27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs 1960’ta Başbakan Adnan Menderes‘i iktidardan indiren darbenin üzerinden tam 59 yıl geçti. 27 Mayıs’a giden süreci ve sonrasında yaşananları üzerinden geçen 59 yılın ardından bir kez daha anımsatıyoruz… (soL – Haber Merkezi, Pazartesi, 27 Mayıs 2019)

* 1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarı muhalefete karşı tutumunu sertleştirerek baskıcı tedbirlerini ve saldırgan politikalarını artırdı. 1958’de DP kendi cephesini sağlamlaştırmak üzere bir Vatan Cephesi kurdu ve Cephe’ye üye olanların adları her gün radyodan yayınlanmaya başlandı. 27 Nisan 1960’da DP milletvekillerinin vermiş olduğu öneri doğrultusunda temel işlevi muhalefet ve basın hakkında soruşturma yapmak olan bir Tahkikat Komisyonu kuruldu ve gazete kapatmak da dahil geniş yetkilerle donatıldı. Bu dönemde pek çok gazete ve dergi kapatıldı, gazeteci tutuklandı.

* 28 Nisan’da Beyazıt Meydanı’nda hükümeti protesto etmek için toplanan üniversite öğrencilerine polis saldırdı. Üniversite öğrencisi Turan Emeksiz vurularak öldürüldü. 30 Nisan’da İstanbul’da bir öğrenci daha öldürüldü. 29 Nisan’da öğrenci eylemi Ankara’ya yayıldı, eylemler 27 Mayıs’a dek sürdü. Hükümet eylemlere 29 Nisan’da üniversiteleri kapatarak yanıt verdi.

* 3 Mayıs’ta darbeci subayların liderliğini üstlenen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak cumhurbaşkanının istifa etmesini de içeren 15 maddelik bir tedbirler dizisi önerdi.

* 21 Mayıs’ta Harbiyeliler Kızılay’da sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdi.

* Orduda 1950’ler boyunca var olduğu söylenen gizli subay örgütlenmeleri ve darbe teşebbüsleri, 1960 Mayıs’ında somut adımlara dönüştü ve bir süredir darbe planladığı belli olan genç ve yüksek rütbeli olmayan subaylar, Orgeneral Cemal Gürsel’i de aralarına alarak 27 Mayıs sabahı erken saatlerde cumhurbaşkanı, başbakan ve tüm bakanları tutukladı, yönetim merkezlerini, radyoyu, havaalanlarını ele geçirerek darbeyi gerçekleştirdi.

İLGİLİ HABER 27 Mayıs’a Dair…

* 25 Mayıs’ta Menderes Eskişehir’den başlayan bir yurt gezisine çıkmaya karar vermişti. 27 Mayıs sabahı darbeyi gerçekleştiren subaylar yönetimi ele geçirirken Menderes Eskişehir’den Kütahya’ya doğru yola çıkmıştı. Menderes Kütahya’da subaylar tarafından gözaltına alınarak Ankara’ya getirildi. 27 Mayıs akşamı cumhurbaşkanı, başbakan, DP hükümeti bakanları da dahil yaklaşık 500 kişi tutuklanmıştı. Tutuklular daha sonra, yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderildi.

* 12 Haziran’da darbeyi yapan subayların da dahil olduğu 38 kişilik Milli Birlik Komitesi Kuruldu. 13 Kasım’da “en radikal” olarak nitelenen 14 genç subay MBK’dan çıkartılarak yurt dışı görevlerine gönderildi.

* MBK’nın yeniden düzenlenmesinin ardından 1961 Ocak ayında 272 üyeli bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Kurucu Meclis 20 kişilik bir Anayasa Komisyonu kurarak Anayasa çalışmalarını başlattı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri tarafından ayı ayrı hazırlanan taslak ve öneriler değerlendirilerek bir Anayasa Tasarısı hazırlandı. 27 Mayıs 1961’de Meclis’te onaylanan Anayasa 9 Temmuz 1961’de halkoylamasına sunuldu. 1961 Anayasası % 61.5’i “evet” oyuyla kabul edildi.

* 14 Ekim 1960’ta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP Hükumeti Bakanları ve DP üyelerinden oluşan 592 sanıklı Yassıada duruşmaları başladı. 15 Eylül 1961’e kadar 11 ay süren duruşmaların sonunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan da dahil 15 kişi hakkında idam kararı verildi.

* 4 Nisan 1963’te 27 Mayıs “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan edildi ve 1980’e kadar kutlandı. 12 Eylül darbesinin ardından 17 Mart 1981’de Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararla “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” kaldırıldı.

29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs

29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs

29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs / Serdar Şahinkaya yazdı…

Dr. Serdar Şahinkaya yazdı…

(http://www.telgrafhane.org/29-nisan-1960da-siyasal-bilgiler-fakultesi-ve-adim-adim-27-mayis-serdar-sahinkaya-yazdi/)

(AS : Yazı epey uzun olduğundan, bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Anayasa Tartışmaları ve 27 Mayıs tematik çerçeveli bu sayımızda Fakültemizin yaşadıklarına yer vermemek olmazdı. Bu yazı, hem hafızaları tazelemek, hem de genç kuşakları bilgilendirmek amacıyla hazırlandı. İlgili dönemin dekanı, sevgi ve rahmetle andığımız Prof. Fehmi Yavuz’un “Anılarım” kitabı bu konuda en önemli kaynaktır. Alpaslan Işıklı Hocamızın “Gün Doğmadan” isimli anılarında da, 29 Nisan 1960 günü Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki gelişmelere ilişkin ilginç gözlemler bulunmaktadır.

Bu iki anı, içerden tanıklık etmektedir. Bir de dışarıdan tanıklık eden, yazının ekleri arasında yer verdiğimiz süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan’dır. Gürcan’ın anıları, o gün yani 29 Nisan 1960’da Cebeci’deki Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde nelerin yaşandığını öğrenmemize imkân tanımaktadır.
* * *
Üniversite profesörleri DP İktidarı’na ateş püskürmeye, üniversite gençliği de sokağa dökülmeye başlamıştı. Hükümet, 28 ve 29 Nisan günleri İstanbul ve Ankara’da miting düzenleyen üniversite gençliğinin üzerine önce polisi sürmüş, polis olayları bastırmada etkili olamayınca, Askeri Birlikler öğrencilerin üzerine gönderilmişti.

28 Nisan 1960 günü sabahı İstanbul Üniversitesi’nde başlayacağını öğrendikleri protesto gösterisini engellemek için, Vali ve Emniyet Müdürü erken saatlerde polisi üniversite bahçesine tedbir almak için gönderdiler. Öğrenciler protesto gösterisini başlatır başlatmaz polis saldırıya geçmiş, birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü çatışmalarda Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz vurularak öldürülmüş, Hüseyin Onur ayağından yaralanmıştı. Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. 29 Nisan’da gösteriler Ankara’ya taşınmıştı.

Dönemin şarkısı, Gazi Osman Paşa (Plevne) Marşı’nın uyarlanmış biçimiydi. “Olur mu böyle Olur mu, Kardeş Kardeşi Vurur mu?” .
* * *
SÖZ SIRASI PROF. FEHMI YAVUZ HOCAMIZDA;

Mülkiye’yi Yüksek Okul Yapma Girişimi:

Demokrat Parti iktidarı 1954’den sonra halkın, özellikle aydın kesimin sevgisini, sempatisini saygısını adım adım yitirmeye başladı. Eşim ve iki çocuğumla 1953–55 yıllarında Londra’da idim. Sonradan gelenlerle bu konuyu ara sıra tartışıyorduk. Ben Demokrat Parti iktidarından hâlâ birşeyler beklenebileceği görüşünü savunuyordum. Yeni gelenler ise: “İşler çok değişti. Senin bıraktığın Demokrat Parti hızla gerilemektedir” diyorlardı. Yurda döndükten sonra, bu görüşte olanlara ben de katıldım.

O zamanki Milli Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu’nun makam odasında geçen bir olayı dile getirmekte yarar görüyorum. Benderlioğlu ile Ankara Belediye Başkanı iken açılan İmar Planı Yarışması hazırlık çalışmaları nedeni ile çok sıkı işbirliği yapmıştık. Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra da ara sıra buluşuyorduk. Bun1ardan birinde, odasında bulunan bir kişiye beni “Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı” diye tanıttı. Adam hal-hatır sormadan, saldırıya geçti ve özetle şöyle dedi:

— Atıf bey, SBF başlangıçta bizim yanımızda idi, şimdi döndü.

