Kıbrıs Mutlu Barış Harekatı’nın 39. Yılı..


Dostlar
,

Bu gün, 20 Temmuz 2013, 20 Temmuz 1974’te başlatılan Kıbrıs Mutlu Barış Harekatı‘nın 39. yılı.. Rahmetli Başbakan Ecevit’i bu yiğit kararından dolayı ne denli kutlasak ve şükranla ansak azdır. Bu sınırlı askeri harekat, Kıbrıs’ta Başpiskopos Makarios buyruğuyla başlatılan Türk soykırımını durdurmuştur. İkiyüzlü Batı
tüm bunları görmezden gelmekte, Ada’da daha sonra (1984) ilan edilen KKTC adlı
Türk devletini tanımamakta, kendi kanlı ellerini – tarihini gözden saklayarak örneğin Türkiye’den olmadık bir Ermeni soykırımının hesabını sormaya kalkışmaktadır! (Bkz. http://ahmetsaltik.net/ermeni-soykirimi-emperyalist-iftira/, 21.5.13) Bu sorun hazin ve uzun bir öyküdür, duygusallıkla değil, bilgi birikimi ve ustalıklı bir yurtsever diplomasi ile çözülebilir.

Aşağıda, Kıbrıs konularında uzman, değerli dostumuz, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Başkanı Sayın Ahmet Göksan’ın yazısını paylaşmak istiyoruz. Bu başarı da çoook  emeği olan Kıbrıslı mücahit kardeşlerimizi, TMT’nı, Başbakan Ecevit ve Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, TSK ve şehit – gazilerimizi ödenmez bir borç ile saygı ile selamlıyoruz. Kıbrıslı soydaşlarımızın yaşam hakkı ve bağımsız devlet olma hakları sonuna dek korunmalı ve uygar (!?) dünyaca da artık tanınmalıdır. Bu konuda geçtiğimiz yıl sitemizde yayımlanan makalemize bakılmasını öneririz :

  • 20 TEMMUZ 1974 – 20 TEMMUZ 2012.. 38 YIL SONRA KIBRIS MUTLU BARIŞ HAREKATI..

(http://ahmetsaltik.net/20-temmuz-1974-20-temmuz-2012-38-yil-sonra-kibris-mutlu-baris-harekati/) Sevgi ve saygı ile. 20.7.2013, Ankara Dr. Ahmet Saltık www.ahmetsaltik.net =============================

Gerçeğin Bazıları

ahmet_goksan_portresi
Ahmet GÖKSAN Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı
  • “İnsanlık tarihine yüz karası olarak geçen ve ebediyen o sayfaları kirletecek olan Yunanlıların hareketine karşılık Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı, bir insanlık ödevidir de. Demokrasiyi prensip edinen ülkelerde esaretin yok edilmesini savunan ülkelerin, Türkiye’nin bu tutumunu desteklemesi, Kıbrıs konusunda haklı ve haksız tarafı meydana çıkarmıştır”. (1974) Dr. Fazıl Küçük

