Dahiyi anlamak : ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK

Dahiyi anlamak :
ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK
– Yılmaz Özdil ve kitabı üzerindeki tartışmalar…

Prof. Dr. Süleyman ÇELİK 
scelik44@gmail.com

Atatürk Nutuk’ta der ki, “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır” (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1, s.16).

Atatürk burada Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Adnan- Halide Adıvar gibi sivil ve asker yol arkadaşlarından söz etmektedir.

Gerçekte zaferden sonra Atatürk’ün yaptıkları (devrimler), yalnız yolları ayrılan arkadaşlarının değil, yanında kalıp birlikte yola devam eden İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar gibi arkadaşlarının da “düşünme, kavrama ve hayal etme” sınırlarını aşmaktaydı. Fakat bunlar Atatürk’ün o güne dek başardığı olağanüstü işlerin yakın tanığı olmaları nedeniyle, ona inandıkları/ “o ne yaparsa doğru yapar” diye düşündükleri için ayrılmadılar, onunla birlikte yola devam ettiler.

Atatürk’ün diğerlerinden farkı ne idi?..

Atatürk, öncelikle düşmanlarının bile kabul ettiği gibi müstesna bir dâhi idi (Aydın Sayılı, Atatürk Bilim ve Üniversite, Belleten, vol.45, Ankara 1981, s.27-42).

Ayrıca, kendi deyişi ile “çocukluğundan beri eline geçen iki kuruştan biri ile kitap alarak” çok okuyan bir insandı.

Atatürk’ün okumaya ilgisi o kadar fazladır ki daha lise öğrencisi iken mevcut Türkçe kitaplar O’na yeterli gelmedi. Bunun üzerine okumak için yabancı dil öğrenmeye karar verdi. Bu amaçla Manastır’da, gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda Fransızca dersleri aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve kısa sürede Fransızca kitapları okuyabilecek derecede yabancı dilini geliştirdi. Harp Okulu ve Akademisi’nde Almanca öğrenimi gördü ve bu dili de kitap çevirisi yapabilecek derecede ilerletti.

Cephede, yurtiçi gezilerde vs. her koşulda kitap okuyabilecek ortam oluşturuyor ve zaman yaratıyordu. Okuduğu kitap sayısının 10 binlerce olduğu kestirilmektedir. (Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012)

Ölene kadar okumayı sürdürdü. Öyle ki, hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap yazıldığını okuyunca hemen alınmasını istedi. Ne yazık ki bu kitabı okumaya ömrü yetmedi. Askerlik, tarih, hukuk, iktisat, coğrafya, sosyoloji, felsefe, antropoloji, mantık, matematik vs. her konuda, konuların uzmanları kadar kitap okuduğu görülmektedir (Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 251-262). Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” isteyecek kadar edebiyatı da sevdiği bilinmektedir.

Tarihe çok önem veren Atatürk’ün saptanabilen 879 tarih kitabı okumuş olduğu belirlenmiştir. Yalnız siyasal ve savaşlar tarihini değil, sanat, dinler, uygarlık ve bilim tarihi ile ilgili kitapları ve başta Kur’an olmak üzere kutsal kitapları da okumuştur.

Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin ve geniş bir entelektüel birikime sahip değildir.

Yapılan incelemeler kitapları eleştirel akılcı bakış açısıyla okuduğunu göstermektedir. (Recep Cengiz, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001). Bu şekilde okumak, aklı geliştirir. Böylece Atatürk, bilgi ve birikimini artırdığı gibi dehasını daha da geliştirmiş ve sonuçta, Clinton’ın deyişiyle “yüzyılın” değil,  “milenyumun” yani “Bin Yılın Dahisi” olmuştur.

1930’lu yıllarda üniversitelerde bilim tarihi kürsüsü yoktur. Ancak o sıralarda Harvard Üniversitesi’nden Prof. George Sarton, “Bilim Tarihine Giriş” adlı bir kitap yazmıştır. Atatürk bu kitabı hemen getirtip okumuş ve seçtiği bir öğrenciyi Harvard Üniversitesi’ne göndererek Prof. Sorton’un yanında doktora yapmasını sağlamıştır. Dünyanın ilk bilim tarihi doktoru unvanını kazanan bu öğrenci, daha sonra Ord. Prof. olacak Aydın Sayılı’dır.

Dünyada üniversite özerkliğinin yeni yeni konuşulduğu o yıllarda Atatürk, Osmanlı’dan kalan tek yükseköğretim kurumu olan Darülfünun’a idari ve mali özerklik vermiştir.

