KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düşündürdükleri

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düşündürdükleri

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2. tura kalan adaylardan Başbakan Ersin Tatar’ın zaferiyle sonuçlandı. Kendisini içtenlikle kutluyor, Türkiye ile dayanışma içinde Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve demokrasi içinde sağladıkları kazanımları güçlendirerek devam ettirme yolunda sarfedeceği çabalarda kendisine başarılar diliyorum.
Büyük devletlerin baskısı altında ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin beklentileri doğrultusunda Türkiye’nin antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük haklarının ortadan kaldırılması, Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin güvencesi olan Türk askerlerinin adadan çekilmesi için gibi hedeflerin Sayın Tatar’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde hayata geçirilmesine fırsat verilmeyeceğine inanıyorum.
Artık seçimler sırasında yapılan tartışmalar geride kalmıştır. Şimdi Türkiye’de de KKTC’de de iç politika tartışmaları bir yana bırakılmalı, Kıbrıs sorunu partiler üstü bir milli dava gibi görülmelidir. Türk basınına ve yayın organlarına da bu alanda büyük görev düşmektedir.
Seçimlerin ortaya çıkarttığı sonuçlara saygı duymak, yeni seçilen Cumhurbaşkanının başarısına yardımcı olmak için çalışmak, Türkiye ile KKTC arasındaki yakın bağları zedelemeyi ve Kıbrıslı Türkleri birbirine düşürmeyi amaçlayanların hedeflerine yardımcı olacak söylemlerden ve davranışlardan kaçınmak hepimizin ortak görevi olmalıdır.
Saygılar, sevgiler.

Dikkat, KKTC Batı Trakya’ya dönmesin…

Erol ManisalıErol MANİSALI
erolmanisa@yahoo.com  


Dikkat, KKTC Batı Trakya’ya dönmesin…

– Ankara’da, iç ve dış politikayı “iktidarda kalma önceliğine” göre dayatmaya uğraşan bir iktidar var:

– KKTC’de de aynen bizdeki gibi, “Batıcılar ve federasyoncular” söz konusu.

– Ve bu ortamı bir fırsat olarak değerlendirmek isteyen Yunanistan, ABD ve AB üyesi devletler, kendi Akdeniz çıkarlarına göre Türkiye ve KKTC aleyhine kullanıyorlar.

Daha önce bu köşede çok yazdım: Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’de hapsedilmemesi KKTC’de siyasi, iktisadi ve askeri varlığını sürdürmesine bağlıdır. Zaten 59 ve 60 Londra ve Zürih anlaşmaları ile Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs Adası’nın üç garantör ülkesinden biridir.

Bugün eğer KKTC’de kazananlar Kıbrıs Türklerini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “bir parçası” olarak AB’ye katarlarsa, “Kıbrıs Türkleri, Yunanistan’daki Batı Trakya Türklerinin durumuna düşeceklerdir”. Bu düşüncemi son başbakanlığı döneminde Ecevit’e aktardığım zaman, kesinlikle aynı görüşte olduğunu söylemişti.

Ankara’nın özellikle 2002’den sonra bölge ve Kıbrıs konusunda izlediği İhvancı politikalar, Türkiye’nin yalnız Doğu Akdeniz’deki değil, Kıbrıs’taki durumunu da zayıflattı. Özellikle de 2004’te Rumların AB’ye katılmalarına göz yumduktan sonra.

Hayatımın son 50 yılı Kıbrıs sorununun içinde geçti:

– Daha öğrencilik yıllarımda, asistanlık yıllarımda Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın (TMGT) dış ilişkiler komisyonu başkanı olarak Strasburg’da (Avrupa Konseyi’nde) Türkiye’yi temsil ederken, Makaryos yönetiminin anayasa gereği bir Türk bir Rum temsilci gönderme zorunluluğuna rağmen, sadece Rum temsilci göndermesine karşı çıkıyor, kavgasını yapıyordum, yıl 1965.

– İlk kurduğumuz 1990 yılından 2009’da Ergenekon’dan Silivri’de “zorunlu ikamete” (!) mecbur bırakılıncaya kadar, Kıbrıs Araştırmaları Vakfı başkanlığını, Prof. Mümtaz Soysal’la birlikte yürüttüm.