Ben, Benderlioğluna: “Atıf bey beni tanıttınız ama beyin kim olduğunu söylemediniz. Onu öğrendikten sonra yanıtımı vereceğim” dedim. Benderlioğlu, aklımda kaldığına göre, Tekirdağı Milletvekili Dr. X.olduğunu söyledi. Ben :

—Biz hiçbir zaman filan partinin yanında, ya da karşısında olmadık. Biz hep Türk ulusunun yanında olduk. Padişahlık döneminde bile iktidarın kulu, kölesi olmadık.

Başlangıçta siz halkın yanında göründünüz ve aynı saflarda yerimizi aldık. Sonradan siz adım adım halktan uzaklaştınız. Biz ise halkın yanındaki yerimizi koruduk. Böylece bizden ve halktan uzaklaşan sizler olmuyor musunuz? dedim.

Benderlioğlu o zatı uygun biçimde yolcu etti. Biz de teknik konuşmamızı sürdürdük.

Bu olay ve benzerleri, iktidar çevresinin SBF’yi cezalandırmaya hazırlandıklarını gösteriyordu. Zafer Gazetesi’nin 5 Şubat 1960 günlü sayısının 1. sayfasında, 10 Demokrat Milletvekilinin SBF’yi, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir Yüksek Okul durumuna getirmek için hazırladıkları Kanun Tasarısını TC. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sundukları haberi yer alıyordu. Bu habere o gün Ankara Radyosu da bültenlerinde yer verdi.

5 Şubat 1960 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yer alan konuya ilişkin haber

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe (2009): Mekteb-i Mülkiye’den Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne 1859 – 2009. 150 Yılın Tanıklığı. Koleksiyoncular Derneği Yayın No: 11. Ankara Üniversitesi Basımevi. Ankara.

Fakülte Yönetimi, öğretim üye ve yardımcıları gecikmeden ve gereken ağırbaşlılıkla konunun üzerine eğildiler. Bu haber, kamuoyunun gündeminde, Fakültemizi ön plana çıkardı. Yerli yabancı çeşitli gazeteler muhabirlerini göndererek, telefonla, Fakültenin bu durum karşısında tutumunu, davranışının ne olabileceğini öğrenmek istediler.

Ben aynı gün basına yaptığım kısa açıklamada: “TC. Büyük Millet Meclisi’nin bu tasarıyı kanunlaştıracağına inanmıyorum” dedim.

Bu girişimin sakıncalarını ortaya koymak üzere kurulan 5 komisyon, kısa sürede raporlarını hazırladı. Basın gereken tepkiyi, ilgiyi gösterdi. Üniversite Senatosu konuyu tartıştı. Aziz Nesin’in Akşam Gazetesi’nde çıkan Üniversite’nin Kırşehri başlıklı yazısından çokça aktarma yapıyorum.

<<Kırşehir İli’nin hangi gerekçelerle ilçe yapıldığını artık bilmeyen yok. Nasıl bir anlayış, düşünüştür,  bilinmez. Kendilerince yerinde, doğru bir gerekçeyle bir İl’i ilçeliğe indirenler, bu başarılarından birkaç zaman sonra, bu kez o ilçeyi yeniden il yapmak için gerekçe çıkarabiliyorlar.

Kırşehirleştirme DP’nin politika güdümlerinden en belirli olanıdır. Basın özgürlüğünü her yandan Kırşehirleştirmek isteyen DP şimdi de, 100. yıldönümünde bulunan SBF’ye sinirlenmektedir. Onu da Kırşehirleştirmekten başka yol yoktur…Üniversitenin bir Fakültesi olan SBF. küçültülür ‘siyaset okulu’ yapılırsa öbür Fakülteler de bu örneğe bakıp akıllarını başlarına alır..

SBF’yi Kırşehirleştirmenin gerekçesi ne imiş, biliyor musunuz? Bu kurumu 1950’den önceki ‘hakiki hüviyetine irca’ imiş.

Ah ne olurdu, önce DP. kendisini 1950’den önceki ‘hüviyetine irca edebilse idi>>

Ankara Üniversitesi Senatosu’nda yapılan tartışmaları şöyle özetleyeceğim:

Burada ilk karşılaşılan sorun, konunun bir “SBF sorunu değil, Üniversite sorunu olduğunu” Senato’ya kabul ettirmekti. Gerçekten üyelerden pek çoğu bu görüşte olmakla birlikte, SBF’yi yalnızlığa itme eğiliminde olanlar da vardı. Nitekim bir iki üye SBF’nin Ankara Üniversitesi içindeki yerini savunan bir rapor hazırlanmasını; SBF öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin iktidarı eleştiren davranışlarına son vermeleri koşuluyla, bu Fakültenin desteklenmesinin uygun olacağını belirten görüşler de ileri sürmüştür.

Öğrenci gösterilerinin arttığı 1960 yılında SBF’li ve Hukuk’lu öğrenciler bir mitingde

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe,  2009.

Fakültemiz temsilcileri ile Senato’nun öteki üyelerinin, bu gibi öneriler karşısındaki tutumunu şöyle özetleyebilirim:

SBF. Ankara Üniversitesi’nin öteki Fakülteleri gibi bir parçasıdır. Bunun üniversite açısından tartışılması yersizdir. Öte yandan bu yola gidilecekse, her Fakültenin Üniversite içindeki yerini savunan, benzer raporlar hazırlanması gerekebilir.

SBF öğretim üye ve öğrencilerinin tutumuna gelince: Bunlar akademik özgürlük ilkesine uygun olarak, Anayasa’nın ve kanunların kendilerine tanıdığı haklardan yurttaş olarak yararlanmaktan, vicdanları uyarınca davranmaktan başka bir şey yapmadıkları kanısındadırlar.

Ankara Üniversitesi bu konuda herhangi bir karar almamış, Rektörü özel olarak, siyasal iktidar yetkilileri ile temas edip Üniversite topluluğunun bu tasarı karşısındaki üzüntülerini bildirmekle görevlendirmiştir.

Aracılık etmek isteyenler de türedi. Büyük bir Devlet Bankasının Genel Müdürü, Adnan Menderes’e gidip, şöyle dersek, her şeyin yoluna gireceğini bana, yönetim kurulu üyelerine, gözüne kestirdiği Mülkiyeli’lere anlatmaya çalıştı:

—Bütün Mülkiye, öğrencileri, öğretim üyeleri, mezunları ile emrinizdeyiz.

Tutumumuz ve gelişmeler şöyle özetlenebilir:

İktidara karşı Fakültenin davranışında hiçbir değişiklik olmadı. Aracıların Başbakan’ı görme önerisine uyulmadı. Yönetim Kurulumuz, Başbakan çağırırsa Dekanın yalnız gitmesini, SBF topluluğunun düşünce ve davranışında hiçbir değişikliğin olmadığını bildirmesini, kararlaştırdı. Başbakan böyle bir çağrıda bulunmamıştır.

İktidarın tutumunda bir değişiklik olamamakla birlikte, yurt içindeki önemli gelişmeler SBF’yi Yüksek Okul yapma düşünü arka plana itmiştir, diyebilirim. Gerçekten bu arada basını, muhalefeti susturmak, sindirmek için Tahkikat Komisyonları kurulmuş, özgürlükleri kısıtlayan önlemler getirilmiştir.

Tahkikat Komisyonu’na ben de çağrıldım. Üzerinde durdukları önemli nokta bizim CHP ile işbirliği içinde olmamız ve bunu artırma çabasını sürdürmemiz, idi. SBF’ye sık sık CHP’li Milletvekilleri geliyormuş vb. Komisyon üyeleri çok saygılı davrandılar, kahve, çay, gazoz ısmarlamakta birbirleriyle yarış ettiler. Komisyon üyelerinden yalnız Osman Kavuncu’yu anımsıyorum. Kavuncu Kayseri Belediye Başkanı iken büyük işler yapmıştı. Türkiye’ye uzun ya da kısa bir süre için gelen yabancı uzmanlardan kimileri onun başarısını yerinde görmek için, Kayseri’ye gitmişlerdi. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’ndeki yabancı uzmanlar, yaptıkları yayınlarda ona da yer verdiler. Kavuncu Meclise girmekle eriyip gitti, hem de Yassıadalık oldu. Bir genelleme yaparak, DP’nin gemi azıya almışçasına, demokrasiden, başta laiklik olmak üzere. Atatürk Devriminden uzaklaşması yüzünden birçok değerli gencin de çürütüldüğü söylenebilir.

29 Nisan 1960, Hukuk Fakültesi, Ön Bahçesi. Ankara

29 NISAN 1960 SBF OLAYI:

İktidarın özgür basını, muhalefeti sindirme çabalarına, Tahkikat Komisyonlarının girişimlerine ilk büyük tepki 28 Nisan’da, İstanbul Üniversitesi’nden geldi.