Bunlar Atatürk’ün entelektüel kişiliğinin, zamanının çok ilerisinde olduğunun göstergesidir.

Uygarlıklar insanlığın ortak kültür mirasıdır. İlk uygarlıklar, Tarım Devrimi’nden sonra Çin, HintSümer ve Mısır’da oluşmuş; Babil, Asur vd. uygarlıklarından sonra Anadolu, uygarlıkların beşiği olmuş; bu topraklarda Urartu, Hitit,… İyon  vb. 40’ın üzerinde uygarlık doğmuştur. Roma İmparatorluğu bu uygarlıkların üzerinde büyümüş ve Avrupa’yı uygarlık ile tanıştırmıştır. Onun çökmesi ile Ortaçağ bağnazlığının söndürmek istediği uygarlık ateşini, İslam dünyası sahiplenmiş ve İslam Uygarlığı doğmuştur. İnsanlığın son uygarlığı olan Avrupa veya  Batı uygarlığı, tüm bu uygarlıkların birikimi üzerinden, Rönesans, Reform, bilimsel ve Aydınlanma Devrimi aşamalarından geçerek, uzun bir evrim sürecinin ardından oluşmuştur.

Uygarlık ve bilim tarihini çok iyi bilen Atatürk, mirasçısı olduğu Anadolu uygarlıklarına ait eski eserlerin yok olmaması için, daha Sakarya Muharebeleri sürerken, bunların toplanıp koruma altına alınmasını buyurmuş ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmuş; Cumhuriyet’ten sonra kurduğu Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde Sinoloji, Sümeroloji, Hititoloji vb. Kürsüleri açtırmış, arkeoloji öğrenimi için yurt dışına öğrenciler göndermiş, kazılar başlatmıştır.

Kendisini Avrupa uygarlığının mirasçısı olarak gören Atatürk, elbette “Aydınlanmacı”dır; ancak Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan kapitalist emperyalizmin, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri üzerinde yükselmiş Aydınlanma değerlerini yok ettiğini ve Avrupa uygarlığının temellerini yıktığını anlamıştır.

Sömürü ve savaşın olmadığı, “yurtta ve dünyada barış”ın egemen olacağı yeni bir uygarlık yaratılması gerektiğini düşünmüş olan Atatürk, Sayın Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın deyişiyle uygarlık tasarımı sahibi bir devrimcidir. “Çağdaş uygarlığın üzerine çıkmak” derken, bundan söz eden Atatürk, bir kuramcı değil eylemci olduğu için, ülkemiz çevresinde kurulmasına öncülük ettiği paktlarla, bu düşüncesini yaşama geçirmeyi çalışmıştır

Sonuç olarak, O çağdaşlarının gerçekleştirilmesini hayal bile edemedikleri büyük devrimler yapmış, adeta mucizeler yaratmış, zamanının çok ilerisinde bir dev adamdır. Başta dediğimiz gibi, O’nun yanında çok cüce kalan, birlikte yola çıktığı yakın arkadaşlarından bazıları ile yolları ayrılmış, O’na inanıp yola devam edenler de öldükten sonra, O’nun yolundan ayrılmış ve karşı devrimin kapılarını açmışlardır.

“Bin Yılın Dahisi”, 100 yıl sonra hala bir dev ve O’nun yanında bizler hala birer cüceyiz. Hala O’nun yaptıklarını anlayamadık. Aydınlanmadan ve kapitalizmin yarattığı yozlaşmadan habersiz, (sözde) modernler olarak Batı taklitçiliğini Atatürkçülük sanıyoruz.

Yüz yıl geçti, hala O’nu tanıyamadık. Körlerin fil tarifi gibi kendimize göre bir tanım yapıyor ve esası anlayamadığımız için sözcükler ve şekiller üzerinden büyük kavgalar yaşıyoruz:

Kendilerini ilerici aydın sananlar böyle işlerle uğraşırsa; hala Ortaçağ karanlığında yaşayan, uygarlıktan nasibini almamış, İslam Uygarlığından bile habersiz, Atatürk’ün savaş zamanında toplanıp koruma altına alınmasını istediği eski eserlere, 100 yıl sonra “kırık çanak çömlek” gözüyle bakan gericilerin, O’nun yaptıklarına “gavurluk” demeleri ve ışığından rahatsız oldukları için ülkeyi karartarak O’ndan kurtulacaklarını sanmaları doğaldır.

