Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar!

Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar!

Atatürk Orman Çiftliği arazisinde bulunan 37 bin metrekarelik alan, yeni büyükelçilik binası yapılması için ABD misyonuna satıldı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi satış protokolünü istedi ancak ‘ticari sır’ denilerek reddedildi

Yavuz ALATAN
SÖZCÜ, 14 Ağustos 2017
Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Atatürk Orman Çiftliği, 1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk‘ün talimatıyla, Türk tarımına öncülük etmesi için kuruldu. Arazi, Mustafa Kemal Atatürk tarafından farklı kişilerden parça parça satın alındı. Çiftlik 1937’de Atatürk tarafından Türk Milleti’ne emanet edilerek, Hazine’ye bağışlandı. Çiftlik arazi, 1950’li yıllardan başlanarak çeşitli kurumlara tahsis edilerek ya da satılarak amacı dışında parça parça talan edildi. Ve bugün…

ÇUKURAMBAR’DA İNŞAAT

Emparyalizmle mücadele ile yoktan bir ülke kuran Atatürk‘ün milletine emanet olarak bıraktığı Atatürk Orman Çiftliği‘nin 37 bin metrekarelik arazisi, yeni büyükelçilik binası yapılsın diye ABD’ye satıldı. Çukurambar semtindeki geniş arazide inşaat çalışmaları sessiz sedasız başladı. Arazinin çevresi yüksek tel örgü ve duvar ile çevrildi. Büyükelçilik alanında, otopark ve sosyal tesisler de bulunacak. SÖZCÜ‘ye açıklamalarda bulunan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Bu alan Atatürk Orman Çiftliği arazisi iken, 12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren‘in imzasıyla Gazi Üniversitesi’ne eğitim alanı olarak devredildi” dedi ve şunları söyledi:

MİMARLAR ODASI ŞİKAYET ETTİ

“Daha sonra Gazi Üniversitesi TOKİ’ye devretmiş, sonrasında da arazi ABD Büyükelçiliği’ne satılmış. Bu süreç Atatürk Orman Çiftliği arazilerinin nasıl talan edildiğini de gösteriyor. AOÇ arazisinin, ABD Büyükelçiliği’ne satılması sürecinde, Bilgi Edinme Kanunu‘na göre satış protokolünü istedik, ‘ticari sır’ diye vermediler. Bir üst kurula şikâyet ettik, onlardan da bilgi edinemedik, hukuksal süreç başlattık. Yargı yoluyla bize imzasız
mühürsüz bir protokol gönderdiler.”

ÇALIŞMALAR SESSİZ SEDASIZ BAŞLADI ABD'nin Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına yönelik saldırının ardından güvenlik gerekçesiyle arazi arayışına girişilmişti. Çukurambar'daki bölgede yeni binanın inşası sessiz sedasız sürüyor.

ÇALIŞMALAR SESSİZ SEDASIZ BAŞLADI

ABD’nin Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına yönelik saldırının ardından güvenlik gerekçesiyle arazi arayışına girişilmişti. Çukurambar’daki bölgede yeni binanın inşası sessiz sedasız sürüyor.

AOÇ ARAZİLERİ
AMACI DIŞINDA KULLANILAMAZ

Atatürk’ün vasiyeti ve şartlı bağışı ile Atatürk Orman Çiftliği’nin her bir metrekaresinin değerli olduğunu kaydeden Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan,

  • AOÇ arazileri amacı dışında kullanılamaz ve ABD elçiliği de yapılamaz.
  • Atatürk emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesi verdi.
  • O’nun halkına emanet ettiği AOÇ arazisini bir metrekaresinin bile ABD elçiliğine verilmesi kabul edilemez. Dava açmak için süreci takip ediyoruz.” dedi.
    ==================================================

Dostlar,

Atatürk’ün Emaneti Orman Çiftliğinden
ABD Büyükelçiliği İnşaatı İçin 37 Dönüm Toprak Satışı 
Hukuk Dışı ve Gayrımeşrudur!

