Halkçılık ve popülizm

Halkçılık ve popülizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 03.12.18

Demokrasi, halkın egemen olduğu yönetim biçiminin adıdır. Ancak demokraside, halkın istediği her şey gerçekleşmez. Çünkü halk, demokratik çerçevede kalabileceği gibi, demokrasi dışı istemlerde de bulunabilir. Örneğin, halk faşizm istedi diye faşizm gelirse onun adı demokrasi olmaz. Halk monarşi istedi diye monarşi gelirse onun adı demokrasi olmaz. Halk teokrasi istedi diye teokrasi gelirse onun adı demokrasi olmaz. 

Demokrasinin sandıktan ve seçimden ibaret olmadığını ve demokrasilerde halkın her istediğinin olmaması gerektiğini en çarpıcı bir biçimde gösteren örneklerden birisi, Almanya’da 1932’de gerçekleşen genel seçimlerdir. Siyasal söylemini komünizm karşıtlığı, Musevi düşmanlığı, Alman milliyetçiliği ve popülizm üzerine kuran Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, Adolf Hitler’in liderliğinde, oyların % 33’ünü alarak iktidara gelmişti. Aynı seçimlerde Almanya Sosyal Demokrat Partisi %20, Almanya Komünist Partisi %17, Merkez Parti %15, Alman Milliyetçi Halk Partisi %8 oy almıştı. 

Hitler 1933 yılı ocak ayında başbakan olarak atandıktan sonra, mecliste tek başına çoğunluğu sağlayamadığı için yeni seçimlere gidilmesi kararını çıkartmış, bir ay sonra ise parlamento binası ateşe verilmişti (AS: Reihcstag yangını!). Hükümet bu eylemin komünistler tarafından gerçekleştirildiğini iddia ederek Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un da desteğiyle, 1933 yılı şubat ayında olağanüstü hal ilan ederek tüm özgürlükleri ve hakları askıya almıştı. 

1933 yılı mart ayında baskı koşullarında gerçekleşen seçimlerde Hitler oyların %44’ünü almıştı. 1933 yılı şubat ayından başlayarak güvenlik, istihbarat ve yargı kurumlarının başına Hitler’in liderlik ettiği NSDAP partisi üyeleri atanmış; sosyalistler, komünistler, sosyal demokratlar tutuklanmış, mart ayındaki seçimlerden sonra başbakana olağanüstü yetkiler veren yasal düzenleme merkez sağ partilerin de desteğiyle meclisten geçmiş, Almanya Komünist Partisi, Almanya Sosyal Demokrat Partisi ve sol sendikalar kapatılmış, düşünce, ifade, basın, yayın ve örgütlenme özgürlüğü ortadan kaldırılmış, Museviler üzerinde baskı ve ayrımcılık uygulanmış, 1932 ve 1933 yılındaki seçimler diktatörlüğü getirmiştir

Hitler söz konusu dikta rejimini, halktan aldığı %33’lük ve %44’lük destekle kurmuştu ve gerçekleştirdiği her uygulamayı halk adına gerçekleştirdiğini söylemişti. Ancak siyaset bilimi ve siyaset felsefesi literatüründe kimse, Hitler’in seçimle iktidara gelerek kurduğu diktatörlük rejimini demokrasi olarak nitelendirmemektedir. 

Gerçek şudur ki                     :
– yasama, yürütme, yargı arasında üçler ayrılığı ilkesinin ve yargı bağımsızlığının olmadığı;
– düşünce, ifade, basın, yayın ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı;
– medyanın iktidarın tekelinde olduğu,
– laikliğin olmadığı,
– ekonomik ve sosyal adaletin olmadığı,
– nitelikli temel bir eğitim düzeyinin olmadığı bir ülkede,

kurulan sandıkların ve halkın oylarının hiçbir anlamı yoktur. 

21. yüzyılda, Türkiye, Rusya, Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde yaşananlar da bunu açık bir biçimde göstermektedir. Bu ülkelerde seçimle iktidara gelen otoriter yönetimler, Hitler yönetimiyle bire bir örtüşmese de, bu ülkelerde yaşananlar, Almanya’da Nazi iktidarında yaşananları hatırlatmaktadır. 

  • Sandıkçılığa ve popülizme indirgenmiş sahte bir demokrasi anlayışı,
    bu ülkeleri karanlığa doğru sürüklemektedir.

– Medyanın iktidarın propaganda mekanizmasına dönüştüğü,
– halkın doğru haber alma hakkının engellendiği,
– iktidara muhalif olanların gözaltına alındığı veya tutuklandığı,
– yargı mekanizmasının iktidarın emrine girdiği,
– meclisin ve yargının bazı yetkilerinin yürütmeye devredildiği,
– göstermelik seçimlerin gerçekleştiği bu ülkelerde,

demokrasinin varlığından söz etmek olanaklı değildir. 

Halk, belli başlı kişilerin ve odakların sürekli iktidarda kalmalarına hizmet eden bir araç değildir. Siyasette, halk araç değil, amaç olmalıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için de öncelikle, halkçılığın halk dalkavukluğu olmadığı, halkçılığın popülizm olmadığı kavranmalıdır.