Birinci Meclis’te “uygarlık nedir?” diye soran bir mollaya, Atatürk’ün “uygarlık adam olmaktır Hocaefendi, adam!” demesi gibi, adam olmak gerek. Adam olmak için de Atatürk gibi çok okumak, ama Atatürk gibi okumak, Atatürk gibi düşünmek, adam gibi tartışmak gerek. Yoksa gideceğimiz yer belli; önümüzde örnekler var, Afganistan gibi, Pakistan gibi….
======================================
Sevgili dostumuz Sn. Prof. Dr. Süleyman Çelik’e bu anlamlı derlemesi için teşekkür ediyoruz…

Dr. Ahmet Saltık
07.02.2019, Ankara

Sapere Aude

Sapere Aude

Enver Aysever
Cumhuriyet
, 18.10.18
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..
Yaygın umutsuzluğu salt iktisadi gerekçelere, içinden geçtiğimiz siyasal sürece bağlamak yeterli bir açıklama olmaz. Kaç gündür, özellikle sosyal medya ahalisinin gevezelikleri üzerinden, itiş kakış yapılan tartışmalara bakıyorum, içim sıkılıyor. Köksüz, içeriksiz, uçuşan kavramlar üzerinden savrulan fikir kırıntıları, bütünlüklü bir düşünce doğuramıyor. Ülke aklı askıya aldığı, düşünmekten vazgeçtiği için açmazda. Ağzına gelen her sözü değerli sanan insanlar arasında kaybolur yaratıcı, özgün fikirler. Hep böyledir, gürültü altında eziliyoruz. 
Aydınlanma akşamdan sabaha gerçekleşmiş dönüşüm değildir. Doğayı anlama, bilimle yön bulma, aklı mutlak egemen kılma insanlık için zorlu, kanlı süreçtir. Farklı düşünürlerin yaklaşımlarıyla uzun zamanla gelinmiş felsefi, toplumsal düzeyden söz ediyoruz. İnsan aklının üzerinde herhangi bir gücü, iradeyi kabul etmemek cesaret işidir. Bugün yığınların bunu başardığını düşünmek saflık olur. İnanmak kolaydır, sorgulamak güçtür. Temel çelişki burada başlar. Biri, başına geleni yazgı olarak görür, Tanrı’nın emri sayar. Diğeri edimleri ile sonuca varır. Nedenlerle meseleleri kavrar ve sorumluluktan kaçmaz. 
KantAydınlanma, insanın kendi ayağıyla içine düştüğü toyluktan kurtulmasıdır.
Toyluk, insanın kendi aklını bir başkasının rehberliğine ihtiyaç duymaksızın kullanamamasıdır. İnsanın bu toyluğa kendi ayağıyla düşmesinin nedeni de akılsız olması değil, aklı başkasının rehberliği olmaksızın kullanma kararlılığı ve cesaretini
gösterememesidir” der. 
Bundan dolayı, Aydınlanma’nın sloganı şudur: 
* “Sapere aude! (Kendi aklını kullanma cesareti göster)” 
“Toyluk” özenle seçilmiş sözcük. Suçlama yok, erken dönem zaafı olarak görüyor Kant bunu. İnsanlık öğrendikçe, geliştikçe bu toyluktan kurtulacak, iradesine sahip olarak, tercihlerini buna uygun yapacak, beklenti bu yönde. Peki, öyle mi? Tanrı fikrinin bir tarihi var. İnanç belli ki insanın doğasında var. Bunu belli dengede tutmak mümkün… Eğer aklın egemenliğini baskılarsa sonu felaket oluyor. Devrimler çağına yakından bakmak gerek. Bahis uzun, bize dönelim… 
Cumhuriyet aydınlanma fikri üstüne inşa edildi. Kapitalistleşmeyle birlikte kaçınılmazdı Osmanlı’nın yıkılması. Yerine ne konacağı önemliydi. Cumhuriyet ancak devrimle kurulabilirdi, öyle oldu. Mustafa Kemal başardı. Osmanlı’yı onarma fikri gericidir, Cumhuriyet kurmak ilericidir! Namık KemalŞinasi gibi isimler aydınlanmacıydı, devrimci değillerdi. Her devrim yeni sorular, sorunlar getirir kuşkusuz… Genç Cumhuriyet bu çatışmaları yaşadı, üzücü olan ilerleme beklentisinin boşa çıkmasıdır, uzun zamandır ricat söz konusu. 
