27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs’ın 59. yılı: Neler olmuştu?

27 Mayıs 1960’ta Başbakan Adnan Menderes‘i iktidardan indiren darbenin üzerinden tam 59 yıl geçti. 27 Mayıs’a giden süreci ve sonrasında yaşananları üzerinden geçen 59 yılın ardından bir kez daha anımsatıyoruz… (soL – Haber Merkezi, Pazartesi, 27 Mayıs 2019)

* 1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarı muhalefete karşı tutumunu sertleştirerek baskıcı tedbirlerini ve saldırgan politikalarını artırdı. 1958’de DP kendi cephesini sağlamlaştırmak üzere bir Vatan Cephesi kurdu ve Cephe’ye üye olanların adları her gün radyodan yayınlanmaya başlandı. 27 Nisan 1960’da DP milletvekillerinin vermiş olduğu öneri doğrultusunda temel işlevi muhalefet ve basın hakkında soruşturma yapmak olan bir Tahkikat Komisyonu kuruldu ve gazete kapatmak da dahil geniş yetkilerle donatıldı. Bu dönemde pek çok gazete ve dergi kapatıldı, gazeteci tutuklandı.

* 28 Nisan’da Beyazıt Meydanı’nda hükümeti protesto etmek için toplanan üniversite öğrencilerine polis saldırdı. Üniversite öğrencisi Turan Emeksiz vurularak öldürüldü. 30 Nisan’da İstanbul’da bir öğrenci daha öldürüldü. 29 Nisan’da öğrenci eylemi Ankara’ya yayıldı, eylemler 27 Mayıs’a dek sürdü. Hükümet eylemlere 29 Nisan’da üniversiteleri kapatarak yanıt verdi.

* 3 Mayıs’ta darbeci subayların liderliğini üstlenen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak cumhurbaşkanının istifa etmesini de içeren 15 maddelik bir tedbirler dizisi önerdi.

* 21 Mayıs’ta Harbiyeliler Kızılay’da sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdi.

* Orduda 1950’ler boyunca var olduğu söylenen gizli subay örgütlenmeleri ve darbe teşebbüsleri, 1960 Mayıs’ında somut adımlara dönüştü ve bir süredir darbe planladığı belli olan genç ve yüksek rütbeli olmayan subaylar, Orgeneral Cemal Gürsel’i de aralarına alarak 27 Mayıs sabahı erken saatlerde cumhurbaşkanı, başbakan ve tüm bakanları tutukladı, yönetim merkezlerini, radyoyu, havaalanlarını ele geçirerek darbeyi gerçekleştirdi.

İLGİLİ HABER 27 Mayıs’a Dair…

* 25 Mayıs’ta Menderes Eskişehir’den başlayan bir yurt gezisine çıkmaya karar vermişti. 27 Mayıs sabahı darbeyi gerçekleştiren subaylar yönetimi ele geçirirken Menderes Eskişehir’den Kütahya’ya doğru yola çıkmıştı. Menderes Kütahya’da subaylar tarafından gözaltına alınarak Ankara’ya getirildi. 27 Mayıs akşamı cumhurbaşkanı, başbakan, DP hükümeti bakanları da dahil yaklaşık 500 kişi tutuklanmıştı. Tutuklular daha sonra, yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderildi.

* 12 Haziran’da darbeyi yapan subayların da dahil olduğu 38 kişilik Milli Birlik Komitesi Kuruldu. 13 Kasım’da “en radikal” olarak nitelenen 14 genç subay MBK’dan çıkartılarak yurt dışı görevlerine gönderildi.

* MBK’nın yeniden düzenlenmesinin ardından 1961 Ocak ayında 272 üyeli bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Kurucu Meclis 20 kişilik bir Anayasa Komisyonu kurarak Anayasa çalışmalarını başlattı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri tarafından ayı ayrı hazırlanan taslak ve öneriler değerlendirilerek bir Anayasa Tasarısı hazırlandı. 27 Mayıs 1961’de Meclis’te onaylanan Anayasa 9 Temmuz 1961’de halkoylamasına sunuldu. 1961 Anayasası % 61.5’i “evet” oyuyla kabul edildi.

* 14 Ekim 1960’ta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP Hükumeti Bakanları ve DP üyelerinden oluşan 592 sanıklı Yassıada duruşmaları başladı. 15 Eylül 1961’e kadar 11 ay süren duruşmaların sonunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan da dahil 15 kişi hakkında idam kararı verildi.

* 4 Nisan 1963’te 27 Mayıs “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan edildi ve 1980’e kadar kutlandı. 12 Eylül darbesinin ardından 17 Mart 1981’de Milli Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararla “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” kaldırıldı.

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

Dr. Ali Nejat Ölçen
20.09.2017 (e-ileti ile)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1994 yılından beri yayımını sürdürerek dağıtımını bedelsiz sağladığım Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104 (Nisan 2015) ve 116 (Nisan 2017) sayılarındaki yazılarımda “Başbakan Menderes’i bir de benden” dinleyiniz:

1250 okuyucusu olan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104’üncü sayısının 39-40. sayfalarında şu bilgilere acaba kimler karşı çıkabilir:

1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının (1910) benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçeye dönüştürmüş, eleştiri yazıları nedeniyle yaşlı Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesinin, partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşullarını kazandıran CHP genel Başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmıştır.

TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurarak yasama ve yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Sıddık Sami Onar’ı saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içindeki gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitaplarını yakan ilk siyasal partinin iktidarı olmuştur.

1955-1960 dönemin Menderes iktidarı 1910’ların İttihat ve Terakki iktidarının faşizmine benzerini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiye’si.. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı, İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan’dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan Bayrağının göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmiştir.

