ATATÜRK DUMLUPINAR’DA NEDEN AKDENİZ’İ HEDEF GÖSTERDİ ?

ATATÜRK DUMLUPINAR’DA NEDEN AKDENİZ’İ HEDEF GÖSTERDİ ?

Lütfü Kırayoğlu
(Elk. Müh. – İTÜ)

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Mustafa Kemal Atatürk’ün bu tarihi emrinin sonuçlarını görmek istemeyenler, bu emir cümlesi üzerinden yapay tartışmalar yaratarak büyük ve kutsal zaferi küçümseme çabasına girişiyorlar.

Öncelikle bilgisizlikten kaynaklanan bir tarih hatasını düzeltelim. Yazılarında “tarihçi” sıfatını kullananlar da dahil, pek çok yazar bu ünlü emrin tarihini yanlış kullanıyor. Bazıları Büyük Taarruzun başladığı 26 Ağustos 1922 tarihini işaret ederken, bazıları da 30 Ağustos 1922 tarihini işaret ediyor. Bu ünlü emir 1 Eylül 1922 günü Mustafa Kemal Paşa tarafından bozguna uğrayan işgalcileri kovalamak üzere Dumlupınar Karargahı’nda verilmiştir. Kütahya ilinin bu şirin ilçesinin meydanına ünlü heykeltıraş Yavuz Görey tarafından yapılan anıttaki kabartma ile de süvarilerin hücumu ölümsüzleştirilmiştir.

Büyük komutanın bu kesin komutu çevresinde estirilen bir başka fırtına ise “Mustafa Kemal Paşa, ordulara Akdeniz hedefi göstermiş, ordular bu emre uymayarak Akdeniz yerine Ege’ye gitmişler” şeklindeki alaycı değerlendirmelerdir. Bu değerlendirmeyi yapanlar arasında birtakım solculara da ne yazık ki rastlanmaktadır. Bu kişilerin; ne tarih, ne coğrafya, ne askerlik bilgileri vardır, ne de yaşadıkları toprakla ilgili en küçük arazi bilgileri vardır. Hatta bunların ilkokul seviyesinde tarih, coğrafya bilgileri olduğu bile uşkuludur.

Anadolu topraklarına 15 Mayıs 1919 günü İzmir rıhtımından çıkan Yunan birlikleri, İzmir limanını bir ikmal kapısı olarak kullanmışlar ve Büyük Zafer’den sonra yine aynı limandan Akdeniz’e dökülmüşlerdir. Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün değerlendirmelerde İzmir limanı bir Akdeniz limanıdır ve Atatürk’ün kendi elinden çıkan Nutuk adlı eserinde de İzmir Akdeniz limanı olarak geçmektedir. Her şeyden önce kaba bir araştırma ile yüzyıllar boyunca Osmanlıların “Ege denizi” kavramını hiç kullanmadıklarını görürüz. Bu iç deniz çoğunlukla Bahr-i Sefid (Beyaz Deniz-Akdeniz) olarak tanımlanmış, çok ayrıntı verilmek istendiğinde de Adalar denizi, Fransızlar tarafından Meydan Larousse’da da belirtildiği gibi Archipelago (takımadalar denizi) olarak tanımlanmış, Lozan Antlaşmasında da Akdeniz olarak kayıtlara geçmiştir. Şimdilerde yaygın olarak Mediterranean Sea olarak haritalarda görülmektedir. Ege denizi kavramı 1930’lu yıllardan sonra Türkçe atlaslara girmeye başlamıştır. Bu konuda Emekli Tümgeneral Cevat Ülkekul’un değerli bir araştırması bulunmaktadır.

Atatürk Nutuk’ta Büyük Zafer’i anlattığı bölümde;

  • … ordularımız İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.” dedikten sonra devamında “Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ile ondan sonra düşman ordusunu büsbütün yok eden ya da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken savaşlarımızı açıklamak ve nitelemek için söz söylemeyi gerekli görmem” demektedir.

İşgalcileri kovalayan kuvvetlerimizin bir bölümü İzmir’e ulaşırken, bir bölümü de onları Bandırma ve Mudanya’da denize dökmüştür. O dönemlerde yetişenler arasında Ege Denizi kavramı yoktur.

Bazı “solcularımıza” Ataürk’ü ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızı yeniden öğreten büyük ozan Nazım Hikmet de Kuvay-ı Milliye Destanı adlı çarpıcı yapıtında İzmir rıhtımını Akdeniz olarak tanımladığı dizelerinde şöyle demektedir:

“…
Sonra, 9 Eylül’de İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
Yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güney’den Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i”

Görüldüğü gibi yaklaşık aynı dönemlerde Osmanlı kültürü ile yetişen Nazım Hikmet de İzmir Limanı’ndan görülen denizi bizim yeni Osmanlıcıların aksine Akdeniz olarak kabul etmektedir.

1922 yılında, Mustafa Kemal Paşa gibi bir askerin bugünkü harita bilgimizle Akdeniz olarak bilinen Anadolu’nun Güney sahillerini ordulara ilk hedef olarak göstermesinin hiçbir değeri ve anlamı da yoktur. Mondros Antlaşması hükümlerine göre bugün bilinen adıyla Akdeniz sahillerini Muğla’dan Antalya Körfezi’ne kadar işgal eden İtalyanlar, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının başarılı diplomatik girişimleri sonucu savaş dışı bırakılmış, Türk Ordusu’nun Güneye yani bugün bildiğimiz adıyla Akdeniz’e gitmesine gerek de kalmamıştır. Üstelik en küçük arazi bilgisine sahip bir asker bile, Anadolu’nun güney sahillerinde denize paralel olarak uzanan ve Afyon yöresinden sonra en az 5 sıra oluşturan dağlar silsilesini aşmanın güçlüğünü bilir. Türk Ordusu, Başkomutanı’nın büyük emrini aldıktan sonra denize dik olarak ulaşan dağların aralarından İzmir yönünde girdiği her yeri yakıp yıkan işgalcileri kovalayarak bu büyük buyruğu (emri) aldıktan yalnızca dokuz gün sonra İzmir’de Akdeniz’e ulaşmıştır.