Dr. Fazıl Küçük   { Meslektaşımız, borcu ödenmez Kıbrıs davası kahramanı Dr. Fazıl Küçük‘ün fotoğrafı tarafımızdan eklenmiştir (Dr. A. Saltık) }   Kıbrıs Barış Harekâtı’nın üzerinden 39 yıl geçti. Aradan geçen bu süreçte köprülerin altından akan suların kuruma noktasına geldiğini kaydetmek istiyoruz. Adadaki uyuşmazlığın temel nedenlerini görmezden gelenler yaşananları sorun olarak dünya kamuoyuna sunuyorlar. Dünya haritası üzerinde Kıbrıs adasının yerini bile gösteremeyenler de kelimenin tam karşılığı olarak bodoslama dalarak Rumların haklı olduğunu söylüyorlar. Rumlar, Kıbrıs’ta yaşanan uyuşmazlığı 20 Temmuz 1974 gününden itibaren başlatıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin adayı istila etmesi olarak sunmayı da ne yazık ki başardılar.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştiren Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkı olduğu biliniyor. Konuya ilişkin olarak 1974 Ekim ve Kasım aylarında Avrupa Konseyi ve NATO Konseyi’nin ayrı ayrı aldıkları kararların aynı doğrultuda olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu gerçek kısa sürede unutulmuş veya unutturulmuştur. Elde edilen başarılar sonrasında Türkiye’nin iç siyasetini o günlerde yönlendiren siyasetçiler iç politik hesaplaşmaya girerek karşı tarafa haklılık kazandırmışlardır. Tarihe 1. Barış Harekâtı olarak geçen müdahale sonrasında Cenevre’de başlatılan görüşmelerde olumlu bir sonuca ulaşılamadı. Rumlarla Yunanlar harekât sonrasında oluşan sorunu çözmek bir yana oyalama taktiklerini ortalık yerlere bırakıyorlardı. Sürdürülen 2. Cenevre görüşmelerinde “iki bölgeli sınırları güvence altına alınmış” otonom iki yapının oluşturulması kabul ediliyordu. Alınan bu ilke kararına yukarıda adı geçen unsurlar karşı çıktılar. Sonrasında tarihe not olarak düşülen “Ayşe’de tatile çıkıyordu”.Bu noktada doğru oturup doğruları konuşmak durumundayız. 20 Temmuz 1974 gününde adaya çıkmayı başaran Türk Silahlı Kuvvetleri dar bir bölgede sıkışıp kalmıştı. Her an bir hava saldırısına uğrayıp ağır kayıplar verebilirlerdi. Bu durum olayın bir yanı idi. Öbür yanda ise kuşatma altına alınan Atlılar ve Muratağa köyleri ile şu anda adanın güneyinde bulunan Taşkent köylerinde etnik temizlik yapılmış olması idi. Herkes tarafından bilinen bu gerçekler karşısında 14 Ağustos 1974 gününde 2. Barış Harekâtı gerçekleştirildi. Yapılan bu harekât’ın da uluslararası hukuk kurallarına uygun olduğunu yineleyerek kaydetmek istiyoruz. Rumlarla Yunanlıların “istila” harekâtı diye dünyaya sundukları olayın özü budur. Çünkü adada Türklerin egemen olacağı bir bölgenin kurulmasını istemiyorlar. Bu tezlerini gizleyerek uyguladıkları politikalarla da dünya kamuoyunu etkiliyorlar.Bunlara karşın uluslararası toplum aldığı kararlarla iki bölgeli yapının sınırlarını ve oluşturulan ara bölgeyi güvence altına alıyordu. Uluslararası toplum gelinen bu aşamadan sonra kuzeyde kalan Rumlarla güneyde kalan Türklerin kendilerine ait olan güvenli bölgelere taşınması görüşmelerini Viyana’da başlattı. Yapılan çetin görüşmelerden sonra 1975 Ağustos ayından başlayarak Türkler kuzeye, Rumlar da güneye gönderildiler. Bu uygulama, sonrasında uluslararası toplumun da kabul ettiği iki bölgeli yapının oluşturulmasını sağlamıştır. İki bölgeli yapılar “Kuzey’de Otonom Türk Yönetimi ve güneyde ise Otonom Rum Yönetimi” olarak tanımlanıyordu. Nüfus değişimi öncesinde yapılan görüşmelerle oluşturulan yönetimlerin federal bir yapıya dönüştürülmesi de ilke olarak kabul ediliyordu. Rumların uzlaşmazlıklarının süreklilik kazanmaya başladığı noktada ise Kıbrıs Türkleri yine uzlaşma kapılarını açık bırakarak Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni 13 Şubat 1975 gününde kurdular. İki bölgeli sınırları güvence altına alınması ilkesine uygun olan bir yapının oluşturulması için uzun süre beklendi. Beklentinin boşa çıkması üzerine de 15 Kasım 1983 gününde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Federal yapının oluşması ve kalıcı olmasının sağlanması için 1977 yılında Denktaş-Makarios, Makarios’un ölmesi üzerine 1979 yılında da Denktaş-Kipriyanu görüşmeleri yapıldı. Görüşmelerde iki bölgeli yapının kalıcılığının korunması kararları bir kez daha kayıt altına alınmıştır. Yapılan doruk görüşmeleri ve Makarios’un ölümü üzerine Rumlar kısa süreli boşluk yaşadılar. Kısa sürede bir araya gelen Rum yöneticiler uyuşmazlığın devam etmesi için her türlü yöntemi uygulama kararı aldılar. Rumlar Uluslararası hukuk kuralları ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmalarını paspas gibi çiğneyerek 1994 yılında AB’ne üyelik başvurusunu