Çok Partili siyasal yaşamda, ülkeyi ikiye bölen girişimi başlatan Menderes Hükümeti’dir: Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cepheye katılanların (yaşamı terk etmiş olanların adları dâhil) yayınlamak görevini de üstlenmişti.

Nisan 2017’de yayınlanan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 116, sayısında acaba Başbakan Adnan Menderes için (sayfa 57) bakınız neler yazmışız:

Fakat ne yazık ki doğa tahribatına Başbakan Adnan Menderes başlamıştır. Örneğin Ankara’da Bülbül deresinin güzelim suları, Sağlık Bakanlığı binasının yanından geçerek Atatürk Bulvarı’nın ortasında akışını sürdürür ve Ankara çayına ulaşırdı. O dere kurutuldu ve Atatürk Bulvarında Bülbül Deresinin gövdesi betonla kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkenti Ankara’nın Kavaklıdere’den Ulus Tren istasyonuna kadar ana caddesinin ortasında güzelim çam ormanı olan refüjü vardı. 1958 yılının ortasında güzelim çam ormanı kesilip yok edildi. Ve orman olan güzelim refüj betonlandı. Kızılay’daki Sakarya yolunu süsleyen ardıç ağaçları da bir gecede kesilerek yok edildi. Başbakan Menderes İran’daki Başkent Tahran’da tek ağaç görmeyince  kentlerde ağacın  gereksizliği kanısına ulaşmış olmalıydı! Fatih Sultan Mehmet sağ olsaydı başta Adnan Menderes olmak üzere  2017 yılında Ankara ORAN semtinde binlerce ağac kestirip 39 katlı bina yapımını üstlenen Kuzu Grubu’nun yetkililerinin kollarını kesmiş olacaktı. Çünkü “Ormanımdan bir dal kesenin kolunu keserim” demişti 660 yıl önce. Nereden bilecekti ki,  doğa düşmanı siyasal partilerin ülkemizde iktidar olacaklarını…

Yazacaklarım bu kadar da değil. Türkiye’mizde 1957-1959 arasında ilk bilimsel Yapı Teknik dergisini yayınlamış ve 20. sayısı Adil Handaki büronun kapıları polisler tarafından  kırılarak o kitap dizileri ile birlikte kitaplarımın tümü meşin torbalara doldurularak alıp götürülmüştü. Çünkü 20’nci sayısında Adnan Menderes’in Ankara’da ana caddelerin yıkılarak yeniden yapımının ekonomik bir girişim olmadığını belirleyen yazımız. TBMM’ndeki Tahkikat Komisyonu, “Ekonomik Yatırım yapmayarak devletin manevi kişiliğine saldırı” kararını almış ve bu satırları yazan kişinin mühendislik hayatını sona erdirmişti.

Ankara’da 555 Miting’ini izleyenleriniz var mıdır bilemiyorum. Adnan Menderes makam arabasından inerek  karşı kaldırımdaki insanlara ne denli halkçı olduğunu kanıtlamayı tasarımlamış olmalıydı. O an karşı kaldırıma adım attığında genç bir adamın yumruğuyla karşılaştı. Kısa sürede yaşam savaşının içinde bulmuştu kendisini.  Austin marka mavi renkli küçük arabadan iri bir adam çıkarak Menderes’i kucakladı arabasının içine yerleştirdi ve kaçıp götürdü.

Birkaç gün sonra da Harp Okulu Öğrencilerinin başta komutanları ile birlikte yürüyüşü gerçekleşecekti.

27 Mayıs 1960’ın doğuşunun sorumlusudur Adnan Menderes ve Celal Bayar.
=========================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen…
Sayın Ölçen 91921 doğumludur ve yazdıklarına doğrudan tanık olmuştur mutlaka..
Menderes’in başkanlığındaki DP hükümetlerinin sabıkası keşke bunlarla sınırlı kalsaydı..
Köy Enstitülerini kapatan da onlar (1954!)
Arapça ezanı geri getirenler de.. (Atatürk 1923’de Türkçeleştirmişti)
1958 Temmuzunda ülkemizin iflasını ilan ederek% 320 devalüasyon ile IMF’den borç alanlar da onlar.. 2,85 TL olan 1 Dolar’ın 3,2 kat değerlendirilerek = TL’nin değeri düşürülerek 9,15 TL’ye çıkaran da Menderes’in DP iktidarıdır.. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den emanet aldıkları  200 ton Hazine altınını Londra merkez bankasına Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarıyla rehin yollayan da..
Menderes, “Siz isterseniz şeriatı bile geri getirebilirsiniz”  çanakçılığını – gerici kışkırtıcılığını bile yaptı! Halkla – demokrasiyle alay ederek “Odunu aday göstersem seçtiririm..” dedi..
Başbakan Menderes’in ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Saka‘nın VATANA İHANET suçu ile idam edilmeleri tartışılabilir, eleştirilebilir. AKP, Erdoğan bu gün bile 15 Temmuz sanıkları için İdam çığlıkları atabilmektedir. Nitekim 12 Mart döneminde 6 Mayıs 1972’de TBMM’de Deniz Gezmiş – Yusuf Aslan – Hüseyin İnan‘ın idam cezaları oylanır ve onaylanırken genel kurulda “Kana kan, intikam, 3’e 3!” çığlıkları duyuluyordu. Süleyman Demirel 2 elini birden kaldırıyordu bu idamlara “evet” derken!

27 Mayıs 1960 Devrimi’ne giden yolda olup bitenleri okumak için lütfen tıklar mısınız?
(5 dosyaya erişebilirsiniz..) :
http://ahmetsaltik.net/2017/05/27/27-mayis-1960-devriminin-57-yili/

  • Sonuç olarak Menderes ve idam edilen 2 Bakan sütten çıkmış ak kaşık asla değillerdi..

