KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düşündürdükleri

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düşündürdükleri

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2. tura kalan adaylardan Başbakan Ersin Tatar’ın zaferiyle sonuçlandı. Kendisini içtenlikle kutluyor, Türkiye ile dayanışma içinde Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve demokrasi içinde sağladıkları kazanımları güçlendirerek devam ettirme yolunda sarfedeceği çabalarda kendisine başarılar diliyorum.
Büyük devletlerin baskısı altında ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin beklentileri doğrultusunda Türkiye’nin antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük haklarının ortadan kaldırılması, Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin güvencesi olan Türk askerlerinin adadan çekilmesi için gibi hedeflerin Sayın Tatar’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde hayata geçirilmesine fırsat verilmeyeceğine inanıyorum.
Artık seçimler sırasında yapılan tartışmalar geride kalmıştır. Şimdi Türkiye’de de KKTC’de de iç politika tartışmaları bir yana bırakılmalı, Kıbrıs sorunu partiler üstü bir milli dava gibi görülmelidir. Türk basınına ve yayın organlarına da bu alanda büyük görev düşmektedir.
Seçimlerin ortaya çıkarttığı sonuçlara saygı duymak, yeni seçilen Cumhurbaşkanının başarısına yardımcı olmak için çalışmak, Türkiye ile KKTC arasındaki yakın bağları zedelemeyi ve Kıbrıslı Türkleri birbirine düşürmeyi amaçlayanların hedeflerine yardımcı olacak söylemlerden ve davranışlardan kaçınmak hepimizin ortak görevi olmalıdır.
Saygılar, sevgiler.

Dikkat, KKTC Batı Trakya’ya dönmesin…

Erol ManisalıErol MANİSALI
erolmanisa@yahoo.com  


Dikkat, KKTC Batı Trakya’ya dönmesin…

– Ankara’da, iç ve dış politikayı “iktidarda kalma önceliğine” göre dayatmaya uğraşan bir iktidar var:

– KKTC’de de aynen bizdeki gibi, “Batıcılar ve federasyoncular” söz konusu.

– Ve bu ortamı bir fırsat olarak değerlendirmek isteyen Yunanistan, ABD ve AB üyesi devletler, kendi Akdeniz çıkarlarına göre Türkiye ve KKTC aleyhine kullanıyorlar.

Daha önce bu köşede çok yazdım: Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’de hapsedilmemesi KKTC’de siyasi, iktisadi ve askeri varlığını sürdürmesine bağlıdır. Zaten 59 ve 60 Londra ve Zürih anlaşmaları ile Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs Adası’nın üç garantör ülkesinden biridir.

Bugün eğer KKTC’de kazananlar Kıbrıs Türklerini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “bir parçası” olarak AB’ye katarlarsa, “Kıbrıs Türkleri, Yunanistan’daki Batı Trakya Türklerinin durumuna düşeceklerdir”. Bu düşüncemi son başbakanlığı döneminde Ecevit’e aktardığım zaman, kesinlikle aynı görüşte olduğunu söylemişti.

Ankara’nın özellikle 2002’den sonra bölge ve Kıbrıs konusunda izlediği İhvancı politikalar, Türkiye’nin yalnız Doğu Akdeniz’deki değil, Kıbrıs’taki durumunu da zayıflattı. Özellikle de 2004’te Rumların AB’ye katılmalarına göz yumduktan sonra.

Hayatımın son 50 yılı Kıbrıs sorununun içinde geçti:

– Daha öğrencilik yıllarımda, asistanlık yıllarımda Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın (TMGT) dış ilişkiler komisyonu başkanı olarak Strasburg’da (Avrupa Konseyi’nde) Türkiye’yi temsil ederken, Makaryos yönetiminin anayasa gereği bir Türk bir Rum temsilci gönderme zorunluluğuna rağmen, sadece Rum temsilci göndermesine karşı çıkıyor, kavgasını yapıyordum, yıl 1965.

