Yılmaz ÖZDİL : YENİ ANAYASA

YENİ ANAYASA

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 11.02.2017

Atatürk, memleketin tapusunu kendi üstüne geçirebilirdi, 600 senedir kul olarak yaşayan toplum bunu yadırgamaz, kabullenirdi. Ama öyle yapmadı. Egemenliği saraydan aldı, millete verdi.
*
Aynı dönemlerde… Almanya’da Hitler iktidar oldu.
İtalya’da Mussolini başa geçti, İspanya’yı Franco teslim aldı.
Portekiz’i Salazar yönetiyordu, Rusya’da Stalin hakimdi.
Polonya’yı darbeyle iktidara gelen mareşal Pilsudaski eziyordu.
Macaristan’ı kral naibi ayaklarıyla amiral Horthy inletiyordu.
Romanya’da kral vardı, Yugoslavya’da kral vardı.
Avusturya’da çar vardı, Arnavutluk’ta cumhurbaşkanı Zago kendini kral ilan etti.
Yunanistan’da general Metaksas darbe yaptı, cuntayla yönetti, İsveç nazi yandaşıydı.
*
Elinde her türlü imkan varken sadece Atatürk demokrasiyi tercih etti.
*
Diktatör, kral, çar… Avrupa’da o dönemde, İngiltere, Fransa ve Türkiye dışında,
halk egemenliğiyle yönetilen başka ülke yoktu.
Demokrasi kavramı, 2. Dünya Savaşından sonra yayıldı.
*
Avrupa’ya henüz demokrasi gelmeden çoook önce, Atatürk döneminde hazırlanan
1924 Anayasası, halk egemenliğine dayalı, meclisi yücelten “demokrasi anayasası”ydı.
Türkiye çok partili rejime 1924 anayasasıyla geçti. Tarihimizin en uzun ömürlü anayasası oldu.
*
Ve dün… 100 sene sonra 100 sene ileriye gideceğimize 100 sene geriye gittik.
*
Saraydan alınıp halka verilen egemenliği, halktan alıp saraya geri veriyorlar.
Meclisi feshedip her yetkiyi tek kişiye devrediyorlar. 
*
Ve sen hâlâ bön bön bakıp, acaba bundan sonra neler olacak diye merak ediyorsan?
*
Allah’ın lütfu Atatürk sayesinde deneme-yanılma’dan kurtulmuştun…
Deneme-yamulma‘yla öğrenirsin!
=====================================
Teşekkürler değerli Yılmaz Özdil

Sevgi ve saygı ile.
12 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Fiili Durum Yaratılarak Anayasayı Değiştirme Girişimleri Hakkındaki Düşünceler

Fiili Durum Yaratılarak Anayasayı Değiştirme Girişimleri Hakkındaki Düşünceler

portresi2

 

Onur Öymen 

 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın

Milletin doğrudan Cumhurbaşkanı seçmesiyle yeni bir döneme girilmiştir. …
İster kabul edilsin, ister edilmesin Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”

yolundaki sözleri haklı tepkilere yol açtı. Anayasal demokrasilerde fiili durum yaratılarak anayasanı değiştirilmesi şeklinde bir durumun örneği bilinmemektedir.

Türkiye’de de anayasanın nasıl değiştirilebileceğinin yöntemi ve usulleri anayasamızın
175. maddesinde yer almıştır. Bu usuller arasında fiili durum yaratılarak devletin yönetim sisteminin değiştirilmesi” yoktur.

Anayasal demokrasilerde sıfatı ne olursa olsun herkesin anayasaya titizlikle uyması
bir zorunluktur.

Aslında, uzunca bir süreden beri Türkiye’de Anayasa’ya uygun düşmeyen, hatta açıkça aykırı olan pek çok gelişme yaşandı. Ne yazık ki, siyasal partilerin, basının, sivil toplum örgütlerinin ve aydınların önemli bir bölümü bu aykırılıklara yeterince tepki göstermedi.