Kapitalizm feodal toplumsal yapıya yönelik ciddi itirazdı başlangıçta. Endüstrileşme işçi sınıfını doğurdu, Aydınlanma etkisiyle kapitalizm ilerici rol üstlendi. Demokrasi bunun ürünüdür. Tanrı’dan güç alan hükümdarın egemenliği altında herkes onun kulu, kölesi, mülküydü. Kapitalizm mülkiyeti Tanrı eliyle kullanmak yerine, akılla elde edilen beceri sonucunda yurttaşlara dağıtmayı vaat etti ve başardı. Demokrasi burada önemli işlev gördü. Lakin insanlar eşit değildi. Uluslar aynı güce sahip değildi. Mülk/para güçlü olanın elinde birikti. Eşitsiz toplumsal yapı, patronların hızla güçlenmesine neden oldu. Mülkiyeti elinde bulunduran yeni, büyük başka güçler doğdu. Buna karşılık işçi sınıfı oluştu ve onun hak mücadelesi başladı. Kapitalizm muhafazakârlaştı, gericidir.
* İşçi sınıfı, kavgası doğası gereği ilericidir, sosyalist olmak zorundadır. 
Cumhuriyet aydınlanmanın ürünü insanlar yarattı, bu toplam, kaçınılmaz biçimde sınıfsal bilinç edinmeye başladı. Köy Enstitüleri bunun somut örneğidir. Üreten, okuyan, bilime uygun davranan insan elbet soracak, itiraz edecekti. Kapitalizm bu insandan korkar. Aklı, aydınlanmayı askıya almak ister. Patronlar saltanatları yıkılacağı için komünizmi öcü olarak sundu. Gericiliği beslemeye başladı düzen. Bunun sonucudur 1954’te Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulması. İlk başkanı ülkücü İlhan Darendelioğlu’dur. Fahri başkan Cemal Gürsel’dir. 
Komünizmle Mücadele Dernekleri ülke siyasetini o günden bu tarafa yönetmektedir. Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recai Kutan, Abdullah Gül, Numan Kurtulmuş, Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan bu derneğin üyesidir. Sıkı durun, Fethullah Gülen Erzurum kurucu üyesidir. Aydınlanmanın okullarında yetiştiler, ancak kapitalizme uygun düşündüler. Akla uygun davranır gibi görünseler de sorgulanması pek mümkün olmayan ilahi bir güce dayandırdılar iktidarlarını. Kapitalizm bunu istemekteydi, piyasa koşullarının egemenliği için işçinin düşkün kalması zorunluydu. Milliyetçilik, dincilik buna uygundur.
* İlerici ilkelerle yola çıkan Cumhuriyet gericileşti. Çöküşün nedeni budur! 
Son günlerde mülkiyet tartışması sürerken yukarıdaki verilere iyi bakmak gerek. AB, NATO, BM türü kurumlar neden gericidir anlamak için hangi egemen güce hizmet ettiğini görmek gerek. Elbet küçük mülkünü korumak kaygısıyla Komünizmle Mücadele Derneği önderleriyle yan yana düşmemeye de dikkat etmek gerek.
Dediğim gibi, ilericiliği biçime indirgerseniz yanılırsınız!
RTE muhalifliği ilerici olmaya yetmez!
======================================
Dostlar,
Cumuriyet‘in yeni yazarlarından Enver Aysever, uygarlık tarihinin kilit kavramlarından AYDINLANMA‘yı, Aklı, Sorgulamayı…. ve Siyasal Düşünce Tarihinin – Siyaset Felsefesinin en parıltılı düşünürlerden ünlü Alman filozof İmmanuel Kant’a yer veriyor bu önemli yazısında.
SAPARE AUDE“, Aydınlanma Felsefesinin 1784’e tarihlenen bir çığlığıdır adeta.
Bizim de doğrusu kulaklarımızdan hiç eksilmiyor..
Kant, 1784’te bir “Aydınlanma mektubu” yazar insanlığa.. Yaklaşık 5 sayfa olan bu metnin erişkesini (linkini) sunuyoruz, okunmasını ve paylaşılmasını, üzerinde düşünülmesini dileriz :
Çağdaş bağlamda Aydınlanma (Enlightenment);
Aklın inançtan, Bilimin de dinden özgürleşmesidir. 