– 1984-1994 arasında, aralıksız 10 yıl, her mayısta, Uluslararası Girne Konferansları’nı düzenliyordum. Dünyanın her yerinden siyasileri, medyayı Denktaş’ın ayağına getiriyordum.

– Kıbrıs konusunda Avrupa ülkelerinde, Denktaş’ın da konuşmacı olarak katılımını sağlayarak uluslararası Kıbrıs sempozyumları düzenliyordum. (4 konferans)

– 1982-1992 yılları arasında aralıksız her ay yayıncılığını yaptığım Middle East Business and Banking dergisinde Kıbrıs ve KKTC’ye çok geniş yer veriyor, özel sayılar yapıyordum. Kendi verdiğim Kıbrıs konferanslarının sayısını hatırlamıyorum bile… Kıbrıs üzerine biri İngilizce 4 de kitabım var. Denktaş’la beraberliklerimizi içeren kitap bile yayımladım.

– Ve bütün bu yaşamım boyunca, Kıbrıs sorununun içinde oldum. Bizdeki “Batıcılar” gibi, Kıbrıs Türkleri içinde de güçlü “bir akım” vardır. Adanın Osmanlı tarafından İngiltere’ye verilmesinden sonra, doğal olarak bu akım da “İngiliz Milletler Topluluğu” içinde güçlenmiştir.

– Ancak nasıl Kıbrıs Adası (ve KKTC) Türkiye’nin Akdeniz’e, onun denizaltı ve denizüstü olanaklarına açılan bir kapısı ise ada (ve KKTC) için de Türkiye, Kıbrıs Türk halkının adada var olabilmesinin güvencesidir. Türkiye’siz kalırlarsa AB’ye girmiş olamazlar:

  • Yunanistan’ın Batı Trakyası’ndaki Türklerin durumuna sonunda kesinlikle düşmeye mahkûm olurlar.

– Onun için pazar günkü seçimlerde öne çıkanların, günlük iç KKTC çekişmelerinden sıyrılıp daha uzun vadeli ve stratejik düşünmeleri gerekir.

– Çünkü ileride, 1963’teki Kanlı Noel olaylarından da öte, vahim olaylarla yüz yüze kalmak söz konusudur.

(*)  Denktaş’ın Öbür Yüzü, Kırmızı Kedi, 2011

Kıbrıs’ta neler oluyor?

Kıbrıs’ta neler oluyor?

Barış Doster

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Suriye’deki gelişmeler ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin izniyle ABD’nin enerji şirketlerinden ExxonMobil ile ortağı Katar Petrol’ün ada açıklarında yıl sonuna doğru yapacaklarını açıkladıkları keşif sondajı, Akdeniz’in sularını daha da ısıtacak. Topraklarında iki İngiliz üssü varken (AS: Agratur ve Dikelya), İsrail ve Fransa ile üs antlaşması yapan Rumlar, üs konusunda ABD ile de görüştüler. Rusya’nın son yıllarda Akdeniz’de artan nüfuzu; bölgenin enerji kaynaklarıyla ilgilenen, tedarikçilerini çeşitlendirmeye çalışan Çin ve Almanya’nın Ortadoğu’ya, Akdeniz’e yönelik hamleleri, rekabeti keskinleştiriyor. 
Türkiye ise Kıbrıs’ta büyük hatalar yaptı. Kurumsallaşmış devlet politikasını terk etti. Annan Planı’nı destekledi. Avrupa Birliği’ne (AB) Kıbrıs konusunda ödün vereceğini kanıtladı.

Kıbrıs’ta kırmızı çizgilerimiz vardı:

1) Adada iki eşit, iki egemen, iki bağımsız devletin kabulü.
2) Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün devamı.

3) Adada Türk – Yunan dengesinin korunması.

Hükümet, kırmızı çizgileri kamuoyunda tartışmaya açtı. KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı devre dışı bıraktı. Dünyanın gözü önünde eleştirdi. “Kıbrıs konusunda herkesten bir adım önde olacağız”, “Denktaş gitsin kendi meclisinde konuşsun”, “Çözümü tıkamasın”, “Danışmanlarını gözden geçirsin” dedi. 