yaptılar. Garantör ülke olan Türkiye’nin bu başvuru karşısında yeterli direnci gösteremediğinin bilinmesini istiyoruz. Başvuru gerekçelerini ise Yunanistan’ın AB ile ilişkilerden Sorunlu Bakanı Yannos Kranidiotis ile mendil büyüklüğündeki ülkenin o dönemdeki önde gideni olan Glafkos Klerides; “Kıbrıs’ın tam üyeliğini, sorunun çözümü için altın bir fırsat” olarak nitelendiriyorlardı. Konuya ilişkin olarak yaptıkları açıklamalarında “Türkler şimdiye kadar görmedikleri oranda zenginleşecekler. Zira hem AB yardımları hem de bizim zenginliğimiz Türk bölgesine akacak. Ambargo kalkacak” savını öne sürüyorlardı. Uluslararası hiçbir kuruluşun onayı olmadan uyguladıkları ambargoları bir anda kaldırabileceklerini söylüyor olmalarının da inandırıcılıktan uzak olduğunu yaşayıp görüyoruz. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı kararları ile uyguladıkları yasadışı ambargolara yasal bir kılıf uydurma çabaları da beklenen yasallığı sağlayamamıştır. Uluslararası hukukçu olan (İngiliz), aynı zamanda Londra Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Maurice H. Mendelson, Rumların AB’ne yaptıkları başvurunun geçersiz olduğunu hazırladığı raporunda belirtiyordu. Rapor Türkiye’nin isteği üzerine 25 Temmuz 1997 gününde A/51/951- 5/1997/585 simgeli BM belgesi olarak dağıtılmıştır. Raporda yapılan başvurunun 1960 Garanti Anlaşması ve yazım sürecini 1960 Kıbrıs Anayasası ve 1960 Kuruluş Anlaşması ile birlikte değerlendiriliyor. Özellikle Garanti Anlaşmasının I ve II. maddelerine dikkat çekiyor. I. maddede özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti, “herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik işbirliğine giremeyeceğini taahhüt eder. Doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeyi teşvik etmesi muhtemel her türlü faaliyeti yasaklar.” hükmünü öngörmektedir. Aradan geçen 39 yıllık süreçte yaşananlar yalnızca bunlarla sınırlı değildir. BM genel yazmanı Butros Gali tarafından hazırlanan ve kendi ismi ile anılan “Gali Fikirler Dizisi” de çözüme yönelik önerileri içeriyordu. 1991 yılında yapılan uzun görüşmeler sonrasında 100 maddelik öneriler dizisi Rum liderliği tarafından kabul edilmemiştir. Liderliğin halkın oyuna başvurmadan önerilerini reddetmesi sonrasında yapılan çalışmalarla Annan’ın Planı ortalık yerlere çıkarıldı. Kıbrıs Türklerinin kısa sürede adadan ayrılmalarına neden olacak maddeler içermesine karşın adı geçen plana Kıbrıs Türkleri evet demiştir. Rumların ise hayır dediklerinin bilindiğini yinelemek istiyoruz. AB’ne tam üyeliklerinin gerçekleşmesi sonrasında Rumlar, bütün uzlaşma yollarına mayınlar döşeyerek çözümden yana olmadıklarını ısrarla sürdürüyorlar. Adanın çevresinde uluslararası alanda ilan ettikleri Münhasır Ekonomik Bölgelerle egemenliklerini bir anlamda pekiştirmeye çalışıyorlar. İsrail’le bu konuda imzaladıkları anlaşma ile de yeni bir anlaşmazlığın kapısını araladılar. İsrail’in kendine yakın bölgede bulduğu doğalgazla adı geçen bölgede bulunan doğalgazı da gerekçe göstererek kendi egemenliğini bütün bölgeye yayabileceğinin de bilinmesini istiyoruz. Mendil büyüklüğündeki ülkeyi yönetenler sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan ayrılmasını istediklerini yineliyorlar. Oğlunu 15 Temmuz 1974 tarihindeki Yunan Askeri Darbesi sırasında yitiren Yunan baba, başlattığı hukuk mücadelesini 21 Mart 1979 günü kazanmıştır. Yunanistan Yüksek Mahkemesi 2659/79 sayılı anılan günlü kararında; “ Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya yaptığı müdahalesinin doğru ve yerinde bularak uluslararası hukuk kurallarına ve anlaşmalara uygun olduğunu, suçlu olanın da Yunan Cuntası olduğu” kararını onaylıyordu. Böylece alınan karar kesinlik kazanıyordu. Ne yazık ki bizlerin bu kararı uluslararası alanda yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemiyoruz. Benzer doğrultuda olabilecek başka karar 02 Nisan 2013 gününde alındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin kararında güneydeki Rum yönetiminin verdiği bütün tapuların geçersiz olduğuna hükmediyordu. Yaşamsal önemde gördüğümüz bu kararı doğru okuyup doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Alınan bu karardan sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 1983 yılında aldığı 541 ve 550 sayılı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmamasına ilişkin kararlarının kaldırılmasının veya yumuşatılmasının yolunu açacağını, bunun ötesinde haksız yere uygulanan ambargoların da sonlandırılmasının zeminini de oluşturabileceğini ummak istiyoruz. Bu konularda elbirliği ile ortak çalışmaları yapmamız gerekiyor..