Örneğin, Meclis’te yeni Anayasa hazırlanması için yürütülen çalışmalarda, başta iktidar partisi olmak üzere, kimi siyasal partiler Anayasa’nın “Değiştirilmesinin önerilmesi bile yasaklanmış olan” ilk üç maddesinin değiştirilmesi için önergeler verdiler ve böylelikle Anayasa’nın özüne aykırı bir tavrı açıkça sergilediler.

Ne yazık ki, buna yeterince tepki gösterilmedi.

1924 Anayasası’ndan başlayarak Anayasanın temel direklerinden biri olan
“Türk milleti” tanımı
nı, yani

“Hangi dinden, mezhepten, etnik kökenden gelirse gelsin bütün vatandaşların
Türk milletinin bir parçası olduğu”

ilkesinin değiştirilerek “Türk” kelimesinin Anayasadan çıkarılması önerildi!

Ne yazık ki, yalnız iktidar değil muhalefet partilerinden de bu öneriye sıcak bakanlar ve
bunu yaşama geçirmek için formül arayanlar çıktı.

Anayasamızın 68. maddesinin 4. fıkrasında;

-“Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri,
demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz
.”

denilmektedir. 69. maddede de “68’inci maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı bulunması durumunda o partilere temelli kapatma kararı verilir. denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin o zamanki 11 üyesinin 10’unun oylarıyla AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kabul edildi ve bu parti para cezasına çarptırıldı.

Anayasa Mahkemesi’nin o zamanki Başkanı Haşim Kılıç bu kararla AK Parti’ye ciddi bir uyarı yaptıklarını ve “İlgili partinin gereken analizi yapacağına, gereken dersi çıkaracağına inanıyorum.” demişti. O tarihten sonra AKP’nin laiklikle bağdaşmayan söylem ve eylemlerini sürdürmesine karşın buna yargıdan, siyasal çevrelerden, basından, sivil toplum örgütlerinden yeterince uyarıda bulunulduğu ve tepki gösterildiği söylenemez. Yani anayasanın 68. ve 69. maddelerinin tam olarak uygulanmaması sineye çekilmiş oldu.

Gene Anayasamızın 68. maddesi siyasal partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağını belirtmektedir. 69. madde de bu kurala uymayan partilere temelli kapatma kararı verilir denilmektedir. Siyasal Partiler Yasası‘nın 90. maddesinde de

  • “Bölge veya ırk esasına veya adına dayanan siyasi parti kurulamaz.
    Siyasi partiler, herhangi bir bölgenin veya ırkın diğerlerine hâkim veya diğerlerinden
    imtiyazlı olması amacını güdemezler.”
    denilmektedir.

Bir partinin uzun zamandan beri ülkemizin milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı bir tutum içine girerek Türkiye’deki “halklardan” söz eden söylemleri de aynı şekilde sineye çekilmektedir. Yani bu açıdan da anayasa fiilen ihlal edilmektedir.

Özetle       : Anayasa’nın en önemli maddeleri yıllardan beri ihlal edilirken toplumun geniş kesimlerinin sessiz kalması, öyle anlaşılıyor ki, kimi çevrelerde Anayasa’nın fiilen askıya alınabileceği umudunu doğurmuştur.

Anayasanın özüne sahip çıkmayan, kurallarına uymayan ve en önemlisi, değiştirilmesi
teklif bile edilemeyecek maddelerinin değiştirilmesi için resmen öneride bulunan kadrolarla Türkiye’yi çağdaş demokrasilerin düzeyine yükseltecek yepyeni bir Anayasa yapılabileceğini düşünmek mümkün müdür?

Türkiye bir an önce içinde bulunduğu akıl tutulması döneminden kurtulmalı ve anayasanın özüne sahip çıkmalıdır. Bence bu gerçekler önümüzdeki seçim döneminde halkımıza en iyi biçimde anlatılmalı ve Türkiye’nin bir hukuk boşluğuna düşerek fiili durumlarla yönetilen bir ülkeye dönüşmesi önlenmelidir.