Bugünün teknolojisiyle, ithal malı rahat ayakkabılarıyla, sırtında herhangi bir yükü olmadan Dumlupınar’dan İzmir Rıhtımı’na dokuz günde ulaşabilecek babayiğit sporcu var mı? Elde silah, sırtta çanta, ayağında doğru dürüst ayakkabısı, postalı olmadan, tuzaklanmış arazide savaşarak, yakılmış arazinin içinden yaralarına aldırmadan, yanıbaşında vurulan silah arkadaşının düşüp ölümünü görmezden gelip, belki de birazdan kendisinin de düşüp şehit olacağını bilerek, komutanının verdiği emre uygun, uçarcasına Akdeniz’e doğru koşan kahraman Mehmetçiklerimizin büyük zaferini küçümseyip alay ederek ünlü olamazsınız.

Tarih sizi değil, bize bu güzel toprakları armağan eden Mustafa Kemal Paşa ile silah ve dava  arkadaşlarını yazacak, sizler unutulacaksınız!

Ulusal bağımsızlığımızı kazandığımız bu büyük zaferi bizlere ve tarihe armağan eden Mustafa Kemal Atatürk, silah – dava arkadaşları ve şehitlerimizi bir kez daha minnet ve saygıyla anıyoruz.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 29 Temmuz 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 29 Temmuz 2020

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

SORU

 AKP’li gazeteci Süleyman Özışık, “Diyoruz ki ‘Bu gençlik nereye gidiyor?’ Gençlik de diyor ki, ‘Sen neredesin ki ben sana geleyim? Hırsızlık sende, yolsuzluk sende, namussuzluk sende. Biz bu gençlere ne veriyoruz?” 

Sorusu sorunumuz…

VATAN

Vatan Partisi’nden son iki yılda 9,275 üye resmen istifa etmiş. Kalan üye 20,900.

Anlaşılır…

FETÖ

FETÖ’den tutuklanıp itirafçı olan üç vali yardımcısı ve iki kaymakam göreve iade edildi.

“FETÖ ile mücadelemiz bitmez” diyorlar ya, bitmez…

İSTİFA

Pişman olan FETÖ’cülerin affedilmesini isteyen TTK Başkanı Ensarcı A. Yaramış istifa etti/rildi. (Cumhurbaşkanı isterse ederim demişti)

İtirafçı ol yine gel…

DAVET

24 Temmuz’da Ayasofya’da kılınan toplu gösteri namazı için DİB Erbaş, “Bütün Müslümanlar davetlidir. İsim, isim davet olmaz” demişti.

İsim isim 500 kişiye davetiye çıkardı.

Alnı secdeye değiyor, sözüne güvenilir!…

YASAK

Türkiye sosyal medyaya sansür uygulamada dünya birincisi oldu.

Bu şampiyonluk onuru da AKP’nin!…

LANET

Ali Erbaş Ayasofya’daki Cuma hutbesinde “vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar” diyerek Atatürk’e göndermede bulundu.

Lanet kadir kıymet bilmeyenlere olsun!…

İNANÇ

Erbaş tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, “…bizim millet olarak vakıf mallarını koruma konusunda çok titiz olmamız gerekir. Bunu sağlamanın tek yolu kanunlarla korkutarak olmamalı. Farklı yollarla vicdanlar harekete geçirilmeli ve inanç ilkeleri de devreye sokulmalı” dedi.

Yasa kenarda dursun din öne geçsin.

Oluuuur, sen önden buyur!…

ZAFER

AKP MKYK üyesi ve Aydın Milletvekili Metin Yavuz, Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili “Bu kalabalık, 86 yıldır mukaddesata susamış kahraman Türk Milletinin vuslat anıydı. Mabedimizi müzeye çeviren vesayetçi zihniyetle 86 yıllık hesaplaşmamızda kazandığımız zaferden dolayı şükredişimizdir” dedi.

Alttan alırlar samanı, üstten çıkarırlar dumanı, zaman sallama zamanı…

CORONA

Lozan Antlaşmasının yıldönümünü kutlamaları salgın nedeniyle tüm illerde yasaklandı.

Ayasofya’ya 350 bin kişinin katılması övünç nedeni yapıldı.

Virüs işbirlikçileri…

YAŞ

YAŞ toplantısı 45 dakika sürmüş.

Sarayda pişen aş için o kadar zaman harcamaya değer mi?…

DİSİPLİN

MHP Ordu milletvekili Cemal Enginyurt, “Fındık üreticisinin hakkını savunmak vatanı savunmaktır” diye feryat etti. Bunun üzerine MHP yönetimi milletvekilini kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk etti.

Halkın hakkını arama/ma disiplini…

İŞKEMBE

Yalova Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Gökhan Genel,

“Sözde ülkenin fiziki bağımsızlığını düzenleyen; gizli maddeleriyle Müslüman Türk milletinin koca bir tarihi, dini ve kültürel müktesabatının ölüm fermanı olan #Lozan antlaşmasının ilk gediğini açtık”

Neymiş gizli madde? Bilim insanı işkembeden atmaz, belgeyle konuşur…

YOL

Yol yapmakla övünen AKP iktidarının 15 yılda yaptığı 11 km’lik Amasya çevre yolunun kilometresi 125 milyon TL’ye mal oldu.

Yollarını böyle buluyorlar…

BÖLÜCÜ

Hilafet yanlıları ile bölücü terör örgütünün yayın organı aynı başlıkla (Şimdi değilse ne zaman? Sen değilsen kim?) çıktı.

Amaç bir yol farklı…

FOTO

Yenikapı’da Hulusi Akar Cüppeli ile poz vermişti. Ayasofya’da da Gnkur. Bşk. Yaşar Güler,
Nur Cemaati liderlerinden Hüsnü Bayramoğlu ile poz verdi.

Yaşar Paşa, Gnkur.Bşk. oldun, bakan da olursun ama…

UYUM

Gnkur. Bşk. ve Kuvvet Komutanları Ayasofya’daki namaza resmi kıyafetle katıldılar. Atatürk’e lanet okuyan Erbaş’ın ardında saf tuttular.

İmama uydular…

BAHÇELİ

Bahçeli, DİB Erbaş’ı destekleyerek onu tenkit edenleri ağır bir dille eleştirdi.