BÜYÜK KÜRDİSTAN


BÜYÜK KÜRDİSTAN

portresi

 


Rifat SERDAROĞLU

 

 

Bu yazımızda, Başbakan Erdoğan’ın “Kütük” gibi sert ve kırıcı üslubu yerine
Kavl-i Leyyin’i” öne çıkarmayı, yani muhatabı rencide etmeden tatlı bir dil ile
maksadını anlatma yöntemini kullanmaya gayret edeceğiz.

Önümde iki rapor var:

1) Can Paker’in Başkanlığındaki Akil İnsanlar Heyeti Doğu Anadolu Grubu‘nun,
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı aracılığıyla Başbakan’a sunduğu rapor.

2) Kuzey Kürdistan (Ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesi)
Birlik ve Çözüm Konferansı sonuç raporu.

Bu iki raporu isteyen herkes bulabilir. İki raporun temel noktaları tümüyle aynıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden ve Türk Milletinden istenenler madde-madde yazılmış, sanki aynı elden çıkmış gibi.

Soru şu               ;

Türkiye’deki Kürtçü Hareketin önderi kim? Abdullah Öcalan değil mi? Evet.

BDPKK’lılar onun her dediğini “Allah Emri” kabul etmiyorlar mı? Evet. 

Geçen hafta Öcalan’ın, Barzani’ye yazdığı ve MİT (Türkiye Cumhuriyeti
Milli İstihbarat Teşkilatı) tarafından yerine ulaştırılan mektupta ne diyordu;

“Sayın Barzani, sizi sadece Güney Kürdistan’ın değil, (Kuzey Irak) bugün
4 parça olan Büyük Kürdistan’ın (Türkiye’nin Güneyi-Kuzey Irak-Suriye’nin Kuzeyi – İran’ın Güney Batısı) tek önderi olarak kabul ediyoruz.”

Demek ki, kurulması için çalışılan Büyük Kürdistan’ın lideri Barzani olacak.

ABD ve İsrail’in, “Büyük Kürdistan’ı” kurma kararı verdikleri ve
Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP kısaltmasıyla) Eşbaşkan olarak görevlendirdikleri, dünyada bu işleri bilenler tarafından artık itiraz edilmeyen
bir gerçektir.