GENELKURMAY BAŞKANI İÇİN ÇOK ÜZÜLÜYORUM!

Dikkatle okumak lazım…

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Alttaki makale 07 Şubat 2017’de Sayın Rahmi Yıldırım tarafından yazılmış, çok üzülüyormuş Genel Kurmay Başkanının o günlerdeki durumuna. Dün atamalardan sonra ilk cümleleri „ÜZÜNTÜM SONA ERMİŞTİR!!!
Meslektaşım sırtındaki yük kalktığına göre, bundan sonra daha rahat görev yapacaktır.“ olmuş.

GENELKURMAY BAŞKANI İÇİN
ÇOK ÜZÜLÜYORUM!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar için nasıl üzülüyorum nasıl üzülüyorum, bilemezsiniz! Son birkaç yılda neler gelmedi başına neler. Öyle ıstırap verici hadiseler yaşadı ki, başkası olsa üzüntüsünden kahrolur, inme inerdi vallahi!

Mesela Genelkurmay İkinci Başkanı iken çoğu general yüzlerce silah arkadaşı, AKP/Cemaat kumpasına kurban gitti. Eminim ki Hulusi Bey’in yüreği ezilmiştir hapse atılan silah arkadaşları için. Lakin ezik yüreğini kimseye açamadı, kahrını üzüntüsünü hep içine attı!

AKP/Cemaat ortak kumpasına kurban giden askerlerden Amiral Cem Aziz Çakmak, kanserden vefat etti. O tarihte Hulusi Paşa kuvvet komutanıydı. Lakin işlerin yoğunluğundan olsa gerek, Amiral Cem’in cenazesine katılamadı, üzüntüsünden bir kez daha kahroldu!

SİLAH ARKADAŞLARINA KALLEŞLİK İDDİASI

Üstüne üstlük bir de silah arkadaşlarını hapse attıran bilirkişi raporunu karargâhındaki icra subayı binbaşıya hazırlattığı iddiası ortaya atıldı. Evet evet! Yavuz Selim Demirağ’ın İmamların Öcü adlı kitabıyla Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel’in Ağacın Kurdu adlı kitabında böyle iddia ediliyor. Şahsen inanamıyorum bu iddiaya. Ordunun koskoca paşası silah arkadaşlarını nahak yere hapse attıracak bir rapora imza atar mı hiç? Hulusi Paşa nasıl da üzülmüştür! Kim olsa üzülür böyle bir kalleşlik iddiasına değil mi? Şahsen ben böyle bir iddiaya maruz kalsam, insan içine çıkamam. Hulusi Paşa da mutlaka üzülmüştür. Mutlaka üzülmüştür de, gerek bu iddiaya gerekse Fetullahçı olduğu imasına niye sessiz kaldı anlayamadım. Herhalde işlerinin yoğunluğundan cevap ermeye vakit bulamadı ya da tenezzül etmedi! Öyle ya, önce lafa bakılır laf mı diye, sonra söyleyene bakılır adam mı diye. Hulusi Paşa da öyle yapmıştır herhalde!

Aklıma gelmişken, yine bu kitaplarda Hulusi Paşa’nın komutanlığı döneminde yapılan sözleşmeli subay sınavlarında Alevi kökenli adayların mülakatta elendikleri iddia ediliyor ki, enseme silah dayasalar inanmam. Ebedi Başkomutan Atatürk’ün ordusuna kumanda eden bir paşa orduya personel alımında böyle ayrımcı nefret suçu niteliğinde bir fiilin faili olamaz değil mi?

MÜPTEZEL YAZARA TAZİYE MESAJI

Hulusi Akar Paşa’nın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi vallahi. Genelkurmay Başkanlığında ilk senesiydi. Türk medyasının müptezellikte rakipsiz yazarı Hasan Karakaya geberdi. (AS: biz bu sözcüğü onaylamıyoruz)

Yazının burasında biraz duralım. Hasan, Akit gazetesinin genel yayın yönetmeniydi; en aşağılık, en ahlaksız lümpenleri bile utandıracak derecede kirli bir dili vardı; lakin o mahallenin dilinde Ümmetin sesi ve usta kalemi olarak biliniyordu. Prof. Ahmet İnsel’in yakıştırmasıyla “lağım gazetecisi” idi. Ne ki, istihkam sınıfının atası lağımcıların labirentlerinde değil, hakikaten lağımda, yani fosseptik çukurunda (AS: Fosseptik; Fransızca septik çukur anlamında bileşik sözcük) nefes alıp veriyordu; yazılarını o çukurdayken çıkarıyordu!

Hasan Karakaya, hiç eğip bükmeden Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’ya açıkça sahip çıkan gazetenin her şeyiydi. “Her şeyi” olduğu gazete Sivas Madımak Oteli katliamında öldürülen sanatçıların yazarların değil, katillerin savunucusuydu. Ne zaman bir laik aydın katledilse, Hasan Karakaya’nın gazetesi o aydının resmi üzerine çarpı işareti koyar.

Hasan Karakaya’nın hemen her yazısı, emek ve demokrasi talepleri aleyhine sövgü yazısıydı. Türkiye’nin yüz akı Taksim Gezi Direnişçilerine  “Ulan köpek oğlu köpek! Ulan pezevenk!..  Ulan kaltak!..” diye hakaret ediyordu. 

Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de polis/esnaf işbirliğiyle dövülerek katledilen Ali İsmail Korkmaz için, “Ne malûm dövülerek öldürüldüğü, Belki, Kafasını taşlara çarpmıştır!.. Belki de Koşarken dengesini kaybedip kafasını duvara çarpmıştır! Ya da, Ne bileyim, merdivenden düşmüştür! diye yazabilecek derecede vicdan yoksulu bir mahluktu Hasan Karakaya.

Soma’da yüzlerce maden emekçisinin can verdiği katliamın ertesinde Hasan Karakaya, tepkili emekçileri tekmeleyen Başbakanlık bürokratına Tekmelerine sağlık Yusuf!” diye sahip çıkıyordu.

İşte bu Hasan’ın gazetesinde TSK’ye karşı AKP/Cemaat ortak kumpasının ilk aşamasında “Onbaşı bile olamayacak kimselerin general olduğu memleket” başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. TSK’deki generallerin tümü bu yazı üzerine Akit gazetesinden davacı olmuştu. Hulusi Akar da tümgeneral rütbesiyle davacı generaller arasındaydı.

Gel zaman git zaman Hasan Karakaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikram ettiği umre sırasında geberdi (AS: öldü..). Aşırı dozda viagra kullanımından kalp krizi geçirip geberdiği (AS: öldüğü) rivayet edildi. Derken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın sözcüsü aracılığıyla Hasan Karakaya için taziye mesajı gönderdiği, mesajında “Türk gazeteciliğinde yeri doldurulmayacak bir boşluk oluştuğu”nu belirterek, “Dik duruşundan asla taviz vermemiştir” diye iltifat ettiği haberleri çıktı.

Şahsen Hulusi Paşa’nın içinden gelerek böyle bir mesaj gönderdiğine inanmıyorum. Olsa olsa karargâhındaki kurmay heyetinin komplosuna maruz kalmıştır ki, 15 Temmuz gecesi maruz kaldığı muamelenin komplonun yanında lafı bile olmaz!

15 TEMMUZ GECESİNDE İKİLİ Mİ OYNADI?

Hulusi Paşa’nın 15 Temmuz gecesi başına gelenler askerlik tarihinde hangi genelkurmay başkanının başına gelmiştir acaba? Aklıma bir tek 27 Mayıs 1960 gecesi genç subaylar tarafından tartaklanan Genelkurmay Başkanı müteveffa Rüştü Erdelhun geliyor.

Meş’um 15 Temmuz akşamı da Hulusi Paşa’nın başında olduğu ordunun generallerinin yarısı darbeye girişiyor. Hulusi Paşa’nın karargâhının neredeyse tamamı darbeci. Yaveri ve özel kalem müdürü subaylar bile darbecilerin safında. Öyle ki, bir ara Hulusi Paşa’nın boğazını kemerle sıkmışlar, sonra paketleyip götürmüşler. Aynı saatlerde kuvvet komutanları da paketlenmiş…

Neyse ki darbeciler başaramadılar. Hulusi Paşa ve kuvvet komutanları destek verseler belki de başaracaklardı. Destek vermemişler. Öyle ki Hulusi Paşa darbeci astlarını “Manyak mısınız lan” diye azarlamış bile. Buna karşın, ikili oynadıkları, darbenin mümkün olamayacağını görünce saf değiştirdikleri filan söylentileri yayıldı. Öyle ki, AKP’nin trol vekili Şamil Tayyar, Hulusi Akar’ın Divanı Harp’te yargılanması gerektiğini söyleyebildi. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dere geçilirken at değiştirilmez” diyerek, istiskal etti.

Erdoğan darbe girişimini “Allah’ın lütfu” saydı, çıkardığı kararnamelerle Hulusi Paşa’nın altından bütün orduyu ve hastanelerini aldı, okullarını kapattı.

Bunlar yapılırken Hulusi Paşa’nın fikri sorulmadı. Öyle ki, Meclis’teki komisyona davet bile edilmedi, darbe gecesi neler olup bittiği konusunda anlatacaklarına tenezzül edilmedi, adeta operet paşası durumuna düşürüldü. Bunca istiskal karşısında bile Hulusi Akar sivil otoriteye saygısından ödün vermedi, eşsiz bir fedakârlıkla ordusunu başsız bırakma günahına girmedi!

KAFAMA SIKSAM DAHA İYİ

Bana göre en hazini ise, Başbakan 1000ali’nin anlattıkları. Hulusi Akar maruz kaldığı onca istiskalin kahrıyla Başbakan 1000ali’ye dert yanmış: “Albay’a bir talimat veriyorum, albaydan çıt yok. Tamam, başüstüne falan demiyor. Merak ediyorum niye böyle yaptı diye, gidiyor bir astsubaya… Abisi oymuş, amiri daha doğrusu… Astsubaydan olur alırsa dönüp, ‘Peki komutanım yapayım!’diyor.

Hulusi Paşa içini dökmüş. İki kişi arasında konuşulan orada kalır değil mi. Orada kalmamış ne yazık ki. Ağzında bakla ıslanmayan 1000ali cümle aleme duyurmuş…

Kendimi Hulusi Bey’in yerine koyuyorum da söyleyecek söz bulamıyorum. Genelkurmay Başkanıyım. Bir subaya emir veriyorum; o subay ‘emredersin’ demek yerine gidip bir çavuşun onayını alıyor. Üzüntümü Başbakan ile paylaşıyorum, o da cümle âleme ilan ediyor. Böyle aciz zavallı duruma düşürülmekten nasıl utanıyorum nasıl yüzüm kızarıyor anlatamam. Kafama sıkayım daha iyi… Kafama sıkmasam bile “Al atını da tımarını da, bana müsaade” der, basarım istifayı…

Tabii benimki bekâra karı boşamak. Ben kimim ki? Emekli üsteğmen. Ne bilirim Genelkurmay Başkanı’nın taşıdığı ağır sorumluluğu. Hulusi Paşa koskoca genelkurmay başkanı, onca yılın meslek ve hayat tecrübesiyle yüklü. Askerlik tecrübesi en fazla kantin çavuşluğundan ibaret, disiplin ve kışla gelenekleri nedir bilmeyen siyaset erbabının onca istiskali karşısında bile göreve devam ediyorsa, mesuliyet ve fedakârlık duygusunun ayriyeten ebedi Başkomutan Atatürk’e muhabbetin icabıdır. Böyle kritik bir dönemde ordusunu başsız bırakmak istemedi herhalde!

ŞERİATÇI YAZARA ZİYARET EZİYETİ

Bunca üzüntü angarya yetmezmiş gibi bir de Nuri Pakdil’in hanesini ziyaret eziyeti.

Nuri Pakdil kim?
Siyasal İslam’ın etkili kalemlerinden biri. Konuşmalarını “Yaşasın şeriat” diye bitiriyor.

Kemalist laiklerin “Ulu Önder Atatürk” hitabının karşısına “Ulu Önder Muhammet” hitabını çıkarıyor.

Yine Kemalist milliyetçilerin “Ne mutlu Türküm diyene” duasına “Ne mutlu Müslümanım diyene” diye karşılık veriyor.

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ü “firavun” diye nitelendirmesiyle de tanınıyor.

İşte “Atatürkçü” ordunun Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bu Nuri Pakdil’i evinde ziyaret etmiş. Yanında MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Hanedan gazetecisi Selvi’nin yazdığına göre aşktan edebiyattan hatta Fenerbahçe’den konuşmuşlar…

İyi hoş da Hulusi Paşa o ziyaret fotoğrafında niye mesut mutlu görünmüyor? Sanki derdest edildiği15 Temmuz akşamındaki gibi üzgün keyifsiz.

Atatürkçü” ordunun Genelkurmay Başkanı olarak, Atatürk’ten nefret eden bir şeriatçıyı ziyaret etmek zorunda kalmanın üzüntüsü müdür acaba?

Sanıyorum öyledir. Bu kritik dönemeçte Orduyu başsız bırakmamak uğruna bu fedakârlık da az şey değildir kanaatimce!..
Tam yazıyı noktalarken aklıma geldi.
Türk ordusunun Orgenerali Hulusi Akar, Irak’ta Türk askerini çuvala sokan Amerikalı generalden liyakat madalyası alırken verdiği fotoğrafta da pek mesut mutlu görünmüyordu. Türkiye / ABD ilişkilerinde sıkıntı yaratmamak için katlandığı bir fedakârlık mıydı yoksa?

Ne diyeyim? Ah Hulusi Paşa ah!
Bu vatan uğruna kim neler yapmıyor nelere katlanmıyor ki?
Kimi şehit oluyor. Kimi nutuk atıyor.
Kimi de sencileyin böyle eziyetlere katlanıyor işte!!!

Velhasıl-ı kelam, Çok selam paşam!

İyi çalışmalar, saygı ve sevgiler.
Murat M. Binzet
Mailto: m1000zet@gmail.com

=============================================
Dostlar,

Bu proje, Batı’nın Erdoğan’dan kurtulma planının HIZLANDIRILMASIDIR :
Kara deliktir; Yu-ta-cak-tır!

Çok üzüntü verici bir yazı..
9 Temmuz 2009’dan bu yana artık Hulusi paşa tenzil-i rütbe ile Milli Savunma Bakanlığına memur edildi İmparator Başkan tarafından..

Sanırız bu verile ile Genelkurmay Milli Savunmaya bağlanır, geçiş dönemi böylesine bir manevra ile geride bırakılır.. İlk fırsatta da Aker Paşa’ya teşekkür edilip bir sivil siyasetçi bu bakanlığın başına getirilir ve operasyon tamamlanır..

Henüz öğrenemedik ama Devlet protokol listesini merak ediyoruz..
Bakanlığa bağlanırsa zaten gerek kalmayacak protokolde temsil edilmesine..

Diyanet İşleri Başkanı’nın adeta “Şeyh-ül İslam” rütbesiyle ilk 10 içinde olacağından neredeyse eminiz..

3 Mart 1924’ün 100. yılına kalmadan sıra Halifelik makamını da İmparator Başkan’ın üstlenmesinde..

Ve bu muazzam, hayal ötesi köklü, geriye dönük dinci dönüşüm, %42,5 oy alan bir parti, hilesi – dolabı bir yana bıraksak MHP desteği ile %52,5 oy alan bir TEK ADAM tarafından dayatılıyor. Toplumun en az yarısı bu dayatmaya oy vermedi.

Böylesine köktenci, dünyada örneği olmayan ucube bir sistem için en azından geniş tabanlı bir uzlaşma işe yapılabilir.

Türkiye, TEK ADAMA feda edilebilecek bir ülke değildir.
En azından %50 toplum kesimi Cumhuriyetin değerlerini savunmayı sürdürecektir.
Hem de düne göre daha büyük sorumluluk ve ciddiyetle..

Öylesine a-normal, kaotik, hastalıklı bir yapı ki Türkiye’ye dayatılan, kesin olarak ayaklarına dolanacaktır. Yönetim bilimi ilkelerine tümden ters bir dış güdümlü kurgu ile yüz yüzeyiz. Her şeyden önce modern yönetim yetki devrine (Delegasyona) dayanır. Tüm yetkilerin merkezde toplanması değil, yerinden yönetime ağırlık verir.

Hatta, ABD’li yönetimbilimci Peter Drucker‘in 30 yıl kadar önce Küresel sermayenin kamu yönetiminde hegemonisini kurma amaçlı Yönetişim (Governance) modeli bile alaturka ve yozlaştırılmış biçimde..

Dahası; modern bir demokratik devlet yönetimi mutlaka ama mutlaka denge – denet (check $ balance) sistemine sahiptir. Bunun da bilinen en etkili yolu GÜÇLER AYRILIĞIDIR.

  • Erdoğan, kendince post-modern imparatorluğa yönlendirilmiştir..

  • Çıplak söyleyelim : Bu proje, Batı’nın Erdoğan’dan kurtulma planının HIZLANDIRILMASIDIR! Kimse duyduk – duymadık demesin.. Özellikle Erdoğan ve müritleri!

Ki; bu her şeyden önce Türkiye gibi hastalıklı bir ekonomisiyle orta boy bir ülkeden çıkmaz! Ayrıca Dünya imparatorluğu da çatırdıyor ve dünya çok kutuplu küresel yönetime geçiyor..

Türkiye’de yaşananlar hiçbir siyasetbilimi kalıbına, örneğine, modeline… uymuyor, benzemiyor.

Tayyibistan mı diyelim, ne diyelim?

Ama şuna mahkumuz : Nüfusun en az %50’si bu kuşatmaya karşıdır. Çatırdayan Cumhur ittifakına oy verenler de eminiz bu denlisini beklemiyorlardı ve onaylamayacaklardır.

Ulusun sağduyulu çoğunluğu, olgun bir dayanışma içinde bu deli gömleğini sırtından çıkaracaktır.

Erdoğan’ın gidişi – tükenişi kaçınılmaz olarak hızlan(dırıl)acaktır.

  • Bu bir küresel politik kara deliktir ve oyuncularını başta Erdoğan = AKP’yi yutacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 10 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

OHALLİ SEÇİM BÖYLE OLUR!

OHAL’Lİ SEÇİM BÖYLE OLUR!

Rifat Serdaroglu
26 Haziran 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Seçimlerden bir gün önceki “Nasıl Bir Pazartesi” başlıklı yazımda, “25 Haziran’da tercihiniz ne olacak?” diye sormuştum.
Türk Milletinin yarısının, güçler ayrılığının kaldırıldığı-Hukuk Devletinin yok edildiği– Lâik Cumhuriyetin sıfırlandığı-nüfusumuzun 49 milyonunun yoksulluk, 14 milyonunun açlık sınırında yaşadığı-mutfak enflasyonunun %30’u aşacağı- hesap sorulamayan ve tek adam tarafından yönetilen bir Türkiye’den yana olduğunu gördük…

Türkiye’yi seven, demokrat ve çağdaş insanlarımızın elbette ki söyleyecekleri çok şey vardır.
Fakat, önüne konan tabldot seçimi hiç tartışmadan kabul eden partilerin ve adayların tek söz söylemeye hakları yoktur. Bu kişiler Türk Milletini temsil etme yeteneğine sahip olmadıklarını bir daha gösterip, yine yenildiler.

Bunca kepazeliğe, bunca rezilliğe, bunca hırsızlığa, bunca ahlaksızlığa rağmen yenilmişliği anında hazmedenlerin, gözlerinin önünde yapılan hırsızlıkları görmeyenlerin, milletin oyuna sahip çıkamayanların, hala söz söylemeye hakları olabilir mi?

Henüz sonuçlar-rakamlar kesin olarak elimizde değil. Sandık-sandık sonuçlar açıklanınca yapılan oy hırsızlığını net olarak, sayısal olarak ortaya koyacağız. Ama itiraz süresi geçmiş olacağı için, tarihe not düşmekten başka işe yaramayacak!

Seçim fareleri bu seçimde MHP üzerinden oy devşirerek, Cumhurbaşkanlığı seçimini 1. turda tamamladılar.

  • Hırsızlık, oy sayımı anında yapılmadı. 24 Hazirandan önce hazırlandı ve o sabah çok erken saatlerde yapıldı.

Erdoğan’ın bir videosu yayınlanmıştı. Partililerine “Erkenden sandık başlarına gidin ve işi bitirin” talimatını veriyordu. Oy hırsızlığının bir kısmını açıklamadan önce sizlere bir soru sormak isterim:

Gerek AKP’yi destekleyen anket şirketlerinde, gerekse AKP’ye muhalif olan anket şirketlerinden herhangi birinde, MHP’yi %11 veya %12 gösteren olmuş muydu?
Olmamıştı! En yüksek gösteren şirketlerden Konda %7,3, Optimar ise %6,9 gösteriyordu, öbürleri %3-%5 arasında veriyorlardı.

Şanlıurfa-Mardin-Şırnak-Hakkari-Gaziantep-Kilis-Adıyaman-Diyarbakır-Batman-Siirt
illerindeki kırsal kesimlerdeki sandıklara, sabahtan öbür partilerden hiç kimse, devlet ve silah gücü ile yanaştırılmadı. (OHAL’li seçim böyle olur, demiştik) Cumhurbaşkanlığında Erdoğan’a, Milletvekilliğinde MHP’ye mühür basılan oylarla doldurulmuş sandıklar yerleştirildikten sonra, öbür parti müşahitleri içeri alındı.
Yine Şanlıurfa’dan bir görüntü yayınlanmıştı; Nasılsa sandık alanına girmiş bir partili bağırıyordu;
“Bakın sandığı önceden doldurmuşlar, Başkanım siz de gördünüz değil mi?”
Sandık Başkanı kadın ise, eli ağzında, şaşırmış taklidi yaparak dolaşıyordu…

Yukarıda saydığım illerde ve Doğu Anadolu’nun kırsal kesimlerinde aynı taktikle MHP’ye %6 – %8 arasında oy şişirildi. Böylelikle oyu %42’ye düşen AKP, MHP’ye aktarılan oylarla ilk turda Cumhurbaşkanlığını kazanmış ve Cumhur İttifakı da TBMM çoğunluğunu ele etmiş oldu. Aynı yöntem özellikle Elazığ’da ve Erzurum’da da uygulandı…

Bakın oy hırsızlığı nasıl belli oluyor?

Yukarıda sayılan 10 ilde, MHP’nin 1 Kasım 2015’te aldığı oyları toplayın.
Aynı illerde MHP’nin, 24 Haziran 2018 seçimlerinde aldığı oyları da yazın.
Aradaki farkın, MHP lehine yaklaşık 2 milyon 200 bin olduğunu görürsünüz!

2015’ten bu yana yani 3 yıldır, MHP ne yaptı da Kürt kökenli seçmenlerin sevgisini kazandı ve bu on ilde oyunu 2 milyon 200 bin artırdı?
MHP bizden habersiz “Çözüm Süreci” sözü mü verdi? Kaketi çıkmış (Kaset değil) Bahçeli, Kürtçe mi öğrendi, Öcalan’dan icazet mi aldı?
Ayrıca MHP’nin içinden, kadrolarının ve adaylarının çoğu MHP’li olan bir İYİ PARTİ çıkmadı mı? İYİ Parti, %10 oyunu hangi partinin seçmeninden aldı? Elbette ki çoğunluğunu MHP’den aldı…

O zaman bir daha soralım :
İYİ PARTİ’nin kurulmasıyla, karpuz gibi ikiye bölünen MHP, tüm anket şirketleri onu %3-%5 arasında gösterirken, nasıl oluyor da %11,13 oy alabiliyor?
Bu sorunun yanıtını Erdoğan-Bahçeli ve Sadi Güven vermelidir.

Konu ilerde nasılsa açıklığa kavuşacaktır.

YSK’daki rezilliklerden kaçmak için hazırlanmakta olan 6 üye nasılsa konuşacaktır…

Sağlık ve başarı dileklerimle.
=============================================
Dostlar,

Sn. Serdaroğlu’nun yazısı ciddidir.
Sorulan soruların yanıtlanması gerekir.
Kuşkulu yerlerin açığa kavuşturulması gerekir.
Bu konu öyle geçiştirilecek basit bir konu değildir.
Ülkenin geleceği – barışı – güvenliği… ile doğrudan ilgilidir.
Seçimlere hile karıştırmak Türk Ceza Yasasında ağır suçtur.
Ayrıca ne dine ne imana, ne de İslamiyete – Müslümanlığa sığar..
Ahlak ve Etik dışıdır, namussuzluktur, hak yemektir..
Ülke barışına  – huzuruna kastetmektir.
Kabulü ve sindirilmesi olanak dışıdır.

Biz de 2 gündür sitemizde kezlerce yazdık.. Yinelemeyelim burada.
Benzer sorunları dile getirdik ve önerilerde bulunduk.
Özellikle CHP ve ittifak ortaklarını acil göreve çağırdık..
İtiraz süresi bitmeden YSK’ya gerekli başvurular yapılmalıdır.
YSK’dan tedbir alınması istenmelidir.
Ülke genelinde seçim yolsuzluklarına ilişkin elinde bilgi – belge olanların kimlikleri korunarak Millet İttifakı‘na iletmesi çağrısı yapılmalıdır..

YSK’nın namuslu üyeleri bir an önce, seçim sonuçlarına itiraz süresi bitmeden ne yapacaklarsa yapmalıdırlar.. Geç kalan eylemin bir anlamı – yararı olmayacaktır.

Atı alanın bir daha Üsküdar’a geçmesine asla izin verilmemelidir.

Türkiye bu pislikleri hak etmiyor..
Her kim bulaştı ve yasa – hukuk – ahlak dışı iş yaptı, destek verdi, göz yumdu ise suçlu olacaktır ve gereğinde bu suçlarda zamanaşımı da kaldırılabilecektir ileride.

Allah belanızı versin.. hiç kuşku yok, er ya da geç verecektir.

  • İlahi adalet mazlumun ahını asla yerde bırakmayacaktır;
    bu bir evrensel yasadır!

Sevgi ve saygı ile. 26 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SAYIŞTAY ÜYELERİNE ve BAĞIMLILARINA DA SGK’da AYRICALIK…

SAYIŞTAY ÜYELERİNE ve BAĞIMLILARINA DA SGK’da AYRICALIK…

Tedavi giderlerrine ilişkin Sayıştay resmi internet sitesinde bugün konulan duyuru metni aşağıya çıkarılmıştır. (https://www.sayistay.gov.tr/tr/?p=2&ContentID=12198)

TEDAVİ GİDERLERİ

Sayıştay Başkanı, daire başkanları ve üyeleri ile bunların emeklileri ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerinin tedavi giderleri, Yargıtay Birinci Başkanı, daire başkanları ve üyeleri ile bunların emeklileri ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertleri için Yargıtay Kanununun 64 üncü maddesi ile getirilen düzenlemelere Sayıştay Kanununun 63 üncü maddesi delaletiyle uyulmak suretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin tabi oldukları hükümler ve esaslar çerçevesinde Sayıştay bütçesinden karşılanacaktır.

Tedavi giderinden faydalanması gereken mensuplarımız ile bunların emeklilerinden Tedavi Yardımı Bildirimi (EK 1) alınmak suretiyle tedavi giderleri kurumumuz bütçesinden karşılanacaktır.

Bu kapsamda; halen çalışmakta olan daire başkanı ve üyelerimiz, “ Saynet / Uygulamalar / Birim / Anket / Tedavi Yardım Bildirimi ” üzerinden ulaşacakları beyannameyi doldurmak suretiyle elektronik imzaları ile imzalayacaklar; emekli olanlar ile dul ve yetimleri ise “EK 1” de yer alan Tedavi Yardımı Bildirimini doldurmak suretiyle imzalayarak dilekçe ekinde Başkanlığa vereceklerdir.

Bilgilerine ve gereği ilgililere duyurulur.

Ek: TEDAVİ GİDERİ BEYANNAME.docx

==========================================
Dostlar,

İletiyi yollayan dostumuz E. Mülkiye Başmüfettişi Sayın Mahmut Esen‘e teşekkür ediyoruz..
AKP’nin Yüksek Yargı’ya ayrıcalık sağlayan politik rüşveti genişleyerek sürüyor..

Önce TBMM üyeleri, Bakanlar Kurulu..
Sonra AYM üyeleri..
Ardından Yargutay ve Danıştay üyeleri
Ve son olarak Sayıştay üyeleri…

Üstelik TBMM Başkanlık Divanı Yönetmeliği aracılığıyla..
Yüksek Yargının sınırsız sağlık güvencesi TBMM Başkanlık Divanının “cemilesi” ne (jestine) pamuk ipliği ile bağlı…

GÜÇLER AYRILIĞI mı dediniz??? (Anayasa; Başlangıç, paragraf 4)
Anayasa’nın 10. maddesinde yasalar önünde eşitlik mi dediniz?? (1. fıkra)
Hiç kimseye ayrıcalık tanınamaz mı dediniz?? (Anayasa md. 10/4)

Bir de itiraf yok mu ortada?? SGK’nın sağık güvencesi sayılan bu ayrıcalıklı eliti kesmiyor anlaşılan ki; sınırlamalar kaldırılıyor… Ama iktidar ile iyi geçinme koşulu ile. TBMM Başkanlık Divanını kızdırmadan..

Yaşasın HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ve adının ilk sözcüğü “ADALET” olan iktidar partisi..
AKP’ye oy veren / verecek… neciiiiiiiiiiiiiip milletimize duyurulur..

AKP’nin kökü dışarıda SGK – GSS rejimi bir kez daha çökmüştür..
Lütfen tıklayınız :

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI ÇÖKTÜ.. 
TTB : GSS için ne dediler – ne oldu?

Sevgi ve saygı ile. 11 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

16 eyaletin başsavcısından Trump’a kınama

16 eyaletin başsavcısından Trump’a kınama

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
İçlerinde Kaliforniya, Pensilvanya ve New York’un da bulunduğu 16 eyaletin başsavcıları,
ABD Başkanı Trump’ın vize yasağına karşı ortak bir kınama yayımladı.

[Haber görseli]

CNN Türk’ün haberine göre, ABD ve dünyanın gündemine oturan Trump’ın bazı Müslüman ülkelere uyguladığı vize yasağına büyük bir tepki de kendi ülkesinden geldi.

16 eyaletin başsavcıları Trump’a karşı ortak bir kınama metni yayımlayarak yasağı eleştirdi.

Kınama metninde, “Yaratılan bu kaotik ortamda mümkün olan en az sayıda insanın
zarar görmesi için gayret göstermeye devam edeceğiz.” denildi.
(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/667466/16_eyaletin_bassavcisindan_Trump_a_karsi_kinama.html, 30.01.2017)
==========================================
Dostlar,

Gördünüz mü, “vatan haini ABD’li başsavcılar”ı !??
“Milli bir mesele” de (!) bile ülkenin “seçilmiş Başkanı” na kafa tutuyor ve

  • “Yaratılan bu kaotik ortamda mümkün olan en az sayıda insanın
    zarar görmesi için gayret göstermeye devam edeceğiz.” diye açık açık meydan okuyorlar!

Bu “Yargı” da “ayak bağı” oluyor kooooskoaca seçilmiş ABD Başkanı’na!

Yoksa “bağımsız – tarafsız yargı” gerçekte bu mu?
Yoksa “güçler ayrılığı” ve Anayasal 3 erkin (Yasama – Yürüme -Yargı) birbirini denetleyip dengelemesi (check&balance) sistemi bu mu??

1982 Anayasasında bu sistem iyi – kötü vardı. 12 Eylül 2010’da AKP’nin yaptığı 26 maddelik değişikliğin “blok” oylamasında necip milletimiz, “akiller”e (!) uyarak “yetmez ama evet” diyene dek..İşte ondan sonra HSYK eliyle AKP – RTE yargıya da egemen oldu ve
geldik bugünlere..

Bu kez 18 madde ile Anayasanın 80’e yakın maddesi değiştiriliyor. Zaten daha önce 17 kez değişiklikle 2/3’ü değiştirilmiş, 12 Eylül darbe anayasası olmaktan büyük ölçüde çıkarılmıştı, moda ama yanlış deyimle “sivil” leştirilmişti!

Bu kez, yeryüzünde ve dünya anayasa yazınında (literatüründe) benzeri, örneği olmayan
ucube bir “Türk tipi Başkanlık” getiriliyor ki;

Osmanlı padişahlarından daha yetkili olacak Bay RTE!

Bunca geniş – sınırsız yetkiyi normal bir adam neden ister, ister mi?
339 AKP – MHP milletvekili neden boyun eğer bu saçmalığa, yıkıma??
Akla uygun bir açıklaması varsa, gidin siz de halkoylamasında “evet” deyin, Türkiye bitsin!

  • Çünkü bu dayatmanın saklanan en kritik yanı,
    örtülü AF YASASI oluşudur! 

  • 17-25 Aralık suçları dahil, bakanların, cumhurbaşkanının geriye dönük hiçbir sorgulama olanağı bı-ra-kıl-mı-yor!!

Ve şimdi ateş bacayı sarmış olup, kabulünden bu yana 9. gününde yasalaşan Anayasa değişikliği teklifi Cumhurbaşkanlığına gönderilmiş değil!? Erdoğan, 15 günlük anayasal inceleme süresini fiilen (gene anayasa dışına çıkarak) uzatıyor.
Tayyip beye karşın TBMM, metni Cumhurbaşkanlığına sunmama davranışı sergileyebilir mi??
Kamuoyu yoklamaları gırla gidiyor.. Danışmanlar, AKP ve Tayyip beyin iç dünyası kaynıyor..

“HAYIR” paniği her yanı sarmış durumda.

Çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti’ne “şah mat” hamlesi yaptınız!..

Yoksa, RG’de yayımlanmasını izleyen 60 günü kovalayan Pazar gününü 23 Nisan 2017
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘nın 97. yılına denk düşürme peşinde misiniz??
97 yıl sonra açılış yıldönümünde “TBMM’yi majestelerinin uslu atanmışları heyeti” ne dönüştürme kumarı! Bir büyük travma daha halk kitlelerine, sosyal psikoloji atağı öyle mi?
Bir 23 Nisan günü demokratik – parlamenter rejime son ve TAYYİBİSTAN saltanatına merhaba!

Vazgeçin efendiler, vazgeçin.. Ne Türkiye bu deli gömleğine uyar, ne Dünya koşulları elverir..
Ham hayali bırakın, RTE vazgeç(e)mezse bari Anayasa Mahkemesine fısıldasın; iptal etsinler..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com