Görevi…

TARTIŞMA

CB Sözcüsü Kalın, Meis yakınlarındaki gaz-petrol aramalarımızı durdurma kararı ile ilgili RTE’nin, “Yunanistan bizim önemli bir komşumuz. Yunanistan ile biz bütün bu konuları konuşmaya hazırız. Herkes kendi kıta sahanlığında çalışmalara devam etsin, tartışmalı bölgelerde de ortak çalışmalar yapılsın.” dediğini aktardı.

100 yıl daha çalışılsa/tartışılsa sonuç çıkmaz.

Yunan laftan anlamaz…

SORUN

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, “Baskı veya tehdit olmadan Türkiye ile diyaloğa hazırız. Türkiye ile tek sorunumuz, kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarının belirlenmesidir.”

Kıbrıs, işgal edilen adalar, silahlandırılan adalar, göçmenlerin geri atılması (deport), FIR hattı, hava sahası, karasuları, güvenlik koridoru, arama-kurtarma yetki sahası sorunlarını Japonya ile yaşıyoruz herhalde.

Severim seni Nikos!…

TAVUK

AKP İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, “Kadın ve erkeği eşitliğe zorlayanlar en büyük kötülüğü yapanlardır, tavuğa horozluk yaptıramazsın.” dedi.

Eşitlik konusunda insanla hayvanı kıyaslayan, milyonlarca kadının kendisinden daha işlevsel beyin taşıdığını anlayamaz…

HARF

Bilal Erdoğan, Harf Devrimi‘ne karşıtlık sergilemiş.

Efendim babacım, hangi harfler babacım…

VATAN TOPRAKLARINDA BİZANS BAYRAĞI DALGALANIRKEN AYASOFYA’DA CUMA NAMAZI KILMAK

VATAN TOPRAKLARINDA BİZANS BAYRAĞI DALGALANIRKEN
AYASOFYA’DA CUMA NAMAZI KILMAK

*Ayasofya’nın tapusuna ve egemenlik haklarına sahip çıkan Erdoğan ve AKP Hükümeti, Adalar (Ege) Denizi’nde işgal edilen 18 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığının tapusuna ve egemenlik haklarına sahip çıkmıyor.

*İşgal edilen adalarda Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himayesinde kiliseler inşa edildi. Vatan toprakları çan sesleri ile inim inim inliyor. Adalarda bir tek cami yok, ezan sesi hiç yok.

ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETLERİ BİZANS’I İHYA EDİYOR !…

*Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himayesi ve desteği ile ABD, İngiltere, Finlandiya, Yeni Zelanda, Girit ve Rodos’tan getirilen papazlar Fener Rum Patrikhanesi’nin Sen Sinod Meclisi’ne yerleştirildi. Lozan’a aykırı olarak papazlara Türk vatandaşlığı verildi. Anılan papazlardan ikisi Rum cemaatin olmadığı İznik ve Bursa’ya metropolit olarak atandı.

*Bursa Metropoliti Elpidophoros, Bizans dönemi Bursa haritası ile Yunanca ve İngilizce broşürler bastırdı. 2016’da da İzmir Metropolitliği açıldı. Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himaye ve desteği ile Bizans kurumları yeniden açıldı.

*Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde 2012 yılında Heybeliada Ruhban Okulu açıldı. Okulda Lozan Antlaşması’na aykırı olarak ERASMUS öğrencilerine eğitim veriliyor.

*Güney Kıbrıs’ta Tuzla Camisi’ne asılan Bizans bayrağına CB Yardımcısı Fuat Oktay, CB Sözcüsü İbrahim Kalın ve AKP Sözcüsü Ömer Çelik sert tepki verdi.

*Ancak işgal edilen adalarımızda 2004’den beri tam 16 yıldır dalgalanan Bizans bayraklarına hiç kimse tepki vermiyor.

*Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesiyle birlikte tarihe gömülen Bizans bayrakları, Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde yeniden Türk topraklarında dalgalanmaya başladı. İşgal edilen Türk adalarında Bizans bayrakları dalgalanırken 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’da Cuma namazı kılınacak.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde sunulmuştur.

Saygılarımla, 24 Temmuz 2020

Ümit YALIM
Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Diplomat İnönü Lozan’da!

Diplomat İnönü Lozan’da!

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 24 Temmuz 2020

Bugün 24 Temmuz:

Kanlı bir zaferin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun, emperyalist camiaya boyun eğdirilerek onaylatılmasının yıldönümü!

Gerek Ön Asya’da tarihin akışını değiştiren mucizevi İstiklâl Savaşı’nı yapan, gerekse Tarım Dönemi’nde patinaj yaparak Endüstri Devrimi’ni ıskalayan Feodal bir Din İmparatorluğu’nu görülmemiş bir hızla, Ulusal ve Laik bir Cumhuriyete dönüştüren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün:

Amasya Tamimi ile ilan ettiği Cumhuriyet Rejiminin meşruiyetini bütün dünyaya kabul ettirdiği Lozan Antlaşması’nın yıldönümü!
***
Lozan hakkında çok kitap vardır:

Anıt kitap, 2. baskısı Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılan Lozan Barış Konferansı/Tutanaklar-Belgeler (8 cilt, İstanbul 1993) adlı, değerli ve sevgili hocam Prof. Seha L. Meray tarafından Türkçeye kazandırılmış olan eserdir.

Bir başka önemli çalışma da, konferanstaki Türk heyetinde yer alan Ali Naci Karacan’ın, son baskısı İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014 yılında yapılmış olan kitabıdır.

Lozan konusundaki son önemli kitap Alev Coşkun tarafından yazılan 1922-1923, Diplomat İnönü, LOZAN adlı çalışmadır. (Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2019)

Lozan hakkındaki bu eser, kendisinden önceki bütün öteki kitaplarından çok daha farklı bir perspektifle yazılmıştır:

Lozan’la ilgili bütün kitapları, belgeleri inceleyen ve yorumlayan Alev Coşkun, bu kitabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir yanıt olarak da kaleme aldığını belirtiyor…

Erdoğan’ın bir konuşmasında, “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturdular”, “Biz daha Cumhuriyetin kuruluşunun biraz öncesinde yaklaşık 3 milyon kilometrekarelik topraklara sahiptik. Lozan’da işte o 3 milyon kilometrekareden bir yerler yine tırtıklandı, maalesef 780 bin kilometrekareye kaldık” dediğini, sonra da “Lozan’da güncellemeye ihtiyaç var” diye yorum yaptığını anımsatıyor…

Lozan’a yönelik olarak AKP çevrelerinin ve yandaş yazarların yaptıkları, “Lozan’da en büyük ihanet halifeliğin kaldırılmasıdır”, “Lozan’da Türk milletine 100 yıllık bir süre verildi”, “100. yıl olan 2023’te Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri ortaya çıkacaktır” gibi tarihsel gerçeklere aykırı olan saçma sapan eleştirileri vurguladıktan sonra, “Tartışmayı açan ve bu korkunç iddiaları ortaya atan sıradan bir kişi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’ydı” diye vurguluyordu.