ABD-İsrail-Eşbaşkan Erdoğan-Öcalan-Barzani istediklerine göre,
(Eğer Türk Milletini aşıp, başarabilirlerse) Barzani’nin Başkanlığında
Büyük Kürdistan adım-adım kurulacak demektir!

Bir an için bu hayalin gerçek olduğunu düşünelim. Yukarıdaki iki raporu hazırlayan PKK’nın kalemşorlarının T.C. Devletinden istediklerini,
gelecekteki önderleri Barzani’den de istediklerini varsayalım;
Öyle değil mi? En temel demokratik haklarını Barzani’den istemeyip de,
benden mi isteyecekler?

*Tam Demokrasi ve Anayasada yazılacak tam eşitlik istiyoruz.
Barzani yönetiminde demokrasi var mı? Kendisi daimi ve değişmez Başkandır.
Her şey, devlet kurumları dahil O’nun ve aşiretinindir. Bakanların tamamı
ya akrabası ya da kendi aşiretindendir. Etnik köken ayrımı yapılmadığı söylenir, fakat özellikle Iraklı Türkmenler için sürekli “ETNİK TEMİZLİK” yapılır.
Daha geçen hafta Tuzhurmatu ilçesinde 13 Türkmen öldürüldü, 71 Türkmen yaralandı. Öldürülenlerden biri, Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı
yiğit insan Ali Haşim Muhtaroğlu idi. Hepsinin mekânı cennet olsun.

*Ana dilde eğitim hakkımızdır, tartışılmaz. Kürtçe eğitim ve öğretim istiyoruz.
Barzani, dil birliğini sağlamak amacıyla Kuzey Irak’ta Resmi Dil ve Eğitm-Öğretim dili olarak sadece Kürtçenin “Soranice” lehçesini kabul etti. Kürtçe’nin Kırmançi ve Zaza lehçelerinin kullanımını tamamen yasakladı.
Kürtçe’nin eğitim ve öğretim dilinde modern dünya ile yarışmasının
mümkün olmadığını anlayan Barzani, Kuzey Irak’ta Cemaatin kurduğu üniversitede olsun, diğerlerinde olsun, eğitim dilini “İngilizce” olarak kabul etti.

İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak isimleri kaldırılsın.
Şeyh Said – Said Nursi – Seyyid Rıza gibi kişilerin itibarları iade edilsin.

* Kalıplaşmış deyimlerden vazgeçilsin; Türk Bayrağı – Türk Milleti – Ne Mutlu
Türküm Diyene, gibi. Tek Dil-Tek Millet değil, ortak millet-ortak devlet denilmesini istiyoruz.

Kürtçü vatandaşlarımız bunlardan yalnızca birini örneğin, Molla Mustafa Barzani’nin isminin veya bir heykelinin kaldırılmasını, önderleri Barzani’den isterlerse, görecekleri en hafif muamele, kendisiyle beraber tüm ailesinin kafalarının kesilmesi olur!

Hele Barzani’nin bölgesinde, onun peşmergelerinden ayrı bir “Asayiş Gücü” oluşturup, yol denetimi yapmaya kalkanın sonu, kazığa oturtulmak ve
ömür boyu ayakta durmakla ödüllendirilmek (!) olur.

Şimdi, yine Kavl-i Leyyin üslubuyla soralım :

Sayın-Sevgili-Değerli-Demokrat Kürtçü- Bölücü Beyefendi ve Hanımefendiler;

  • Türk Milleti adı, Türk Devleti çatısı altında tüm kültürel-sosyal-etnik-inanç haklarınızı, özgürce ve eşit olarak kullanarak yaşamak sizleri niçin rahatsız ediyor?
  • Demokrasimizin eksiklerini hepimiz için, tüm Türk Milleti için beraberce tamamlasak öldürmeyi değil, yaşatmayı seçerek bu cennet vatanda kardeşçe yaşasak, çok mu rahatsız olursunuz?
  • Yıllardır bölge insanının kanını emen, “ağalık” “Şeyhlik” düzenini beraberce yıksak, her biri yüzlerce köy sahibi BDP Milletvekillerinin ellerindeki arazileri toprak reformu ile alsak ve sizlere dağıtsak, o ağalar, beyler çok mu
    rahatsız olurlar?