* İnsanın Aydınlanmasına ömürlerini, canlarını – yaşamlarını veren tüm erenlere selam olsun..

Hallac-ı Mansur’dan Giardano Bruno’ya,
İbni Sina’dan Galileo Galile’ye,
İbni Haldun’dan Jan Huse’a,
Farabi’den Copernicus’a..
……………
Türkiye Cumhuriyetini kuran ve Anadolu Aydınlanmasını başlatan başta Mustafa Kemal ATATÜRK olma üzere dava yoldaşlarına,
Son dönemlerin Aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk‘a ve 19 yıl önce bu gün kalleşçe öldürülen Ahmet Taner Kışlalı‘ya…. selam olsun, selam olsun, selam olsun!

İnsanlığın geleceği, hiç ama hiç, zerrece kuşku olmaksızın “bilimsel akılcılığın” egemen olacağı bir eksende kurulacak ve yükselecektir..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

Konuk yazar : Zeki Sarıhan

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur.

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır.

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı.

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…

Kuşkusuz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linki tıklayınız :
https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır.

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır.

  • Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır.

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi yaşamı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını kestirmek zor değildir.

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza karşın derim ki,

  • Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var.

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

27 Mayıs : Büyük Devrim 58 yaşında

Büyük Devrim 58 yaşında

Büyük Devrim 58 yaşında

Hikmet Çiçek
AYDINLIK, 27 Mayıs 2018

(AS Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Devrimci ağabeyimiz emekli Kurmay Albay Suphi Karaman’ın anısına…

Çankaya tepelerinde tanyeri ağarıyor. 27 Mayıs 1960 sabahındayız. Saat 03.45’te Tümgeneral Cemal Madanoğlu komutasındaki dört kişilik ekip arkası açık bir pikapla Kara Harh Okulu’ndan hareket ediyorlar. Devrim, on dakika önce bir baskınla ele geçirilen Sıkıyönetim Karargahı’ndan yönetilecekti. Komuta merkezini teslim alan genç yarbay ise Suphi Karaman‘dır. Meclis’in Dikmen kapısının karşısında, şimdi Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler Komutanlığı (ATESE) (AS: ATASE olacak) olarak kullanılan bina, 52 yıl önce Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’ydı. Devrimin parolası “İnkılap“, işareti “el kaldırma” idi.

Genç subaylar yaydan boşalmış birer ok gibi önceden planlanan hedeflerine koştular. Orduevi, Radyoevi, Büyük Postane, Çankaya Köşkü vb. birer birer ele geçirildi. Aynı saatlerde İstanbul’daki Kemalist subaylar da görevlerini yerine getiriyorlardı.

Bundan 58 yıl önce Türkiye büyük bir devrim yaşadı.

Meşruiyetini yitirmiş Demokrat Parti iktidarı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yıkıldı. Tarihimizin 150 yıllık kısa zaman diliminde dördüncü büyük devrim (1876, 1908, 1920, 1960) gerçekleşti.

“KOMİTE”

27 Mayıs’ın ilk örgütlenmesi Mayıs 1959’da dört kişi ile başladı. Bunlar hiyerarşik sıra ile Kurmay Albay Osman Köksal, Kurmay Yarbay Sadi Koçaş, Kurmay Yarbay Sezai Okan ve Kurmay Binbaşı Suphi Karaman‘dı.

Ankara’daki ilk gizli toplantı Sadi Koçaş’ın evinde yapıldı. Koçaş’ın kiracısı olduğu evin sahibi, daha sonra komiteye katılacak olan Kurmay Yarbay Sami Küçük‘tü. Bir yıl sonra, 27 Mayıs Devrimi‘ni gerçekleştirecek olan Komite’nin çekirdeğini bu adlar oluşturuyordu.

1959 yılının Eylül ayında ihtilalciler, dört kişiden oluşan çekirdek kadro 8’e çıktı. Komite’ye Kurmay Yarbay Alpaslan Türkeş, Kurmay Yarbay Orhan Kabibay, Kurmay Binbaşı Mustafa Kaplan ve kurmay olmayan fakat gözü kara bir ihtilalci olan Yüzbaşı Rıfat Baykal dahil edildi.

Toplantılar Kurmay Binbaşı Mustafa Kaplan’ın Ankara Maltepe semtindeki evinde yapılıyordu. Bu arada Komite genişlemesini sürdürdü.

Dokuzuncu kişi Kurmay Binbaşı Vehbi Ersü, onuncu subay ise Kurmay Yarbay Rafet Aksoyoğlu oldu. Bu dönemde devrimin yönetici çekirdeğine İstanbul’dan ilk subay dahil edildi: Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı. 1960 yılı ocak ayının ortalarına doğru bir dış ülkeden görevden dönen Kurmay Yarbay Sami Küçük de Komite’ye dahil oldu.

Suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi büyüdüler. Kurmay Albay Ekrem Acuner ve Kurmay Albay Fikret Kuytak ve daha sonra sırasıyla Ankara’da Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler, Kurmay Binbaşı Kadri Kaplan ve Tümgeneral Cemal Madanoğlu ve İstanbul’dan Kurmay Albay Mucip Ataklı ve Kurmay Binbaşı Ahmet Yıldız da gizli örgüte katıldılar.