– İlk kurduğumuz 1990 yılından 2009’da Ergenekon’dan Silivri’de “zorunlu ikamete” (!) mecbur bırakılıncaya kadar, Kıbrıs Araştırmaları Vakfı başkanlığını, Prof. Mümtaz Soysal’la birlikte yürüttüm.

– 1984-1994 arasında, aralıksız 10 yıl, her mayısta, Uluslararası Girne Konferansları’nı düzenliyordum. Dünyanın her yerinden siyasileri, medyayı Denktaş’ın ayağına getiriyordum.

– Kıbrıs konusunda Avrupa ülkelerinde, Denktaş’ın da konuşmacı olarak katılımını sağlayarak uluslararası Kıbrıs sempozyumları düzenliyordum. (4 konferans)

– 1982-1992 yılları arasında aralıksız her ay yayıncılığını yaptığım Middle East Business and Banking dergisinde Kıbrıs ve KKTC’ye çok geniş yer veriyor, özel sayılar yapıyordum. Kendi verdiğim Kıbrıs konferanslarının sayısını hatırlamıyorum bile… Kıbrıs üzerine biri İngilizce 4 de kitabım var. Denktaş’la beraberliklerimizi içeren kitap bile yayımladım.

– Ve bütün bu yaşamım boyunca, Kıbrıs sorununun içinde oldum. Bizdeki “Batıcılar” gibi, Kıbrıs Türkleri içinde de güçlü “bir akım” vardır. Adanın Osmanlı tarafından İngiltere’ye verilmesinden sonra, doğal olarak bu akım da “İngiliz Milletler Topluluğu” içinde güçlenmiştir.

– Ancak nasıl Kıbrıs Adası (ve KKTC) Türkiye’nin Akdeniz’e, onun denizaltı ve denizüstü olanaklarına açılan bir kapısı ise ada (ve KKTC) için de Türkiye, Kıbrıs Türk halkının adada var olabilmesinin güvencesidir. Türkiye’siz kalırlarsa AB’ye girmiş olamazlar:

  • Yunanistan’ın Batı Trakyası’ndaki Türklerin durumuna sonunda kesinlikle düşmeye mahkûm olurlar.

– Onun için pazar günkü seçimlerde öne çıkanların, günlük iç KKTC çekişmelerinden sıyrılıp daha uzun vadeli ve stratejik düşünmeleri gerekir.

– Çünkü ileride, 1963’teki Kanlı Noel olaylarından da öte, vahim olaylarla yüz yüze kalmak söz konusudur.

(*)  Denktaş’ın Öbür Yüzü, Kırmızı Kedi, 2011

Chatham House ödevleri

Chatham House ödevleri

Emperyalizmin üstünde güneş batmayan imparatorluk olmasını sağlayan kuruluşlardan en önemlisidir Chatham House. Öbür adıyla, İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü… 
Chatham House, bir önceki AKP’li Cumhurbaşkanı (az kaldı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da onayıyla başkan adayı yapılmaya kalkışılan) Abdullah Gül’e ödül vermişti. 
Bu kez, İngiltere’yi “stratejik ortak ve müttefik” diye tanımlayan “reis” gitti oraya ve bir konuşma yaptı. Her ne kadar Erdoğan, bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdıklarını söylese de, tümüyle Türkiye üzerinde nasıl bir “işlem” yapılacağı, dolayısıyla Erdoğan’ın geleceği görüşüldü aslında. Görüşüldü demek de yanlış olur, dikte edildi bir anlamda. 
Kulislerden edindiğimiz bilgiye göre, AKP sayesinde borca batırılmış ülkenin “sıcak para”ya (yeni borçlara) kavuşması karşılığında Chatham House toplantısına katılan para simsarları ile siyaset belirleyicilerin “reis”ten istekleri dört noktada toplanıyordu:

1. Kıbrıs sorununu çözeceksin. Türk askerini adadan çekeceksin, garantörlük hakkından vazgeçeceksin.

2. PKK’lileri de kapsayan bir af ilan edeceksin. Abdullah Öcalan’ı İmralı’dan çıkarıp ev hapsine alacaksın. 

3. 2006’da “bölgeler arası eşitsizliğin ekonomik boyutuyla başa çıkmak” gerekçesiyle kurulan Kalkınma Ajanslarını bir adım daha öteye götürerek, siyasal anlamda Türkiye’yi yerel ve bölgesel yönetimlere ayırarak, federal yapıya döneceksin.