Kürtçe eğitim istiyorsunuz;

İlkokuldan başlayarak, Kürtçe Eğitim veren Özel Okullarınızı kurun ve çocuklarınıza öğretin. Bakın Türkiye’nin en zengin kişileri sizinle aynı etnik kökene sahipler.
Her biri isterlerse yüz tane okul açacak kadar zenginler. TUSİAD da size yardım etsin.
Amaç ana dilinizi öğretip, kültürünüzü yaşatmaksa buyurun beraberce yapalım.
Bilimde-Fende-Teknolojide-Ticarette-Edebiyatta kullanamayacağınız bir dil yerine bizlerin yaptığı gibi, çocuklarınıza zengin ve güzel Türkçemizin yanında ikinci-üçüncü bir dil öğretip, onları birer “Dünya İnsanı” yapmak..

sizlere çok ters mi gelir?

Lütfen bunları iyi düşünün. Katılmadıklarınız için yazın, tartışalım. Bizler bir ve bütün olursak rahat edebiliriz. Her talebi dinleyelim, birliğimize ve demokrasimize olumlu katkı sağlayacakları beraberce gerçekleştirelim.

Ama lütfen bir şey yapmayın. Türk Milletini enayi yerine koymayın.
Lütfen bizi daha fazla üzüp, Türk Milletinin sabrını zorlamayın.
İnanın Türkiye’nin %95’i sizler ve Erdoğan gibi düşünmüyor.
Kandırılmaktan bıkmadınız mı?

Bir de kendinize, aklı başında-dünya gerçeklerini bilen medeni sözcüler seçin.
Akil İnsanlardaki bir kısım sepetleri, kendine öğretim üyesi diyen yumuşakçaları,
Altan Tan- Mehmet Metiner gibileri çok mu aradınız Allah aşkına!

Hadi şimdi düşünün, İmralı’ya gidecek heyete de bu yazıyı verin,
O da düşünsün. Biz nasılsa daha çok konuşacağız.

Allah insanlara kullanmaları için vermiştir “Akıl” denen mucizeyi.
Cennet vatanında efendi gibi yaşamak varken, kendi evini yıkıp,
Barzani’ye köe olmak niye be güzel kardeşim!

Not  : Daha dlün, bölgeyi “Sömürge Valisi” tavrıyla gezen ABD’li Büyükelçiye ve
O’nun tahriklerine asla güvenmeyin. Geçmişte sizleri çok kez sattılar, yine satacaklar, baş başa kalacağız. Güvenlik Bölgelerinde yapılmakta olan Kalekol-Karakollara niçin karşı çıkıyorsunuz? Bunlar sizi, eşkıya-kaçakçı-uyuşturucu satıcısı ve teröristlere karşı korumak için yapılmıyor mu?

Sizlerin bu eşkıya- kaçakçı- terörist takımıyla ne işiniz olabilir
Sayın, Sevgili, Demokrat Kürtçü-Bölücü Beyefendi ve Hanımefendiler?

Sağlık ve başarı dileklerimle (29 Haziran 2013).

rifatserdaroglu@gmail.com
facebook.com/rifatserdaroglu35
0 532 211 00 11

Türklere Yapılan Soykırımlar


PROF.DR. ANIL ÇEÇEN
Atatürkçü Düşünce Derneği
Bilim Danışma ve Yazı Kurulu Üyesi
www.add.org.tr, 8.5.13,