  • O yüzden Türkiye; mali, siyasi, diplomatik baskı altında daha büyük ödün vermeye zorlanıyor.

Kıbrıs açıklarına sondaj gemisi gönderse bile, Suriye meselesi ile Akdeniz’in enerji kaynakları arasındaki ilişkiyi görememenin faturasını ödüyor. Mısır ile Rum – Yunan tarafı, İsrail ile Rum – Yunan tarafı arasında enerji odaklı gelişen işbirliklerini engelleyemiyor. Siyasi ve iktisadi açıdan sıkıştığından, Akdeniz’de ulusal güvenlik sorunuyla karşılaşıyor

KKTC’de de işler iyi gitmiyor. Gerekli yatırım yapılmadığından, güneş ve rüzgâr enerjisinden yeterince yararlanılamıyor. Hayat pahalı, ekonomi kötü, işsizlik, yolsuzluk yaygın. Verimli arazilere karşın, tarımsal gelir düşük. Turizm ve üniversiteler dışında ciddi gelir kaynağı yok. Ayrıca, KKTC’nin dünyadan dışlanması, dünyayla ticaret yapamaması, Türkiye’nin KKTC’nin tanınması için çaba göstermemesi ve son yıllarda KKTC’ye atanan Türk büyükelçilerin bazı yanlış tutumları Kıbrıs Türklerinin umudunu kırıyor. Türkiye’deki numaracı cumhuriyetçilerin, “yetmez ama evet” takımının KKTC’deki uzantısı yes be annem” ekibi de fırsattan yararlanıyor. Türkiye karşıtlığı yapıyor. Türk askerini istemiyor. Daha da ileri gidip, Mehmetçiğe “işgalci” diyenler bile var.

Atatürk uyarmıştı 

Sorun şu: Rum – Yunan tarafı, Kıbrıs’ın tamamında, tek başlarına egemen olmak istiyorlar. Adadaki Türkleri azınlık cemaati olarak görüyorlar. Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve tüm adayı temsilen AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla hareket ediyorlar. Mevcut garantiler sistemini esnetmeye, mümkünse kaldırmaya çalışıyorlar. Denktaş çizgisinin zıddı olan mevcut KKTC yönetiminin ödün vermeye hazır olduğunu biliyorlar. Adada “sıfır garanti, sıfır asker” tezini savunuyorlar. ABD ve Avrupa da onları destekliyor. Federe devletleri, üniter devletleri parçalayan, bölmeye çalışan Batı emperyalizmi, Kıbrıs’ta iki farklı halkı, iki ayrı devleti birleştirmeye çabalıyor. 

Oysa adada müzakereler 1968’den beri sürüyor. Şimdiye dek, Türk tarafının önerdiği metni esas alan bir anlaşma metni olmadı. Ortaya konan tüm metinleri BM genel sekreterleri hazırladılar. Rum – Yunan tarafının çıkarlarını, önceliklerini gözettiler. Buna karşın metinleri hep Rumlar reddetti. Annan Planı bunun kanıtıydı. ABD, AB ve BM tarafından Rum kesimine sızdırılmıştı. Açıkça onları kolluyordu. Türk tarafı ise “Metindeki boşlukları Annan doldursun. Biz ona güveniyoruz” diyerek diplomasi tarihinde görülmemiş biçimde, iradesini baştan teslim etmişti. Buna karşın referandumda Rum Kesimi’nde %75 hayır, KKTC’de %65 evet çıktı. Rumlar, oylamadan hemen sonra AB üyesi olurken, ABD ve AB, Türklere verdikleri hiçbir sözü tutmadılar. 

Kıbrıs, Girit misali kaybedilmesin diye, Atatürk yıllar önce uyarmıştı:

  • Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir”.  

    Uyarı; tarihi, siyasi, askeri, iktisadi, jeopolitik ve stratejik boyuttaydı. Dikkate almamanın sonuçları görülüyor.

Kıssadan Hisse: Kıbrıs’ta verilecek en küçük tavizin devamı, sadece Akdeniz’de değil, Ege’den Karadeniz’e dek her yerde gelir.
===================================

Dostlar,

Teşekkürler sevgili Doç. Dr. Barış Doster kardeşimize..