4. Özerklik dahil çeşitli yöntemleri kullanarak Kürt sorununu çözeceksin. 

 
Sızan bilgilere bakılırsa, Chatham House diktecileri, “reis”e, bütün bu istemleri yerine getirebilmek için gerekli gücün “kararname” ile elinde olduğunu da vurgulamışlar. 
Erdoğan, bir kez daha seçilirse, “ekonomik darboğazın aşılması” karşılığında ikide bir “eyy” diye diklendiklerinin isteklerini bir bir yerine getirmek zorunda olduğunu biliyor artık. 
Emir büyük yerden: İkinci turda Kürt milliyetçilerine göz kırpacak. Onlar da ona. 
 
Ali Abalı’nın 12 Eylül anısı
Meslek büyüğümüz, beyefendi insan, gazetemiz kurucusu Yunus Nadi’nin yeğeni Ali Abalı’yı yitirdik.Ölümüne değin yüreğindeki gazetecilik aşkı sönmeyen Ali Abalı’yı bizimle paylaştığı bir gazetecilik anısı ile analım: 
Yeni Asır Ankara Temsilciliği de yapan Ali Abalı, 12 Eylül 1980 öncesi, dönemin Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun ile dostluk kurar. Celasun, bir söyleşi sırasında, TSK’nin komuta kademesinin yürüttüğü hazırlıklar sonucu 30 Ağustos 1980 günü bir darbe gerçekleşeceğini Ali Abalı’ya aktarır. 
Abalı da, durumu dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e iletir. Demirel, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’den durumu sordurur, “Yok böyle bir şey” yanıtını alır. 
30 Ağustos 1980 günü darbe ertelenir, çünkü darbe için onay almaya ABD’ye giden Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya Türkiye’ye dönmemiştir. 
Bu köşenin yazarı, Başbakanlık muhabiri olarak 11 Eylül 1980 günü Başbakanlık önündeydi. O gün Ankara’nın birçok yerinden bomba sesleri yükseliyordu. 
Pentagoncu generaller, darbeye zemin olsun diye Ankara’yı bombalatıyorlardı. Tıpkı, yıllarca insanların birbirini kırmasına göz yumdukları gibi. 
 
İntikam sürüyor
Atatürk’ün isteği ile kurulan TCDD Müzesi kapatıldı! 
Yerine lojman, bina ve cami yapılacakmış. 
Kindar nesil, intikamını sürdürüyor.
===============================
Dostlar,
Erdoğan’ın Londra görüşmeleri ile ilgili değerli dostumuz Kansu’nun yazdıkları ile örtüşen birkaç maddeyi epeydir manşette tutuyoruz…
TCDD müzesinin de yağmalanmasını esefle karşılıyoruz..
Sevgi ve saygı ile. 02 Haziran 2018, Datça
Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

Fatih YAŞLI
BİRGÜN Gazetesi, 07.09.16
http://www.birgun.net/haber-detay/6-7-eylul-den-dink-cinayeti-ne-127290.html 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Nasıl ki resmi tarih için “bütünüyle yalandan ibarettir” denemezse, gayri resmi tarih de her zaman gerçeğin tüm çıplaklığıyla yansıtıldığı bir ayna olarak görülemez; tıpkı resmi tarih gibi o da gerçekliği eğer, büker, çarpıtır, kendi “dünya görüşü”ne uygun bir hale getirir ve öyle sunar.