Bu iddialara karşı, CHP’nin de, aydınların da, üniversite öğretim üyelerinin de yeterli yanıt veremediğini, Antlaşmayı imzalayan vatansever milletvekillerine sahip çıkamadıklarını belirterek:

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde öne sürülen bu ‘saçma sapan’ iddialar yanıtlanmalıydı” diyor.
***
Alev Coşkun’un kitabı, sadece Lozan’ı doğuran koşulların irdelenmesi ve antlaşmanın tarihsel bir perspektif içinde değerlendirilmesi bakımından değil, güncel tartışmalara tuttuğu ışık, tarihi saptırmak isteyen abuk sabuk iddialara verdiği yanıtlar açısından da bütün öteki Lozan kitaplarından çok farklı ve önemli bir çalışmadır.

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Türkiye yeni bir 23 Nisan tarihini yaşarken, bu tarihin ulusal egemenlik bayramı olduğu gerçekliği giderek geride kalmaktadır. Her yıl 23 Nisan tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletiyle kaynaşarak yeni bir ulusal egemenlik bayramını kutluyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı bir karar ile ve bu doğrultuda yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde, Türk ulusu genciyle ve çocuklarıyla kucaklaşarak “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı hem devlet birimleri aracılığı ile yapılan resmi kutlama törenleri ile hem de ulusal demokratik kitle örgütlerinin katılımı ile hazırlanan toplumsal programlar aracılığı ile, Türk ulusunun bu mutlu günü bütün vatan sathında kitlesel katılımlar sağlanarak kutlanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına doğru gidilirken, her sene aynı günde kutlanan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın, son yıllarda artık eskisi gibi kutlanmadığı görülmekte ve bu tarihte doksan dört yıldır yapılmakta olan resmi törenlerden, son dönemin yönetiminin eğilimleri doğrultusunda vazgeçilmeye başlandığı ortaya çıkmaktadır.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kurtuluş savaşı tarihinden gelen bütün resmi bayramlar için, böylesine bir ilgisizlik ve uzaklaşma eğilimleri son dönemin egemen güçleri tarafından yurt sathında yönlendirilirken, Türk devletini ve Türk ulusunu var eden ulusal tarihin birikimi olarak öne çıkan resmi bayramlardan vazgeçildiği iyice ortaya çıkmaktadır. Benzeri olumsuz tutumlar I9 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı için de, son on yıldır siyasal baskılar aracılığı ile öne çıkarılırken, kız öğrencilerin üşümesi gerekçesiyle halka açık olarak düzenlenen I9 Mayıs spor gösterileri giderek Anadolu kentlerinde yapılmamaya başlanmıştır. Büyük Atatürk, vatanı düşman işgallerinden kurtarmak üzere Samsun’a çıktığı tarih olan ulusal kurtuluş savaşının başlangıç tarihini geleceğe dönük bir doğrultuda “Gençlik ve Spor Bayramı “ olarak ilan ederken, Türkiye Cumhuriyeti devletinin  resmi kuruluş tarihi olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihini de  Türk ulusunun geleceğini temsil eden çocuklara “Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı “olarak armağan ediyordu. Aynı doğrultuda, cumhuriyet rejiminin resmen ilan edildiği gün olan 29 Ekim tarihi de Cumhuriyet Bayramı olarak, Türk ulusunun onur günü olarak bütün dünyaya açıklanıyordu. Benzeri bir doğrultuda, düşmanın büyük bir taaruz ile yenilgiye uğratıldığı tarih olarak 30 Ağustos günü de Büyük Zafer olarak Türk tarihine altın harfler ile yazılıyordu.

Türk devletinin başlangıç noktası olan TBMM’nin açılış günü, Türk çocuklarına armağan edilirken, ulusal egemenlik kavramı ile birleştirilerek geleceğe dönük bir yapılanmanın öncüsü olarak öne çıkarılıyordu. Tarih sahnesine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vererek çıkmış olan Türk ulusunun gelecekteki nesillerinin, daha hayatın ilk yıllarındayken bir bayram aracılığı ile devletleriyle ve sahip oldukları demokratik rejimleriyle tanışmaları, çeşitli törenler ile örgütlenmek isteniyordu. Nitekim, böylesine bir yaklaşım son derece başarılı bir sonuç vermiş, doksan yılı aşkın bir süre içerisinde 23 Nisan bayramları aracılığı ile cumhuriyet Türk çocuklarına aktarılmıştır. Yeni cumhuriyet kuşakları daha çocuk yaşlarındayken, Türkiye Cumhuriyeti ile tanışmak fırsatını bulmuşlar, yeni nesillerde bu bayramlar aracılığı ile bilinçli bir ulusal bilincin gelişmesi sağlanmıştır. Küreselci enternasyonalist liberal çevreler ulusları hayali cemaatlar olarak suçlamalarına rağmen, ulus devletlerin bilinçli uyguladıkları ulusal kalkınma ve gelişme programları aracılığı ile güçlü uluslar ortaya çıkmıştır. Türk ulusu bu açıdan dünya tarihindeki başlıca örneklerden birisidir. Kurucu önderin son derece bilinçli ve kararlı yaklaşımları ile geliştirilmiş olan uluslaşma programları zaman içinde devreye sokulurken, Türk çocukları ve gençleri geleceğin Türk ulusunun bilinçli ve kararlı vatandaşları olabilmişlerdir. Türk çocukları ile ulusal egemenlik kavramının tek bir milli bayramda birleştirilerek kutlanması sayesinde, Türk toplumundaki uluslaşma olgusu daha etkin bir biçimde geliştirilerek, güçlü bir ulusal yapı yaratılmıştır. Dünün Türk çocukları sonraki dönemin bilinçli Türk vatandaşları olmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti, imparatorlukların yıkıldığı bir sürecin sonucunda dünya haritasında kendisine yer bulabilmiştir. Krallıklardan ulus devletlere doğru bir uluslararası geçiş dönemi yaşanırken, Osmanlı hanedanı tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. İmparatorluklar geniş alanlara yayıldıkları için, birçok ülkeyi sınırları içerisinde barındırmış ve bu yüzden de birden çok etnik kökenli ya da farklı dinden gelen cemaat gruplarını aynı devletin çatısı altında bir araya getirmiştir. Büyük devlet yapıları ile yüzyıllarca geniş alanlarda hegemonya kurmuş olan imparatorlukların zaman içerisinde yıpranarak zayıflamaları ve kontrolü kaybetmeleri üzerine, imparatorluk sınırları içinde yer alan çeşitli bölgelerin halkları ayrılarak, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalmışlar ve bu yüzden de belirli bölgelerde yaşayan halk topluluklarının sahip olduğu sosyal ve kültürel yapılar üzerinden hem uluslar hem de ulus devletler tarih sahnesine çıkabilmişlerdir. Yıllar geçtikçe nüfusun hızlı artış göstermesi   ve yüzyıllar boyunca aynı nüfusun belirli bölgelerde farklı özellikler kazanması üzerine etnik gruplar hızla uluslaşmışlar, büyük etnik gruplar böylece uluslaşarak kendi ulus devletlerini kurma yoluna giderlerken, daha küçük kalan etnik gruplar büyük grupların oluşturduğu ulus devletlerin sınırları içerisinde belirli bölgelerde yaşamlarını sürdürerek, öteki unsurunu oluşturmuşlardır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen bu gibi gelişmeler Osmanlı ülkesinde de gündeme gelince, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden yol kendiliğinden açılmıştır.