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

27 Mayis’a Giden Yolda

27 Mayıs’a giden yolda


(AS: Kısa katkımız yazının altındadır..)

1950’li yıllarda yükseköğrenim için Anadolu’nun çeşitli yörelerinden İstanbul’a gelen öğrenciler, devlet yurtları yetersiz olduğundan hayırsever işadamlarının kendi illeri adına açtıkları yükseköğretim yurtlarında kalırlardı.
1957 genel seçimlerinden sonra Demokrat Parti (DP) hükümeti, muhalefet partilerine ve üniversite hocalarına da baskı kurmaya başlamıştır.
Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı, Cumhuriyet Gazetesinin 2 Ocak 1958 Perşembe günkü nüshasında “Meclis İç tüzüğündeki Değişiklikler Yasal Değildir” başlığı altında bir yazısından dolayı zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından bakanlık emrine alınmıştır.
1 Mayıs 1959’da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı İsmet İnönü Uşak’ta DP’liler tarafından taşlı saldırıya uğrayarak başından yaralanmış, Kurtuluş Savaşı’nda kumandanlık yaptığı karargâha sokulmamıştır.
4 Mayıs 1959 günü İstanbul’a gelen İsmet İnönü’yü Topkapı’da karşılamaya giden vatandaşlar, DP’nin siyasi milisleri ve polisler tarafından saldırıya uğramış, yüzlerce vatandaşı linç edilmekten askeri birlikler kurtarmıştır.

Radyodan anons
DP Hükümeti tarafından Vatan Cephesi adıyla bir örgüt oluşturulmuştur. Güya Vatan Cephesi’ne üye olanların adları radyo aracılığı ile sabahtan akşama kadar anons edilmeye başlanmıştır.
1960 yılının Nisan ayında ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yargının tüm yetkilerine sahip, tamamı DP milletvekillerinden oluşan 15 kişilik Tahkikat Encümeni kurulmuştur. Bu komisyonun kuruluşuna tepki olarak zamanın muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Sayın İnönü’nün 18 Nisan 1960’ta TBMM’de yaptığı konuşmaya (AS: ” Böyle giderseniz sizi ben bile kurtaramam!” sansür koyarak, ne yazılı basında ne de radyoda duyulmasına olanak vermiştir.
Bütün bu gelişmelerin ardından, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), İstanbul Üniversitesi (İÜ), İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Talebe Cemiyetleri yönetim kurulu üyeleri ve bir grup üniversite öğrencisi görev bölümü yaparak 27 Nisan akşamı İstanbul’daki tüm özel ve devlet yurtlarını dolaşmış: “Yarın sabah 09.00’da İÜ merkez binasının bahçesinde Tahkikat Encümeni’ni telin mitingi yapılacağını…” duyurarak, İsmet Paşa’nın teksir ettirilmiş, 18 Nisan Meclis konuşmasını el altından dağıtmışlardır.
28 Nisan sabahı, öğrenci liderleri İÜ bahçesinde toplanan binlerce öğrenciye konuşma yaparken, Kapalı Çarşı tarafından bahçeye giren bir grup polis yakaladığı öğrencileri coplayarak ve sürükleyerek polis otobüslerine doldurmaya başladı. Biz öğrenciler de, yeni bellenmiş üniversite bahçesindeki toprak parçalarını polislere atarak kurtulmaya, bir taraftan da Beyazıt tarafındaki ana kapıdan dışarıya çıkmaya çalışıyorduk. O anda, bir grup polisin ana kapıdan üniversite bahçesine giren İÜ Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a “Bütün bunlar senin başının altından çıkıyor…” diyerek bağırdığını, Sayın Rektörün tartaklandığını ve zorla polis aracına bindirildiğini gördük.
Sonradan öğrendiğimize göre rektörümüzü Sirkeci’deki polis karakoluna götürmüşler. Kanlı gömleğini değiştirerek, öğrencilere dağılmaları için konuşma yapmasını istemişler. Rektörümüz gömlek değişikliğini kabul etmeden geldi ve dağılmamız için gerekli konuşmayı yaptı.
Daha sonra ana kapıdan Beyazıt Meydanı’na çıktığımızda atlı ve silahlı polislerle karşılaştık. Atları üzerimize sürüyor, coplarla dövüyorlardı. Turan Emeksiz polis kurşunu ile öldürüldü, Hüseyin Onur ise yaralandı ve ömür boyu sakat (AS: engelli) kaldı.
29 Nisan akşamı İÜ bahçesinde binlerce öğrenci toplandık. Konuşmalar yaparak

  • “olur mu böyle olur mu,
    kardeş kardeşi vurur mu,
    kahrolası diktatörler
    bu dünya size kalır mı?”

    sloganını atarak sabahlamaya karar vermiştik ki; 03.00 sularında Bölge Sıkıyönetim Komutanı Tuğgeneral Refik Tulga geldi. Üniversite bahçesinin dışında askeri araçların beklediğini, hiçbir direnme ve taşkınlık yapmadan araçlara binmemizi emretti. Öğrenci liderleri ve komutan arasında yapılan görüşmelerden sonra araçlara binmeye karar verdik.