Çok başarılı ve uyarıcı bir yazı..

Biz de sitemizin manşetinde epeydir soruyoruz : 

  • Dış borç toplam 467 milyar $! 1923’ten 2002’ye dek 80 yılda toplam dış borç 130 milyar dolardı. AKP 16 yılda 467 milyar dolara çıkardı. TL olarak reel sektör kredileri 970 milyar, hane halkı 575 milyar ve kamu 605 milyar TL borçlu; toplam 2 trilyon 140 milyar TL.
  • Son 1 yılda döviz kurları ve faizde yaşananların içyüzü nedir?
  • Alınan bu muazzam borç, 15 yılda 337; yılda ortalama 22,5 milyar $ ne için kullanıldı?
  • Betona gömüldü, dinci rantiyeye aktarıldı, seçmen tabanına politik rüşvet verildi,
  • üretken yatırıma yönlendirilmedi,
  • ülke özelleştirme vb. ile yağmalandı – talan edildi.. kaynaklar bitti.
  • AKP geldiğinde 15 olan Dolar milyarderi sayısı salt İstanbul’da 44’ü buldu (yalnız 2017’de 8 yeni yandaş Dolar milyarderi yaratıldı; ulusal servet el değiştirdi, İstanbul dünyada 12.!)
  • Şimdi ne olacak :
  • Düyun-u Umumiye mi,
  • Kapitülasyonlar mı,
  • Kıbrıs’ta garantörlükten çekilme mi,
  • apaçık – kopkoyu faşizm mi, 
  • yeni SEVR mi, hangisi, hangisi?!

AKP, kendi yarattığı haramzade dolar milyarderleri / milyonerlerine “zorunlu salma” salabilecek mi?

Kuruttukları tulumbaya su vermek için bu dinci rantiyeden SERVET VERGİSİ alabilecek mi?

10 Ağustos’tan bu yana geçen 2 ayda böylesi bir niyetin zerrece ipucunu göremedik..
Saçma sapan savrulmalarla ülkenin çok ağır – diz çöktüren bunalımını “idare etmeye” çalışıyorlar..

Papaz A. Brunson da bir biçimde, beklendiği üzere “salıverildi”! “Allahsız Dış güçler” bu papaz vb. nedenlerle Bayrak ve Ezanımıza saldırıyordu değil mi!?? Utanmadan çarpıtıldı, eğitimsiz halk sömürüldü! Haydi bakalım, saldırı durdu mu 12 Ekim 2018’den bu yana??

Halkı, daha doğrusu AKP tabanını acımadan istismar etmeyi sürdürmek zorunlu değil mi!
Herrrr bir şey mübah…  İftira atmak, yalan söylemek, çarpıtmak, fotoğraf hileleri…

Ulusal kahramanların (İNÖNÜ’nün!? aziz hatırlarına bile zerrece saygı duymamak dahil değil mi?!

İŞ Bankası‘na, ATATÜRK‘ün vasiyetine el atmak zerrece hukuk tanımadan!

Gündemi değiştirmek, tabanını pekiştirmek, AKP karşıtı kamuoyunun ve CHP’nin enerjisini yersiz tüketmeye çalışmak.. Yarattığınız, belimizi kıran çok yönlü bunalımın konuşulup – tartışılmasını sözde engellemek değil mi??

Ama on milyonlarca yoksul – az ve dar gelirli insan somut olarak yoksullaştırıldığını görüyor ve acı acı soluyarak yaşıyor.. Bu kış çooook zor geçecek çoook zor..

  • Açlıktan – soğuktan çok insanımız, bebelerimiz ölecek.. intiharlar göreceğiz korkarız..

Mart 2019 seçimlerine doğru herhalde, ne pahasına olursa olsun SEÇİM RÜŞVETİ + SEÇİM HİLELERİ… ile bir kez daha yerel seçimleri almak siyaseti güdülecek öyle mi??