Bu olayı anmakla yetiniyorum. 29 Nisan günü Ankara’daki Yüksek Okullar, Üniversite karıştı. Öğrenciler binalara, derslere girmiyor, slogan atıyor. Gösteri yapıyorlarmış. Biz Rektörlükte,  Yönetim Kurulu toplantısındayız. Telefon durmadan çalışıyor. Hepimizin Fakültelerinde bir şeyler olduğu haber veriliyor. Toplantıyı keserek, Fakültelerimizin başına gitmeye karar verdik ve dağıldık.

Fakülteme döndüğümde, bizde aşırı bir birikimin olmadığını gördüm. Öğrenciler ve ha1k daha çok komşu Hukuk Fakültesi’nin bahçesinde ve de çevresinde toplanmışlardı. Biz öğretim üye ve yardımcıları yönetim kurulu üyeleri ile durumu değerlendirmeye çalışırken şu haber geldi:

“Güvenlik kuvvetleri, öğrencileri Hukuk Fakültesi binasına sokmuş, koridorlarda, sınıflarda, salonlarda kovalamaca başlamış.”

Biz hemen olayı izlemek için, pencerelere koştuk. Fakülte dışına çıktık. Hukuk Fakültesi’nin pencerelerinden atlayanlar, düşenler oluyor, biriken halk, bizim öğrenciler bunlara yardıma çalışıyordu…

Tıp Fakültesi’nin gönderdiği ambulans aralıksız çalışıyor, bunları hastahaneye taşıyordu. Ambulanslarla gidenlerin ölü, baygın, hafif ya da ağır yaralı olduğu bilinmiyordu. Ambulansın (belki de ambulansların) sık sık gelip gitmesi gerginliği büsbütün artırdı. Gösterilerin ağırlığı da bizim Fakültenin çevresine kaydı.

Öğrencilerimiz Hukuk Fakültesi’nin başına gelenleri gördükten sonra binaya girmemekte direndiler. Güvenlik kuvvetleri Fakülteyi ve çevresini sarmıştı. Çemberi yarıp çıkmak da kolay olmuyordu. (Bir arkadaşımız 28 Nisan olayları nedeni ile İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’a çekmek istediğimiz telgrafı Cebeci Postanesine götürmeyi başarmıştı.) Öğrenciler itfaiye arabalarını devirdiler, hortumları kestiler; bina içinde sıralardan, sandalyelerden yararlanarak barikatlar kurdular. Bu durum birkaç saat sürdü. Akşam doğru, Fakülte giriş kapısının karşısında yüzleri Fakülteye dönük, ayakta, piyade tüfekleri ile ateşe hazır 20 kadar asker göründü. Biz durumu balkondan izliyoruz. Bir subayın emri ile (sonradan bunun Sıkıyönetim Komutanı General Namık Argüç olduğunu öğrendik) yaylım ateşi başladı. Önce çatının altına doğru ateş edildiği anlaşılıyordu. Ateş emri verenin, eliyle işaret ederek, ateş alanını aşağıya kaydırıldığını gördük ve hemen balkona yattık. Sürünerek içeriye girip çıkıyor, bundan sonra neler olabileceğini anlamaya çalışıyorduk. Bu arada, yerde uzanan bir Harbiye öğrencisinin telefonla, olup bitenleri bir yere duyurmaya çalıştığı dikkatimi çekti.

29 Nisan 1960, Siyasal Bilgiler Fakültesi Bahçesi

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı, Fotoğraf Arşivi

Öğrenciler içeriye kaçıştı. Öğretim üye ve yardımcılarının pek çoğu Dekanlığa doldu. Hukuk Fakültesi’nin başına gelenlere biz de uğramağa başlamıştık.

Ben koşarak, Cebeci Caddesi’nin kavşağına ulaştım. Orada Ankara Valisi, Emniyet Genel Müdürü, Sıkıyönetim Komutanı, daha başka görevliler ve yetkililerle karşılaştım. Sıkıyönetim Komutanı Namık Argüç’e:

—İstediğiniz oldu. Öğrencilerle güvenlik kuvvetleri oradan oraya koşturuyorlar. Kan gövdeyi götürebilir. Bu durumda en uygun olan, Güvenlik kuvvetlerini binanın dışına çıkarmaktır. Ben öğrencileri, herhangi bir olaya neden olmadan binadan çıkarıp evlerine, yerlerine göndermeye söz veriyorum dedim.

Argüç Paşa “Binadan çıkarken, ya da yollarda uygunsuz hareketlerde bulunurlarsa” dedi. Ben “kesinlikle bu olmayacaktır, çıkacak olaylardan ben sorumluyum” dedim.

Namık Paşa’nın bu pazarlığa aklı yattı. Ankara Emniyet Müdürü, bir binbaşı, emniyet kuvvetlerini binadan çıkarma işini üstlenmeye hazırdı.

Ankara Valisi, pişmiş aşa soğuk su katarcasına:

—Paşam, Paşam önce elebaşları versinler, sonra binayı boşaltalım demez mi? Ben Valiye dönerek:

—Benim size vereceğim elebaşı niteliğinde kimse yoktur. Eğer onların başında ben geliyorsam, önce beni tutuklar, götürürsünüz, sonra da yöntemlerinizi uygulayarak, öteki elebaşlarını bulursunuz,  dedim.

29 Nisan 1960, Siyasal Bilgiler Fakültesi Bahçesi

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı, Fotoğraf Arşivi

Namık Paşa sağduyusunu kullandı, koluma girdi, onlardan 5 – 6 metre uzakta, pazarlığı yineledik ve hemen Ankara Emniyet Müdürü ve birkaç subayla içeriye koştuk. Çok kısa bir sürede emniyet kuvvetleri dışarıya çıkarıldı, örgenciler, öğretim üyeleri birer ikişer binadan ayrıldı. Böylece Hukuk Fakültesinin başına gelenler bir ölçüde bizim de başımıza gelmemiş oldu.

Ben bir Tıp Fakültesi öğretim üyesinin arabası ile hastaneleri dolaştım, yaralıları ziyaret ettim. Ayakta tedavi görenler, hatta yatırılanlar, fişlere geçirilmek korkusu ile kimliklerinin yazılmasını istememişler. Hastane görevlileri de buna gerek duymadan ellerinden geleni yapmış. Bu nedenle ziyaretimiz, büyük ölçüde anonim kaldı.

Cebeci Caddesi, uzun süre, araba trafiğine kapatıldı. Olayı duyan binlerle, belki onbinlerle Ankaralı kadın, erkek, büyük küçük, çoluk çocuk, Kurtuluş’la Dikimevi arasında, tam anlamıyla “sessiz” diyeceğimiz yürüyüş yaptılar, gidip geldiler. Halk 29 Nisan SBF olayına KANLI CUMA adını takıvermişti.
* * *
29 NISAN 1960 GÜNÜNÜ BIR DE ALPASLAN IŞIKLI HOCAMIZIN SATIRLARINDAN ÖĞRENELIM:

İnek Bayramının Kırmızı Boyası ve 27 Mayıs

(…)

Sıkıyönetim emrindeki atlı birlikler gençleri kuşatma altına aldı. Gençlerin dağılacağı yoktu. Bu arada, iç yüzünü benden başka çok az kişinin bildiği ilginç bir olayı anlatmadan geçmemem gerekir diye düşünüyorum.

SBF’nin ünlü bir İnek Bayramı vardır. İnek Bayramı, her yılın sonunda öğrencilerin mizah ustalığının sergilendiği birkaç günlük bir eğlence ve özeleştiri ortamı oluşturur. O yılki İnek Bayramı için alınan kırmızı boyalar, bambaşka ve hiç tahmin edilemeyecek bir işlev gördüler. Fakültenin etrafı atlı birlikler tarafından kuşatılınca, bu boyaları kullanarak geniş karton kâğıtlara “ya hürriyet, ya ölüm!” yazarak fakülte binasının caddeden görünen duvarlarına astık. Aceleyle ve özentisiz yazıldığı için, boyalar, yer yer akıp damlamış, uzaktan bakıldığında kanla yazılmış görüntüsü veriyordu. Bu yazının, bizim maksadımızı çok aşan sonuçları oldu.

27 Mayıs’ın ardından Altan ve Örsan Öymen’in hazırlayıp yayınladıkları bir yazı dizisinde, SBF öğrencilerinin, Fakültelerinin duvarına kanlarıyla “ya hürriyet, ya ölüm” yazdıkları anlatıldı. Bundan kısa bir süre sonra aynı haber, ünlü Amerikan dergisi Time’da da yer aldı. Kuşkusuz, Fakülte binasına doğru ateş açılmış, duvarlar delik deşik edilmişti. Ancak, kaçarken kolunu bacağını inciten arkadaşlarımızın dışında yaralanan olmamıştı.