Öğrenciler götürüldü
Benim bindiğim araç, bizi Davutpaşa Kışlası’na götürdü. Gün ağarmıştı, araçtan indiğimde eğitim alanında binlerce öğrencinin bulunduğunu gördüm. Bir kısmı top oynuyor, bir kısmı kaçmaya çalışıyordu. 10-15 dakika sonra kışlanın üzerinde bir helikopter dolaşmaya başladı. Kışladaki subaylar sıkı tedbirler alarak öğrencilerin kaçmalarını önlediler ve tekrar araçlara bindirerek İstanbul’daki askeri birliklere dağıttılar. Sonradan öğrendik ki helikopterin içinde zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun varmış.
Ben ve 400 kadar öğrenci Hadımköy- Akpınar kışlasına götürüldük. Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan birer hafta arayla gelen savcıların teksir edilmiş ifade tutanaklarını, Hukuk Fakültesi son sınıfındaki arkadaşlarımızın uyarısı ile imzalamadık. Garnizon Komutanı Alb. Edip Kırtıloğlu’na şikâyet edilmemize rağmen en ufak bir baskı görmedik. En nihayetinde askeri savcı Yzb. Aydoğan Karslıoğlu’nun Hukuk Fakültesindeki arkadaşlarımız ile birlikte düzenledikleri ifade tutanaklarını imzaladık.
  • 27 Mayıs 1960 sabahı Garnizon Komutanı’nın getirdiği radyodan;
  • “Dikkat, dikkat. Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koymuştur…”
    diyen Alb. Alparslan TÜRKEŞ’in sesiyle uyandık.
    Saat 11.00 sularında, Milli Birlik Komitesi Başkanı, TSK Başkomutanı, Devlet ve Hükümet Başkanı Orgeneral Cemal GÜRSEL’in “tutuklu bütün öğrenciler serbest bırakılacaktır.” talimatıyla, 27 gün önce alındığımız Beyazıt Meydanı’na askeri araçlarla götürülerek serbest bırakıldık.
    1961 Anayasası ile
    – Anayasa Mahkemesi,
    – DPT (Devlet Planlama Teşkilatı),
    – çift meclisli (Senato ve Millet Meclisi) Parlamento oluşturulmuş,
    – çalışanlara sendikal haklar vb. gibi özgürlükler getirilmiştir.
    Sayın Prof. Yakup Kepenek’in (25 Mayıs 2015, Cumhuriyet) yazdığı gibi “Özgürlüğün en güzel on yılı” 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar yaşanmıştır.
    Bugün, aradan geçen 57 yıldan sonra hâlâ 27 Mayıs Askeri Müdahalesi bir darbe midir? Yoksa bir devrim midir tartışmaları yapılmaktadır. 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar 1. Beş yıllık Kalkınma Planı harfiyen uygulanmış, kalkınma hızı ile enflasyon baş başa (%6,5-7) gitmiştir. Muhtıradan sonra kalkınma planları hedeflerinden saptırılmış, maalesef siyasilerimiz plan yerine pilavı tercih etmişlerdir.

Aritmetik demokrasisi
Zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Ferit Sözen başta olmak üzere, Zeki Şahin, Bumin Yamanoğlu ve isimlerini bilmediğim diğer polis şeflerinin İstanbul Üniversitesi öğrencilerine ve Rektör Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a karşı saldırganca tutumu, hükümetin üniversite hocaları için Kara Cübbeliler gibi beyanları, bence 27 Mayıs Askeri Müdahalenin ilk kıvılcımını oluşturmuş, en azından askeri müdahalenin gerçekleşme zamanını öne çekmiştir. Aradan 57 yıl geçmesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti, ünlü matematik hocamız Ord. Prof. Dr. Cahit ARF’ın (1910- 1997),
o zaman dediği gibi “aritmetik demokrasisi ile yönetilmektedir”. Ne yazık ki bir türlü “matematik demokrasisine” geçemedik.

Yazımın başında belirttiğim gibi ülkemizin hayırsever insanları tarafından İstanbul, Ankara gibi sınırlı sayıda üniversitenin bulunduğu şehirlerde yaptırılan yurtlarda kalarak yüksek öğrenimlerimizi tamamlama imkânı bulduk. Bu vesileyle, Çoruh (bugünkü Artvin ili) Lisesi’nin ilk mezunlarını verdiği 1957’de, İstanbul’da Çoruh Yüksek Tahsil Talebe Yurdu’nu açarak, yüzlerce Artvinli üniversite öğrencisine barınma olanağı sağlayan değerli işadamı merhum Ali Rıza Çarmıklı’yı rahmet ve saygıyla anıyorum.
12 Mart 1971 Askeri Muhtırası’- ndan sonra tutuklanan Ziverbey Köşkü zindanlarında gördüğü insanlık dışı işkencelerden psikolojisi ve sağlığı bozulan, ölünceye kadar (30 Ağustos 1987) devrimci ruhunu kaybetmeyen Doğu Karadenizli (Rize-Çayeli) hemşerim, arkadaşım Avukat Nuri Yazıcı’yı (Kastro Nuri) ve 29 Ağustos 2015 günü sonsuzluğa uğurladığımız hemşerim, arkadaşım Elk. Yük. Müh. Engin Dağıstanlı’yı rahmetle anıyorum. Alb. Edip Kırtıloğlu ve Askeri Savcı Aydoğan Karslıoğlu’na yaşıyorlarsa kendilerine, ebediyete intikal etmişler (AS: sonsuzluğa göçmüşler) ise çocuklarına ve torunlarına saygılarımı sunarım.  