Siz dünyaca ağır hatalar yapacaksınız, ülkenin bekasını tehlikeye sokacaksınız, milyonlarca insanı işsiz – aşsız – güvencesiz – yoksul… bırakacaksınız; “kandırıldığınızı” (!?) açık – seçik itiraf edeceksiniz ama bırakıp gitmeyecek, siyasal – adli hesap vermeyeceksiniz… Tüm bunlara karşın sizi eleştirenleri, yaşanan olağanüstü haksızlıklara insanca isyan edenleri, şiddet kullanmadan demokratik meşru savunma hakkı kullanmak isteyenleri.. görülmemiş biçimde “hakaret – hapis – tazminat” şeytan üçgeni ile kıstırmaya çalışacaksınız..

Yok beyim yok… bu harami düzenine hiçbir halk daha çok “eyvallah” etmez, edemez!

Efendiler, aklınızı başınıza alın; ülkenin yaşamsal ulusal çıkarlarını asla feda etmeyin..

SERVET VERGİSİ ile kaynak yaratmak dışında mali çözümünüz olmadığını gö-rü-nüz!

Sevgi ve saygı ile. 15 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

6-7 Eylül’den Dink Cinayeti’ne

Fatih YAŞLI
BİRGÜN Gazetesi, 07.09.16
http://www.birgun.net/haber-detay/6-7-eylul-den-dink-cinayeti-ne-127290.html 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Nasıl ki resmi tarih için “bütünüyle yalandan ibarettir” denemezse, gayri resmi tarih de her zaman gerçeğin tüm çıplaklığıyla yansıtıldığı bir ayna olarak görülemez; tıpkı resmi tarih gibi o da gerçekliği eğer, büker, çarpıtır, kendi “dünya görüşü”ne uygun bir hale getirir ve öyle sunar.

Resmi tarih, 6-7 Eylül olaylarını “Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı düzenlenmesine milletin verdiği doğal refleks” olarak anlatır ve bu gerçeğin bütünüyle çarpıtılması demektir. Ancak liberal ya da muhafazakâr tarih yazımı da başka bir çarpıtmaya başvurarak şöyle der: “6-7 Eylül, İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan devlet geleneğinin ve vesayet rejiminin bir yansımasıdır.” (AS: Yıl 1955, Demokrat Parti tek başına iktidarda, Adnan Menderes Başbakan..)

Oysa olan biteni “bir siyasi geleneğin tezahürü” ya da aynı anlama gelmek üzere “devletin değişmez özü” üzerinden açıklayan bu yaklaşım açıkça “metafizik” bir nitelik taşımaktadır; çünkü olayları maddi bağlamlarından, gerçekleştirdikleri dönemin sınıfsal ilişkilerinden ve emperyalist dünya sistemi içindeki güç mücadelelerinden bağımsız olarak değerlendirmektedir. Bu ise az önce söylediğimiz üzere gerçekliğin eğilip bükülmesinden ve çarpıtılmasından başka bir şey değildir.

Peki o halde 6-7 Eylül nedir, 6-7 Eylül’de ne olmuştur?

Öncelikle şunun bilinmesi gerekmektedir, Türk dış politikasının 1950’lere kadar “Kıbrıs sorunu” diye bir gündemi hiç olmamıştır, Kıbrıs diye bir başlık yoktur. Ancak ne zaman ki Ada’da İngiliz emperyalizminin egemenliğine karşı Rumların merkezinde durduğu ve Kıbrıslı solcuların, komünistlerin de desteklediği bir ulusal direniş filizlenmeye başlar, Türkiye yönetici sınıfı da emperyalizmle işbirliği içinde meseleye dâhil olur ve ortaya bir “milli dava” çıkar.

Kıbrıs’ın Türkler ve Rumlar arasında bölünmesi talebini dile getiren “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı bu dönemi sembolize etmesi bakımından önemlidir ve aslında doğrudan İngiltere’nin Ada’ya dair planlarını yansıtır. Çünkü Ada’da Türklerle Rumlar arasındaki ihtilaflar büyüdükçe İngiliz egemenliğinin devamı kolaylaşacak, Ada halkının “self-determinasyon” talebi Birleşmiş Milletler gündemine gelemeyecektir.