VE BİTMEK BİLMEYEN SAATLER…

Kuvvetler gözden geçirildi, irtibatlar tazelendi, 25 Mayıs’ta harekete geçmeye karar verildi. Harekat tarihi bir kurye ile İstanbul’a bildirildi. Fakat kurye daha İstanbul’dan geri dönmeden harekat iki gün sonraya ertelendi. Karar şifreli bir mesajla İstanbul’daki ihtilalcilere şöyle bildirildi:

“Dündar Seyhan’ın oğlu ikmale kaldı. Emekli sandığından istediği 2 750 lira borç parayı aldık, 20 lirasını posta parası olarak kestik, 2 bin 730 lirayı gönderiyoruz.”

Harekat 27 Mayıs gününe ertelenmişti. Mesajın anlamı buydu.

Suphi Karaman ağabey o günü şöyle anlatıyordu:

“Ankara Radyosu saat 05.30’a doğru anonos yapmaya, ihtilalin olduğunu halka bildirmeye başladı. Ve kıtalarla telefon temasları hemen kuruldu. İzmir’le temas kuruldu, oradaki komutana ‘İhtilal oldu, bu ihtilalin başı Cemal Gürsel‘dir. İzmir’de şu anda, derhal onun evinin etrafını çevirin, güvenlik altına alın ve kendisine duyurun’ denildi. İstanbul’a açıyoruz haberi veriyor, oradaki arkadaşlarla irtibat kuruyoruz. Erzurum’a açıyoruz, Ragıp Gümüşpala Erzurum’da ordu komutanı. O’nu ayarlamaya çalışıyoruz. Derken yarım içinde her tarafta irtibat ayarlandı. Bütün her yerde Silahlı Kuvvetler her yanda duruma egemen oldu.”

6 Ocak 1961 günü Kurucu Meclis açılırken Milli Birlik Komitesi adına 5 kişilik bir heyet Anıtkabir‘e giderek çelenk koydu. Heyetin başında Karaman vardı. Anıtkabir defterini o imzaladı. Yalnızca son cümlesi hatırında kalmış: Atam izindeyiz!”

Doğu Perinçek, 18 Nisan 2004 günlü Aydınlık’ta “Mustafa Kemal’i kıskanmak” başlıklı başyazısında şöyle diyordu:

“Hasan Yalçın’ı yeni kaybetmiştik, demek ki 2002 yılının Eylül başı. Suphi ağabey, ‘Birkaç saatimizi kendimize ayıralım, bir yerde dertleşelim’ dedi. Ben, Hikmet Çiçek, Mustafa Kemal Çamkıran ve Fikret Akfırat, o akşamki coşkusunu hiç unutamıyoruz. Suphi ağabey, sohbetin doruğunda, ‘Harp Okulu’ndayken Mustafa Kemal’i kıskanırdım’ dedi. Genç Türk devrimcisi, kendisini ancak bu kadar güzel anlatabilir. Bir önceki devrim kuşağını kıskanmak, onları aşmayı hayatın amacı olarak kabul etmek: Devrimcinin kanunu, ahlâkı budur.”
===============================================
Dostlar,

27 Mayıs 1960 Devrimi 58 Yaşında!

Bir 27 Mayıs anması ancak bu denli güzel yazılabilirdi..
Bu bakımdan, Sayın Hikmet Çiçek‘e teşekkür doluyuz. (27 Mayıs 2018, AYDINLIK)
Her bakımdan meşruluğunu yitirmiş, baskıcı – ayrımcı – demokrasi düşmanı – hukuk tanımaz… eşikleri çoktan aşmış DP (Demokrat Parti) iktidarı 10. yılını bitirmişti ve ülkede artık kan dökülmeye başlanmıştı..

  • DP iktidarı faşizme kaymış, ulus bölünmüş ve bir iç çatışmaya – kardeş kavgasına sürükleniyordu.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde CHP ve Genel Başkanı İsmet İNÖNÜ‘ün lütfu olan çok partili yaşama geçiş bağlamında ülkede gerici – tutucu mütegallibeyi örgütleyen Celal Bayar ve arkadaşları Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü‘nün oluşturduğu 4’lü Takrir imzacıları, DP ile seçimi kazanmış ve kansız – şiddetsiz iktidara geçmişlerdi. Dünyada örneği görülmemiş bir demokratik dönüşüm hatta Devrim idi bu. Cumhuriyetin 2. Cumhurbaşkanı ve Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün en yakın dava ve silah arkadaşı İsmet Paşa Cumhurbaşkanlığı makamını da bırakmış, Celal Bayar 3. Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan olmuşlardı.