Raşit OSMANÇAVUŞOĞLU (ÇELİK)
Jeofizik Yüksek MÜHENDİSİ
29 Mayıs 2017, Cumhuriyet
===============================
Dostlar,

27 Mayıs 1960 Devrimi’nin  57. yılında bu önemli yazıyı da paylaşmak istedik sitemizde.
Makalenin yazarı Sayın Raşit OSMANÇAVUŞOĞLU (ÇELİK)’e teşekkür ederiz.
Büyük ATATÜRK,

  • “Tarihi yazan yapana sadık kalmazsa, tarihsel gerçekler büsbütün başka bir görünüm alır..” 

    uyarısında bulunmuştu. Türk Tarih Kurumu‘nu başlıca bu amaçla kurmuş ve kalıtından (mirasından) gelir bırakarak Devlet dairesi biçiminde değil, bağımsız – özerk kalmasını planlamıştı. 12 Eylülcüler Atatürk’ün vasiyetini bile çiğneyerek, Türk Dil Kurumu ile birlikte Türk Tarih Kurumu’nu da yozlaştırdılar..Bu yüzden, günümüzde tarih yazımı da Dilimize sahip çıkmak da biz yurttaşlara kaldı.. O yüzden 27 Mayıs 1960 Devrimi hakkında müthiş çarpıtmalar nedeniyle bu yıl epey yazıya yer verdik sitemizde..
    Dikkati çekmiştir, metinde ayraç içinde zaman zaman Türkçe karşılıklarını koyuyoruz sözcük ya da deyimlerin.. Dil Derneği üyesi olarak kelebeğin kanatlarını çırpması örneği çabamızı sürdürüyoruz..İnsanımızın da gerçekleri öğrenmek için çoook çaba göstermesi, yaşamda insanın başına gelebilecek en büyük yıkım (felaket) olan “beyin iğfali”nden korunmak için elinden geleni yapması beklenir.. Yalın bir benzetme ile, nasıl çürük elma yemiyorsak, bilginin de yanlışına kafamızda yer vermemeliyiz..

    Sevgi ve saygı ile. 29 Mayıs 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

Fatih YAŞLI
BİRGÜN Gazetesi, 07.09.16
http://www.birgun.net/haber-detay/6-7-eylul-den-dink-cinayeti-ne-127290.html 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Nasıl ki resmi tarih için “bütünüyle yalandan ibarettir” denemezse, gayri resmi tarih de her zaman gerçeğin tüm çıplaklığıyla yansıtıldığı bir ayna olarak görülemez; tıpkı resmi tarih gibi o da gerçekliği eğer, büker, çarpıtır, kendi “dünya görüşü”ne uygun bir hale getirir ve öyle sunar.

Resmi tarih, 6-7 Eylül olaylarını “Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı düzenlenmesine milletin verdiği doğal refleks” olarak anlatır ve bu gerçeğin bütünüyle çarpıtılması demektir. Ancak liberal ya da muhafazakâr tarih yazımı da başka bir çarpıtmaya başvurarak şöyle der: “6-7 Eylül, İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan devlet geleneğinin ve vesayet rejiminin bir yansımasıdır.” (AS: Yıl 1955, Demokrat Parti tek başına iktidarda, Adnan Menderes Başbakan..)

Oysa olan biteni “bir siyasi geleneğin tezahürü” ya da aynı anlama gelmek üzere “devletin değişmez özü” üzerinden açıklayan bu yaklaşım açıkça “metafizik” bir nitelik taşımaktadır; çünkü olayları maddi bağlamlarından, gerçekleştirdikleri dönemin sınıfsal ilişkilerinden ve emperyalist dünya sistemi içindeki güç mücadelelerinden bağımsız olarak değerlendirmektedir. Bu ise az önce söylediğimiz üzere gerçekliğin eğilip bükülmesinden ve çarpıtılmasından başka bir şey değildir.

Peki o halde 6-7 Eylül nedir, 6-7 Eylül’de ne olmuştur?

Öncelikle şunun bilinmesi gerekmektedir, Türk dış politikasının 1950’lere kadar “Kıbrıs sorunu” diye bir gündemi hiç olmamıştır, Kıbrıs diye bir başlık yoktur. Ancak ne zaman ki Ada’da İngiliz emperyalizminin egemenliğine karşı Rumların merkezinde durduğu ve Kıbrıslı solcuların, komünistlerin de desteklediği bir ulusal direniş filizlenmeye başlar, Türkiye yönetici sınıfı da emperyalizmle işbirliği içinde meseleye dâhil olur ve ortaya bir “milli dava” çıkar.

Kıbrıs’ın Türkler ve Rumlar arasında bölünmesi talebini dile getiren “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı bu dönemi sembolize etmesi bakımından önemlidir ve aslında doğrudan İngiltere’nin Ada’ya dair planlarını yansıtır. Çünkü Ada’da Türklerle Rumlar arasındaki ihtilaflar büyüdükçe İngiliz egemenliğinin devamı kolaylaşacak, Ada halkının “self-determinasyon” talebi Birleşmiş Milletler gündemine gelemeyecektir.

6-7 Eylül bu perspektifle hayata geçirilir, İngiliz ve Türk istihbaratının işbirliğiyle, Atatürk’ün Selanik’teki evine yönelik düzmece bir saldırı tertiplenir ve sonrasında yine bu işbirliğinin ürünü olan “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” (KTC) aracılığıyla İstanbul’da halk sokağa dökülerek Rumlara yönelik iki gün süren bir yağmaya girişilir. Geriye dönüp bakıldığında plan başarılı olmuştur denilebilir; çünkü o zamandan bu zamana Ada’daki iki halk arasındaki ihtilaf da, İngilizlerin imtiyazlı konumu da devam etmektedir.

Demek ki mesele basitçe “İttihatçı geleneğin azınlıklara düşmanlığı” ya da “Kemalistlerin homojen bir ulus yaratmak için Rumları Türkiye’den kovması” değildir. 6-7 Eylül, emperyalizmden, emperyalizmle ilişkilerden ve Soğuk Savaş’ın ruhundan, yani anti-komünizmden azade bir şekilde okunamaz, aksi bir okuma bize gerçeğin ancak küçük bir kısmını verir ve geri kalanını ise tahrif eder, çarpıtır.