On sekizinci yüzyılın sonlarında gerçekleşen Fransız devrimi ile krallık rejimi yıkılarak halk kitlelerinin egemenliği doğrultusunda ulus devlet kurulurken, ulusal toplum ile ulus devlet arasındaki bağlayıcı noktanın ulusal egemenlik kavramı olduğu anlaşılmıştır. Krallık sonrasında yeni bir anayasal düzen kurulurken, devletin çekirdeğinde bulunan otorite kaynağı, ulus egemenliği olarak belirlenerek, hanedan egemenliğine son verilmiştir. Böyle bir aşamaya gelindiğinde, Vestfalya Antlaşması ile 1648 yılından başlayarak kabul edilen krallıkların sınırları içinde kalan bölge ülke olarak kabul edilerek, bu toprak parçası üzerinde yaşayan halkın bütünü o ülkenin ulusu olarak ilan edilmiştir. Krallıklardan ulus devletlere geçilirken, ulusal toplum tabanının kendi içinden örgütlenerek bir ulus devlet ortaya çıkarmasıyla, ulusal egemenlik kavramı devletin temellerinde yer almıştır. Kralın içinden geldiği hanedan yönetimi devre dışı bırakılırken, devlet örgütlenmesinin içi ulusal egemenlik kavramı ile dolduruluyordu. Her devletin temelinde bir varsayım yattığı için, feodal devlet ya da kral devlet bir aile, hanedan ya da güçlü kişi iradesine dayanıyordu. Bu gibi rejimlerde devletin temelinde ya kişisel ya da ailesel irade özel bir egemenlik biçimi olarak sürdürülüyordu. Fransız Devrimi ile bu duruma son verilmesi üzerine, toplumun bir bütün olarak iradesi devletin otoritesinin temeli olarak ulusal egemenlik adı altında örgütleniyordu. Geçmişin devlet yönetimi aile ya da hanedan gibi dar bir çerçevede tutulurken, yeni dönemde ülke sınırları içinde yaşamını sürdürmekte olan bütün bir toplumun bir üst kimlik altında devlet yönetimine sahip çıkması, ulusal egemenlik kavramı ile ifade edilmek isteniyordu. Ulusun bir bütünsel varlık olarak ülke yönetimine sahip çıkması ve devletin merkezi otoritesinin ulus adına yönlendirilmesiyle ulusal egemenlik kavramı kalıcı bir içerik kazanıyordu. Bir kralın aşırı otoritesi ya da bir hanedanın azınlık yönetimi altında ezilen halk kitleleri, yeni dönemde yepyeni bir ulus kimliği altında bir araya gelerek birleşiyor ve örgütlenerek devletin yönetimine geliyordu. Böylece, devlet teorisi doğrultusunda ulusun varlığı ve ağırlığı devleti yeniden yapılandırırken, merkezi güç ve otorite ulusal egemenlik olarak devreye giriyordu. Uluslar çağı başlarken, dünyanın her bölgesindeki ülkelerde ulusal egemenlik kavramından yola çıkan ulusal yönetimler gündeme geliyordu.