Bu haberi okuyunca, farkında olmadan Amerikalıları da işletmişiz diye düşündüğümüz oldu. Ancak, aradan geçen zaman boyunca olaylar üzerinde düşündükçe, kimin kimi nasıl işlettiği konusunda farklı bir takım boyutlar ortaya çıkmaya başladı. Acaba, 27 Mayıs’ın Amerika ile bağlantılı bazı dış boyutları var mıydı?
* * *
FEHMİ YAVUZ HOCA’NIN ANILARI İLE GELİŞMELERİ İZLEMEYİ SÜRDÜRÜYORUZ:

29 Nisan’ı izleyen günlerde, binanın cephesindeki kurşunlamadan ötürü kırılan camları, çerçeveleri, binanın içindeki kurşunlanan yerleri, kan lekelerini vs. görmek için gelenlerin sayısı durmadan artıyordu. Partililer, Parlamenterler, dostlar Dekanlığa kadar gelip geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Ankara’ya kısa bir süre için uğrayanlar bile, olay yerine geliyor, ağızdan bilgi alıyordu. Bunların çarpıcı özelliği duyduklarını, gördüklerini, Kanlı Cuma deyiminin ne anlama geldiğini yurdun dört bucağına yaymak olmuştur.

Namık Paşa 30 Nisan sabahı hiç o değilden, Fakülteye uğradı. Kendisini ve yanındakileri Dekanlık odasına aldık. Çay kahve ikram ettik. Ben, bir gün önce olup bitenlere değinmemek için çaba gösteriyordum. Sıkıyönetim Komutanı’nın bir yerde 3–5 dakikadan fazla kalamayacağını düşünerek:

— Paşam siz Kore ‘ye de gitmiştiniz değil mi? dedim.

Paşa Kore anılarından, kendine göre seçmeler yapmaya başladı.

Bir kaç dakika geçmeden, bir subay içeriye girdi ve Paşa’ya, Gazi Eğitim Enstitüsü yöresinde güvenlik kuvvetleri ile öğrencilerin çatıştığı haberini verdi. Paşa ve yanındakiler ayrılıp gitti.

30 Nisan günü, üniversitenin, bir ay süre ile tatil edildiği, öğrenci yurtlarının kapatıldığı ve yurtlarda barınan öğrencilerinin memleketlerine gitmelerinin kararlaştırıldığı haberi geldi.*)

İktidarı kuşatan bunalım çemberi durmadan yoğunlaşıyor, daralıyor ve kırılmaz boyutlara ulaşıyordu.

1960 Mayıs’ında olup bitenler arasından, Üniversiteleri ve de Fakültemizi ilgilendiren olaylardan şu örnekleri vermek isterim:

1 Mayıs’ta, Menderes bir radyo konuşmasında Fakültemizden “Siyasal Bilgiler Okulu” diye söz etmiştir.

Hükümeti protesto için düzenlenen 555 K gösterisi; 5’inci ayın 5’inci günü saat 5’te Kızılay Meydanı.

Kaynak: www.editorler.org. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2010

5 Mayıs bilindiği gibi 555 K. günüdür. (Beşinci ayın, beşinci günü, saat beşte Kızılay’da yapılacak büyük mitinge çağrı parolası) onbinlerce Ankaralının, öğrencinin, öğretim üyesinin, birkaç dakika içinde toplanıverdiği bu mitingde öğretim üyelerimizden, öğrencilerimizden gözaltına alınanlar olmuştur. Aynı gün Hukuk Fakültesi’nde, önceden düzenlenmiş ve davetiyeleri gönderilmiş olan, NATO Genel Sekreteri Spaak’ın konferansı yapılamamıştır.

5 Mayıs’ta bir Japon Profesörüne onursal doktora verilmesi töreni vardı. Tören Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi konferans salonunda yapılacaktı. Tören Rektörlüğün bir odasında 10 – 15 kişinin katılmasıyla yapıldı. Yaşlı Japon Profesör kendisi gelememiş yine Profesör olan oğlunu göndermiş. Babasının Dr. diplomasını alırken, Japon Profesör yaptığı konuşmayı şu sözlerle bitirdi:

— Bu görkemli töreni bütün ayrıntılarıyla babama anlatacağım.

11 Mayıs’ta, Ankara’da bulunan bir grup Fransız Kaymakamı ile SBF’de bir toplantı yapılması önceden planlanmıştı. SBF’nin duvarlarındaki, pencere ve kapılarındaki kurşun izlerini, içerdeki kan lekelerini misafirlere göstermemek için, toplantı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yapıldı.

11 Mayıs akşamı Rektör vekili evime telefon ederek şunları söyledi:

-Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı bana telefon etti.. Sıkıyönetimin sözlü emri varmış. Hemen yarın SBF’ deki 29 Nisan’dan kalma bütün izleri kaldırmak üzere harekete geçeceksiniz. Rektör vekili ile aramızda şöyle bir konuşma oldu.

Ben: Yazılı emir versinler,
O : Onları kapatmak istemiyor musunuz?
Ben : Yazılı emir geldikten sonra düşünürüz.
O : Siz bilirsiniz,
Ben : İyi geceler.

Profesörler Kurulu, 29 Nisan’da olup bitenleri saptayarak, Üniversite Senatosu’na bildirme kararı almıştı. Bu amaçla kurulan komisyonun hazırladığı rapor, kurulda oybirliğiyle kabul edildi.  Senato, yöntem tartışmaları yapmış raporu ele almamıştır.

15 Mayıs’ta Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan Fakülteye bir yazı geldi. Bu yazıda Fakülte’ye ateş açıldığı kabul edilmekte, ancak “Erlere havaya ateş etmeleri komutası verilmiş olmasına rağmen bunlardan bazılarının yanlışlıkla çatı altına ateş etmiş bu1unduk1arı bu yüzden duvarlarda ve camlarda bazı tahribat olduğu, bu tahribatın bir an önce Fakültece tamiri gerektiği” bildiriliyordu.

Fakülte Yönetim Kurulu 16 Mayıs’ta toplanarak, Sıkıyönetim Komutanlığı’ na verilecek yanıtı hazırladı ve yapılan onarımlara ait masraf faturalarının ekli olarak gönderilmesine, geri kalan onarımların yapılmasını sağlamak üzere ödenek istenmesine, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan bir tahkik ve tedbir heyeti istenmesine karar verdi.

18 Mayıs günü bir Kurmay Albay, bir Yargıç Yarbay, bir Yargıç Yüzbaşı bir de fotoğrafçıdan oluşan heyet Fakülteye geldi. Heyet havaya açılan ateşin bu kadar çok tahribata neden olamayacağını raporunda belirtti. Tahribatın listesi rapora eklendi. Fotoğraflar çekildi.

19 Mayıs’ta hiçbir tören yapılmadı. Ankara halkının kadın  – erkek, genç  – yaşlı     Anıtkabri ziyaret için, sanki yarışa girdiği havası canlı olarak görülüyordu.
* * *
MENDERES’TEN GECE GELEN TELEFON
(Fehmi Yavuz Hoca’nın anıları devam ediyor)

19 Mayıs gecesi saat 24’e doğru evimin telefonu çalmağa başladı. Hepimiz yataklarımızdan fırladık. Telefonu ben açtım. Karşıdaki, Başbakanlık Özel Kalemi’nden aradığını Sayın Menderes’in evinde şu numaraya (23403) telefon etmemi istediğini söyledi. O günlerde argo deyimiyle işletme amacı ile pek çok kimse      rahatsız ediliyordu. Ben telefon edenin adını da sordum. H. bey imiş. Evdekiler hep heyecanlıyız. Ben telefon etmeye hazırlanırken, eşim ve çocuklar:

— Bu kadar acele etme, 5 – 10 dakika düşün, niçin arayabilir? diyorlardı. Ben;
— Yaşım 50, bugüne kadar bir Başbakanla nasıl konuşulacağını öğrenmedimse, 5–10 dakikada mı öğreneceğim? dedim ve numaraları çevirmeye başladım. Telefon açıldı ve Menderes’le aramızda şöyle bir konuşma geçti, ben:

Ben SBF Dekanı Fehmi Yavuz.
O: Ben Adnan Menderes,
Ben: Hoş geldiniz (Başbakan İzmir’den o gün gelmişti)
O: Fehmi Bey, Fakülte binasının cephesindeki camları ve kurşun izlerini tamir ettirmek istemiyormuşsunuz, doğru mu?
Ben: Bu nereden çıkmış, bir kesimini tamir ettirdik, hatta faturalarını da gönderdik. Geri kalanları tamir ettireceğiz. Tesbit için, Sıkıyönetim Komutanlığından bir heyet geldi. Tesbit işi de bitmiş, sayılır,
O: Yani tarihi hatıra olarak saklamak, onun için tesbit ettirmek istiyorsunuz? Bu Mülkiye için yüz karasıdır,
Ben; Şereftir,
O: Yüz karasıdır, yüz karasıdır
Ben: O halde bırakalım bunu tarih tesbit etsin.