6-7 Eylül’ün üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti (AS: 61. yıl!), 6-7 Eylül bu ülkenin azınlıklarına dair utanç tarihimizin bir parçası olmaya devam ediyor; benzer bir şekilde, bundan dokuz yıl önce gerçekleşen Hrant Dink cinayeti de alnımızdaki bir kara leke olarak yerini koruyor. Elimizdeki tek teselli ise 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ortalığa saçılan belgeler sayesinde cinayetin iç yüzünün ve arkasındaki güçlerin açığa çıkması.

Dink cinayetinin de tıpkı 6-7 Eylül gibi bir siyasal dizayn operasyonu olduğunu ve birden fazla failin işbirliğiyle gerçekleştiğini artık çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Dink cinayetini yeni rejim inşasından ve bu inşa için yürürlüğe konulan emperyalizm destekli tasfiye operasyonlarından, yani Ergenekon ve Balyoz’dan ayrı bir şekilde anlamak mümkün görünmüyor, Dink’in katledilmesini mutlaka ve mutlaka yeni rejim inşası bağlamına oturtmak gerekiyor.

Trajik olan ise tıpkı 6-7 Eylül gibi Dink cinayetinin de liberal çarpıtmadan nasibini almış olması. Cinayetteki emperyalizm destekli Cemaat parmağını ve cinayetin yeni rejimin toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olarak işlendiğini bilinçli bir şekilde gizleyen bu akıl, suçu “İttihatçı devlet geleneği”ne ya da “Kemalist vesayet rejimi”ne atmakta en ufak bir tereddüt göstermemiş, sonrasındaki süreci de “devlet bağırsaklarını temizliyor” diye desteklemişti, gelinen nokta ise burası oldu.

O halde yazıyı şöyle bitirelim: İlla ki 6-7 Eylül’den Dink cinayetine uzanan bir gelenekten söz edeceksek, asıl olarak emperyalizmle Türkiye yönetici sınıfı ve Türk sağı arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor. Bu gelenek halen sürüyor, memleketi de beladan belaya sürüklemeye devam ediyor.

======================================

Evet Dostlar,

BİRGÜN Gazetesi yazarlarından Sn. Fatih Yaşlı‘nın sosyalist bakış açısıyla 6-7 Eylül 1955 acıklı (trajik) olaylarını değerlendirmesini paylaştık. Mederes hükümetini ayrıca bir gündem oyununa da gereksinimi vardı. DP tabanını pekiştirme (konsolide etme) gereeği şiddetle algılanıyordu. Nitekim sonraki yıllarda bu yapay politik gerilim VATAN Cephesi biçiminde somutlanarak Ulus DP’den yana adı geçen bu Cephe’ye kaydolanlar ve “ötekiler” olmak üzere ikiye ayrıldı. Radyolardan günlerce anılan Cephe‘ye üye olan yandaşların adları okundu. DP ve Başbakan Menderes bu gerilimden yararlanarak iç ve dış politikadaki özellikle ekonomik sorunları, ödenemez duruma gelen dış borçları halk yığınlarından saklamaya çalıştı. Ancak Türkiye tarihinin en ağır ekonomik bunalımı yaşandı ve

  • Türkiye Temmuz 1958’de uluslararası moratoryum isteyerek borçlarını ödeyemeyeceğini (=iflasını!) ilan etmek zorunda kaldı.

IMF gönderildi ve 1 $ = 2,80 TL’den 9 TL’ye çıkarılarak (çoklu kur) %300’ü aşan devalüasyon yaptırılarak 359 milyon $ dış borç (IMF kredisi diyorlar..) verildi (ayrıca 256 milyon $ borç ertlendi) ve daha alınacak daha çooook süt var hesabıyla “inek” kesilmedi! (4 Ağustos 1958 Kararları)

Sayın yazar Fatih Yaşlı bu kritik boyutu gözden kaçırmış. Yaşama ve sorunlara bir ideolojik gözlükle bakılınca ciddi yanlışlara düşülebiliyor. Büyük ATATÜRK bu nedenlerle olsa gerek, yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim -ya da BİLİMSEL AKILCILIK– olduğunu ısrarla vurgulamıştı. Ayrıca Kıbrıs Türkleri “self determinasyon” haklarını kullanıp KKTC’yi kurdular.. 30 yılı geçti (15 Kasım 1983).. Kaç ülke tanıdı?

Ayrıca İngiltere’nin Agratur ve Dikelya’daki üsleri uluslararsı anlaşmalarla güvenceye alınmıştır. Bu üsleri oradan kaldırmanın hukuksal yolu yoktur. Askeri gücü ola varsa buyursun kaldırsın.. Adadadaki 2 halkın çatışmasının – çatıştırılmasının İngiliz üslerine etkisi yok..

Daha çok yazmayalım, Fatih beye ayıp olacak.. Ama gazetede köşe yazmak bize çok ciddi bir iş olarak görünüyor.. Her durumda yönetimlerin saydam ve hesap sorulabilir olması ve bu tür mide bulandırıcı dalaverelere giriş(e)memesi dileğimizdir.

Bu arada, Hrant Dink cinayeti dahil karanlıkta bırakılan tüm cinayetler elbette aydınlatılmalı ve hesabı sorulmalıdır ki caydırıcı olabilsin sonrası için.. Bu amaçla ilk olarak içerdeki gladyoyu – kontrgerillayı tasfiye etmek zorunlu. 4 Nsan 1952’de NATO‘ya girdiğimizden / sokulduğumuzdan bu yana hiçbir iktidar bu yakıcı ve süregelen sorunun üzerine gidemedi..