19. yüzyılda oluşumunu tamamlayan uluslar, 20. yüzyıla doğru üzerinde yaşadıkları topraklar da emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları vererek uluslaşma sürecini tamamlıyorlardı. Asya ve Afrika ülkelerinde beş yüz yıl boyunca süren sömürge yönetimleri 1. Dünya Savaşı sonrasında, dünya halklarının ayaklanarak isyan etmeleri üzerine sona eriyordu. Ezilen halk kitlelerinin öncülüğünde verilen kurtuluş savaşları ortak kaderi paylaşan bölge halklarının hızla uluslaşmasının önünü açıyor ve geleceğe dönük bir uluslaşma sürecinin devreye girmesi için elverişli bir ortam yaratıyordu. 1. Dünya Savaşı 20. yy’ın kaderini belirlerken, yıkılan merkezi imparatorluğun geride bıraktığı ahali, batı emperyalizminin çizmeleri altında ezilmeye başladığı anda, Mustafa Kemal Samsun’a çıkarak  Türk’lerin makus talihini değiştiriyordu. Dünya tarihinde batı emperyalizmine karşı ilk ciddi ulusal kurtuluş savaşı Anadolu toprakları üzerinde veriliyordu. Sömürgeci güçler Osmanlı devletinin merkezi ülkesi olan Anadolu’yu işgale geldikleri aşamada, eski Osmanlı ahalisi Mustafa Kemal’in önderliğinde savaşarak, bir ulusal kurtuluş savaşı veriyor ve bunu kazanarak da ulusal egemenliğini tam bağımsızlık statüsü altında ilan ediyordu. Hasan İzzettin Dinamo’nun kitabına verdiği isim gibi Anadolu ve Rumeli halkı bir araya gelerek ortak bir var olma mücadelesi vererek, batı emperyalizminin işgal girişimlerine karşı kutsal bir isyan hareketini başlatıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda, Atatürk’ün öncülüğünde ortaya konan milli irade ulusal egemenlik düzeninin temeli olarak, yeni devletin temelini oluşturuyordu. Milli sınırlar içende geleceğe dönük bir bağımsız yaşam düzeni oluşturmak isteyen Anadolu ve Rumeli halkı, sırt sırta vererek oluşturdukları dayanışma düzeni içinde, ulusal egemenliklerini kendi kaderlerini belirleme doğrultusunda tarih sahnesine çıkarıyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu halkının temsilcileriyle gerçekleştirdiği milli kongrelerden aldığı yetki ile, Heyeti Temsiliye’nin başı olarak yeni başkent Ankara’da 23 Nisan 1920’de Türk milli devletini dünyaya ilan ediyordu. Atatürk ‘ün ana hedefi bir cumhuriyet rejimi kurmak olduğu için, bunun ancak ulus devlet oluşumu ile mümkün olduğu görülüyordu. Bu doğrultuda, 19. yy’daki gelişmeler değerlendiriliyor ve geçmişten gelen siyasal birikimin üzerine, ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir ulus devlet ortaya çıkarılıyordu. Uluslaşma süreci imparatorluğun son dönemlerinde başladığı için,  geçmişten gelen potansiyeli Atatürk yerinde değerlendirerek, devleti kurduktan sonra uluslaşma doğrultusunda hızlı adımlar atıyordu. Ankara’nın milli başkent ilan edilmesi ve bu kentte milli devletin kamu kuruluşlarının kısa bir zaman dilimi içinde kurularak tamamlanması ile, Türkiye kısa bir zaman sonra, dünyanın merkezi coğrafyasında çağdaş bir ulus devlet olarak dünya kamuoyunun önüne çıkıyordu. Kurtuluş savaşının zafer ile sonuçlanmasından sonra, imzalanan uluslararası Lozan Antlaşmasında yeni devletin toplumunu uluslaştırma doğrultusunda önemli adımlar atılıyor ve eski imparatorluk ahalisinin uluslaşması doğrultusunda ana ilkeler kabul ediliyordu.  Osmanlı devletinden geride kalan ahalinin otuzdan fazla etnik ögeyi içinde barındırması ve Müslüman çoğunluğun yanı sıra gayrimüslim ve lövanten toplulukların da ülkede yaşamlarını sürdürmeleri gerçeği karşısında, uluslaşma süreci ileri batı ülkelerindeki standartlara göre ayarlanıyordu. Katı bir milliyetçiliğin yerine, çağdaş bir ulusalcılık, Atatürk’ün dikkatli adımları ile yeni devletin kuruluşunda belirleyici oluyordu. Yirmi yıl süre ile Türk toplumunun başında kalan Atatürk döneminde emperyalizme karşı, tam bağımsız bir ulusal egemenlik düzeni kurulması doğrultusunda önemli adımlar atılıyordu. Savaş koşullarında bile parlamento ile birlikte çalışan Kemalist yönetim, toplumun uluslaşması ve devletin tam anlamıyla bir ulus devlet biçimine dönük olarak kurumlaştırması doğrultusunda ulusal egemenliğe dayanarak önemli girişimleri başarıyordu. Atatürk dönemi, her yönü ile uluslaşmanın tamamlandığı bir bağımsızlık dönemi olarak Türk ulusunun geleceğini belirlemiştir.

Atatürk sonrasında ise, uluslaşma süreci dış müdahale ve baskılar ile durdurulmuştur. İkinci adamın Atlantik ülkeleri ile gizli antlaşmalara yönelmesi yüzünden, tam bağımsızlıktan önemli ölçülerde ödün verilmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye içine kapanarak yoluna devam etmiş ama savaşın galibi olan ABD’nin, Orta Doğu bölgesine gelmesi ve daha sonrasında İsrail devletinin kurulması üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslaşma süreci dış müdahaleler ile durdurulmuştur. Savaş sonrası dönemde Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılmaları ile köylü toplumunu uyandıran modern uluslaşma süreci kesilmiştir. Atlantik emperyalizmi üzerinden  ülkede lövantenlerin ve gayrimüslimlerin etkilerinin artması uluslaşma sürecinin kesilmesinde önemli bir dönemeç olmuştur. Ülkenin doğusunda Büyük Ermenistan, batısında Megaloidea doğrultusunda  İyonya ya da Büyük Yunanistan kurmak isteyen  Hırıstiyanları, ABD’nin gelişi ile birlikte Büyük İsrail projesini yeni bir Orta Doğu yaratma görünümünde  Musevi  lobileri izleyince, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğe dönük uluslaşma  sürecinin önü kesilmiştir. Sovyet tehdidi nedeniyle içine girilen NATO ittifakının, batı emperyalizminin denetim altına alma örgütüne dönüşmesi yüzünden, Türk devleti kendi toplumunun tam olarak uluslaşabilmesi doğrultusunda gereken adımları atamamıştır. Zaman içinde Tevhidi Tedrisat yasasından vazgeçilmeye başlanmış, ülkenin doğu bölgelerinde ciddi bir Türkçe eğitimi yapılmasına izin verilmemiş, yabancı okullar üzerinden farklı kimliklerin beslenmesini sağlayan bir gidiş, ulusal toplumu ve birliği tehdit eden bir biçimde gelişerek öne çıkmıştır. Türk Ocaklarına karşı Kürt Ocakları kurulmak istenmiş, gayrimüslimler yabancı kolejler aracılığı ile, Türk kimliğine karşıt bir çizgide eğitilerek, toplumun yeniden kozmopolitleşmesinin önü açılmıştır. 2. Meşrutiyet döneminde kurulmuş olan gayrimüslim cemiyetler, batı ülkelerinin destekleriyle Türk ulusal kimliğine karşıt bir çizgide çalışmalarını sürdürmüştür.

Soğuk savaşın son yıllarında ülkenin doğu bölgelerinde bölücü bir etnik terör batılı emperyalistler tarafından desteklenince, Türk toplumu yeniden alt kimliklerin hortlatılması macerası ile karşı karşıya kalmıştır. Daha önceleri Araratizm doğrultusunda geliştirilen etnik terör, Türk diplomatlarına karşı sürdürülmüş ve Türkiye’nin önü dış dünyada kesilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, batı ile artan ilişkilerde, batılı ülkeler Türkiye’deki gayrimüsimler ile ortaklıklarını geliştirerek, Türk ulusunu dışlayan ya da ikinci sınıf bir konuma sürükleyen girişimlerde bulunmuşlardır. Türklere Almanya’ya işçi olarak gitmek kalmış, batılılar ise Türkiye’ye gelerek ülkenin en güzel yerlerine el koyarak, geleceğe dönük bir kozmopolitizmi hem Türk ulusuna hem de Türk devletine karşı geliştirmişlerdir. Ayrıca, 20. yy boyunca Türkiye’yi yöneten kadroların batı ülkelerinde yetiştirilmelerine dikkat edilmiş ve batı ülkelerinden gelen batıcı aydınların siyaset sahnesinde öne geçmeleriyle birlikte, Türk toplumunun ve devletinin ulusalcı çizgide gelişmesi önlenmiştir. Bugün Türkiye devletinin ulusallığı yalnızca anayasada kalmış ve bu yüzden şimdilerde yeni anayasa dayatarak, devletin ulusal kimliğine son verilmek istenmektedir. Ayrıca, çeşitli kampanyalar ile ve küresel sermayenin denetimi altındaki medya ve basın yayınlarıyla, Türk vatandaşlarının alt kimliklerini öne çıkaran bir yaklaşım ısrarlı bir doğrultuda sürdürülerek, Türklük ve Türk kimliği devlet ve toplum düzeni içinden silinmek istenmiştir. Bu nedenle Türkiye artık ulusal egemenlikten kopartılarak batı egemenliğinin geçerli olduğu bir merkez üssü ülke konumuna düşürülmüştür. Batı emperyalizmi yerli işbirlikçileri ile geliştirdikleri ekonomik programlar ile, Türkiye’yi yarı sömürge konumuna düşürürlerken, devletin çekirdeğinde yer alan ulusal egemenlik ilkesinin yerini sermaye egemenliği almıştır. Küreselleşme sürecinin bir süper emperyalizme dönüşmesi yüzünden, Türkiye yavaş yavaş  bağımsız ulus devlet statüsünden, tıpkı Osmanlı devletinin son döneminde olduğu gibi, batı hegemonyasına teslim olmuş bir yarı sömürge ülke konumuna düşürülmüştür . Gelinen aşamada Türk ulusu, 23 Nisan ulusal egemenlik bayramını, ulusal egemenliğe sahip olmadan ve eskiden sahip olduğu kendi kendini yönetme gücünü elinden kaçırarak kutlamak durumundadır. Ulusal egemenlik bayramını, ulusal egemenlik düzeni olmadan kutlamak zorunda bırakılan Türk ulusu, ülkeyi bu duruma düşürmeleri nedeniyle, geçmişte işbaşına gelen bütün yönetimlerden gelecekte hesap sormak durumundadır. Türk ulusunun geleceğe yönelik özgürlük yürüyüşü böyle bir tavrı zorunlu kılmaktadır.

21. yy’ın ortalarına doğru Türkiye Cumhuriyeti yol alırken, Türkiye’yi ulusal egemenlikten uzaklaştıran ve batı emperyalizminin yeniden bağımlı sömürgesi konumuna sürükleyen eski yönetimlerin, ülkeye verdiği büyük zararların artık tartışılmasının zamanı gelmiştir. Önümüzdeki dönemde ya bu konular gündeme getirilerek, demokratik rejim içinde hatalı ve kusurlu kadrolardan hesaplar sorulacak ya da böylesine bir hesap sorulmasını istemeyen egemen güçler, gerçek gündem dışı sahte gündemler ile halk kitlelerini oyalayarak ya da ülkeyi daha fazla gerginliğe veya karışıklığa sürükleyerek ülke çapında bir ulusal denetim mekanizmasının oluşturulmasını önleyeceklerdir. Batı ülkelerindeki demokratik rejimlerin en önde gelen ilkesi olan hesap verilebilirlik kavramı, her nedense Türkiye’de gündeme getirilmemekte, batının önde gelen büyük devletlerinin taşeronu konumundaki kadroların siyaset sahnesinde ön planda yer alması sağlanarak, batı emperyalizminin istekleri doğrultusunda Türkiye bir yerlere doğru çekilmeye çalışılmaktadır. Uzunca bir süre medya kanalları aracılığı ile halk kitleleri uyutularak, kamuoyunda ulusal bir bilinçlenmenin oluşması önlenmiştir. Küresel sermayenin, küreselleşme döneminde bütün dünya ülkelerine saldırması gibi, büyük saldırılara hedef olan Türkiye’nin böylesine olumsuz bir durumdan kurtulabilmesi için yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesine olan gereksinme, her geçen gün daha da artmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Türk ulusunun 23 Nisan bayramlarını eskisi gibi ulusal egemenlik düzeni içinde kutlayabilmesi için, Türkiye’nin batılı dost ve müttefikleriyle olan ilişkilerini yeniden düzenlemesi gerekmekte ve oluşturulacak yeni bağımsızlık düzeninde ulusal egemenlik hakkını hem Türk ulusu hem de Türkiye Cumhuriyeti, öbür bağımsız güçlü devletler gibi uluslararası hukuka göre özgürce kullanabilmelidir. İttifak ilişkilerinin ulusal egemenlik hakkını ortadan kaldırmasına cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve onu izleyen   Atatürk döneminde olduğu gibi izin verilmemelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk ulusunu, 23 Nisanlar’da ulusal egemenlikten yoksun bir biçimde ulusal egemenlik bayramı kutlamak durumunda bırakanlara karşı, Türk ulusunun daha kararlı bir tutum izlemesi gerekmektedir. Önceki yıllarda kutlanan her 23 Nisan bayramında Türk ulusunun geleceğe olan inancı ve umutları daha da artardı. Bugün gelinen noktada ise, herkes daha kötü bir duruma sürüklenmemek için, bir şeyler yapamaz duruma gelmiştir. Dünyanın en pahalı ülkelerinden birisinden yaşamak zorunda bırakılan Türk ulusu, yanı başında enerji depoları bulunurken, neden en pahalı petrolü ve doğalgazı kullanmak zorunda bırakıldığını artık birilerine sormak durumundadır. Aksi halde yarın daha olumsuz durumlar ile karşılaşmak söz konusu olabilecektir. Avrupa Birliği’ne gireceğiz hayalleri ile Türkiye’yi Gümrük Birliğine sokarak büyük dış borçlara sürükleyen eski yönetimlerden hesap sorulmadığı için, günümüzde bu gibi olumsuz tutumlar ve gelişmeler sürüp gitmektedir. 23 Nisanlarda insanlar artık eskisi gibi neşe dolamamakta, yarın ne olacak endişesi içerisinde ulusal egemenlik bayramları anlamını yitirmektedir Ulusal egemenliğini elinden kaçırmakta olan Türk ulusunun yeniden örgütlenerek geleceğe dönük yepyeni politikalar ile artık kendisine yeni bir yön çizmesi gerekmektedir. Önümüzdeki dönemde  ortaya çıkabilecek yeni ulusal hareketler ya da örgütlenmeler, küresel emperyalizmin örümcek ağından Türkiye’yi kurtarabilecek düzeyde güçlü  yapılanmaları   toplumun önüne getirebilmelidir. Böylece devletin özünde var olan ulusal egemenlik kavramı yeniden içerik kazanarak, Türk ulusunun kendi geleceğine sahip olabilmesini sağlayabilecektir. Türklerin tarih sahnesi önünde ölüm kalım savaşı vererek ele geçirdiği ulusal egemenlik düzeninin gelecekte her türlü baskı ve tehdide rağmen yaşatılabilmesi için gerekirse yeniden böylesine bir savaşı göze almak gerekmektedir.

Küresel emperyalizmin bütün ulus devletleri yok olma tehdidi ile karşı karşıya bıraktığı yeni dönemde, bütün ulus devletlerin bir araya gelerek tarih sahnesine çıkış aşamasında kazanmış oldukları ulusal egemenlik hakkına yeniden sahip çıkmaları gerekmekte ve bu doğrultuda daha gelişmiş bir uluslararası dayanışma düzeni içine girmeleri zorunluk kazanmaktadır. Büyük patronların ve para babalarının oluşturduğu küresel ortaklığa karşı, dünya halklarının ve devletlerinin daha gelişmiş bir dayanışma düzeni çerçevesinde bir araya gelerek, küresel sermayenin yaratmış olduğu süper emperyalizme karşı ortak bir dayanışma girişimine kalkışmaları, daha adil bir yeni dünya düzeni için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tek başına hiçbir ulus devletin sahip olduğu ulusal egemenlik hakkını, küresel sermayenin ekonomik alan üzerinden yaratmış olduğu emperyalist saldırı ve işgal hareketlerine karşı koruyabilmesi ya da savunabilmesi giderek zorlaşmaktadır. Dev gibi büyüyen ve giderek kendi alanında tekelleşen küresel şirketlerin ulus devletler ile giriştikleri ilişkilerin yeni bir sömürgecilik dönemine yol açması gerçeği karşısında, ulus devletlerin azalan gücü nedeniyle bir şeyler yapılamamakta ve bu nedenle de karşı dengeler giderek daha da bozulmaktadır. Tekelci şirketlerin uluslar arası alanda  küresel devlet gibi hareket etmeye başlamaları yüzünden, şirketler ile devletler arasındaki geçmişten gelen dengeli ilişkiler bozulmuş ve küresel  sermaye devleşen şirketleri aracılığı yeryüzünde var olan bütün devletlere karşı, kendi çıkarları doğrultusunda  baskılar yaparak, her açıdan ağırlıklarını ortaya koyarak ve   bazen da tehdit ederek, bu ülkelerin  hukuk açısından sahip  oldukları ulusal egemenlik haklarını  kullanılmaz  bir hale getirmişlerdir . Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak, öbür ulus devletlerin birlikte yaşamak zorunda bırakıldıkları böylesine bir ulusal egemenlikten uzaklaşma sürecinin kurbanlarından biri olmuştur. Yeni bir ulus devletler işbirliğinin, her devletin sahip olduğu ulusal egemenlik hakkını koruyacak bir doğrultuda evrensel alanda geliştirilmesi gerekmektedir.

Geleceğin 23 Nisanlarında, Türk ulusunun yeniden ulusal egemenlik ilkesi doğrultusunda Türk ulus devletinin yazgısına sahip olmasıyla birlikte, gerçek anlamda bir ulusal egemenlik bayramı kutlaması mümkün olabilecektir. Bugün için böyle bir durumdan söz edebilmek ne yazıktır ki, mümkün olamamaktadır. “Ne mutlu Türküm diyene“ sözünün Atatürk heykellerinin duvarlarından silindiği bir aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü bir biçimde yoluna devam edebilmesi ve içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulabilmesi için, Türk ulusunun silkelenerek ve uyanarak kendi yazgısına sahip çıkması, atılması gereken ilk adımdır.

Küresel sermayenin

– siyaseti finanse etmesi,
– medya ve basın organlarını satın alarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanması ve
kendi adamlarını ulus devletlerin başına işbirlikçi taşeron bir yönetici olarak getirmesi

gibi olumsuz gelişmelerin önlenmesini sağlayacak yepyeni bir ulusal uyanış, toparlanma ve  bağımsızlıkçı karşı hareketler, bütün ulus devletlerde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de demokratik yollardan gündeme getirilebilmelidir. Eski Osmanlı ahalisi Türk ulusu olarak dünya sahnesine çıkarken kendisini yeniden yaratarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet çatısı altında mutlu olma şansını yakalayabilmiştir. Bu doğrultuda Türk ulusunun mutluluğunun  gelecekte sürdürülebilmesi için, ulusal egemenlik düzeninin yeniden Atatürk döneminde olduğu gibi  tam bağımsız bir biçimde kurulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk adım olarak

  • “Ne mutlu Türküm diyene! “