Karşılıklı iyi gece1er dileyerek, telefonu kapattık.

20 Mayıs’ta Profesörler Kurulumuz toplandı. Menderes, Turgutlu’ da yaptığı ve Üniversiteye ağır sözlerle çatan konuşmasında KARA CÜBBELILER sözünü kullanmıştı. Kurul bu konuşmaya verilecek yanıtı hazırlamış ve Rektörlüğe göndermiştir.

23 Mayıs’ta yapılması gereken Üniversite Senatosu toplantısı Sıkıyönetim Komutanlığı’nın bütün toplantıları yasaklaması yüzünden, yapılamadı.

Böylece adım adım 27 Mayıs’ a yaklaşıldı.

27 Mayıs sonrası Ordu’ya teşekkür gösterilerinden birinde Mülkiyeliler.

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe, 2009
Ek 1: Öğrenci Utku ACUN’un Dekan Prof. Fehmi Yavuz’a Mektubu, 16 Mayıs 1960

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek 2:  Dekan Prof. Fehmi Yavuz’un Öğrenci Utku ACUN’a Cevabı

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek: 3. SBF Profesörler Kurulundan Prof. Fehmi Yavuz’a Şükran Borcu

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek: 4. Yüzbaşı Fethi GÜRCAN’ın Anılarından 28 – 29 Nisan 1960 Olayları*)

FETHİ GÜRCAN ÖĞRENCİLERE ATEŞ AÇILMASINI ENGELLİYOR

Ankara’da ise, Genelkurmay Başkanı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı’nın emri netti: “Ateş açın!”. Bu emri yerine getirmekle görevli Bnb.Vehbi Ersü’nün ise buna hiç niyeti yoktu. Ancak, talimata karşı geldiği için hakkında tahkikat açılabilirdi. Ersü, emri vermemek için baygınlık geçiriyor numarası yaptı ve hastalanmış gibi Gülhane Hastahanesi’ne kaldırıldı. Bnb. Vehbi Ersü’nün yerine süvari birliğinde yine inisiyatifi Yüzbaşı Fethi Gürcan ele aldı. Sıkıyönetim Komutanı’yla şiddetli bir şekilde tartışarak ateş emrini durdurttu.

Yassıada Mahkemeleri İddianamesi:

“İstanbul’daki üniversite olaylarını haber alan Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri, Hükümet’in davranışlarını protesto etmek için 29 Nisan 1960 günü bir toplantı düzenlemişlerdi.

Bu toplantıyı bir gün önce haber alan Sıkıyönetim Kumandanı General Namık Argüç toplantıya mani olmak için, toplantı ve yürüyüşe müsaade edilmemesi için, Ankara Garnizon ve Merkez Kumandanlıkları’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne yazılı emir vermiştir.

28 Nisan 1960 günü saat 21.00’de 43’ncü Süvari Alay Kumandanı ve diğer subaylarını Merkez Kumandanlığı’nda toplayarak ‘topluluklara, önce üç defa dağılmalarının ihtar edilmesini ve dağılmazlarsa, atlarla üzerlerine yürünmesini, bu da etkili olmazsa havaya, sonra üzerlerine ateş açılmasını’ emretmiş ve ‘Eğer vazifemizi yapmazsak başımızda Meclis Tahkikat Komisyonu vardır, bunun icra salahiyeti, sıkıyönetim kumandanı olmama rağmen, benim salahiyetlerimden fazladır. İcabında bu komisyon beni bile tevkif eder’ diyerek, subaylara da gözdağı vermek istemiştir.

29 Nisan 1960 sabahı, saat 6.00 sıralarında Süvari Alayı’na giderek, kumandanlarla bir konuşma yapmış; 6–7 Eylül olaylarında görev aldığını söyledikten sonra ‘yılanın başı küçükken ezilmeli ve bunun için de şiddetli hareket edilmelidir. Aksi takdirde Meclis Tahkikat Komisyonu kararları çok ağırdır ve temyiz kabiliyeti de yoktur. Şiddet ve gerekirse ateş her şeyi hal edecektir’ diyerek, sürekli temas halinde bulunduğu iktidar elebaşlarının amaçlarına uygun hareket planını açıklamıştır.

HUKUK VE SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ’NDEKİ PİÇLER

Namık Argüç, 3 Bölüğün Hukuk Fakültesi bahçesine girmesine emir vermiştir. O sırada bahçede bulunan öğrenciler Namık Argüç’ün Fakülteye geldiğini görünce ordu ve general lehine tezahürata başlamışlar ve askerin bahçeden geri çekilmesi halinde dağılacaklarını söylemişlerdir. Öğrencilerin bu istekleri olumlu karşılanmış ve asker bahçeden çıkarak fidanlıklara doğru giderken, Ankara Valisi ile Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan ve birkaç sivil şahıs olay yerine gelmişler ‘Hukuk Fakültesi’nden 20 ve Siyasal Bilgiler’den 100 kadar piçin alınması lazım geldiğini ve o zaman bunların bellerinin kırılacağı’ şeklindeki konuşmaları üzerine, Sıkıyönetim Kumandanının verdiği bir emirle 3. ve 4. Bölükler tekrar fakülte bahçesine girmişler ve öğrencileri cop kullanarak binaya sokmaya çalışan emniyet mensuplarına yardıma başlamışlardır. (Bu konuşmalar tanıklarca duyulmuştur)

Öğrencilerin İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamaları üzerine subaylar selam durmuşlar, bunu gören Ankara Valisi, müdahale ederek aralarında tartışmalar başlamış, o zaman Sıkıyönetim Kumandanı, Hukuk Fakültesi’nin Siyasal Bilgiler tarafındaki kapısı önüne bir manga askeri saf halinde dizdirerek silahlarını doldurmalarını emretmiştir. Bunu görerek müdahale etmek isteyen Grup Kumandanı’na: ‘Benim yaptığım işlere burnunu sokma, bu manganın kumandasını eline al ve ateş ettir’ emrini vermiş.

Grup Kumandanı ateş ettirecek bir durum olmadığını ve bu tasarrufun yasalara aykırı olduğunu bildirmiş olmasına rağmen Argüç, bu isabetli uyarmayı yapan Birlik Kumandanı’nı: ‘Şimdi seni tutuklatırım’ diye tehdit ederek oradan uzaklaşmıştır. Durumdan yararlanan Grup Kumandanı, birliğin tüfeklerini boşalttırmış ve Teğmen Tanju’ya kim emir verirse versin katiyen ateş ettirmemesini tembih etmiştir.

Böylece Hukuk Fakültesi olaylarında ateş açılmamıştır. Öğrencilerin serbest bırakılmaları için Hukuk Fakültesi Dekanı tarafından yapılan müracaatları, Sıkıyönetim Kumandanı: “Ben Meclis Soruşturma Komisyonu’na bunları tutuklattığımı bildirdim, oradan haber almadan öğrencileri serbest bırakmam’ diyerek reddetmiştir.

Binaya giren polislerin tecavüzü sonunda yaralanan bazı öğrencilerin dışarıya çıkmaya başladığı anda fakülte içinden:‘Polisler bizi öldürüyorlar’ diye feryat ve yardım sesleri geldiği halde, Vali, Argüç ve Emniyet Genel Müdürü bu seslere kulak vermemişlerdir.

Polis ve polis görevlilerinin yaratılan faciadaki rollerini tamamladıkları ve ortalığı kırıp geçirdikleri sırada hukuklu arkadaşları için protestoya başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin serbest bırakılmalarını istedikleri görülmüştür.

Saldırganları durdurabileceklerini düşünen öğrenciler bayrak çekmiş ve İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamış ve ordu lehine tezahürat yapmışlardır.

Bu arada nümayişçilerin merkezi sıkleti Hukuk’tan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaymıştır. Sıkıyönetim Kumandanı, Vali ve Emniyet Genel Müdürünün, polis kuvvetlerini coplarla Siyasal Bilgiler öğrencilerinin üzerine hücuma geçirdikleri görülmüştür.

Ankara Valisi ve Cemal Gökhan sürekli olarak telsizle Namık Gedik, Medeni Berk ve Adnan Menderes’le konuşmuş ve olaylar hakkında bilgi vererek, onlardan yeni direktifler almışlardır. (Dosyadaki telsiz konuşmalarını içeren banttan)

Polis kuvvetleri birkaç defa dalgalar halinde fakültelerin içine girmeye çalışmışlarsa da, öğrencilerin pencerelerden taş, kömür vesaire atmaya başlamaları karşısında bu girişimlerden vazgeçmişlerdir. Öğleye doğru Namık Argüç, bir saat kadar sonra fakülteler bölgesinden ayrılmıştır.

Saat 13.00’te geri geldiğinde 53 adet süvari erini atlarından indirerek cephesi Fakülte binasına gelmek üzere Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri arasındaki yol üzerine dizdirttiği görülmüştür. Bu ateş hazırlığı safhasında öğrenciler, Argüç’le konuşmak istemişler, bundan yararlanan 3.Bölük Kumandanı, erlerin dolu tüfeklerini boşalttırmıştır. Bu arada gelen itfaiye arabası, öğrencilere su sıkmak istemiş, fakat öğrenciler tarafından vitesten çıkarılan araba oradan uzaklaştırılmıştır. Bunu gören Argüç, 3. Bölük Kumandanı’na ateş ettirmesini emretmişse de, Bölük Kumandanı ancak Grup Kumandanı’ndan emir alacağını söyleyerek, bu emri dinlememiştir. Bu kez, Argüç Grup Kumandanı’na ateş ettirmesi için emir vermiş, fakat o sırada itfaiye arabasının oraya girmesi nedeniyle emir yerine getirilememiştir. Namık Argüç, Grup Kumandanı’na ateş ettirme emrini tekrarlamıştır.

Grup Kumandanı ‘Kanun ve emirler muvacehesinde ateş edilecek bir hal yoktur, ateş ettirmem’ diye karşılık vermiş ve ‘müsaade edin, polis çekilsin, öğrenciler bize itaat ediyor; biz dağıtalım’ demişse de, Argüç bu ikaza ‘sizi tutukluyorum’ sözü ile karşılık vermiş ve oradaki erlere tekrar silahlarını doldurtarak öğrencilerin bulunduğu binaya karşı cephe aldırmış, bir kısım tanıkların ifadelerine göre ‘Menzile ateş’, ‘Hedefe ateş’ diyerek emir vermiş ve asker de Fakülte Binasına ve öğrencilerin bulundukları yerlere ateş etmişlerdir. Atılan 100–200 adet mavzer mermileri çatı kısmına, balkona, dershane pencerelerine, dershane içindeki duvar ve tavanlara, fakültenin giriş kapısı sütunlarına ve kapı yanındaki otomobilin motor kısmına isabet etmiştir. Grup kumandanı ve subayların müdahalesiyle ateş kestirilmiştir.

Askerlerin ateşe başladığı sırada Vali Dilaver Argun ve Cemal Göktan olay yerinde, polis kuvvetlerine ‘Ne duruyorsunuz, hücum edin’ demeleri üzerine polislerin bina içine girerek, koridorlara ve sınıflara sığınmış olan öğrencileri dövdükleri, tabanca kullanarak bazılarını yaraladıkları, Dekan ve profesörlerle idarecilerin yaptıkları girişimler sonunda, subayların da gayretiyle Emniyet Kuvvetleri’nin dışarıya çıkarıldıkları anlaşılmıştır.

Diğer taraftan Bilirkişi Raporu ve krokinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, askerler tarafından açılan ateşin hedef gözetilerek yapıldığı ve balkonda, pencerelerde ve bahçede gruplar halinde toplu bulunan öğrencilerin yere yatmaları ve ateşten içgüdüleriyle sakınmaları sonunda yaralanmadıkları anlaşılmıştır.”

“DEMOKRASİ” YERİNE İSYANI SEÇTİ

Sıkıyönetim Komutanı’nın “ateş emrini” engelleyen Yzb. Fethi Gürcan, polisin saldırılarından korumak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi önündeki gençleri, sakin bir şekilde cemselere doldurtup bir kaç sokak ötede serbest bıraktırtmaya başladı.

Bu gençlerden bazıları, tanık olarak geldikleri Yassıada Mahkemeleri’nde, ismini bilmedikleri kendilerini bırakan uzun boylu süvariden heyecanlı bir övgüyle bahsedeceklerdi. Bu cesur subayın kim olduğunu bilen söylemekten kaçınmıyordu.

“Gençlik ve polis arasında kıyasıya bir çatışma cereyan ediyordu. Bu çatışma bir aylık bir zaman süreci içinde silahlı çatışmaya kadar dayandı. Ankara Üniversitesi, Örfi İdare Komutanı Korgeneral Argüç tarafından ateş altına alındı. Merhum Bnb. Fethi Gürcan’ın cesur müdahalesi ile ateş kestirildi ve büyük bir katliam önlendi”

Fethi Gürcan 28–29 Nisan 1960 Olayları’nda Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerin üzerine ateş emrini dinleseydi, 21 Mayıs 1963’te Harbiyelilerin üzerine ateş emrini dinleyenler gibi demokrasi kahramanı olacaktı. O isyanı seçti.

“Sıkıyönetim komutanı erlere yeniden silahlarını doldurttu, fakülte binasına cephe aldırdı ve “Menzile ateş!” emrini kendisi verdi. Fethi kendisini emri yerine getiren erlerin önüne attı ve “Ateşi kesin!” diye bağırdı. Sesi, kendisi gibi ateşi durdurmak için ortaya atılan birkaç subayın sesiyle birlikte yankılandı. Sonunda ateş kesildi.”

Dr. Serdar Şahinkaya
telgrafhane.org
================================================

Çoook değerli Mülkiyeli dostumuz Dr. Serdar Şahinkaya^ya bu çok önemli tarih çalışması için şükranlarımız sunuyoruz..

27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin öncülerini, kahramanlarını, kurbanlarını ve de özellikle Türkiye’ye 1961 Anayasası gibi dünyada örneği bulunmaz bir çağdaş – özgürlükçü -demokratik anayasayı armağan edenlere, SBF’nin ve İstanbul – Ankara Hukuk Fakültelerinin bu Anayasayı yazan seçkin (mümtaz) hocalarına tükenmeyen bir şükran ile…

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

SÖZCÜ SUSARSA TÜRKİYE SUSAR!

SÖZCÜ SUSARSA TÜRKİYE SUSAR!

Dostlar,

AKP iktidarının baskıları artık Cumhuriyet’in surlarına dayandı!

Basına sansürü iyice artırmak hatta karşıt birkaç yayın organının
mal varlığına “bildik” gerekçelerle el koyarak kapatmak, susturmak..

SÖZCÜ bunların başında geliyor. Bu gazete ve yazarları hakkında açılan dava sayısı,
SÖZCÜ‘nün bildirdiğine göre 60 dolayında.

Oysa özgür basın demokrasinin akciğerleri gibidir.
Basını susturursanız Demokrasiyi boğarsınız.
AKP’nin yapmak istediği de bu besbelli.
Görülen o ki, Bay RTE ve AKP’si “tramvaydan inmeye”  hazır görüyor kendilerini.
Tayyip bey yıllar önce demokrasiyi bir tramvaya benzetmişti ve istedikleri durakta ineceklerini belirtmişti. Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14.07.1996’da, 19 yıl önce,
Milliyet’te yayımlanan Nilgün Cerrahoğlu ile söyleşisinde;

  • “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz”
    ve “Demokrasi amaç değil araçtır.” buyurmuştu.

Eh artık 10 Ağustos 2014’te %52 ile Cumhurun oyuyla “yarıbaşkan” seçildiğine göre
(geçerli oyların %52’si, kayıtlı seçmenlerin %40’nın altında) “tamanına erdirmek” gerek,
vakit tamamdır.. 7 Haziran 2015 genel seçimleri küçük bir taş koymuştu raylara;
o da, RTE’nin “Olmadııı, beğenmediiim, Cumhur, hadi bakiym, uslu ol, bi daha…”
komutuyla 1 Kasım 2015’te zoraki yineletilecek “seçim” ile kaldırılmaya çabalanıyor.
Bay RTE yaşamının kumarını oynuyor.. Ya hep ya hiç..
(Bkz. ERDOĞAN’ın RUS RULETİ, http://ahmetsaltik.net/2015/08/16/erdoganin-rus-ruleti/)

O bakımdan, 1 Kasım’a dek tüm dikenlerin temizlenmesi gerek. Didik didik inceleniyor..
Danışmanlar ha bire parlak (!) (tehlikeli!) planlar üretiyor.. İstihbarat neredeyse aileye çalışıyor..