Saygılar, sevgiler.
26.08.2015

==============================

Teşekkürler değerli Öymen…

Her zamanki diplomat inceliği, engin bilgi ve deneyim birikiminden imbiklenen dikkatli gözlemler ve yerinde, akıllıca öneriler..

Onur Öymen bir Cumhuriyet aydını.. Mülkiye‘li..
Büyük Atatürk‘ün İstanbul’dan Ankara’ya taşıttığı (1936) seçkin okulun mezunu.

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

SÖYLEV’den Seçkiler (Prof. Dr. Özer Ozankaya) / Quotations from Ataturk’s Great Speech “NUTUK”

SOYLEV_seckisi_O_Ozankaya_ Aralik1997

84 Yıl Sonra Gene LAİKLİK: Nedir, Ne Değildir?

Dostlar, yarın 10 Nisan.. 1924 Anayasasının laikleştirildiği gün.. Devrim tarihimiz açısından bir dönemeç..
Yazımı sunuyorum..
Sevgi ve saygı ile.. 9.4.12

10 Nisan 1928, 10 Nisan 2012..
84 Yıl Sonra Gene LAİKLİK: Nedir, Ne Değildir?

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak., ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com

Bu yazıya gerekçe : 84 yıl önce, 10 Nisan 1928’de 1924 anayasasına “Laiklik” ilkesinin konmasıdır.

G i r i ş :

10 Nisan 1928, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönemeçlerinden, kavşaklarından birsiidir.

9 Nisan 1928’de, İsmet İNÖNÜ ve 120 arkadaşının yasa önerisi ile 1924 Anayasası’nın

• “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır, resmi dili Türkçedir, başkenti Ankara’dır.”

içerikli 2. md. değiştirilerek tümceden “İslam dini” çıkartılmıştır.

Çok açıktır ki, dinler salt insanlar içindir, başka hiçbir şey için değil.. Devletin dini olabilir mi??

1924 Anayasası’nın 16. maddesindeki, milletvekillerinin ve 38. maddedeki cumhurbaşkanının yemininden “Vallahi” sözcüğü de çıkartıldı. Anayasal rejimin laikleştirilmesi bağlamında bütünleyici olarak 26. madde düzenlemesi olan “din işlerinin düzenlenmesinin TBMM’nin görevleri içinde sayılması” ibaresi de anayasa metninden çıkartılmıştır. 9 Nisan 1928’de 1924 Anayasası’nın bu 4 maddesinde yapılan değişiklik, oturuma katılan 264 TBMM üyesinin oybirliği ile kabul edilmiştir (yasa no 1220). Özetlenen değişiklikler 10 Nisan 1928 günü RG’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

5 Şubat 1937’de bir adım daha atılarak laiklik ilkesi Anayasa’ya konmuştur.

AKP Hükümeti’nin kimi yersiz uygulamaları ile Laiklik yapay olarak toplum gündemine taşınmak isteniyor. Oysa ülkemizin, evrensel tanımına uygun biçimde Laik rejimi benimsemesi ve Anayasasına değiştirilemez üstün hukuk kuralı olarak koymasından bu yana 60 yılı aşkın bir zaman geçti. Ulusumuz yaygın biçimde laik yaşam biçimini içselleştirdi. Zaten öteden beri Anadolu İslamı, özellikle Alevi-Bektaşi yorumuyla laik nitelik kazanmıştı; güler yüzlüydü ve Tanrı’dan korkma yerine O’nu sevmeye dayalı bir hoşgörü kültürüyle bezenerek yorumlanmıştı. Çöl ya da Vahabi katılığı asla söz konusu değildi. Üstelik 1789 Büyük Fransız Devrimi’ne ikincil olarak Fransa’da ortaya atılan “Laisite-laiklik” kavramı da henüz yoktu. Anadolu, kendi öz ekiniyle Çöl şeriatını bir tür evcilleştirmişti.