Sevgi ve saygı ile.
07 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“ARTIK SİZİ BEN BİLE KURTARAMAM”

Dostlar,

Görünen o ki, 30 Mart 2014 gece yarısı saat 23.37’de AKP gene % 40’ın üzerinde oyla Türkiye genelinde 1. parti. Önceki genel seçimlerde %38 oy almıştı.
Oylarını hemen hemen koruyor.. Bunca olumsuz olaya karşın !??

Bu tablonun irdelemesi uzun boylu yapılacaktır elbette..
Önce sonuçları kesin olarak görmeyi beklemek gerekir.

Elektrik kesilmeleri dahil, iktidar bu gibi tehlikeli yöntemlere asla başvurmadan sonuçları adil, saydam ve güvenilir biçimde ilan etme sorumluğu altındadır.
YSK tarihsel ve ağır bir sorumlukla yüzyüzedir.

Biz tam da bu kesitte, yaklaşık 50 yıl önce, seçimlerde zafer sarhoşluğuna kapılarak
bir dizi demokrasi dışı eyleme sürüklenen DP iktidarının kritik hatalarını anımsatmak ve AKP’lilerin dikkatini çekmek istiyoruz ..

Sevgi ve saygı ile.
31 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

“ARTIIK İZİ BEN BİLE KURTARAMAM 

(-Siyaset, ölülerden medet ummak işi değil, ülke sorunlarına çözüm bulma sanatıdır…)

portresijpg
Kemal Arı


Hemen anımsayalım.
Bu sözler kimin?

 

 

Kurtuluş Savaşı’nın en önemli isimlerinden, Batı Cephesi Komutanı; Lozan kahramanı, Atatürk’ten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı; 2. Dünya Savaşı’na Türkiye’yi savaşa sokmama hünerini gösteren ve savaştan sonra da Türkiye’de
Tek Parti yönetimine son vererek, Demokrat Parti’nin kuruluşunun önünü açan
İsmet İnönü’nün…

Daha Atatürk’ün sağlığında bile, doğrudan Atatürk’e söz edemeyenler,
İsmet Paşa’yı hedeflerine alırlardı. Bu yazgı, Atatürk’ün ve hatta İsmet Paşa’nın ölümünden sonra da değişmedi. Giderek daha geniş bir biçim aldı:

Kim Türk Devrimi’ne ve onun getirdiği aydınlanma sürecine vurmak istiyorsa;
buyurun İsmet Paşa ortadaydı…

Sanki günah keçisi olmuş, bedeni ve varlığıyla devrimi simgeliyordu.
Sanki bu ülkenin çocuğu değil; ve sanki O, ülkesinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşmamıştı… Bayrağını başının üstünde tutmamış; büyük özverilere katlanmamış gibi görülüyor ve öyle anlatılıyordu…

Rıza Nur gibi kırıklar bile kimi çevrelerce göklere çıkarılırken;
O, değişik kesimlere bir türlü yaranamamıştı.

Saçma sapan suçlamalarla karşı karşıya kalmıştı: Yok paradan puldan Atatürk’ün resimlerini kaldırmıştı; güya O’nun döneminde Kur’an yasaklanmış;
camilerin kapılarına kilit vurulmuş, kapısına jandarma dikilmişti…

Anlamadan, bilmeden, kulaktan dolma ön yargılardı bunlar…
Dinin gereklerini millet öğrenmesin diye düşünenler, koyu bir taassup içinde,
Kuran’ın çevirisine bile karşıydılar oysa…

Tanrı; “Beni anlayın” diyor, onlar Tanrı ile kul arasına duvar örmeyi
dindarlık sayıyorlardı.

İsmet Paşa yanlış yapmadı mı?
Her insan yanlış yapar.
O da yapmıştır elbet; tıpkı Menderes’in, Bayar’ın yaptığı gibi…
Ancak O’na bir “vatan haini” demeye getirmelerin anlaşılabilecek, vicdani bir yanı
var mıydı?
Hayır…
Ancak acı olan, tarihsel verilerin hamaset duygularında sıyrılıp yerli yerine konulamamasından ve farkında olarak ya da olmayarak siyasal duruşu
“tarafgir” bir noktaya koymaktı…

Günümüz siyasetçilerinin işi, ölüler üzerinden değil, ülkenin gerçek sorunları üzerinden siyaset yapmak; ülkenin içinde bulunduğu sorunlara çözüm üretebilmektir…

Ancak, vicdan terazisine vurduğunuz zaman; hem İsmet İnönü hem de O’nun
ezeli karşıtı gibi görülen Celal Bayar’dan biri değerli de öteki değersiz olabilir mi?

Biz gelelim O’nun ünlü sözüne:

  • “Sizi ben bile kurtaramam!”

Kime demişti bu sözü? Demokrat Parti’nin önde gelenlerine…
Çünkü Demokrat Parti, iktidarının sonlarına doğru o denli akıl almaz işlere yönelmişti ki; iş normal iktidar muhalefet ilişkisinin çok ötesine geçmiş; Anayasa’yı ihlal eden girişimlerde bulunulmuş; ülkede keskin bir ayırımcılık başlamıştı. Basına önemli sansürler getirilmişti. “Meclis Tahkikat Komisyonu” adıyla bir komisyon kurularak, demokrasinin vazgeçilmez özelliklerinden biri olan muhalefetin sesi kısılmaya çalışılmıştı.