Ne var ki Cumhuriyetin temel değerlerine düşmanlık etmeye başladılar. Atatürk‘ün 1932’de Türkçe okutmaya başladığı ezanı 1 ay içinde yeniden Arapça yaptılar. Devrim kurumları olan Halkevleri ve Halkodalarını kapatarak mallarına el koydular.
Ülkeyi NATO’ya soktular. ABD ve Batı’dan borçlanmaya başladılar..

6-7 Eylül 1955’te İstanbul Rumlarına dönük kanlı provokasyonu tezgahladılar.

Temmuz 1958’de TÜRKİYE’yi İFLAS ETTİRDİLER. MORATORYUM İLAN ETTİLER!
Borç bulabilmek için CHP – İnönü’den emanet tonlarca altını Londra’ya rehin verdiler..
(Yükünün ne olduğunu bilmeden Hazine’nin altın kolilerini Londra’ya taşıyan TSK pilotu H. Avni Güler’in ses kayıtları bu sitede yayınlanmıştır..)

Üniversitede baskı ve hocaları işten atmalara imza attılar.

İsmet İNÖNÜ‘nün yurt gezilerini engellediler, başından taşla yaraladılar.

TBMM’de vekillerden Tahkikat Komisyonu kurarak, savcı – mahkeme yetkisi vererek CHP’yi kapatmayı ve malvarlığına el koymayı tasarladılar..

………………………..
…………………………………..
Herkesin sabrı taşmıştı ve Mustafa Kemal’in ordusunun bir avuç genç Kemalist subayı tabandan tepeye bu haklı – meşru – hukuka bütünüyle uyarlı biçimde; tümüyle gayrı meşru hale gelmiş DP iktidarına karşı ULUS ADINA DİRENME HAKKINI kullanarak Cumhuriyete kol ve kanat germişlerdi. DP iktidardan indirildi ve Milli Birlik Komitesi kuruldu ülkeyi geçici olarak yönetmek üzere..
…………..
Hızla, dünyada örneği bulunmaz bir özgürlükler hukuku içeren bir Anayasa hazırlattılar İstanbul ve Ankara Üniversitesinin hocalarına.. Bu Anayasayı 1961’de yürürlüğe soktular ve iktidarı sivillere terk ettiler.. “Cemal Aga” yı (Org. Cemal Gürsel‘i) Cumhurbaşkanı olarak bırakarak.

Özetle 27 Mayıs 1960 Devriminin özü budur. Üzgünüz ama 3 idam yapılmıştır. Yassıada Mahkemesi Başbakan Adnan Menderes ile Bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan‘ın idamlarına karar vermiş ve infaz edilmişlerdir. Bildik çevreler hala bu idamları istismar etmekte ve kin – düşmanlık sürdürmektedir. Keşke olmasa idi.. Ama daha büyük bir KEŞKE ile DP de bunca zulmü – hukuksuzluğu – keyfiliği – baskıyı – sansürü – Cumhuriyet düşmanlığını… yapmasa ve ülkede masum insanların kanını dökmese idi!

27 Mayıs bir Darbe midir, Devrim midir??

Çok sorulan bir sorudur. Kuramsal tartışmaları bir yana bırakır ve sonucuna bakarsak, Kemalist Devrim yeniden rotasına oturtulmuş, bu Devrimi koruyup kollayacak kurumlaşmalar sağlanmış (aşağıda) ve 1961 Anayasası gibi benzersiz bir özgürlükler rejimi kuran Anayasa ulusa armağan edilmiştir. Bu eylemlerin öznelerine ve ürünlerine olsa olsa DEVRİM denebilir..

Özgürleşme (Bireysel, basın, haberleşme vb.),
Örgütlenme,
Demokratikleşme,
Üniversitelere özerklik,
TRT özerk kurumu,
Parlamenter sistem (çift meclisli yapı)
Güçler ayrılığı ilkesi,
Yargının bağımsızlığı, Yüksek Yargıçlar Kurulu
DPT (Devlet Planlama Örgütü)
………

27 Mayıs Net Bir Devrimdir!

Mustafa Kemal’in genç subayları, O’nun izinden giderek, Cumhuriyeti koruyup kollamışlar, kendilerine emanet edilen Türkiye Cumhuriyetini, doğal bağlaşıkları (müttefikleri) üniversite gençliği ile birlikte gerici saldırı ve yıkımdan kurtarmışlardır..

Selam olsun onlara.. Selam olsun polisin yerlerde sürüklediği İstanbul Üniversitesi Rektörü ak saçlı hukuk bilgini Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar‘a.. Selam olsun İstanbul Üniversitesi’nde polis kurşunuyla vurulan yiğit öğrenci Ali İhsan Kalmaz‘a… ve de “Cemal Aga” ya..