Resmi tarih, 6-7 Eylül olaylarını “Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı düzenlenmesine milletin verdiği doğal refleks” olarak anlatır ve bu gerçeğin bütünüyle çarpıtılması demektir. Ancak liberal ya da muhafazakâr tarih yazımı da başka bir çarpıtmaya başvurarak şöyle der: “6-7 Eylül, İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan devlet geleneğinin ve vesayet rejiminin bir yansımasıdır.” (AS: Yıl 1955, Demokrat Parti tek başına iktidarda, Adnan Menderes Başbakan..)

Oysa olan biteni “bir siyasi geleneğin tezahürü” ya da aynı anlama gelmek üzere “devletin değişmez özü” üzerinden açıklayan bu yaklaşım açıkça “metafizik” bir nitelik taşımaktadır; çünkü olayları maddi bağlamlarından, gerçekleştirdikleri dönemin sınıfsal ilişkilerinden ve emperyalist dünya sistemi içindeki güç mücadelelerinden bağımsız olarak değerlendirmektedir. Bu ise az önce söylediğimiz üzere gerçekliğin eğilip bükülmesinden ve çarpıtılmasından başka bir şey değildir.

Peki o halde 6-7 Eylül nedir, 6-7 Eylül’de ne olmuştur?

Öncelikle şunun bilinmesi gerekmektedir, Türk dış politikasının 1950’lere kadar “Kıbrıs sorunu” diye bir gündemi hiç olmamıştır, Kıbrıs diye bir başlık yoktur. Ancak ne zaman ki Ada’da İngiliz emperyalizminin egemenliğine karşı Rumların merkezinde durduğu ve Kıbrıslı solcuların, komünistlerin de desteklediği bir ulusal direniş filizlenmeye başlar, Türkiye yönetici sınıfı da emperyalizmle işbirliği içinde meseleye dâhil olur ve ortaya bir “milli dava” çıkar.

Kıbrıs’ın Türkler ve Rumlar arasında bölünmesi talebini dile getiren “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı bu dönemi sembolize etmesi bakımından önemlidir ve aslında doğrudan İngiltere’nin Ada’ya dair planlarını yansıtır. Çünkü Ada’da Türklerle Rumlar arasındaki ihtilaflar büyüdükçe İngiliz egemenliğinin devamı kolaylaşacak, Ada halkının “self-determinasyon” talebi Birleşmiş Milletler gündemine gelemeyecektir.

6-7 Eylül bu perspektifle hayata geçirilir, İngiliz ve Türk istihbaratının işbirliğiyle, Atatürk’ün Selanik’teki evine yönelik düzmece bir saldırı tertiplenir ve sonrasında yine bu işbirliğinin ürünü olan “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” (KTC) aracılığıyla İstanbul’da halk sokağa dökülerek Rumlara yönelik iki gün süren bir yağmaya girişilir. Geriye dönüp bakıldığında plan başarılı olmuştur denilebilir; çünkü o zamandan bu zamana Ada’daki iki halk arasındaki ihtilaf da, İngilizlerin imtiyazlı konumu da devam etmektedir.

Demek ki mesele basitçe “İttihatçı geleneğin azınlıklara düşmanlığı” ya da “Kemalistlerin homojen bir ulus yaratmak için Rumları Türkiye’den kovması” değildir. 6-7 Eylül, emperyalizmden, emperyalizmle ilişkilerden ve Soğuk Savaş’ın ruhundan, yani anti-komünizmden azade bir şekilde okunamaz, aksi bir okuma bize gerçeğin ancak küçük bir kısmını verir ve geri kalanını ise tahrif eder, çarpıtır.

6-7 Eylül’ün üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti (AS: 61. yıl!), 6-7 Eylül bu ülkenin azınlıklarına dair utanç tarihimizin bir parçası olmaya devam ediyor; benzer bir şekilde, bundan dokuz yıl önce gerçekleşen Hrant Dink cinayeti de alnımızdaki bir kara leke olarak yerini koruyor. Elimizdeki tek teselli ise 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ortalığa saçılan belgeler sayesinde cinayetin iç yüzünün ve arkasındaki güçlerin açığa çıkması.