portresi

Türklere Yapılan Soykırımlar

2015 yılına doğru günler ilerlerken, yeniden soykırım kavramı Türk kamuoyu önüne getirilmekte ve uluslararası bir insanlık suçu olan bu kavram üzerinden Türk devleti yargılanmağa ve suçlanmağa çalışılmaktadır. Bir yüzyıl önce tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış olaylar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu dünya kamuoyu önünde zor durumlara düşürülmeğe çalışılmaktadır. Böylece; tarihte var olmayan ve ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında tanımlanarak ortaya konulan soykırım kavramı üzerinden, dünyanın merkezi coğrafyasında var olan Türk varlığı toplu bir mahkûmiyete doğru sürüklenmeğe çalışılmaktadır. Olayların gündeme geldiği tarihte var olmayan bir kavram üzerinden, Türklere yönelen bu haksız girişimler, dünya siyaset tarihinde ibretlik bir olay olarak öne çıkmakta ve böylesine çelişkili bir duruma dayanılarak; yüz yıl sonra, yüzyıl önceki olayların hesabı görülmeğe çalışılmaktadır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yaklaştıkça, bir yandan da geçmişin hesaplaşması içine çekilmek istenmekte ve böylesine büyük bir hesaplaşma üzerinden Türk devletinin yüzüncü yıldönümüne ulaşması engellenmeğe çalışılmaktadır.

1. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar bir soykırım değil, yıkılan bir imparatorluğun topraklarında Müslümanlar ile Hristiyanların kendi devletlerini kurma çabalarının doğal bir sonucu idi. Osmanlı İmparatorluğu dünya savaşı sırasında kendisini kurtarmağa çabalarken, devletin arkasında kalan geri topraklarında geleceğin Kafkasya ve Orta Doğu bölgeleri için çeşitli çekişmeler yaşanmış, Fransızlar ile Ruslar Ermenileri kullanarak bu bölgelerde etkinliklerini artırmağa çalışırlarken, Almanlar Osmanlılara bir Kafkas Müslümanları ordusu kurdurarak, Ruslara ve Ermenilere karşı bir çıkış yapmağa çalışmıştır. Ne var ki, daha sonraki dönemde bir dünya egemenliğine kalkışacak olan Amerika Birleşik Devletlerindeki kapitalist ve Siyonist lobilerin destekleri ile Kızıl devrim gerçekleştirilince (Ekim 1917), Sovyetler Birliği’nin müdahaleleri ile eski Osmanlı hinterlandının geleceği bu yeni yapılanmaya paralel olarak gelişmiş ve ortaya bugünkü harita çıkmıştır.

1915 olaylarına rağmen ve Ermeni lobilerinin büyük engellemelerine karşılık, dünyanın önde gelen büyük devletleri Lozan Antlaşması sırasında Türkiye Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak resmen tanımışlardır. Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Ermeni grupları ise daha sonraki yıllarda gittikleri ülkelerde güçlü lobiler oluşturarak, Türkiye aleyhine harekete geçmişler ve Türk devletini haksız yere soykırım suçlusu ilan ederek geçmişten gelen çekişmelerini sürdürmek istemişlerdir. Batının önde gelen emperyalist devletleri Türkiye’nin üzerine gelirken, her fırsatta bu soykırım sözcüğünü öne çıkarmışlar ve haksız yere Türkleri suçlayarak Türk devletinden yeni ödünler elde edebilmenin yollarını aramışlardır.

Dünya tarihi tarafsız gözle incelendiği zaman, gerçek soykırıma uğrayanların Türkler olduğu ortaya çıkmakta ve böylece Batılı emperyalistlerin ve onların bu bölgedeki işbirlikçisi konumundaki Ermenilerin tümüyle haksız oldukları anlaşılmaktadır.

Öte yandan, insanlık tarihi incelendiğinde; etnik topluluklar kadar dinler arasında da uzun süren savaş dönemleri yaşandığı ortaya çıkmaktadır.

İslam gücünü temsil eden Osmanlı zayıflayınca, Vatikan’ın yönlendirdiği Hristiyan orduları tıpkı Endülüs devleti gibi Osmanlıları Avrupa kıtasından kovmağa yönelmiş ve bu yüzden 19. yy. boyunca, Osmanlılara karşı savaşı örgütlemiştir. Savaşların öncesinde ya da sonrasında Türklere karşı her dönemde çeşitli baskınlar yapılmış ve bu baskın girişimlerinin doğal sonucu olarak kitlesel katliamlar Türklere yönelik olarak birbirini izlemiştir. Bütün Avrupa kıtasını Vatikan’ın komutasında bir Hristiyan dünyasına dönüştürmek isteyen Katolik faşizmi, Müslümanlar ile birlikte Yahudileri de hedef tahtasına oturtunca, katliamlar birbiri ardı sıra gelmiş ve çok ciddi bir soykırım süreci Osmanlı devletine karşı dayatılmıştır. Türklerin Avrupa kıtasındaki geçmişleri, Osmanlılara karşı yapılan soykırım örnekleri dolu olduğu gibi, Asya kıtasında da benzeri soykırım saldırıları gelip gene Türkleri bulmuştur. Çinliler, büyük Çin seddini Türklere karşı yaptıkları gibi, Çin bölgesinde yaşayan Türkleri geri püskürtmek üzere çeşitli toplu katliam girişimlerini örgütlemişlerdir.