Cumhuriyet’le birlikte, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, pek doğallıkla da zorunlu laik olacaktı. Bu 2 olgu temelde birbirinden ayrı düşünülemezdi. Gerçekten de, Akşin’e göre;

“Atatürk Devrimi’nin Cumhuriyetle birlikte en önemli esaslarından biri laikliktir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Herhangi bir din, mezhep ya da tarikat devlet işlerine kesinlikle karışamaz, kendisi için bir ayrıcalık isteyemez. Devletin yasaları, uygulamaları bir dine ya da mezhebe göre olamaz. Devlet bütün din ve mezhepler karşısında -aktif- tarafsız olacaktır. Öbür yönden, devlet de dine karışmamalıdır. Kural bu olmakla birlikte, devlet dine karışmak durumunda olabilir. Örn. bir din ya da mezhep, inananlarına insan kurban etmek ya da intihar etmek türünden şeyler yapmalarını buyuruyorsa, devletin bu tür uygulamayı önlemesi gerekir.” (Prof. Dr. Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları)

Ne var ki; Anayasamızın Başlangıç bölümünde ve metninde değiştirilmesi bile önerilemeyecek madde olarak düzenlenmesine karşın , kimi çevreler, Laik yaşam biçimine doğrudan ya da cepheden saldıramadıklarından, Demokratik Cumhuriyet’in temel güvencelerinden olan bu kurumu sulandırarak başkalaştırmak istemektedirler. Anayasanın ilgili maddeleri aşağıdadır :

“II. Cumhuriyetin nitelikleri

Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” (Dikkat; 3 ana amaca dönük 6 temel nitelik!)

“IV. Değiştirilemeyecek hükümler

Madde 4.- Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez.”

Atatürk’ün Laiklik Anlayışı :

• “İslâm dinini, asırlardan beri alışılageldiği veçhile bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Mukaddes ve tanrısal inançlarımızı ve
vicdanî değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün kısımlarından bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslâm dininin yüksekliği belirir.”
(1924 , Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I. Cilt, syf. 318)

Atatürk’ün bu anlatımında çok netlikle vurgulandığı üzere, dinin siyasete alet edilerek inançlı insanların sömürülmesi ve çıkar sağlanması mutlaka engellenmelidir. Bunun biricik yolu ise laikliktir. Cumhuriyet’in 2. yılında çok partili yaşama geçmek ister ve “Serbest Fırka” adıyla 2. partiyi kuran yakın arkadaşı Fethi Okyar’a şunları söyler :

• “Memnuniyetle görüyorum ki, lâik cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.” (1930, Atatürk’ün T.T.B. IV, syf. 544)

Mustafa Kemal Paşa, çok yakın dava arkadaşı Kılıç Ali’ye göre aşağıdaki gibi düşünmektedir :

• “ Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de mezhep kabulüne zorlayabilir.” (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf. 57)

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Afetinan’ın M. Kemal Paşa’nın el yazmalarından bize ulaştırdığına göre;

• “ Türk ulusu, halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilir bir devlettir. Türk Devleti lâiktir. Her erişkin dinini seçmekte serbesttir.” (Afetinan, M. K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 352)

• “ Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı temel ve biçimlere, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı (=LAİKLİĞİ), ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.“ (Afetinan, M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 56)

Ulus Egemenliğinin gerçekleşebilmesi için, yaşamın gerekleri ve toplumun gereksinimleri dinsel kurallarla değil,
us ve bilime, çağın gereklerine uygun biçimde karşılanmak durumundadır :

• “ Biz din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin Kâbe’si,
ulusal egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisi’dir. Din işlerinin mihrabı ise insanların, kişilerin vicdanlarıdır.” (Asaf İlbay, Tan gazetesi, 13.VII.1949)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Yüce Atatürk, her fırsatta laiklik kavramını tanımlayarak hem konuya açıklık getirmiş hem de bu konudaki kararlılığını ısrarla vurgulamıştır :

• “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar! Mazinin dalgınlıkları, paslı durgunluklarının, Türkiye halkının dimağından silinmiş olduğunda kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Eriştiğimiz mutlu durumdan bir adım geriye gitmek, kimsenin söz konusu etmeye bile yetkili olmadığı kesin bir gerçektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, 1924, syf. 76)

Yine çok yakın silah ve dava arkadaşı Kılıç Ali’nin birinci elden aktardıklarına göre;

• “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” (1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.. 116)

Bilindiği gibi henüz Cumhuriyet ilan edilmeden hatta Kurtuluş Savaşı sonlandırılmadan 1. TBMM’nin 1921’de benimsediği ilk Anayasa, olağanüstü koşullar yüzünden, Devletin dinini İslam olarak tanımlıyordu. Gerçekte Atatürk’ün kafasında yer alanları kendi sözlerinden Söylev’de öğrenmekteyiz :

• “ Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Anayasa yapılırken, ‘lâik hükümet’ deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli ve vesileci olanlara fırsat vermemek amacıyla, yasanın 2. maddesini anlamsız kılan bir tabirin girişine müsamaha olunmuştur. Anayasanın, gerek 2. ve gerek 26. maddelerinde, gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet yönetimimizin çağdaş karakteriyle uyuşmayan deyimler, devrim ve Cumhuriyetin
o zaman için sakınca görmediği ödünlerdir. Ulus, Anayasamızdan, bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır.” (1927 , Söylev, cilt II, syf. 714-17)

Laikliği Atatürk mü uydurdu ?

Büyük Atatürk’ün söz konusu değerlendirmeleri tümüyle bilimsel ve gerçekçidir. Nitekim ünlü sosyolog Ernest Renan’ın LAİKLİK tanımı aşağıdadır :

• “L a i k l i k; dinler arasında devletin yalnızlığıdır.”

Anayasa Mahkemesi’nin LAİKLİK tanımı :

• “Laiklik; egemenliğe, demokrasi ile özgürlüğe ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılım, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Laik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece siyasal yaşamın dayanağı bilim ve hukuk olur.”

Dolayısıyla çok net bir biçimde denebilir ki;

LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞTIR !

Demek ki, laiklik yurttaşların inançlarının en sağlam güvencesidir. İnanç özgürlüğü (inanma ya da inanmama) Devletçe sağlanmaktadır. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayırmak gerekir. Böylesi rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gerekli her türlü önlemi alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Laiklik sömürüsü ve AKP Hükümeti :

Başbakan Sn. Erdoğan’ın çarpıttığı gibi Laiklik sınırsız bir din ve inanç özgürlüğü değildir. Tüm özgürlüklerin doğal sınırları vardır. Bu sınır, başkalarına ve topluma zarar vermemek ilkesine dayalıdır. Dolayısıyla Devlet, gereğinde, din adına kişilere ve topluma dayatılan bireylerin ve kamunun açıkça zararına olan akıl ve bilim dışı olgulara müdahale hakkına sahiptir. Örn. ABD’de David Koresh tarikatının üyelerinin toplu özekıyımlarına (intihar, 18.4.1993) hükümet zor kullanarak müdahale etmiş ve bu eylemi laik hukuka tümüyle uygun görülmüştür.

İmam Hatip Liseleri gene gündemde. N. Erbakan’ın övünçle itirafına göre İHL’lerden;

”.. 27 yılda 1 300 000 inançlı mücahit yetiştirilmiştir.”

Buna karşın, Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde, hâlâ,

“İnançlı-dindar nesiller yetiştireceğiz.” diyebilmiştir.

Jet hızıyla çıkarılan 4+4+4 ucubesi ortada. Dünyaya imam-hatip ihraç edecek, AB’yi imamlarla fethedecek, Nobeller alacağız her mahalleye bir imam atadığımızda.

A. Menderes de “Her mahalleye 1 milyoner!” (?!) masalıyla halkı uyutmaya girişmişti.

Öte yandan Erdoğan, Mısır ziyaretinde

“Ben laik değilim ama T.C. Laiktir, size de öneririm..” dedi.

İyimserlikle bunu bir aşama varsayabiliriz. Ama anımsatalım
Sn. Başbakana; önce insanlar laikliği benimser, sonra devleti laikleştirirler. Laikliğin beşiği Fransa’da önce din adamları laik olmuşlardır!

Ömrünü eğitimbilimin kuramına ve uygulamasına adamış Prof. Drç Rıfat Okçabol’a kulak vermek zorundayız :

AKP son aylarda peş peşe çıkardığı Yasa Gücünde Kararnamelerle (YGK-KHK) eğitimi piyasacı ve dinci bir yapıya dönüştürüyor. Bakanlıkta üst düzey görevlere “eğitimci” birikimi olmayanlar getirilirken, izcilik ve spor işleri ile değişen ana-baba rolleri projesi, bakanlığın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğuna veriliyor. DİB, camileri çocuk merkezli yapma, her türlü toplumsal soruna ve kadına şiddet uygulamasına imamlarla çözüm aramaya soyunuyor. 653 sayılı YGK ile Kuran kursuna gitme yaşı düşürülünce 2012 yazında açılacak yaz Kuran kursunun haddi-hesabı bile bilinmiyor. Arapça ilköğretimde seçmeli ders oluyor. Eğitim sistemine 4+4+4 gibi kesintili bir yapı getirilerek dinsel öğretime daha erken yaşlarda başlanmasının yolu açılıyor. Dün, 2005’te, bakan Hüseyin Çelik, ‘Bizdeki din dersleri gerçek din dersi değil.’ diyor. Bugün, ‘gerçek din derslerine’ geçmenin alt yapısı oluşturuluyor. (www.add.org.tr,
17.2 2012)

Günün Milli (=Dinci?!) Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, henüz Başbakanlık Müsteşarı olmamış iken;

“…Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mâna ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye’de cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine islam ile bütünleşmenin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha ademi merkezî, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” buyurmuştu. (19 Mayıs 1995, Sivas)

Çoook minik (!) bir değişiklik yapıyoruz Dinçer’in söyleminde; istikrar ve öngörü bu denli olabilir (!?) :

Altı çizili son sözcüğü “uy-gu-lu-yo-rum” olarak yazıyor ve de okuyoruz..

Büyük Atatürk’ün uyarılarının ne denli yerli yerinde olduğu, yaşanarak bir kez daha deneylenmiştir.

• “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz.
Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” (1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.116)

S o n u ç :

T.C. Devleti, nüfusunun %95’inden çoğunun inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğinin ayırdındadır. Müslümanların inanç
ve ibadet hizmetlerini bile Devlet yükümlenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış; buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirilmesine çaba gösterilmiştir. Anadolu’da, hiçbir dönemde Cumhuriyet dönemindeki sayıda cami yapılmamıştır. Cumhuriyet’in başında sekiz bin cami, 12 kat artarak 95 bini geçmiştir nüfus 7 kat büyümüştür. Nüfus artışının çok üzerinde bir hızla cami yapılmıştır. Öyle ki, 88 yıldır günde 2-3 cami bitirilmektedir. Okulların bile ödenek kıtlığından elektrik-su faturaları ödenmediğinde kesilirken, camilere kamu kaynaklarından sürekli elektrik-su, bedelsiz arazi, maaşlı-lojmanlı imam sağlanmaktadır!

• Bu tür girişimlerle rejim hızla dinselleştirilerek, dahası dincileştirilerek (dindar değil dini dar!) demokratik-laik cumhuriyetin içinin boşaltılması çabaları sürdürülmüştür, tırmandırılmaktadır.

Fakat, Türk ulusu ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın kaçınılmaz gereği olan us (akıl) ve bilim yolunda, güler yüzlü bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş olanaklı değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın -ve de Kuran’ın- dışında kalmak olur.

Laiklik konusuna son vermeden önce, kimilerince ileri sürülen “devlet laik olur, insan ya da Müslüman laik olmaz” tuzağı üzerinde durulmalıdır :

Bu yanlıştır ve çarpıtmadır. Laikliği kabul eden insan laiktir, aynı zamanda Müslüman olabilir veya başka bir dine inanabilir. Türk Devrimi sayesinde Türkiye’de günümüzde milyonlarca laik Müslüman, yani laikliği kabul etmiş Müslüman vardır. Çok açıktır ki, laik Müslümanların pek çoğu tapınmalarını (ibadetlerini) eksiksiz, özgürce yerine getirebilmektedir. Hatta oruç tutmayanlar öldürülebilmektedir!

Aydınlanma Devrimi yayılıp kökleştikçe, laiklik kavramının daha da benimsenmesi ve iyice yaşama geçirilmesi doğaldır. Türkiye’nin dünyanın gelişmiş uygar ülkeleri arasına girmesi de buna bağlıdır. Yeryüzünde büyük bir coğrafyaya yayılan İslamiyet’te de öbür dünya dinleri gibi pek çok mezhep (din yorumu!) vardır. Bu insanlar kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadır fakat din anlayışları farklı olabilmektedir. Bu ayrımlar yüzünden, dinlerin mezhep yorumları oluşmuştur. Her mezhebin, öbür mezhepleri Müslüman kabul etmesi, onları hoş görmesi, barış ve kardeşliğin, İslamiyet’in bütünselliğinin gereğidir. Dolayısıyla Laik Müslümanlık da öbür mezhepler gibi dışlanmamalıdır.

Akşin’e göre; “Çok karılılığı kabul etmiyorsun, faizi, laikliği kabul ediyorsun, sen Müslüman değilsin!” demek bölücülüktür. Ayrıca İslamiyet’i şeriata, dolayısıyla Ortaçağa bağladığı için İslamiyet’in çağdaş toplumlara da yayılmasına engel olan, İslamiyet yararına olmayan bir tutumdur. Hıristiyan misyonerleri de Müslümanları Hıristiyan yapmak için aynı mantığı kullanıyorlar. Çok karılılığı reddediyorsun, o halde Müslüman değilsin.. Gel seni Hıristiyan yapalım..” diyorlar. (Prof. Dr. Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları)

Yazımızı Yüce Atatürk’ün kararlı uyarısı ile bağlayalım ve bir kez daha açıklıkla vurgulayalım ki;

• LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞTIR !

• “ Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. Gereğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız.” (1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, syf. 71)

• Tarihin akışını geri döndürmek olanaksızdır. Uygarlık laiklik yönünde ilerleyecektir. Ne yazık ki Türkiye’yi, Anayasa Mahkemesi kararı ile laikliğe karşı eylemlerin odağı olan -ama diyelim bir cemile ile kapatılmayan!?- AKP yönetmektedir. Yıkamayacaklardır, tarihin olağan akışı kahirdir.. Bunda da bir “hayır olduğunu”, tevekkülle gönüllerine yatırmaları “çoook hayırlı” olacaktır inanırız.

Hıristiyanlık bir Kilise / Ruhban kurumu olduğu ve 1789’dan bu yana Hıristiyanlık yavaş yavaş politik alandan geri çekildiğinden, bu yakıcı sorun, Devletle-Kilise arasında, -ne yazık ki çok kanlı çekişmelerden sonra- devletin sekülerleşmesi, yurttaşın laikleşmesi ile uzlaşarak çözümlenmiştir.

İslam dünyasında “Dinciler” -dindarlar değil!- daha kaç zaman, toplumsal yaşamı zehir etmeyi sürdürecek ve tarihsel zamana er geç yenilerek inanç dünyalarını vicdanlarında yaşayarak topluma, başkalarına, İslamın özüne açıktan karşıt olmak üzere “şeriat”larını dayatmaktan vazgeçecekler?

İslam dünyasının ivedilikle Martin Luter’lere gereksinimi var..

Dışardan birileri, içerden sadık müritleri, ne hazindir ki,İslamı emperyalist kapitalizme “ILIMLI İSLAM” retoriği (takiyyesi) ile utanmadan kurban etmekteler.

Masum, saf Müslümanları kolayca aldatıyorlar; ya Tanrı’yı, varsa Tanrılarını ??