*****
Türkiye böylesine koyu bir sansürü DP hükümetinde Başbakan Adnan Menderes döneminde 1950’lerde görmüştü son olarak ve sansürlenen köşe yazıları boş sütun olarak çıkardı.
1954-58 arasında 1161 gazeteci hakkında soruşturma açılmış ve 238’i mahkûmiyet cezası almıştı. (Bkz. “Menderes de muhalif basını susturmaya çalışmıştı”, İsmail Bostancıoğlu,
http://www.turksolu.com.tr/439/ibostancioglu439.html)
İş CHP’yi kapatmaya ve malvarlığına el koymaya uzanmış, TBMM’de anayasaya aykırı olarak Savcı yetkili Soruşturma Kurulu (Tahkikat Komisyonu) oluşturulmuştu..
Sonrasını biliyoruz..
Başbakan Menderes (ve 2 bakan) ASILDI!
*****
Bay RTE ve AKP’sini “artık daha fazla tırmandırmamaya” ve Türkiye üzerinde
güç denemesinden vazgeçmeye çağırıyoruz.. Çiğnenen doğrudan Anayasadır :

Anayasa md. 28 : “Basın hürdür, sansür edilemez.”
Ayrıca Anayasa md. 25 ve 26 :

Anayasa md. 25 : Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

Anayasa md. 26 : “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla
tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” (Madde yan başlığı : “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 10 :
“Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.”

Oyunu kurallarına uygun oynamaya çağırıyoruz.
Türkiye kalesi yıkılmaz!
Buna hiç kimsenin gücü yetmez ancak burçlardan düşen kimi parçalar kafaları gözleri
feci yarabilir.. Aman dikkat ve artık yeter!
Kendinizi de ülkeyi de daha fazla gerip uçuruma sürüklemeyin.
Yıkmak istediğiniz Cumhuriyet’in size cömertçe sundukları ile yetinin ve O’na sadık kalın.. Bunun için TBMM’de milletin gözü önünde namus ve şerefiniz üzerine yemin ettiniz..
Frene basma zamanı çoktaaan gelmiştir ve geçmektedir.. Sağduyudan başka liman yoktur..

Artık Bay RTE’yi frenleyiniz ey kaadir ve de akil AKP’liler ve öbür yetkililer – etkililer!
İşlenen apaçık anayasal suçtur, AİHS ihlalidir.. hukuksal yaptırımı çoook ağırdır.

1 Eylül 2015 Dünya Barış Günü‘nde,
Türkiye’ye Bay RTE ve AKP’since açılan ateş altında, kendilerine ateşkes çağrısı ve uyarısıdır.
Yineleyelim : Sağduyudan başka çıkış, kurtuluş… liman yoktur..
Demokrasiyi yitirmeye 1 adım kalmıştır.. Artık orada olsun durulmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
01.09.2015, Datça

 Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmailcom

TÜRKİYE’DE İHTİLAL ve DARBELER


Dostlar
,

Sevgili Suay Karaman, 27 Mayıs Devrimcilerinden, MBK (Milli Birlik Komitesi) üyesi
Sayın Suphi Karaman‘ın oğludur. Babası gibi yiğit bir devrimci ve yazardır.

Halen Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisidir ve bizim de üyesi olduğumuz
TÜMÖD (Tüm Öğretim Elemanları Dermeği) Genel Yazmanıdır.

Sayın Karaman, ADD Genel Yazmanlığı da yapmıştır.

Her yıl 27 Mayıs Devrimi adına mutlaka birkaç etkinliğe katılır.

ODTÜ Tarih Topluluğu‘nun 21 Mayıs 2013 günü düzenlediği

“50. Yılında 21 Mayıs 1963” konulu açıkoturumda kapsamlı bir konuşma yapmıştı.

5 sayfalık bu konuşmayı, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 53. yılına da değinmesi nedeniyle
sizlerle pdf olarak paylaşmak istiyoruz..

Yazı, “TÜRKİYE’DE İHTİLAL ve DARBELER” başlıklı..

portresi2

Şöyle başlıyor :

  • “Batı ülkelerinde asker, bizde olduğu gibi kurtuluş savaşı vermemiş ve devrimlere öncülük işlevini üstlenmemiştir. Üstelik sömürgecilik ve emperyalizmin uygulayıcısı olmuştur. Ülkemizde ise, demokratik ve laik cumhuriyet, askerin öncülük ettiği, asker ve sivil aydınların başında bulunduğu bir Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuştur. Türk ordusu, Türk ulusu adına Cumhuriyetin kurulmasına öncülük ederek,
    1923 Aydınlanma Devrimi’nin yaratıcısı olmuştur. Türk Ordusu, kurucu düşünce olan Atatürkçülüğü korumak ve kollamak görevinin bir ifadesi olarak da, Türk ulusu adına
    27 Mayıs 1960 tarihinde bir müdahale gerçekleştirmiştir..”

Devamla;

  • “…27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdiği, Atatürk devrimlerine sahip çıkmak ve demokrasiyi korumak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “ihtilal” olarak tanımlamak gerekir. Bu işe soyunanlar eğer başarısız olsalardı,
    bunu yaşamlarıyla öderlerdi. Koşullar tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilalin, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseri olduğunu unutmamak gerekir..”

diye sürmekte ve

  • “..Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. Hukuk devleti ve demokrasiyi ortadan kaldıran askeri darbelerin ve yaşadığımız sivil darbe sürecinin, haklı ve meşru gösterilebilecek bir yanı yoktur. Gerçek demokrasiyi yok eden darbelerin her türlüsüne, etkin olarak
    her zaman ve her koşulda karşı konulmalıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir…”

şeklinde bağlanmakta.. (İlk Kurşun Gazetesi, 27 Mayıs 2013)

Sevgili Suay Karaman‘ın babası MBK Üyesi Sayın Suphi Karaman;
DP hükümetinin başı ve 2 bakanı

– Başbakan Adnan Menderes
– Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 
– Makiye Bakanı Hasan Polatkan’ın

Yassıada Mahkemesince verilen idam kararlarının MBK’de oylanmasında “hayır” oyu kullanmıştır.

Rahmetli Baba ve yaşayan oğul Karaman’a teşekkürlerimizle..

Yazının tümünü okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

 TURKIYE’DE_IHTILALLER_ve_DARBELER_27.5.2013_Suay_Karaman

Geçen yıl bu gün yayımladığımız yazıyı bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

27 Mayıs 1961’de, bir “askeri darbe” ile, kan dökerek diktatörleşen DP iktidarının
tasallutundan Türkiye kurtarılarak demokrasinin önü açılmıştır.

1961 Anayasası, yeryüzünün en özgürlükçü anayasalarının başında geliyordu.
Ülkeye kattığı kurumlar günümüzde hala demokrasiyi korumayı sürdürüyor.
Saymakla bitmez..
O yüzden önce 1971’de 35 maddesi değiştirilerek gericileştirildi,
sonra da 1982 Anayasası ile kökten rafa kaldırıldı..

27 Mayıs 1961, klasik askeri darbeden çok öte, ondan çok ayrışan,
ilerici bir Devrime dönüşen çok özgün bir devinimdir.

Sevgi ve saygı ile.
27.5.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com

“Suçluların Telaşı İçindesiniz” : Işıktan Korkuyorsunuz…

Dostlar,

Sevgili arkadaşımız, Türkiye Cumhuriyeti Devrim Tarihi uzmanı
Sayın Prof. Dr. Kemal Arı‘dan inanılmaz güzellikte (öğretici – düşündürücü!) bir yazıyı paylaşalım..

Özellikle AKP’li yöneticilerin, AKP’ye içtenlikle – safiyetle inanarak oy ve destek veren kardeşlerimiz de okusalar ve bir kez daha serinkanlılıkla düşünseler..

Ne iyi olur ülkemiz için..

Sayın Arı, son dönemlerde birbirinden etkili yazılar yazmakta.
O da bir Cumhuriyet ürünü; ne güzel….
Çağına ve halkına karşı sorumlu Aydın..
Yakın tarihin ayrıntılarıyla günümüzeve geleceğe ışık tutuyor..
Tarih ve Tarih okuması, bir bakıma da bu ve böylesi işlevli değil mi?

Şükranlarımızla sevgili Prof. Arı..

Sevgi ve saygı ile.
29 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

“Suçluların Telaşı İçindesiniz”
(-Işıktan Korkuyorsunuz…)

portresijpg
Prof. Dr. Kemal ARI

1953’te Türkiye’de siyaset,
son derece gergin bir görüntü içinde bulunuyordu.

 

 

Tek Parti döneminden kalan “Mili Şef” algısını silmek için; Demokrat Parti
Cumhuriyet Halk Partisi’ne son derece sert yüklenmelerde bulunuyor;
eski dönemin koşullarını göz ardı ederek, siyasette hırçın bir çizgiyi izlemekten
ve siyasette iktidar –  muhalefet ilişkilerini germekten geri kalmıyordu.