6-7 Eylül bu perspektifle hayata geçirilir, İngiliz ve Türk istihbaratının işbirliğiyle, Atatürk’ün Selanik’teki evine yönelik düzmece bir saldırı tertiplenir ve sonrasında yine bu işbirliğinin ürünü olan “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” (KTC) aracılığıyla İstanbul’da halk sokağa dökülerek Rumlara yönelik iki gün süren bir yağmaya girişilir. Geriye dönüp bakıldığında plan başarılı olmuştur denilebilir; çünkü o zamandan bu zamana Ada’daki iki halk arasındaki ihtilaf da, İngilizlerin imtiyazlı konumu da devam etmektedir.

Demek ki mesele basitçe “İttihatçı geleneğin azınlıklara düşmanlığı” ya da “Kemalistlerin homojen bir ulus yaratmak için Rumları Türkiye’den kovması” değildir. 6-7 Eylül, emperyalizmden, emperyalizmle ilişkilerden ve Soğuk Savaş’ın ruhundan, yani anti-komünizmden azade bir şekilde okunamaz, aksi bir okuma bize gerçeğin ancak küçük bir kısmını verir ve geri kalanını ise tahrif eder, çarpıtır.

6-7 Eylül’ün üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti (AS: 61. yıl!), 6-7 Eylül bu ülkenin azınlıklarına dair utanç tarihimizin bir parçası olmaya devam ediyor; benzer bir şekilde, bundan dokuz yıl önce gerçekleşen Hrant Dink cinayeti de alnımızdaki bir kara leke olarak yerini koruyor. Elimizdeki tek teselli ise 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ortalığa saçılan belgeler sayesinde cinayetin iç yüzünün ve arkasındaki güçlerin açığa çıkması.

Dink cinayetinin de tıpkı 6-7 Eylül gibi bir siyasal dizayn operasyonu olduğunu ve birden fazla failin işbirliğiyle gerçekleştiğini artık çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Dink cinayetini yeni rejim inşasından ve bu inşa için yürürlüğe konulan emperyalizm destekli tasfiye operasyonlarından, yani Ergenekon ve Balyoz’dan ayrı bir şekilde anlamak mümkün görünmüyor, Dink’in katledilmesini mutlaka ve mutlaka yeni rejim inşası bağlamına oturtmak gerekiyor.

Trajik olan ise tıpkı 6-7 Eylül gibi Dink cinayetinin de liberal çarpıtmadan nasibini almış olması. Cinayetteki emperyalizm destekli Cemaat parmağını ve cinayetin yeni rejimin toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olarak işlendiğini bilinçli bir şekilde gizleyen bu akıl, suçu “İttihatçı devlet geleneği”ne ya da “Kemalist vesayet rejimi”ne atmakta en ufak bir tereddüt göstermemiş, sonrasındaki süreci de “devlet bağırsaklarını temizliyor” diye desteklemişti, gelinen nokta ise burası oldu.

O halde yazıyı şöyle bitirelim: İlla ki 6-7 Eylül’den Dink cinayetine uzanan bir gelenekten söz edeceksek, asıl olarak emperyalizmle Türkiye yönetici sınıfı ve Türk sağı arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor. Bu gelenek halen sürüyor, memleketi de beladan belaya sürüklemeye devam ediyor.

======================================

Evet Dostlar,

BİRGÜN Gazetesi yazarlarından Sn. Fatih Yaşlı‘nın sosyalist bakış açısıyla 6-7 Eylül 1955 acıklı (trajik) olaylarını değerlendirmesini paylaştık. Mederes hükümetini ayrıca bir gündem oyununa da gereksinimi vardı. DP tabanını pekiştirme (konsolide etme) gereeği şiddetle algılanıyordu. Nitekim sonraki yıllarda bu yapay politik gerilim VATAN Cephesi biçiminde somutlanarak Ulus DP’den yana adı geçen bu Cephe’ye kaydolanlar ve “ötekiler” olmak üzere ikiye ayrıldı. Radyolardan günlerce anılan Cephe‘ye üye olan yandaşların adları okundu. DP ve Başbakan Menderes bu gerilimden yararlanarak iç ve dış politikadaki özellikle ekonomik sorunları, ödenemez duruma gelen dış borçları halk yığınlarından saklamaya çalıştı. Ancak Türkiye tarihinin en ağır ekonomik bunalımı yaşandı ve

  • Türkiye Temmuz 1958’de uluslararası moratoryum isteyerek borçlarını ödeyemeyeceğini (=iflasını!) ilan etmek zorunda kaldı.