Dünya görmüş, deneyimli; bu deneyimleri nedeniyle sezgileri yüksek bir kişilik olan İsmet Paşa, ülkenin bu gerilimli durumunu görüyor; son gelişmelerde yurttaşların “bizden olanlar ve olmayanlar”, “Vatan Cephesi’nden olanlar ve olmayanlar” diye ayırıma uğradığını görüyor; bu ayırımcılığın yaratacağı felaketi sezinleyerek
tarihsel uyarılarını yapmaktan geri kalmıyordu.

Bu noktaya nasıl gelinmişti?

Kimi anımsatmalarda bulunalım:
Demokrat Parti 14 Mayıs 1950’de iktidar olarak, Tek Parti yönetimine son verdi.
Tek Parti’nin başında olan İsmet İnönü ise bütün samimiyetiyle Demokrat Parti’ye sorunsuz biçimde iktidarı bıraktı. Demokrat Parti zaman içinde devrimi, devrimin gerçekleştirdiklerini küçümseme, kamuoyunun önemli aktörleri olan üniversiteye ve basına baskılar yapmaya başlamıştı.

Bu arada güzel işler de oluyor; örneğin kırsal alan daha çok siyasetin içine çekiliyordu.
Ancak bu yapılırken, gereksiz ajitasyonlarla ülkede ikilik çıkarmaktan ve
geçmişe amansız ve acımasız eleştiriler getirmekten de geri kalınmıyordu.
1954 yılında bu durum, kimi özgürlükleri kısıtlayıcı bir nitelik aldı. Örneğin basın özgürlüğünün önüne kimi engeller konuldu. Hükümet, devlet tekelinde olan
radyo yayınlarına istediği gibi müdahale edebilecek yetkiler aldı. Bu olayların yanlışlığını savunan on kadar Demokrat Partili milletvekili partiden kovuldu.
Bu olayların demokratik bir tavır olmadığını savunan öğretim üyeleri üniversitelerdeki görevlerinden alınarak, Milli Eğitim Bakanlığı’nın emrine verildi.

İşler bununla kalsa iyi:

Örneğin, Kırşehir daha önce il yapılmışken, Demokrat Parti’yi yeterince desteklemediği için, yeniden ilçe yapıldı.

Necip Fazıl Kısakürek Demokrat Parti’den aldığı paralar karşılığında, Türk Devrimi’ni ve onun kazanımlarını kötülüyor; kalemini bir siyasal dava uğruna satarak kullanmasında iktidardan gereken desteği görüyordu.

Gazeteciler; iktidar yanlısı ve karşıtı olarak ayrılmışlar; karşıt görenler en küçük bir gerekçeyle tutuklanırken, yandaş olanlar suç da işleseler, kimi gerekçeler gösterilerek tutukluluk durumundan kurtuluyorlardı. Başta Metin Toker’in “Akis” i olmak üzere, azıcık eleştirel bir tutum içine giren basına akıl almaz baskılar uygulanıyor;
gezeteciler tutuklanıyor; yıllara varan hapis cezaları alıyor; hatta gazetenin
düzenli çıkmasını engellemek için gereken kağıt bile gazetelerden esirgeniyordu.

Hukuk Fakültesi’nin önemli öğretim üyelerinden Prof. Bülent Nuri Esen,
Demokrat Parti yönetimi için; “Demokrasi değil kakokrasidir” diyordu.

Demokrat Parti, ilerleyen yıllar içinde basına olan baskısını daha da artırdı.
1956 yılında yeni bir düzenleme yaparak muhalefetin iyice sesini kıstı.
Bu düzenleme ile birlikte, basın mensupları için ağır cezalar öngörülüyordu.

İş burada da kalmadı..

Vatan Cephesi’nin kurulması, üniversitelerde özgürlüklere vurulan zincirler dolayısıyla başlayan hareketler ortamı iyice gerdi. Giderek Demokrat Parti ordudan ve üniversitelerden gelecek hareketlerden çekinen bir noktaya geldi. Üstelik Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1957 seçimleriyle birlikte gittikçe artan bir ivmeyle oylarını çoğalttığını görünce, iyice vehime kapıldı. 18 Nisan 1960 günü çıkarılan bir yasa ile Meclis Tahkikat Encümeni kuruldu. Bu yasa ve ilgili encümen çalışmaları ile, Mecliste olan biten şeylerin bile kamuoyuna sızdırılması yasaklar kapsamına alınıyordu.

Meclis görüşmeleri ile ilgili haber yapılamayacaktı. Bu kararın çıkmasından önce,
bütün deneyimleriyle İsmet Paşa Demokrat Parti sıralarına bakarak, şunları söylemişti:

  • “Artık sizi ben bile kurtaramam..:”

Gerçekten de bu ölümcül düzenleme sonucunda, İsmet Paşa’nın bu sözlerine
yer veren Ulus gazetesi sabaha karşı basıldı. Basılan gazete nüshalarına el konuldu. Örneğin, artık bu karardan sonra gazeteler Türkiye’deki öğrenci hareketlerinden değil de Kore’deki öğrenci hareketlerini haber olarak verebiliyordu.

Yasakçı bir zihniyet, basın özgürlüğünün önüne ağır bir taş gibi oturmuştu.
Yasakçılık; yasaklama ve sansür…
Gerçekleri perdelemek, olanı olduğundan farklı gösterme uğraşısı…
Siyaset dünyasının en acımasız aktörü, sansür ve yasaklamalardır.
Çünkü bu tavır toplumsal muhalefeti artırır, kuşkuları daha da büyütür ve
hiç beklenmedik kimi etkenler devreye girerek; yasakçının dünyasını alt üst eder…

Tarih, geçmişin birikiminden yararlanabileceğimiz en büyük hazinedir…
Ne demişti İsmet Paşa, yeniden anımsayalım:

“Artık sizi ben bile kurtaramam!”