  • İngilizler Irak’ta ve Mısır’da, Fransızlar Suriye’de ve Lübnan’da, İtalyanlar Libya’da Türk topluluklarını yok etme yoluna gitmişler, böylece eski Osmanlı İmparatorluğunun son kalan kalıntılarını da ortadan kaldırarak, işgal ettikleri ülkelerde daha mutlak bir sömürgeci düzen kurmağa çaba göstermişlerdir.

Türklere yönelen soykırım suçlarının en önemlisi Hocalı katliamıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında yeni bir dünya düzenine doğru yerküre yol alırken, birden beklenmedik bir biçimde Azerbaycan’ın Hocalı bölgesinde bir köy basılarak üç yüze yakın köylü insan bir gecede öldürülmüş ve beş yüzden fazla insan da yaralanmıştır.

Gelecekte Büyük İsrail’in uzantısı olarak Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan devletlerini birbirlerine bağlı olarak Orta Doğu bölgesinden Hazar bölgesine bir köprü kurmak üzere oluşturmak isteyen Batılı emperyalist ve Siyonist güçler hem Türkiye hem de Azerbaycan Türklerine yönelen çeşitli soykırım girişimlerinin dolaylı ya da açık destekçileri olmuşlardır. Hocalı katliamını görmezden gelenler daha sonraki dönemlerde “Hepimiz Ermeni’yiz“ diyerek Türkiye’de de Ermenistan’dan yana bir ortam yaratmağa çaba göstermişler, kardeş Azerbaycan’ın başına gelen bu büyük felaket ile ilgili olarak hiçbir girişimde bulunmamışlardır. 

Küreselleşme sürecinde uluslararası tekelci şirketler bütün dünyaya ekonomi üzerinden egemen olmağa çalışırlarken, ulus devletleri karşılarına almakta ve daha küçük eyalet devletçiklerine geçiş için, ulus devletlerin çatısı altında yaşamakta olan çeşitli etnik ve kültürel toplulukları self-determinasyon üzerinden ayrılmağa ve kendi devletlerini kurmağa  yönlendirmektedirler.

Tarih boyunca, toplu katliamlardan ve soykırım uygulamalarından çok çekmiş olan Türkler ve Türk dünyası bir araya gelerek böylesine olumsuz bir yeni sürecin önüne geçmelidirler.

Bir avuç aşırı zenginin çıkarları uğruna dünya devletleri ve halkları birbirlerini boğazlamamalıdırlar.

Var olan devletlerin dayanışması, dünya halklarının kardeşliği ile daha farklı bir yenidünya düzenine barış ortamı içinde gidilirse o zaman, Türkleri çok uğraştıran soykırım benzeri olayların önü kesilebilecektir. Soykırım gibi ağır bir insanlık suçunun bütün dünyadan kaldırılabilmesi için, her türlü soykırıma karşı yeni bir barış girişiminde Türkler Türk dünyası ile birlikte öncü olabilmelidirler. Emperyalizm tarafından dünya haritasını değiştirme doğrultusunda yeniden gündeme getirilen etnik temizlik senaryoları da, ancak böylesine bir yeni çıkış ile önlenebilecektir.

Dünya zenginliklerine el koyma peşinde koşan emperyalizmin,
etnik temizlik senaryoları ile kendi planlarını gerçekleştirmesine izin verilmemelidir. Etnik temizlik senaryolarının yeniden soykırım suçlarına elverişli bir ortam yaratacağı da hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalıdır.