Atatürk düşmanlarını, ikinci cumhuriyetçileri, tarikatçıları, din tüccarlarını, bölücüleri, ırkçıları, mezhepçileri, küreselleşme yanlılarını, ilkesiz ve tutarsız olanları içinde barındıramaz, barındırmamalıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızdan, onun Kuvayı Milliye’sinden, onun Müdafaa-i Hukuk’undan,  Halk Fırkası’ndan ve bütün hepsinin temel felsefesini oluşturan “6 Ok”undan gelen Cumhuriyet Halk Partisi, bugün sol bir partiden beklenenleri karşılayamamaktadır. İşin özü CHP, büyük önderimiz Atatürk’ün ölümünün ardından savrula savrula, bugünkü savruk, hatta proje parti durumuna getirilmiştir. CHP yukarıda saydığımız her konuda tutarlı olsaydı, AKP gibi ortaçağ özlemcisi gerici bir iktidar 17 yıldır siyaset sahnesinde bu büyük çoğunluğa ulaşamazdı.

Eskiden hepimizin kullandığı sağ-sol gibi kavramlar vardı ama bugün yaşadığımız günlerde bu sağ-sol yerine vatansever, vatan haini kavramlarının kullanılması daha doğru olur kanısındayım.

Şimdi bugünkü duruma bakalım. Bugün

17 yıllık AKP iktidarı ile sistemli ve bilinçli bir şekilde sivil darbe uygulanmaktadır.
Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturmaktır. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, kendi ülkesinin ordusuna düşman ise, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, ülkenin parlamentosu yerine kanun hükmünde kararnamelerle yasama görevini yerine getiriyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, bağımsız yargının verdiği kararlara tepkili ise, hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşıyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur.

  • Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen AKP iktidarının, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi tam anlamıyla bir sivil darbedir.

Ne yazık ki yıllardır ülkemizde uygulanan yöntem budur. Özellikle 17 Nisan 2017 halk oylamasında yapılan büyük hukuksuzluklarla ülkemizde rejim değiştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir. Daha önceki 12 Eylül halk oylaması ile sonucun bir saat içinde açıklandığı seçimleri de unutmamak gerekir. İşte 31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı seçiminin iptal gerekçeleri ortadadır. Bugün ülkemizde tek adam diktatörlüğü yaşanmaktadır ve buna “ileri demokrasi” adını vererek, toplumu kandırmaktadırlar. Ama bu kandırmaca da sona ermeye başlamıştır çünkü toplumun, 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle yavaş yavaş uyanmaya başladığı görülmektedir.

Geldiğimiz noktada artık AKP iktidarının iniş sürecine başladığı görülmektedir. Topluma güven verecek muhalefet partileri ve yöneticileri ile bu değiştirilen rejimin, eskiye döndürülmesi gerekmektedir. Ama sanıyorum bunun için biraz daha beklemek durumundayız.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

  • Ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır.
  • Ülkeyi yöneten iktidarların demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, kargaşa ya da karışıklık ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir.
  • Eşsiz güzel ülkemiz Türkiye’mize, Atatürk’ün aydınlık ve çağdaşlaşma yolundan gitmek yaraşır.

=========================================

Sevgili dostumuz Suay Karaman’ı bu nefis kitabından dolayı kutluyoruz..
Lütfen okuyalım, okutalım, dostlarımıza, kitaplıklara armağan edelim..

Related image


Sevgi ve saygı ile. 29 Haziran 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs 1960’ta Başbakan Adnan Menderes‘i iktidardan indiren darbenin üzerinden tam 59 yıl geçti. 27 Mayıs’a giden süreci ve sonrasında yaşananları üzerinden geçen 59 yılın ardından bir kez daha anımsatıyoruz… (soL – Haber Merkezi, Pazartesi, 27 Mayıs 2019)

* 1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarı muhalefete karşı tutumunu sertleştirerek baskıcı tedbirlerini ve saldırgan politikalarını artırdı. 1958’de DP kendi cephesini sağlamlaştırmak üzere bir Vatan Cephesi kurdu ve Cephe’ye üye olanların adları her gün radyodan yayınlanmaya başlandı. 27 Nisan 1960’da DP milletvekillerinin vermiş olduğu öneri doğrultusunda temel işlevi muhalefet ve basın hakkında soruşturma yapmak olan bir Tahkikat Komisyonu kuruldu ve gazete kapatmak da dahil geniş yetkilerle donatıldı. Bu dönemde pek çok gazete ve dergi kapatıldı, gazeteci tutuklandı.

* 28 Nisan’da Beyazıt Meydanı’nda hükümeti protesto etmek için toplanan üniversite öğrencilerine polis saldırdı. Üniversite öğrencisi Turan Emeksiz vurularak öldürüldü. 30 Nisan’da İstanbul’da bir öğrenci daha öldürüldü. 29 Nisan’da öğrenci eylemi Ankara’ya yayıldı, eylemler 27 Mayıs’a dek sürdü. Hükümet eylemlere 29 Nisan’da üniversiteleri kapatarak yanıt verdi.

* 3 Mayıs’ta darbeci subayların liderliğini üstlenen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak cumhurbaşkanının istifa etmesini de içeren 15 maddelik bir tedbirler dizisi önerdi.

* 21 Mayıs’ta Harbiyeliler Kızılay’da sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdi.

* Orduda 1950’ler boyunca var olduğu söylenen gizli subay örgütlenmeleri ve darbe teşebbüsleri, 1960 Mayıs’ında somut adımlara dönüştü ve bir süredir darbe planladığı belli olan genç ve yüksek rütbeli olmayan subaylar, Orgeneral Cemal Gürsel’i de aralarına alarak 27 Mayıs sabahı erken saatlerde cumhurbaşkanı, başbakan ve tüm bakanları tutukladı, yönetim merkezlerini, radyoyu, havaalanlarını ele geçirerek darbeyi gerçekleştirdi.

İLGİLİ HABER 27 Mayıs’a Dair…

* 25 Mayıs’ta Menderes Eskişehir’den başlayan bir yurt gezisine çıkmaya karar vermişti. 27 Mayıs sabahı darbeyi gerçekleştiren subaylar yönetimi ele geçirirken Menderes Eskişehir’den Kütahya’ya doğru yola çıkmıştı. Menderes Kütahya’da subaylar tarafından gözaltına alınarak Ankara’ya getirildi. 27 Mayıs akşamı cumhurbaşkanı, başbakan, DP hükümeti bakanları da dahil yaklaşık 500 kişi tutuklanmıştı. Tutuklular daha sonra, yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderildi.

* 12 Haziran’da darbeyi yapan subayların da dahil olduğu 38 kişilik Milli Birlik Komitesi Kuruldu. 13 Kasım’da “en radikal” olarak nitelenen 14 genç subay MBK’dan çıkartılarak yurt dışı görevlerine gönderildi.

* MBK’nın yeniden düzenlenmesinin ardından 1961 Ocak ayında 272 üyeli bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Kurucu Meclis 20 kişilik bir Anayasa Komisyonu kurarak Anayasa çalışmalarını başlattı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri tarafından ayı ayrı hazırlanan taslak ve öneriler değerlendirilerek bir Anayasa Tasarısı hazırlandı. 27 Mayıs 1961’de Meclis’te onaylanan Anayasa 9 Temmuz 1961’de halkoylamasına sunuldu. 1961 Anayasası % 61.5’i “evet” oyuyla kabul edildi.

* 14 Ekim 1960’ta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP Hükumeti Bakanları ve DP üyelerinden oluşan 592 sanıklı Yassıada duruşmaları başladı. 15 Eylül 1961’e kadar 11 ay süren duruşmaların sonunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan da dahil 15 kişi hakkında idam kararı verildi.

* 4 Nisan 1963’te 27 Mayıs “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan edildi ve 1980’e kadar kutlandı. 12 Eylül darbesinin ardından 17 Mart 1981’de Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararla “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” kaldırıldı.

27 Mayıs : Büyük Devrim 58 yaşında

Büyük Devrim 58 yaşında

Büyük Devrim 58 yaşında

Hikmet Çiçek
AYDINLIK, 27 Mayıs 2018

(AS Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Devrimci ağabeyimiz emekli Kurmay Albay Suphi Karaman’ın anısına…

Çankaya tepelerinde tanyeri ağarıyor. 27 Mayıs 1960 sabahındayız. Saat 03.45’te Tümgeneral Cemal Madanoğlu komutasındaki dört kişilik ekip arkası açık bir pikapla Kara Harh Okulu’ndan hareket ediyorlar. Devrim, on dakika önce bir baskınla ele geçirilen Sıkıyönetim Karargahı’ndan yönetilecekti. Komuta merkezini teslim alan genç yarbay ise Suphi Karaman‘dır. Meclis’in Dikmen kapısının karşısında, şimdi Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler Komutanlığı (ATESE) (AS: ATASE olacak) olarak kullanılan bina, 52 yıl önce Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’ydı. Devrimin parolası “İnkılap“, işareti “el kaldırma” idi.

Genç subaylar yaydan boşalmış birer ok gibi önceden planlanan hedeflerine koştular. Orduevi, Radyoevi, Büyük Postane, Çankaya Köşkü vb. birer birer ele geçirildi. Aynı saatlerde İstanbul’daki Kemalist subaylar da görevlerini yerine getiriyorlardı.

Bundan 58 yıl önce Türkiye büyük bir devrim yaşadı.

Meşruiyetini yitirmiş Demokrat Parti iktidarı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yıkıldı. Tarihimizin 150 yıllık kısa zaman diliminde dördüncü büyük devrim (1876, 1908, 1920, 1960) gerçekleşti.

“KOMİTE”

27 Mayıs’ın ilk örgütlenmesi Mayıs 1959’da dört kişi ile başladı. Bunlar hiyerarşik sıra ile Kurmay Albay Osman Köksal, Kurmay Yarbay Sadi Koçaş, Kurmay Yarbay Sezai Okan ve Kurmay Binbaşı Suphi Karaman‘dı.

Ankara’daki ilk gizli toplantı Sadi Koçaş’ın evinde yapıldı. Koçaş’ın kiracısı olduğu evin sahibi, daha sonra komiteye katılacak olan Kurmay Yarbay Sami Küçük‘tü. Bir yıl sonra, 27 Mayıs Devrimi‘ni gerçekleştirecek olan Komite’nin çekirdeğini bu adlar oluşturuyordu.

1959 yılının Eylül ayında ihtilalciler, dört kişiden oluşan çekirdek kadro 8’e çıktı. Komite’ye Kurmay Yarbay Alpaslan Türkeş, Kurmay Yarbay Orhan Kabibay, Kurmay Binbaşı Mustafa Kaplan ve kurmay olmayan fakat gözü kara bir ihtilalci olan Yüzbaşı Rıfat Baykal dahil edildi.

Toplantılar Kurmay Binbaşı Mustafa Kaplan’ın Ankara Maltepe semtindeki evinde yapılıyordu. Bu arada Komite genişlemesini sürdürdü.

Dokuzuncu kişi Kurmay Binbaşı Vehbi Ersü, onuncu subay ise Kurmay Yarbay Rafet Aksoyoğlu oldu. Bu dönemde devrimin yönetici çekirdeğine İstanbul’dan ilk subay dahil edildi: Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı. 1960 yılı ocak ayının ortalarına doğru bir dış ülkeden görevden dönen Kurmay Yarbay Sami Küçük de Komite’ye dahil oldu.

Suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi büyüdüler. Kurmay Albay Ekrem Acuner ve Kurmay Albay Fikret Kuytak ve daha sonra sırasıyla Ankara’da Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler, Kurmay Binbaşı Kadri Kaplan ve Tümgeneral Cemal Madanoğlu ve İstanbul’dan Kurmay Albay Mucip Ataklı ve Kurmay Binbaşı Ahmet Yıldız da gizli örgüte katıldılar.

VE BİTMEK BİLMEYEN SAATLER…

Kuvvetler gözden geçirildi, irtibatlar tazelendi, 25 Mayıs’ta harekete geçmeye karar verildi. Harekat tarihi bir kurye ile İstanbul’a bildirildi. Fakat kurye daha İstanbul’dan geri dönmeden harekat iki gün sonraya ertelendi. Karar şifreli bir mesajla İstanbul’daki ihtilalcilere şöyle bildirildi:

“Dündar Seyhan’ın oğlu ikmale kaldı. Emekli sandığından istediği 2 750 lira borç parayı aldık, 20 lirasını posta parası olarak kestik, 2 bin 730 lirayı gönderiyoruz.”

Harekat 27 Mayıs gününe ertelenmişti. Mesajın anlamı buydu.

Suphi Karaman ağabey o günü şöyle anlatıyordu:

“Ankara Radyosu saat 05.30’a doğru anonos yapmaya, ihtilalin olduğunu halka bildirmeye başladı. Ve kıtalarla telefon temasları hemen kuruldu. İzmir’le temas kuruldu, oradaki komutana ‘İhtilal oldu, bu ihtilalin başı Cemal Gürsel‘dir. İzmir’de şu anda, derhal onun evinin etrafını çevirin, güvenlik altına alın ve kendisine duyurun’ denildi. İstanbul’a açıyoruz haberi veriyor, oradaki arkadaşlarla irtibat kuruyoruz. Erzurum’a açıyoruz, Ragıp Gümüşpala Erzurum’da ordu komutanı. O’nu ayarlamaya çalışıyoruz. Derken yarım içinde her tarafta irtibat ayarlandı. Bütün her yerde Silahlı Kuvvetler her yanda duruma egemen oldu.”

6 Ocak 1961 günü Kurucu Meclis açılırken Milli Birlik Komitesi adına 5 kişilik bir heyet Anıtkabir‘e giderek çelenk koydu. Heyetin başında Karaman vardı. Anıtkabir defterini o imzaladı. Yalnızca son cümlesi hatırında kalmış: Atam izindeyiz!”

Doğu Perinçek, 18 Nisan 2004 günlü Aydınlık’ta “Mustafa Kemal’i kıskanmak” başlıklı başyazısında şöyle diyordu:

“Hasan Yalçın’ı yeni kaybetmiştik, demek ki 2002 yılının Eylül başı. Suphi ağabey, ‘Birkaç saatimizi kendimize ayıralım, bir yerde dertleşelim’ dedi. Ben, Hikmet Çiçek, Mustafa Kemal Çamkıran ve Fikret Akfırat, o akşamki coşkusunu hiç unutamıyoruz. Suphi ağabey, sohbetin doruğunda, ‘Harp Okulu’ndayken Mustafa Kemal’i kıskanırdım’ dedi. Genç Türk devrimcisi, kendisini ancak bu kadar güzel anlatabilir. Bir önceki devrim kuşağını kıskanmak, onları aşmayı hayatın amacı olarak kabul etmek: Devrimcinin kanunu, ahlâkı budur.”
===============================================
Dostlar,

27 Mayıs 1960 Devrimi 58 Yaşında!

Bir 27 Mayıs anması ancak bu denli güzel yazılabilirdi..
Bu bakımdan, Sayın Hikmet Çiçek‘e teşekkür doluyuz. (27 Mayıs 2018, AYDINLIK)
Her bakımdan meşruluğunu yitirmiş, baskıcı – ayrımcı – demokrasi düşmanı – hukuk tanımaz… eşikleri çoktan aşmış DP (Demokrat Parti) iktidarı 10. yılını bitirmişti ve ülkede artık kan dökülmeye başlanmıştı..

  • DP iktidarı faşizme kaymış, ulus bölünmüş ve bir iç çatışmaya – kardeş kavgasına sürükleniyordu.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde CHP ve Genel Başkanı İsmet İNÖNÜ‘ün lütfu olan çok partili yaşama geçiş bağlamında ülkede gerici – tutucu mütegallibeyi örgütleyen Celal Bayar ve arkadaşları Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü‘nün oluşturduğu 4’lü Takrir imzacıları, DP ile seçimi kazanmış ve kansız – şiddetsiz iktidara geçmişlerdi. Dünyada örneği görülmemiş bir demokratik dönüşüm hatta Devrim idi bu. Cumhuriyetin 2. Cumhurbaşkanı ve Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün en yakın dava ve silah arkadaşı İsmet Paşa Cumhurbaşkanlığı makamını da bırakmış, Celal Bayar 3. Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan olmuşlardı.

Ne var ki Cumhuriyetin temel değerlerine düşmanlık etmeye başladılar. Atatürk‘ün 1932’de Türkçe okutmaya başladığı ezanı 1 ay içinde yeniden Arapça yaptılar. Devrim kurumları olan Halkevleri ve Halkodalarını kapatarak mallarına el koydular.
Ülkeyi NATO’ya soktular. ABD ve Batı’dan borçlanmaya başladılar..

6-7 Eylül 1955’te İstanbul Rumlarına dönük kanlı provokasyonu tezgahladılar.

Temmuz 1958’de TÜRKİYE’yi İFLAS ETTİRDİLER. MORATORYUM İLAN ETTİLER!
Borç bulabilmek için CHP – İnönü’den emanet tonlarca altını Londra’ya rehin verdiler..
(Yükünün ne olduğunu bilmeden Hazine’nin altın kolilerini Londra’ya taşıyan TSK pilotu H. Avni Güler’in ses kayıtları bu sitede yayınlanmıştır..)

Üniversitede baskı ve hocaları işten atmalara imza attılar.

İsmet İNÖNÜ‘nün yurt gezilerini engellediler, başından taşla yaraladılar.

TBMM’de vekillerden Tahkikat Komisyonu kurarak, savcı – mahkeme yetkisi vererek CHP’yi kapatmayı ve malvarlığına el koymayı tasarladılar..

………………………..
…………………………………..
Herkesin sabrı taşmıştı ve Mustafa Kemal’in ordusunun bir avuç genç Kemalist subayı tabandan tepeye bu haklı – meşru – hukuka bütünüyle uyarlı biçimde; tümüyle gayrı meşru hale gelmiş DP iktidarına karşı ULUS ADINA DİRENME HAKKINI kullanarak Cumhuriyete kol ve kanat germişlerdi. DP iktidardan indirildi ve Milli Birlik Komitesi kuruldu ülkeyi geçici olarak yönetmek üzere..
…………..
Hızla, dünyada örneği bulunmaz bir özgürlükler hukuku içeren bir Anayasa hazırlattılar İstanbul ve Ankara Üniversitesinin hocalarına.. Bu Anayasayı 1961’de yürürlüğe soktular ve iktidarı sivillere terk ettiler.. “Cemal Aga” yı (Org. Cemal Gürsel‘i) Cumhurbaşkanı olarak bırakarak.

Özetle 27 Mayıs 1960 Devriminin özü budur. Üzgünüz ama 3 idam yapılmıştır. Yassıada Mahkemesi Başbakan Adnan Menderes ile Bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan‘ın idamlarına karar vermiş ve infaz edilmişlerdir. Bildik çevreler hala bu idamları istismar etmekte ve kin – düşmanlık sürdürmektedir. Keşke olmasa idi.. Ama daha büyük bir KEŞKE ile DP de bunca zulmü – hukuksuzluğu – keyfiliği – baskıyı – sansürü – Cumhuriyet düşmanlığını… yapmasa ve ülkede masum insanların kanını dökmese idi!

27 Mayıs bir Darbe midir, Devrim midir??

Çok sorulan bir sorudur. Kuramsal tartışmaları bir yana bırakır ve sonucuna bakarsak, Kemalist Devrim yeniden rotasına oturtulmuş, bu Devrimi koruyup kollayacak kurumlaşmalar sağlanmış (aşağıda) ve 1961 Anayasası gibi benzersiz bir özgürlükler rejimi kuran Anayasa ulusa armağan edilmiştir. Bu eylemlerin öznelerine ve ürünlerine olsa olsa DEVRİM denebilir..

Özgürleşme (Bireysel, basın, haberleşme vb.),
Örgütlenme,
Demokratikleşme,
Üniversitelere özerklik,
TRT özerk kurumu,
Parlamenter sistem (çift meclisli yapı)
Güçler ayrılığı ilkesi,
Yargının bağımsızlığı, Yüksek Yargıçlar Kurulu
DPT (Devlet Planlama Örgütü)
………

27 Mayıs Net Bir Devrimdir!

Mustafa Kemal’in genç subayları, O’nun izinden giderek, Cumhuriyeti koruyup kollamışlar, kendilerine emanet edilen Türkiye Cumhuriyetini, doğal bağlaşıkları (müttefikleri) üniversite gençliği ile birlikte gerici saldırı ve yıkımdan kurtarmışlardır..

Selam olsun onlara.. Selam olsun polisin yerlerde sürüklediği İstanbul Üniversitesi Rektörü ak saçlı hukuk bilgini Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar‘a.. Selam olsun İstanbul Üniversitesi’nde polis kurşunuyla vurulan yiğit öğrenci Ali İhsan Kalmaz‘a… ve de “Cemal Aga” ya..

Şimdi hedef; DP iktidarını mumla aratan 15,5 yıllık mutlak AKP iktidarının despotizminden 24 Haziran 2018 seçiminde kurtulmak ve 1961 Anayasasından geri kalmayacak yeni ve uygar bir Anayasa yaratmak olmalıdır..

  • İlk 4 maddeye asla dokunmadan!

27 Mayıs Devrimcilerinin ruhları ancak böyle şad olabilir..

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : 27 Mayıs bağlamında sitemizde daha önce de epey yazı yazılmıştır. “27 Mayıs” anahtar sözcükleri ile çağrılıp okunması uygun olur.. Özellikle Devrimin kazandırdığı kurumlara dikkat etmek uygun olur.. 3 örnek için erişkeler aşağıdadır..

– 27 Mayıs üzerine Hüseyin Avni Güler ile bir Söyleşi
http://ahmetsaltik.net/2013/05/31/27-mayis-devriminin-nedenleri-sonuclari/
– http://ahmetsaltik.net/2017/09/21/basbakan-adnan-menderesi-benden-dinleyiniz/

Cengiz Özakıncı 27 Mayıs Askeri Müdahalesiyle ilgili somut belge ve bilgilerle ezber bozdu. İzlemediyseniz kaçırmayın.

Tarihin Bilinmeyen Yüzü 26.05.2018 | Cengiz Özakıncı | 27 Mayıs Askeri Müdahalesi

Kanal B 26 Mayıs 2018 tarihli “Tarihin Bilinmeyen Yüzü” programında Levent YILDIZ’ın konuğu Araştırmacı-Yazar Cengiz ÖZAKINCI; Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesi olan 27 MAYIS ile ilgili ; “DEVRİM” mi “DARBE” mi; “İLERİCİ” miydi “GERİCİ” miydi; neler getirdi neler götürdü? Sorularına ve söylentiler, uydurmalar hakkında çarpıcı gerçekleri ilk kez göreceğiniz belgelerle açıklıyor :
https://www.youtube.com/watch?v=DyufemK9Cu0&feature=youtu.be

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dostlar,

Adana İl Halk Sağlık Müdürlüğü’nde görevli genç bir Halk Sağlığı Uzmanı meslektaşımız olan Dr. Nureddin Özdener, değerbilirlik göstererek 4 yıl önce yazdığımız ve bizim de üyesi olduğumuz Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) sanal ortamlarında yayımlanan bir yazımızı, yeniden HASUDER üyeleri iletişim ortamında paylaşmış.

Bu yazımız, Türkiye’de çağdaş Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilim alanının ve Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sunum modelinin kurucusu hocamız Prof. Dr. Nusret H. Fişek‘in 21. ölüm yıldönümü nedeniyle bizden istenmiş ve belirttiğimiz bağlamda yayımlanmıştı. Bu web sitemiz (BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİ) 1 Mayıs 2012’de hizmete girdiğinden, adı geçen makalemize sitemizde yer ver(e)memiştik.

Sevgili Nureddin aşağıdaki gibi bir seslenişle yazımızı paylaşmış sağolsun :

*****

Sevgili HASUDER üyeleri,

Bu gün, hiçbir gönderiye kayıtsız kalmayan, bazı paylaşımlara kendi yorumlarını da ekleyip BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİNDE  yer veren Prof. Dr. Ahmet Saltık hocamızda izlerin peşinden gideceğiz.

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

*****

Dr. Özdener’e özenli – duyarlı kişiliği için teşekkür ederek bu makalemizi paylaşmak istiyoruz.
3 gün önce 3 Kasım 2015 günü de Nusret hocamızın 25. ölüm yıldönümünde kendisini anmıştık. Anma programını, çağrı iletisini web stemizde 3 Kasım öncesinde ve o gün sizlerle paylaşmıştık..

Cenazesinde_fotosunu_tasiyor_AHMET_SALTIK_3Kasım1990

Nusret hocanın cenazesinde fotoğrafını taşıyoruz.. (ölümü : 3 Kasım 1990)
*****

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA
Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dr. Ahmet SALTIK
21 yıl önce bir 3 Kasım 1990 günü, tüm Türk yurttaşlarının “eşit ve nitelikli sağlık hizmeti hakkı” için savaşan bir yiğit yürek durdu. Bu kişi, kamuoyunun ortalama bir futbolcu kadar bile tanımadığı açık olan Prof. Dr. H. Nusret Fişek idi. 1914 doğumlu, İstanbul Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren (1938), 2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın zor yıllarında Harvard Tıp Fakültesi’nde doktora yapan, son derece parlak bir beyindi. 1986’da ABD’ye gideceğimde kendisine telefonla danışmak istemiş ve şu yanıtı almıştım :

“Yahu Ahmet ben Amerika’yı bilmem ki..”
Hocam nasıl olur, siz orada doktora yaptınız?..” biçimimdeki itirazıma ise,
“.. yahu laboratuvardan dışarı çıkmadım ki..” yanıtını vermişti.
3 Kasım 1990 günü prostat kanserine yenik düşerken, Hacettepe Hastanesi’nde ağzından dökülen son sözler, her zamanki gibi çok düşündürücü ve öğreticiydi :
” Türkiye’de sosyal tıbbı yaşatınız..”
Neydi Nusret Hoca’nın sosyal tıptan muradı?
Bilindiği gibi ‘sosyal’ sözcüğü Fransızca’dan dilimize geçmiştir. Osmanlıca’da ‘içtimai’ sözcüğünün karşılığıdır. Bunu da açarsak, ‘ halktan yana, halk yararına, halka ait olan..’ anlamlarına geliyor. Demek oluyor ki, Prof. Fişek, ülkemizde sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve sunum biçiminin birilerinin (sermayenin!) yararı yerine, halk yığınlarının, halkın çoğunluğunun yararına gelişmesini istiyordu. Tüm yaşamı bu uğurda geçmişti gerçekte. Tersinden söylemek gerekirse, ülkemizde sağlık hizmetlerinin çok doğal olarak halkımızın çoğunluğunun yararına olmak yerine, bir bölümünün çıkarına hizmet edecek biçimde dönüşmesi tehlikesine işaret ediyordu.

27 Mayıs 1960’ta demokratik meşruluğunu yitirmiş bir siyasal iktidarı indiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli Birlik Komitesi eliyle temel bir siyasal tercihte bulunmuştu :
Herkesin eşit sağlık hizmeti alması ve giderlerinin de temelde bütçeden karşılanması..

Bu siyasal seçimle uyumlu olarak, 1961 Anayasası’nın 49. maddesinde sağlık; tüm yurttaşlara bir hak, devlete ise doğallıkla bir görev olarak tanımlanıyordu. Kurucu iktidar, bu istencine koşut olarak, politikasını yaşama geçirmek üzere Prof. Fişek’i Sağlık Bakanlığı’na atamak istedi fakat O, Müsteşarlıkta daha yararlı olabileceğini savıyla, bir teknokrat olarak, Anayasa’nın
49. maddesinin muradını gerçekleştirmek üzere 224 sayılı yasayı hazırladı.

Bu yasa, “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” adını taşımakta idi ve ilke olarak tüm yurttaşlara hiçbir ayrım yapmaksızın eşit ve nitelikli sağlık hizmeti sunmayı hedefliyordu. Finansman ise olanaklar ölçüsünde bütçeden karşılanacak, zorunlu durumlarda katkı istenebilecekti. Fişek’e göre, bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı pay idi. Nitekim o yıl, Cumhuriyet tarihinin en büyük oranlı1 Sağlık Bakanlığı bütçesi oluştu : % 5.27!
Köy Enstitüleri‘ne karşı çıkarak günümüz karanlığının en önemli mimarlarından olan yobaz çevre-, sosyalleştirme kavramına “takarak”, bunun sosyalizm ve giderek ülkeye komünizm getireceğini seslendirmeye başladılar. Çünkü bu sistemde, halkın sırtından, onların sağlık / hastalık gibi en çaresiz ve zayıf oldukları dönemde, sömürerek para kazanma yolları sınırlandırılıyordu. Hekimler ya kamuda tam gün ya da tümü ile serbest çalışacaklardı.
Kamu sağlık kurumlarını özel çalışmalarına ve kazançlarına alet edemeyeceklerdi.
Sağlık Ocakları‘ndan hastanelere yollananlar ücretsiz sağlık hizmeti alacaklardı.
Karşı kampanya pek yamandı.. Ülkenin en uzak köşelerinde doktor yüzü görmeyen halk,
parasız sağlık hizmeti almaya yeni başlamıştı ki, 1965 seçimleriyle S. Demirel Başbakan oldu. Fişek Hoca’yı görevden aldı, Hoca Danıştay kararı ile geri döndü. Bu kez 657 sayılı yasa ile Tam Gün Çalışma ilkesi Demirel hükümetince delindi. Günümüz kuşaklarına açıkça diyebiliriz ki; insanlarımızın eşit, nitelikli ve bedeli temelde bütçeden karşılanan bir sağlık hizmetine ulaşmasını, bu kez Cumhurbaşkanı S. Demirel engellemiştir.
Demirel’in, bol bol özel sağlık kurumları açılışı yapışının tarihsel artalanında bu davranışları yatmaktadır. Hemen belirtmeliyiz ki, 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın hemen tüm ilkeleri, tam 17 yıl sonra Alma-Ata Konferansı‘nda
tüm dünyaca bir Bildirge ile benimsenmiştir. Dünyamızın kriz boyutlarında tırmanan sağlık sorunlarına çözüm üretme amacıyla DSÖ öncülüğünde düzenlenen bu uluslararası toplantıya katılan 134 ülke ve uluslararası 67 uzman kuruluş, bizim bu yasamızın ilkelerini benimsemiştir.