Dink cinayetinin de tıpkı 6-7 Eylül gibi bir siyasal dizayn operasyonu olduğunu ve birden fazla failin işbirliğiyle gerçekleştiğini artık çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Dink cinayetini yeni rejim inşasından ve bu inşa için yürürlüğe konulan emperyalizm destekli tasfiye operasyonlarından, yani Ergenekon ve Balyoz’dan ayrı bir şekilde anlamak mümkün görünmüyor, Dink’in katledilmesini mutlaka ve mutlaka yeni rejim inşası bağlamına oturtmak gerekiyor.

Trajik olan ise tıpkı 6-7 Eylül gibi Dink cinayetinin de liberal çarpıtmadan nasibini almış olması. Cinayetteki emperyalizm destekli Cemaat parmağını ve cinayetin yeni rejimin toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olarak işlendiğini bilinçli bir şekilde gizleyen bu akıl, suçu “İttihatçı devlet geleneği”ne ya da “Kemalist vesayet rejimi”ne atmakta en ufak bir tereddüt göstermemiş, sonrasındaki süreci de “devlet bağırsaklarını temizliyor” diye desteklemişti, gelinen nokta ise burası oldu.

O halde yazıyı şöyle bitirelim: İlla ki 6-7 Eylül’den Dink cinayetine uzanan bir gelenekten söz edeceksek, asıl olarak emperyalizmle Türkiye yönetici sınıfı ve Türk sağı arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor. Bu gelenek halen sürüyor, memleketi de beladan belaya sürüklemeye devam ediyor.

======================================

Evet Dostlar,

BİRGÜN Gazetesi yazarlarından Sn. Fatih Yaşlı‘nın sosyalist bakış açısıyla 6-7 Eylül 1955 acıklı (trajik) olaylarını değerlendirmesini paylaştık. Mederes hükümetini ayrıca bir gündem oyununa da gereksinimi vardı. DP tabanını pekiştirme (konsolide etme) gereeği şiddetle algılanıyordu. Nitekim sonraki yıllarda bu yapay politik gerilim VATAN Cephesi biçiminde somutlanarak Ulus DP’den yana adı geçen bu Cephe’ye kaydolanlar ve “ötekiler” olmak üzere ikiye ayrıldı. Radyolardan günlerce anılan Cephe‘ye üye olan yandaşların adları okundu. DP ve Başbakan Menderes bu gerilimden yararlanarak iç ve dış politikadaki özellikle ekonomik sorunları, ödenemez duruma gelen dış borçları halk yığınlarından saklamaya çalıştı. Ancak Türkiye tarihinin en ağır ekonomik bunalımı yaşandı ve

  • Türkiye Temmuz 1958’de uluslararası moratoryum isteyerek borçlarını ödeyemeyeceğini (=iflasını!) ilan etmek zorunda kaldı.

IMF gönderildi ve 1 $ = 2,80 TL’den 9 TL’ye çıkarılarak (çoklu kur) %300’ü aşan devalüasyon yaptırılarak 359 milyon $ dış borç (IMF kredisi diyorlar..) verildi (ayrıca 256 milyon $ borç ertlendi) ve daha alınacak daha çooook süt var hesabıyla “inek” kesilmedi! (4 Ağustos 1958 Kararları)

Sayın yazar Fatih Yaşlı bu kritik boyutu gözden kaçırmış. Yaşama ve sorunlara bir ideolojik gözlükle bakılınca ciddi yanlışlara düşülebiliyor. Büyük ATATÜRK bu nedenlerle olsa gerek, yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim -ya da BİLİMSEL AKILCILIK– olduğunu ısrarla vurgulamıştı. Ayrıca Kıbrıs Türkleri “self determinasyon” haklarını kullanıp KKTC’yi kurdular.. 30 yılı geçti (15 Kasım 1983).. Kaç ülke tanıdı?