IMF gönderildi ve 1 $ = 2,80 TL’den 9 TL’ye çıkarılarak (çoklu kur) %300’ü aşan devalüasyon yaptırılarak 359 milyon $ dış borç (IMF kredisi diyorlar..) verildi (ayrıca 256 milyon $ borç ertlendi) ve daha alınacak daha çooook süt var hesabıyla “inek” kesilmedi! (4 Ağustos 1958 Kararları)

Sayın yazar Fatih Yaşlı bu kritik boyutu gözden kaçırmış. Yaşama ve sorunlara bir ideolojik gözlükle bakılınca ciddi yanlışlara düşülebiliyor. Büyük ATATÜRK bu nedenlerle olsa gerek, yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim -ya da BİLİMSEL AKILCILIK– olduğunu ısrarla vurgulamıştı. Ayrıca Kıbrıs Türkleri “self determinasyon” haklarını kullanıp KKTC’yi kurdular.. 30 yılı geçti (15 Kasım 1983).. Kaç ülke tanıdı?

Ayrıca İngiltere’nin Agratur ve Dikelya’daki üsleri uluslararsı anlaşmalarla güvenceye alınmıştır. Bu üsleri oradan kaldırmanın hukuksal yolu yoktur. Askeri gücü ola varsa buyursun kaldırsın.. Adadadaki 2 halkın çatışmasının – çatıştırılmasının İngiliz üslerine etkisi yok..

Daha çok yazmayalım, Fatih beye ayıp olacak.. Ama gazetede köşe yazmak bize çok ciddi bir iş olarak görünüyor.. Her durumda yönetimlerin saydam ve hesap sorulabilir olması ve bu tür mide bulandırıcı dalaverelere giriş(e)memesi dileğimizdir.

Bu arada, Hrant Dink cinayeti dahil karanlıkta bırakılan tüm cinayetler elbette aydınlatılmalı ve hesabı sorulmalıdır ki caydırıcı olabilsin sonrası için.. Bu amaçla ilk olarak içerdeki gladyoyu – kontrgerillayı tasfiye etmek zorunlu. 4 Nsan 1952’de NATO‘ya girdiğimizden / sokulduğumuzdan bu yana hiçbir iktidar bu yakıcı ve süregelen sorunun üzerine gidemedi..

Sevgi ve saygı ile.
07 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TBB Paneli : KIBRIS’ta SON SÖZ SÖYLENMEDİ.. ve Çağrışımlarımız


KIBRIS’ta SON SÖZ SÖYLENMEDİ..
Ve Bizim çağrışımlarımız..

Türkiye Barolar Birliği’nden açıkoturum..
20 Şubat 2016, Cumartesi, saat : 10:00
Yer bilgisi : Posterin altında kayıtlı…

Dostlar,

Bu sitede Kıbrıs için çok yazdık…
Örneğin : KKTC Karambole Kurban Edilmesin..
(http://ahmetsaltik.net/2014/12/29/kktc-karambole-kurban-edilmesin/)

2004’te, ADD Genel Başkan Vekili sıfatıyla, Annan Planı halkoylaması öncesi KKTC’de
çok sayıda konferans verdik – düzenledik, radyo – TV konuşması yaptık ve gazete söyleşileri, makaleleri yazdık..

KIBRIS_konusmalarimiz

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne yazık ki KKTC halkı bu lanetli Plana % 65 “evet” dedi.. Bıktırılmış ve adeta “öğrenilmiş çaresizlik sendromu” na sokularak özgür istenci (iradesi) teslim alınmıştı.
Tarihin cilvesine bakınız ki, daha çoğunu elde edebileceğinden emin olan (!?) Batı’nın şımarık çocuğu Ada Rumları Annan Planı’na “hayır” dediler de KKTC yaşamaya devam etti!..
Yoksa şimdi tek bir Kıbrıs Cumhuriyeti vardı ve 1974 katliamları öncesine dönülmüş idi..

Kibris'ta_kanli_Noel_ve_Makarios'un_katliam_buyrugu

Ne yazık ki, ikiyüzlü AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tek parça devleti olmasına karşın,
kendi hukukunu çiğneyerek tüm Kıbrıs’ı temsilen (!) AB’ye kabul etti (2004)..