Türk halkı, Nusret Hoca gibi seçkin bir beyine ve yurtsever bir bilim insanına sahip olduğu için ne denli övünse azdır.

Sevgili Hocam 1982’de, Doğramacı’nın YÖK Yasası uyarınca 67 yaşında emekli edildiğinde, Türk Hekimlerinin yasal meslek örgütü olan Türk Tabipleri Birliği’nin başkanlığı görevini seçilerek üstlendi. Bu görevi, yaşamının en onurlu görevi saydı. Oysa DSÖ’ye danışmanlık yapmış, kimi ülkelerin ulusal sağlık planlarına imza koymuş, Sosyalleştirme Yasası (224 sayılı yasa) dışında Sağlık Eğitim Enstitüleri (555 sayılı yasa) ve Nüfus Planlaması (1965’te 557 sayılı yasa, 1983’te 2827 sayılı yasa) gibi 3 önemli yasanın daha mimarı olmuş seçkin bir kişiydi. 1967-1982 arasında 15 yıl yönettiği Hacettepe Toplum Hekimliği Bölümü‘nde
-ki Doğramacı 1982’de kapattı!- binlerce çağdaş kafalı hekim yetiştirmiş, Dünya Sağlık Örgütü’ne projeler yapmış, Uluslararası Sağlık İnsangücü Yetiştirme ve Araştırmr Merkezi olmuştu. Sosyalleştirme Yasası’nın nasıl dünyaya örnek biçimde uygulanabileceğinin
hayranlık uyandıran örneklerini vermişti yıllarca Etimesgut ve Çubuk’ta.
Ne yazık ki; irticanın, gericilik ve yobazlığın ülkede tırmanması, Yüce Atatürk’ün aydınlık yolundan giderek sapılması karşısında, Cumhuriyet’i ve Türk Devrimi’ni, aydınlanma ve çağdaşlaşmayı savunmak günü de gelmişti Hoca’nın ileri yaşında. Kalpaksız bir kuvvay-ı milliyeci olan Prof. Fişek, kalpağını başına geçirdi ve 50 yurtsever aydın Atatürkçü Düşünce Derneği‘ni kurdular (19.5.1989). Nusret Hoca Kurucular listesinde, bilge insan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ardından 2. sıradaydı. Bu Dernek, ne yazık ki, onu doğuran koşulların daha da koyulaşması yüzünden çığ gibi büyüyerek günümüzde yüz bini aşkın üyesi ve 450’yi aşkın şubesiyle ülkemizin en büyük demokratik kitle örgütlerinden biri oldu.

Ne acı ki, –bereket Nusret Hoca bugünleri görmedi– Atatürkçüler alçakça, birer birer vurularak Anadolu insanımızın acılı aydınlanma kavgası karartılmak istendi. Son şehidimiz, ADD Genel Başkan Yard. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı idi. Günümüzde ise bir dizi “tertip dava” ile yurtsever aydınlar, gazeteciler, Ordu’muzun komutanları, sizin öğrencileriniz parlak akademisyen – rektör tıp hocaları… yıllardır tutuklu. Katiller ve maşaları, tertipçiler bilmiyorlar ki, yeryüzünde Aydınlanmayı durduracak bir yol, güç daha keşfedilmemiştir. Olsa olsa bir süre geciktirebilirler. Tarihin şaşmaz akışında herkes yerini alacak, çağdaşlık düşmanları,
insana kıyan caniler lanetleneceklerdir.

İşte böyle sevgili Hocam..
Siz Hak’ka yürüdükten sonra sosyal tıptan giderek uzaklaştık.. Yalnız sağlık haklarında değil, pek çok alanda geriledik. Toplumsal eşitsizlikler derinleşti. Atatürk devrim ve ilkelerinden uzaklaştıkça da Cumhuriyet sarpa sarıyor. İrtica, bölücülük, siyasal dincilik, köşe dönücülük yeni egemen değerler. Yurt sevgisi ve çalışkanlık tu kaka. Tam bağımsızlık hak getire.. Uluslararası Tahkimi Anayasa’yı değiştirerek kabul ettiler. Ülkeyi yeniden kapitülasyon batağına soktular. Dünya Bankası’ndan yüz milyonlarca $ borç alarak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi için projeler uyguladılar. Halkımız giderek yoksullaştırıldı. Bütçede para yok diyorlar fakat bir yandan da özel sağlık kuruluşlarını düşük faizli, uzun erimli -hibe- kredilerle destekliyorlar.

Kamu sağlık kuruluşlarını iki yanlı çökertiyorlar. O çok sevdiğiniz Ulusumuzun yoksul insanları artık hastanelerde rehin kalmıyorlar, ama imzalatılan borç senetlerini ödeyemeyince, aile boyu hapse atılıyorlar! Sağlık hizmeti alamadıkları için özlerine kıyıyor (intihar ediyor), rahat ölüm (ötenazi hakkı) istiyorlar. Bir “özelleştirme histerisi’dir gidiyor.

Atatürk‘ün

“.. ayrıcalıksız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olacağız..” sözünü asla duymak istemiyorlar.
Bunu söyleyince siz Atatürk’ü kendine alet eden ‘solcu’ oluyorsunuz. Dahasını söyleyelim,
şu söz de Büyük Kurtarıcının :

“Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkının sağlığı ve sağlamlığıdır..”
Böylece, içeriği boşaltılmış bir sözde Atatürkçülük ile aslında Mustafa Kemal Paşa’ya en büyük ihaneti yapıyorlar. Oysa siz, 2 Nisan 1981’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığınız bir makalede,
“Atatürk’ün Sağlık Politikası” başlığı altında, O’nun sağlık politikasının devletçi olduğunu vurguluyordunuz. Halkçılık ve Devletçilik, dinozorların marjinal değerleri artık günümüzde. Oysa dünyadan haberleri yok; ABD sağlık hizmetlerini belli ölçüde giderek sosyalleştiriyor! Daha çok kamu harcaması ile sağlık hizmetlerine sahip çıkarak eşitsizlikleri azaltma peşinde. Obama, Nissan 2010’da, sağlık güvencesi olmayan 50 milyon nüfusun 30 milyonuna bu güvenceyi sağladı. Bize “devleti küçültün” diyenler, kendi içlerinde tersini yapıyorlar.
AB ve OECD ülkeleri sağlık giderlerinin 2/3 – 3/4 payını kamu kaynaklarından karşılarken, ülkemizi kötü yönetenler, kendi aydınlarımızın yurtsever çığlıklarına kulak tıkamış durumdalar..
Bir devlet ki halkına sağlık hizmeti vermez,
Bir devlet ki halkına eğitim hizmeti vermez,
Bir devlet ki bölgelerarası uçurumları gidermez,
Bir devlet ki utanç verici gelir dağılımını düzeltmez…
Bilmiyorlar ki, o devlette şeriat da ayaklanır, gericilik de azar, bölücülük de şahlanır. Giderek iç ayaklanma da olur, bölünme hatta parçalanma bile olabilir ne acıdır ki..
Bilmiyorlar ki; 17. Türk Devleti’nin göksel (ilahi) bir bağışıklığı yok..
Var diyen, daha önceki 16 Türk Devleti’ne neler olduğunu açıklamalıdır!
İşte böyle Saygıdeğer Hocam..
İşin çok ilginç bir yanı da, Cumhuriyet’imizi koruma – kollama görevini kendine temel özgörev olarak alan gözbebeğimiz Ordumuz da bu sosyal ve ekonomik politikalara -daha doğrusu yağma ve talan düzenine-, ülkeyi yıkıma ve batağa götüren sorumsuz uygulamalara pek ses çıkarmıyor. Bu durumda, içten içe çökertilen Cumhuriyet “salt askersel önlemlerle” nasıl korunacak?
Bu kaygılarımızı dile getirince de; darbe çığırtkanı oluyoruz.. Demokratlıktan çıkıyoruz, işleri askere havale ediyoruz.. Kim ne derse desin, ben bu konuyu MGK’nın da, komutanlarımızın da bilgi ve ilgilerine özellikle ve duyarlıkla sunuyorum. Devrimin önderinin, “..ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz..” sözünü anımsatıyorum..
Sevgili Hocam,
40 yıl önce 1971’de Hacettepe Tıp’ta öğrenciniz olduğumda, ders notlarınızda
şöyle özde haykırıyordunuz:
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
12 Mart 1971’de bir şey olmadı! Ama 12 Eylül’cüler (1980) size bu sözlerin hesabını mahkemelerde sordular. Ak saçlı bilge kafanızın içindeki cevheri anlamak yerine yargılamayı seçtiler. Oysa asıl yargıç ve hüküm sahibi halk ve tarihtir. Tarihsel gidişse, kesin ve zorunlu olarak aydınlanmadan, sosyal eşitlikten, toplumsal barış ve adaletten yanadır. Yaşamın diyalektiği böyle.12 Eylül 1980 darbecileri, 27 Mayıs Devrimcilerinin güzelim 1961 Anayasası’nı kaldırdılar, KüreselleşTİRmenin 1982 Anayasası‘nı yaptılar. 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının temel dayanağı olan 49. maddeyi başkalaştırarak
yeni 56. maddeyi getirdiler. Sağlıkta özel sektörden söz ettiler, Sağlık Bakanlığı’na sağlık hizmetlerini verme değil, düzenleme ve denetleme görevi verdiler.1990’ların başında, DB ve IMF baskısıyla sözde “Sağlık Reformları” süreci başlattılar.
2000’ler başında ise, 3 Kasım 2002 seçimiyle hükümet olan AKP, aynı 2’linin dayatması ile 2003 Haziran’ında “Sağlıkta Dönüşüm” programı başlattılar. Büyük bir kararlılık ve gözü karalıkla, hızla yol aldılar. Sizin öz evladınız ve adeta sanat yapıtınız “Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri” hızla yıkıma uğratıldı. Tarihler 15 Aralık 2010’u gösterirken, ülkemizde tüm
Sağlık Ocakları kapatıldı ki, oralar bizim kutsallaştırdığımız, adeta hizmet tapınağı bellediğimiz yuvalarımızdı. Sayıları 6200’ü bulmuştu, 40. yılında tarihe gömüldüler.
Tabelaları ters çevrildi ve öteki yüzlerine “Aile Sağlığı Merkezi” yazıldı.
Özelleştirme, piyasalaştırma, devleti küçültme, sosyal olan ne varsa un ufak etme.. KüreselleşTİRme kasırga gibi esiyordu. Devlet tüccar oldu, hastaneler işletme, yurttaşlar müşteri kılındılar. Sizin çok vurguladığınız bir ölçütünüz vardı :
Bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı paydır.. derdiniz 1970’lerde ve sonrasında.
Çünkü ulusal gelirden % 2,5 dolayında bir pay ayrılırdı sağlık giderleri için. Sizin Etimesgut deneyimlerinize dayalı hesaplamalarınız ise % 6,6 gibi bir pay gerektiriyordu. Bu oranın artırılmamasını çok doğallıkla, “temel engel; finansman darboğazı” olarak niteliyordunuz.
Günümüzde, Küresel sistemin DB ve IMF İkiz Kızkardeşleri, akıl almaz manevraları ile ülkemizde toplam sağlık giderlerini ulusal gelirin % 7,5’larına dek hızla tırmandırdılar.
Bu kez bu kaynak gerçekçi iktisadi araçlarla sağlanamıyor, bütçe açığı ve borçlanma getiriyor. 2011 bütçesi, 312 milyar TL (%10’u açık olmak üzere) ve 1/5’i, 62 milyar TL,
SGK açığının finansmanı için aktarılıyor.
Finansman darboğazı tersine döndü, harcamalar sürdürülemez boyut kazandı. Acı olan ise,
50 milyar Dolar’ı aşan 2011 toplam sağlık giderleri içinde sağaltım (tedavi) giderleri
roket hızıyla artar ve aslan payını alırken, yönetim destek ve koruyucu sağlık hizmetlerinin payı reel olarak azalıyor, yerlerde sürünüyor. Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer (bu yazının tarihine göre önceki), harcamaları artık karşılayamadıklarını, köklü tasarruf önlemleri alacaklarını açıklıyor.. Balayı dönemi bitiyor, halka popülist davranma dönemleri geride bırakılıyor. Kamu sağlık kurumlarının milyarlarca TL alacakları, Yüce Parlamento’da
Bütçe yasalarına eklenen bir madde ile siliniyor, bu kurumlar bilerek iflasa sürükleniyor,
tıp fakültesi hastanelerine Sağlık-Maliye Bakanlıkları el koyuyor.
Büyük Atatürk döneminin önemli yasalarından 1928 tarihli 1219 sayılı yasanın 1. maddesi (Hemşirelik yasasının da), TBMM açık iken, gece yarısı RG’nin yinelenen (mükerrer) sayısında yayınlanan (2 Kasım 2011) 663 sayılı Yasa Gücünde Kararname ile değiştirilerek yabancı hekim ve hemşire çalıştırma olanağı sağlandı. Sağlık Bakanlığı örgütlenmesi altüst edildi, kamusal yapı bitirildi..

Büyük başarılarla Merkez Konseyi Başkanlığı’nı yürüttüğünüz Türk Tabipleri Birliği‘nin görevleri arasından hekimlik meleğini kamu yararına yürütme işlevi çıkarıldı, TTB’nin dava ehliyeti düşürüldü. Disiplin yaptırımlarını da Bakanlık üstlendi, Anayasa’nın 135. maddesi açıkça çiğnenerek meslek örgütümüz adeta iğdişleştirildi. Bu YGK ile “Sağlıkta Dönüşüm” tamamlandı sayılabilir.

Daha hangilerini sayayım değerli hocam??
Sağlıkta serbest bölgeler, sağlık güvencesinin daraltılması fakat ek ödemelerin Deli Dumrul’u bile kıskandıracak ustalıkla artırılması, birkaç yıl içinde kamunun elindeki tüm hastanelerin işletmeleştirilerek sözde Kamu Hastane Birlikleri adı altında satılması, sağlık personelinin
iş güvencesiz, düşük ücretle, örgütsüz.. köleleştirilmesi.. Sağlık personeli ayakta.

Bu 663 sayılı darbe YGK‘si 2/3 Kasım 2011 gecesi RG’de yayınlanırken, 3 Kasım 2011 günü de biz evlatlarınız sizi anmak üzere toplanıyorduk. Konuşmacılar yoğunlukla bu YGK depremini işlediler.

Değerli Nusret Fişek hocam,
3 Kasım 1990 günü Hacettepe hastanesinde bizi terk ederken ağzınızdan dökülen son sözler;

“Türkiye’de Sosyal tıbbı koruyunuz…” olmuştu.

Beceremedik Sayın hocam, başaramadık, yenildik, kutsal emanetiniz Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sistemini koruyamadık. Yabanıl kapitalizm tüm gücüyle abandı, gücümüz yetmedi.
Ama bu yitirilen bir muharebedir. Savaş henüz bitmemiştir; halkımıza, öğrencilerimize, asistanlarımıza, yöneticilere, politikacılara, milletvekillerine.. olup bitenlerin içyüzünü, gerçekleri anlatmaya; araştırmalarla kanıta dayalı olarak irdelemeye devam edeceğiz.
Savaşımınız, azminiz, bize öğrettikleriniz, yapıtlarınız. saygın ve sevgin (aziz) anınız en güçlü ışığımızdır.

Nuret Fişek ile
Elbet bu karanlık, kasvetli dönem de geride bırakılacaktır.
Sizin ve Yüce Atatürk‘ün ilke ve devrimlerinin gerçek savunucusu olmaya devam edeceğiz ve mutlaka biz kazanacağız. Bize öğrettiğiniz her şey ve Türk halkının eşit sağlık hizmeti hakkı için, tüm yaşamınız boyunca verdiğiniz eşsiz uğraşı için sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Gerçek Kuvvay-ı Milliyeci Tümgeneral Hayrullah Fişek’in kalpaksız kuvvay-ı milliyeci oğlu Prof. Dr. Nusret Fişek’i, ölümünün 21. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz. Büyük Önder’in bize bıraktığı biricik kalıt olan ve sizin her fırsatta vurguladığınız üzere, us ve bilim tek yol göstericimiz olarak, caaanımız Türkiye Cumhuriyeti’miz -epey hırpalanmış da olsa-
bizi mutlaka ama mutlaka utkuya ulaştıracaktır.
Bize, siz öğrettiğiniz bu yalın tarihsel diyalektik gerçekliği 40 yıl önce!
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
25 Kasım 2011, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
1971 Hacettepe Tıp Öğrenciniz
1978 Hacettepe Tıp Asistanınız
2004-2006, Kurucusu olduğunuz ADD’nin Genel Başkan Yardımcısı
AÜTF Halk Sağlığı AbD Öğr. Üyesi (2011- ….)
1) 1946’da sıtma epidemisi gerekçesiyle % 6’lara varan olağanüstü bütçe payı dışında..
2) 1978-2000 arasında 22 yılda “2000 Yılında Herkese Sağlık” hedefine Dünya Bankası ve IMF’nin engelleyici küreselleşTİRme politikaları, sözde yeni dünya düzeni masalları yüzünden erişemeyen insanlık; 21. yy’da benzer hedefleri yeniden önüne koydu.. Örn.
“2010 yılına dek herkes kapsamlı temel sağlık hizmetine erişecektir..” Oysa Prof. Fişek’in
40 yıl önce çıkardığı 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yasasının temel amacı da buydu.

— —-

Hüseyin Avni Güler’in Saygın Anısına : 27 Mayıs Devrimi’ne neden ve nasıl katıldım ?


Hüseyin Avni Güler’in Saygın Anısına :

27 Mayıs Devrimi’ne neden ve nasıl katıldım ?

Portresi_Elbistan'in_sesi

(1925 – 1 Mayıs 2013)

Dostlar,

Sayın Hüseyin Avni Güler, Emekli Hava Pilot Kurmay Albay idi ve 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin öncü çekirdek kadrosunda yer almıştı. 12 Eylül 1980 sonrasında
Kasım 1983’te yapılan ilk seçimde – CHP de öbür partiler gibi kapatıldığından-
CHP yerine Necdet Calp başkanlığında yeni kurulan, kendisinin de kurucu olduğu-
Halkçı Parti‘nin İstanbul milletvekili seçilmişti (TBMM 17. Dönem, Kasım 1983 –
Kasım 1987).

19 Mayıs 1989’da, rahmetli Prof. Dr. Muammer Aksoy ve arkadaşları ile birlikte davranarak harman yürekli 50 yiğit, ADD’yi (Atatürkçü Düşünce Derneği) kurmuşlardı.
1993’te ADD Edirne Şubesini kurarak biz de Aydınlanma savaşımına (mücadelesine)
eylemli ve etkin olarak katıldıktan sonra, ADD çalışmalarında kendisiyle yer yer birlikte olma onurunu yaşadık.

2010 yazından sonra ADD Bilim – Danışma Kurulu’nda (BDK) 3 yıl birlikte çalıştık.
85 yaşında idi ilk ADD BDK toplantısına onur verdiğinde (2010).
Toplantılarda ağırbaşlılığıyla dinler, hiç söz kesmez hatta söz verilmedikçe de konuşmazdı.
Söz aldığında da engin deneyimi ve birikimi ile, ölçüsüz yurtseverliği ile son derece yürekli değerlendirmeler yapar ve cesur öneriler sunardı. Zerrece korkusu ve çekincesi yoktu.
Siyasal iktidarın son yıllarda Atatürk karşıtı olarak yapıp ettiklerinden ciddi biçimde rahatsızdı ve bunların bir bölümünü açıkça vatana ihanet ile bir tutuyordu.

27 Mayıs Demokratik Devrim Derneğini kurdu (1990) ve yıllarca tüm giderlerini üstlenerek 2011’e dek yaşattı. Son olarak 27 Mayıs 2012’de 27 Mayıs Devrim Şehitlerini mütevazi mezarlarında O’nun başkanlığında bir avuç sayılabilecek yurtseverle ziyaret etmiştik.
(Ali Nejat Ölçen, MBK Üyesi Suphi Karaman’ın oğlu Suay Karaman, Erdal Tüt, biz. vd.)

3 yıl kadar öncesinde de, ADD – BDK toplantısından çıktığımızda, 23 Nisan 2012 günü Ulus’ta 1. BMM önünde TGB’li gençlerin öncülüğünde yapılan kitlesel basın açıklamasına ve iktidarın yasakladığı Atatürk’ün GENÇLİĞE HİTABESİ‘ni okuma protestosuna katılmıştık.
87 yaşında idi.. bir süre ayakta kaldı, bize yorulduğunu belirtti ama ayrılmak da istemiyordu.
İlk Meclisin dış bahçe duvarında bir yeri (ıslak ve çamurlu) temizleyerek oturmasını sağlamıştık… Sonra da bir taksi ile evine geçirmiştik. Bu etkinlikte E. Alb. Sayın Cemil Denk de bulunmuşlardı.

Web sitemizde yer alan 27 Mayıs 1960 İhtilali – Devrimi 54 Yaşında!
başlıklı yazımıza da bakılmasını dileriz.

Sayın Güler ile 2007’de yapılan bir söyleşi metni aşağıdadır..
27 Mayıs Devrimi sonrası Yassıada Mahkemesi kararı ve MBK onay ile idam edilen
– Başbakan Adnan Menderes
– Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu
– Maliye Bakanı Hasan Polatkan‘ı “demokrasi kahraman” ilan ederek 27 Mayıs Devrimi’ne kinlerini kusanlar ibretle okumalı merhum E. Alb. Hüseyin Avni Güler’in çarpıcı sözlerini.

Sevgi ve saygı ile.
27.5.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com

================================================

27 Mayıs Devrimi’ne neden ve nasıl katıldım ?

E. Hv. Pl. Alb. Hüseyin Avni Güler

Atatürk bir gün İsmet Paşa’ya demişti ki:

  • “Biz İstiklâl Mahkemesi’nde imamlar astık. Şu şu rezaletleri yok muydu?
    Vardı. Bütün rezaletleri unutuldu; ama asıldıkları unutulmuyor.”

Bizim de kusurlarımız unutulmuyor. Bugün 60 yaşından küçük insanlar
Yassıada davaları hakkında bir şey bilmiyor, dava dosyaları yayımlanmadı.
Belki bu ikaz, yetkilileri uyandırır.

27 Mayıs 1960’tan 6 Ocak 1961 tarihine kadar ülkeyi Milli Birlik Komitesi (MBK) yönetti.
6 Ocak’tan başlayarak Kurucu Meclis (Temsilciler Meclisi + Milli Birlik Komitesi) yönetti ülkeyi.

Şayet Yassıada davalarından sonra infaz edilen üç idam kararının onayı MBK’ya
değil de, Kurucu Meclis’e verilseydi, söz konusu üç idam infaz edilmeyebilirdi.
Biz 27 Mayısçılar da “kansız bir ihtilal” diye daha övünçlü bir devrimden
söz ederdik.

Ben 27 Mayıs 1960 Devrimi örgütüne 1958 yılında girdim.
Sekiz yıllık evli idim, rütbem üç yıllık yüzbaşı idi.

Beni 27 Mayıs gizli örgütüne iten birkaç olayı anlatmak istiyorum :

1) 1958 yılında Lübnan’da Müslüman Araplarla Hıristiyan Araplar arasında savaş çıkmıştı. Celal Bayar ve Menderes yönetimi, Lübnan’a silah ve cephane yardımına karar vermişti.
Ben Ankara Etimesgut 12. Hava Üs Komutanlığı’nda Uçucu Seyrüseferci Yüzbaşı olarak görevliydim. Üssümüz, C-47 Bakata uçakları ile görev yapıyordu.

Ben Lübnan’a yedi sefer (sorti) uçtum. Her uçuştan önce uçağımız kapalı sandıklarla yükleniyor, ilk yüklemelerde o zamanki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu meydana geliyor,
uçağın yüklenişine nezaret ediyordu. Kapalı ve büyük sandıklardaki yükümüzün ne olduğunun biz bile farkında değildik; çünkü bilgilendirilmedik.

1958 yılında Kıbrıs İngilizlerin elindeydi. Uçağımız Kıbrıs üzerinden geçerken İngiliz jetlerine parola veriyor ve gidip Beyrut Havaalanı’na iniyorduk. Uçuşk ekibine birer sandviç ve kola veriyorlardı, uçağımız yakıt ikmali yaptıktan sonra o gece üssümüze geri dönüyorduk.
Sonra Beyrut Havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada alana indiğinde bir uçağımız enterne edildi. Uçuş ekibi tutuklandı. Rahmetli (sonra başka bir görevde düşerek şehit olmuştu) Bnb. Rıza Kalaycıoğlu ve ekibi, iki ülkenin anlaşması sonucu ülkeye getirildi.

Bu olaydan sonra Celal Bayar ve Menderes’in milliyetçi, mukaddesatçı ve Müslüman yönetimi tarafından Lübnan’da Müslümanlara değil de Hıristiyanlara Türkiye’den 85 uçak dolusu
silah ve cephane götürdüğümüzü ve bilmeden onların günahına alet olduğumuzu da öğrendik.
O silahları mermileri kullanan Hıristiyan Araplar belki de binlerce Müslüman öldürmüşlerdir. Beni oyunlarına alet eden o kimselere ben şimdi lanet ediyorum; ama ben, “anıtmezar”larda yatan o kimselerin bu durumunu milletime arz ediyor ve yalan söyleyerek ne mal olduklarını açıkladığım için pişmanlık duymuyorum.

Sonradan bu olayın Meclis’ten geçmediğini, hatta Bakanlar Kurulu’nun kararı bile olmadığını öğrenmiş bulunuyorum. Gene bu olayın gerçek olup olmadığını öğrenmek isteyenler için,
bu görevi yapan havacı arkadaşlardan sağ olanların adlarını veriyorum:

Hv. Plt. Kd. Alb. Ahmet Özsungur, Havacı Uçucu Seyrüseferci Kd. Alb. Nevzat Balaban ve Abdül Aksal. Daha detaylı bilgi isteyenler, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na başvurabilirler.

2) Gene Celal Bayar – Adnan Menderes yönetiminin, son yıllarının dış ülkelerden kredi (borç!) alınamadığı için, 1950 seçimlerinden sonra İsmet Paşa’nın Hazine’de biriktirdiği 128 (yüz yirmi sekiz) ton altının çoğunu dışarıya rehin vererek kredi alması meselesi… Bu olayın da Meclis’ten ve Hükümet’ten geçmiş olması gerekir; ancak o günlerin tanığı olanlar ve basında yazıldığını hatırlaması gerekenler bilgi vermediler.

Gene yükümüzün ne olduğunu bilmeden Londra’ya 2 (iki) tondan fazla altın götürdüğümüzü
ve uçaklar dışında gemilerle, trenle ve tırlarla 100 (yüz) ton kadar altının dış ülkelere rehin gönderildiğini biliyorum.

27 Mayıs’ta Maliye Bakanımız büyük insan Kemal Kurdaş, yaklaşık 96 (doksan altı) ton altını geri getirtti. Sayın Kurdaş, tasarruf bonoları çıkararak memur ve işçilerden alınan paralarla bu görevi başardı.

3) Aynı mukaddesatçı, Müslüman Bayar – Menderes ekibi, Cezayir’de Frasızlara karşı bağımsızlık savaşı veren Müslümanları değil de Fransızları desteklemişti.

Böylece halka dindar olduklarını her fırsatta söyleyerek onları bugünkü iktidar gibi aldatan
bu insanlara, devletin parası ile anıtmezarlar yapılıyor. Bütün Türkiye düşmanları,
şimdiki yöneticilerin seçim kazanması için çalışıyorlar.

Ey geçmiştekiler ve şimdikiler!
Allah aşkına siz kimden yanasınız?
(http://www.turksolu.org/142/guler142.htm, 11.6.2007)