Ayrıca İngiltere’nin Agratur ve Dikelya’daki üsleri uluslararsı anlaşmalarla güvenceye alınmıştır. Bu üsleri oradan kaldırmanın hukuksal yolu yoktur. Askeri gücü ola varsa buyursun kaldırsın.. Adadadaki 2 halkın çatışmasının – çatıştırılmasının İngiliz üslerine etkisi yok..

Daha çok yazmayalım, Fatih beye ayıp olacak.. Ama gazetede köşe yazmak bize çok ciddi bir iş olarak görünüyor.. Her durumda yönetimlerin saydam ve hesap sorulabilir olması ve bu tür mide bulandırıcı dalaverelere giriş(e)memesi dileğimizdir.

Bu arada, Hrant Dink cinayeti dahil karanlıkta bırakılan tüm cinayetler elbette aydınlatılmalı ve hesabı sorulmalıdır ki caydırıcı olabilsin sonrası için.. Bu amaçla ilk olarak içerdeki gladyoyu – kontrgerillayı tasfiye etmek zorunlu. 4 Nsan 1952’de NATO‘ya girdiğimizden / sokulduğumuzdan bu yana hiçbir iktidar bu yakıcı ve süregelen sorunun üzerine gidemedi..

Sevgi ve saygı ile.
07 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İsrail-Rum Askeri Tatbikatının Düşündürdükleri


İsrail-Rum Askeri Tatbikatının Düşündürdükleri

Portresi_ATA_ile

 

Onur Öymen

 

 

İsrail ile Kıbrıs Rum Yönetiminin 13-14 Şubat (AS: 2014) tarihlerinde ortaklaşa bir
deniz-hava tatbikatı yapacağı açıklandı.

Bu tatbikata İsrail’in 40’tan çok uçakla katılacağı, Rumların da yeni uçaksavar sistemlerini deneyeceği bildiriliyor. Tatbikatın Rumların ekonomik bölge ilan ettikleri alanda “arama kurtarma” hazırlıklarıyla ilgili olduğu belirtiliyor.

Türkiye yurt içinde ciddi sorunlarla karşılaşırken ve yurt dışında da bütün dikkatini Suriye’deki gelişmelere vermişken Kıbrıs’lı Rumların bu ortamdan yararlanarak
İsrail’le askeri işbirliğini güçlendirme ve doğal gaz yataklarının güvenliğini sağlamaya çalıştıkları görülüyor.

Rumların bir süre önce, Türkiye’nin ilan ettiği ekonomik bölgenin de bir bölümünü kapsayacak biçimde kendi ekonomik bölgesini ilan etmesi ve doğal gaz araştırması ve üretimi için çalışmalara başlaması, Türk Hükümeti tarafından tepkiye karşılanmış,
buna engel olunacağı izlenimi yaratılmış ve Piri Reis araştırma gemisi Kıbrıs sularına gönderilmişti. Uzunca bir zamandan beri Türkiye bu işin peşini bırakmış gibi görünüyor. Oysa bölgedeki enerji kaynaklarına kimin sahip olacağı uzun erimde Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin enerji çıkarları açısından yaşamsal önemdedir.

Dünyada ve bölgede giderek yalnızlaşan Türkiye,
son yıllarda izlediği yanlış politikaların bedelini ödemektedir.

Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak yumuşak görünmeye özen gösteren, masadan kalkan taraf olmayacağız diyerek mücadeleci bir politika izlemeyeceğinin işaretlerini veren
Türk Hükümeti, bu gelişme karşısında ne yapacaktır?

Dış politikada ulusal çıkarlarımızın kararlılıkla korunması en öncelikli hedef durumuna getirilmediği sürece, bu gibi eylemli durumlarla baş etmek zordur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında izlenen teslimiyetçi politikaların ülkemize
neler yitirttiği unutulmamalıdır.

Meclis, kişisel polemiklerin yapılacağı değil, böyle önemli ulusal konuların görüşüleceği ve ülke çıkarlarını ilgilendiren kararların alınacağı bir yer olmalıdır.