1983’ten bu yana koca kahbe dünya, Kıbrıs Türklerinin uluslararası hukuka tümüyle uygun kendi yazgısını belirleme (self determinasyon) hakkını görmezden gelerek Ada Türklerine
adeta politik – ekonomik soykırım uygulamakta.. Oysa Ada Türkleri bir “nation community” olarak Self determinasyon eyleminin hukuksal öznesi (süjesi) olmaya ehil (yetkili).
Bu yalın olguyu görmezden gelen kokuşmuş BM sistemi ve Batı emperyalizminin şürekası ise Türkiye’de uluslararası hukuka tümüyle aykırı olarak Kürt kardeşlerimizi kışkırtarak
self determinasyon hakkına gönderme yapmaktadırlar.. Oysa Lozan Antlaşmasına göre Türkiye’de “azınlık” statüsünde olanlar yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudilerdir..

Kibris'ta_Turk_varligi_MO_6._bine_uzaniyor

AKP – RTE iktidarı ise kadim kahraman Denktaş‘ı harcamak ve Annan Planı’nı onaylatmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bay RTE, diplomasi literatüründe yeri olmayan saçma bir kavram ve davranış biçimiyle “herkesten 1 adım önde olmak” gibi -çoooook derin uluslarararası siyaset ve hukıuk bilgisinin ürünü olsa gerek (!)- tuhaf bir politika izledi, izliyor..

KKTC’nin uluslararası düzlemde tanınması için hiçbir somut – içtenlikli çabasını görmedik AKP’nin.. Şimdilerde ise, AKP – RTE iç ve dış politikada, ekonomide, iç terörde ve Suriye – Irak’ta olağanüstü zorda..

BOP = Türkiye’yi parçalama planı Eşbaşkanı RTE, kıskıvrak kuşatılmış durumda uydu ve serüvenci – sığ politikalarının ürünü olarak.. Dolayısıyla hemen her türlü ödünü verebilirler.. İktidarda kalmak üzere ver(e)meyecekleri ödün olmadığı ne yazık ki yaygın kanı..
O bakımdan, KKTC özel bir özen ve sahiplenme istiyor..

TBB (Türkiye Barolar Birliği) bir yurtseverlik ve KKTC halkı Türk soydaşlarımızın haklarını – hukukunu koruma adına böylesi bir açıkoturum düzenliyor..

KKTC, Türkiye güvenliği ve Ada Türklerinin can güvenliği açısından ülkemizin
en temel sorunlarından biridir..

  • Kırmızının da kırmızısı çizgimiz;
    2 kesimli – 2 bölgeli – egemen eşit 2 devletli bir yapının mutlaka korunmasıdır.

KIBRIS_Girit_Olmasin

Son çözümlemede GKRY, Yunanistan ile onyılların özlemi ve politikası yönünde ENOSİS özlemleri uğruna birleşirse, Ada Türkleri KKTC yurttaşları da kendi yazgılarını belirleme hakkını kullanarak Türkiye’ye katılabilirler..

Başkaca ödüncü çözümler, Ada’da 1571’de fetihten bu yana dökülen kanların, binlerce şehitlerin ve gazilerin.. aziz ruhlarına ihanet olacaktır.. Türkiye’nin güvenliğini de tehlikeye atmak ve
Ada Türklerinin assimilasyonuna (katliamına değilse bile!) razı olmak demektir.
Türkiye buna asşa izin veremez, tarih de kesinlikle bağışlamaz..

 

AKP – RTE’yi bir kez daha kaygı ile uyarmak isteriz..
Yapamayacaksanız, bırakıp gitmek diye namuslu – onurlu bir davranış vardır..
Halka gerçekleri anlatır ve yapabileceklere yerinizi bırakırsınız..

Aman ha, sakın ha… KKTC’yi kurtlar sofrasında diplomasi oyunlarına kurban vermeyelim..

TBB’nin bu açıkoturumuna katılalım, sahiplenelim…

Sevgi ve saygı ile.
18 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Yazımızın pdf biçimi; KIBRIS’TA_SON_TANGO’ya_DOGRU