Şimdi hedef; DP iktidarını mumla aratan 15,5 yıllık mutlak AKP iktidarının despotizminden 24 Haziran 2018 seçiminde kurtulmak ve 1961 Anayasasından geri kalmayacak yeni ve uygar bir Anayasa yaratmak olmalıdır..

  • İlk 4 maddeye asla dokunmadan!

27 Mayıs Devrimcilerinin ruhları ancak böyle şad olabilir..

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : 27 Mayıs bağlamında sitemizde daha önce de epey yazı yazılmıştır. “27 Mayıs” anahtar sözcükleri ile çağrılıp okunması uygun olur.. Özellikle Devrimin kazandırdığı kurumlara dikkat etmek uygun olur.. 3 örnek için erişkeler aşağıdadır..

– 27 Mayıs üzerine Hüseyin Avni Güler ile bir Söyleşi
http://ahmetsaltik.net/2013/05/31/27-mayis-devriminin-nedenleri-sonuclari/
– http://ahmetsaltik.net/2017/09/21/basbakan-adnan-menderesi-benden-dinleyiniz/

Cengiz Özakıncı 27 Mayıs Askeri Müdahalesiyle ilgili somut belge ve bilgilerle ezber bozdu. İzlemediyseniz kaçırmayın.

Tarihin Bilinmeyen Yüzü 26.05.2018 | Cengiz Özakıncı | 27 Mayıs Askeri Müdahalesi

Kanal B 26 Mayıs 2018 tarihli “Tarihin Bilinmeyen Yüzü” programında Levent YILDIZ’ın konuğu Araştırmacı-Yazar Cengiz ÖZAKINCI; Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesi olan 27 MAYIS ile ilgili ; “DEVRİM” mi “DARBE” mi; “İLERİCİ” miydi “GERİCİ” miydi; neler getirdi neler götürdü? Sorularına ve söylentiler, uydurmalar hakkında çarpıcı gerçekleri ilk kez göreceğiniz belgelerle açıklıyor :
https://www.youtube.com/watch?v=DyufemK9Cu0&feature=youtu.be

Dersim Tartışmaları.. / Tunceli-Dersim Debates..


Dersim Tartışmaları.. 

Dostlar,

“Dersim tartışmaları” hakkındaki 5 sayfalık kapsamlı yazımızı,
içeriden biri, bir Dersim’li – Tunceli’li olarak dikkatinize sunuyoruz.

Sorun ciddi, nazik ve kritiktir.

Bu bakımdan son derece özenli bir dil kullanılmıştır.

Herkesin ama herkesin son derece yapıcı ve sorumlu davranması gereği çok nettir.

Bu makalemizi okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Sevgi ve saygı ile.
30.11.11, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

************************************

Dostlar,

Maalesef, yerli ve yabancı “iyi saatte olsunlar”, gene sütre gerisinden ve berisinden körüklemekle meşguller..

“Siyaset” denen gerçekte soylu uğraş bu denli mi kirletilebilirdi?
İç – dış politikada tıkanınca zaman kazanma, prim devşirme adına etik ve erdemden
bu denli mi yoksun davranılabilir?

Vıcık vıcık siyaset – siyasetçi Türkiye’nin hangi derdine deva olacaktır?
Tam da tersine ek ve karmaşık sorunlar doğurmaktadır kökü dışarıda AKP siyaseti..
12 yılı geçti bu partinin tek başına siyaseti.. Ülkenin hangi köklü sorununu
köktenci, akla uygun – ülke çıkarlarıyla örtüşük olarak çözdü?
Alevi – Bektaşi inancını utanmadan sömüre sömüre zamana oynadı.
Tek bir eylem yeter not vermeye :

  • Zorunlu din dersleri AİHM kararına karşın neden kaldırılmıyor?
    Cemevleri neden ibadet yeri değil?
    Laik – seküler düzene – yaşama neden sürekli balta darbeleri indiriliyor?

Temel ve ivedi sorun bunlardır..  Acı acı güldüren Dersim popülizmi değil!

3 yıl önce 30.11.2011 günü yayımladığımız

DERSİM TARTIŞMALARI başlıklı 5 sayfalık yazımızı, o toprakların bir bireyi,
çok ağır travmanın doğrudan sonuçlarını yaşamış ve yaşayan biri olarak,
bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Okumak için lütfen tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Ulusunun öğretmeni Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya saygıyla..

Sevgi ve saygı ile.
25 Kasım 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net