Asıl yüklenilen kişi, hiç şaşırılmayacağı gibi, Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı İsmet Paşa’ydı. Onca cephelerde ülkesi için savaşlara girmiş; ölümle göz göze gelmiş; akıl almaz özverilere katlanmış; uluslararası siyasette ve dış politikada efsaneleşmiş İsmet İnönü’ydü hedefte olan

O’nun adı, yeni dönemin muktedirlerince, hiçbir incelik gösterilmeden kaba deyimler, yüklenmeler ve ithamlarla anılıyor; demokrasi kültürü ülkede yeterince gelişmediği için iktidar – muhalefet ilişkisi, doğal çizgisinden çıkarılarak, güçlü olanın her istediği şeyi yapabileceği gibi bir inançla hareket ediliyordu.

Bunun en çarpıcı örneği, 14 Aralık 1953 günü görüldü.

Demokrat Parti, 1. iktidar döneminin sonlarına doğru, Cumhuriyet Halk Partisi’ne
gene akıl almaz suçlamalar yapmış ve Devleti kuran partinin mal varlığına el koymak üzere bir yasa teklifi hazırlamıştı. Gerekçeye göre, Cumhuriyet Halk Partisi,
mevcut mal varlığını, Tek Parti yönetiminin otoriter uygulamalarıyla haksız biçimde
elde etmişti ve sözde milletten alınan millete verilecekti. Bunun için hazırlanan gerekçeler Meclis’te okunmuş; abartılı rakamlarla Cumhuriyet Halk Partisi büyük bir tarihsel sorumluluğun altına sokulmak istenmişti. Kuşkusuz Parlamento genel olarak siyasal partilerle ilgili bir düzenleme yapabilirdi: Bu yeni yasal düzenmelere göre bağımsız mahkemeler gereken neyse onu yapabilirdi.

Ancak hayır!

Parlamentodaki sayısal çoğunluğuna bakarak Demokrat Parti, sonradan kendi içinden çok sayıda milletvekilinin de “Yanlış bir adımdı” diye eleştirmekten geri kalmayacak
bir adım atmak üzereydi. Hazırlanan ve adı “Haksız İktisap Yasası” olan yasa önerisinde doğrudan Cumhuriyet Halk Partisi hedef alınmış; partinin adı verilerek,
onun mal varlığına devletçe el konulmak üzere yasa oluşturulmaya çalışılıyordu.

Evrensel yasalarla ve temel özgürlüklerle çelişik bu duruma karşın, muhalefet partisinden kimi kişiler, konu ile hiç ilgisi olmayan kimi örnekler üzerinden giderek,
sanki Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçmişiyle hesaplaşma yolu üzerinden gidiyorlardı. Örneğin hiç ilgisi yokken, 1946 seçimleri üzerinden İsmet Paşa ve CHP tarihsel bir töhmet altında bulundurulmak isteniyordu. Konular çoktan zaten saçma sapan bir gerekçeye dayanan konunun dışına çıkmış, tarihsel bir rövanşa dönüşmüştü. Başbakan Adnan Menderes, son derece kibar görüntüsüne karşın,
son derece hırçın bir politika izliyor; geçmiş döneme, İsmet Paşa’ya,
O’nun dönemindeki CHP yönetimine akıl almaz saldırılarda bulunuyor; hatta “muktedir” olmanın verdiği özgüvenle neredeyse bütün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve onu izleyen devrimci dönem üzerine yoğun eleştiriler getirmekten geri kalmıyordu.

Böyle bir ortamda İsmet Paşa kürsüye çıkarak partisine karşı yapılmak istenen
bu linç kampanyasına karşı savunma yapmaya çalıştı. Ancak iktidar milletvekilleri,
yaşı yetmişe dayanmış Paşa’nın konuşmasına izin vermiyorlar; sürekli laf atarak,
paşayı sözde gülünç duruma düşürmeye çalışıyorlardı. Paşa konuşmaya çalıştıkça sıralara vuruluyor, olup olmadık laflar atılıyor; paşanın konuşmasının dengesini bozmak için tam bir sinir savaşı yapılıyordu.

Bu ortamda konuşmaya çalışan İsmet Paşa; Meclisin kendisini bir mahkeme yerine koyduğunu, hatta mahkum ettiği kişiyi dinlemeye bile dayanamayan bir ruh hali içinde olduğunu anlatıyordu. Yasa önerisinin ruhuyla ve metniyle anayasaya, evrensel hukuk ilkelerine, Cumhuriyetin onuruna kastetmek olduğunu söylüyor; bunun Cumhuriyet Halk Partisi’nin mal varlığının müsadere edilmesi anlamına geldiğini anlatıyordu.
Paşa bir ara, bu yasa önerisinin açıkça yeni bir rejime geçiş olduğunu ve
bununla yurttaşların sorgusuz, savunmasız mahkûm edilmek olduğunu belirtiyordu.

Bu sözler karşısında Demokrat Partili milletvekillerinin Meclisteki taşkınlıkları da
daha da arttı. “Yok böyle bir şey” bağırışları arasında İsmet Paşa’ya protestolar sürerken; Paşa iyice mikrofona yaklaştı ve şu sözleri söyledi:

  • “Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum.
    Suçluların telaşı içindesiniz…
    Aydınlıktan korkuyorsunuz”…

Paşa’nın Meclise bu sözlerle hakaret ettiğini söyleyenlere karşı da şunları söyledi:

“Türk geleneklerine göre hareket edelim. Türk geleneklerine göre bir kişi 400 kişiye karşı fikrini söyler. Ancak 400 babayiğit bir kişiye hücum etmez!”…

Paşa başka şeyler de söyledi: Bu girişim bütünüyle yasa dışına çıkmaktı.
Büyük Millet Meclisi adaletsizliğin aracı durumuna getirilmek isteniyordu.
Bu girişim, yurttaş hakkına ve muhalefete karşı ölçüsüz bir girişim yoluydu.

Şu sözlere bakalım:

  • “Hukuk dışında hareket etmeye karar vermiş olan bir iktidar, iktidardan düşmemek için meşru olmayan her araca başvuracak yoldadır… Işıktan korkuyorsunuz”…

Paşa, “Işıktan korkuyorsunuz!” dedikten sonra kürsüden indi ve doğru
Meclis genel kurulunun dışına doğru yürüdü. Onu, CHP’li milletvekilleri izledi…

Ve şimdi dikkat:

Paşa’dan sonra Demokrat Parti Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes
kürsüye gelerek; yalnızca kendi grubu milletvekillerine Paşa için şu sözleri söylüyordu:

“Demin buraya bu kürsüye, yaşlı bir zat çıktı; saçları ak pak…
Bütün manzarası ile şayanı hürmet… Fakat bütün özü ile;
kelimeyi söylemeyeceğin, neye şayan olduğunu siz takdir edersiniz…”

Paşa, O’na göre, siyaset sahnesine çıkmış bir aktör gibiydi. Kendi kimliğinin dışına çıkarak, bütünüyle başka bir insanmış gibi ölçüsüz biçimde konuşuyordu.
Yine ondan sonra provası, mizanseni önceden yapılmış olduğu biçimde
hepsi ayağa kalkıyor; Meclis içinde bir resmi geçit halinde,
Büyük Millet Meclisini terk ederek gidiyorlardı.

Daha neler mi söyledi?

Neler neler…

Ancak İsmet Paşa’nın, kendi iktidar gücüne dayanarak, her şeyi yapabileceğini sanan iktidar partisine karşı, uğultu ve gürültüler arasında söylediği şu sözler hiçbir zaman kulaklardan düşmedi:

  • “Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum.
    Suçluların telaşı içindesiniz.
    Işıktan korkuyorsunuz.”

Bir sonuç sözü söyleyelim:

Tarih ne işe mi yarar?

Verin kulağınızı bu sözlere…

Sonra dönüp, içinde bulunduğunuz dünyaya bakın…

Tarih, kulağınıza neler fısıldıyor, pür dikkat dinleyin…

Biliyor musunuz, “Bu gün”, tarihin vardığı noktadır.
“Bu gün” de geleceğin noktasına doğru yol alıyor.

O seste, fısıltılar halinde kulağınıza çarpan o seste,
öyle öğütler ve yararlanabileceğiniz dersler var ki!

Yeter ki dinlemeyi bilin…

Bakın, verin kulağınızı ne diyor; yineleyelim:

  • “Tarih sahnesinden halinizi seyrediyorum.
    Suçluların telaşı içindesiniz…
    Işıktan korkuyorsunuz…”