AKP iktidarı halkın sinir uçlarına basmayı özellikle sürdürüyor sanki..
Çıkabilecek olası sokak eylemlerinden medet umar görünüyor.
Bunlar rahatlıkla OHAL’in uzatma gerekçesi yapılabilir.

AOÇ arazisi ve donatıları koşullu bağış (Şartlı hibe) ile Hazine’ye bırakılmıştır Atatürk tarafından. 6098 sayılı Borçlar Yasası hükümlerine göre (md. 285-298), bağışlayanın koyduğu koşul dışında kullanılamaz. Üstelik söz konusu taşınmaz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Büyük ATATÜRK‘e aittir. Esprisi de bellidir; Türk Ulusuna bir örnek sunmak ve rol modeli olmak. Bataklık bir arazinin ıslah edilerek tarıma kazandırılabileceğini göstermek, güven verip halkı güdülemek (motive etmek).. Ayrıca üretilen tarım ürünlerinin ham madde olarak satılması yerine, AOÇ’de kurulu endüstriyel yapılarda işlenmesi ile katma değerli ürüne dönüştürülmesi ve üreticinin kazancının daha da artırılması.. Bütüncül bir tasarım (entegre bir proje)..

Yetmedi, ABD gibi sözde müttefik maskesi ile altımızı oyan bir ülkeye.. Zaten bir Büyükelçilik binaları var Kavaklıdere’de. Hemen karşısında 25 katlı BDDK ve 18 katlı Ankara Sanayi Odası var. Belediyeden yeni bir ruhsat ister, tadilatını yapar, çok katlı binasını diker oraya. Ayrıca İstanbul İstinye’deki Başkonsolosluk binası kale gibi maazallah! Neden böyledir? Ortadoğudaki en büyük – muazzam Konsolosluk binası, herhalde İstanbul’un 15 milyon nüfusu gözetilerek o ölçüde devasa tutulmuştur??

Ayrıca 37 dönüm ciddi bir alandır ve burası satılarak yabancı mülkiyete devredilmektedir. Diyelim ki 49 yıllığına kiralama olanağı mevzuatta yok mudur? Yoksa düzenlersiniz!..

Tüm bunlar, ülkemizin ne mene bir iktidar tarafından yönetildiğinin sayısız kanıtlarından biri. Ülkenin tarihsel değerlerine, Kurucusunun yasal mirasına, kendi hukukuna ve halkına karşıt ve yabancılaşmış; buna karşılık ABD hayranlığı – teslimiyeti dizginlenemeyen bir AKP iktidarı!

O ABD ki; bir yandan BOP ile ülkemizi parçalama haritaları ve eylemleri yapar; eşbaşkanı kendi ağzıyla onlarca kez itiraf ettiği üzere R.T. Erdoğan’dır!
O ABD ki; sınır komşumuz Irak’ta PKK’yı Kandil’de üstlendirip – silahlandırıp üstümüze salar; kara harekatı yapmamızı engeller!
O ABD ki; NATO’da sözde askeri müttefiktir ama Suriye’yi BOP kapsamında bölme harekatında üstüne iyilik AKP = RTE’yi de katar hatta öncü birlikleri gibi kullanır!
O ABD ki; ülkemizdeki darbelerin, son olarak FETÖ 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin mimarıdır!
O ABD ki; 1950’lerden beri ülkemizde mafya – gladyo – kontrgerilla kumpaslarının aktörü, aydın cinayetlerinin, toplu kırımların, iç çatışma provokasyonlarının yüzsüz ama eli kanlı maşasıdır!
……..
Böylesine emperyalizmin ağababası bir ülkeye, kendi sarayınız yetmiyormuş gibi, Gökçek’in ilkel sirk görünümlü ucubeleri yetmiyormuş gibi, ATATÜRK’ün mirası, yasal olarak çiftlik amaçlı koşullu bağışını, bilmem kaçıncı kez çiğneyerek 37 dönüm yurt toprağını satarsınız!

Bilgi Edinme Yasası başvurularını da ”ticari sır” kalkanıyla geri çevirirsiniz…  Sorun İdari Yargıya taşınınca da mahkemeye bile ”mühürsüz bir protokol”ü zoraki yollarsınız.. İşte hukuka saygınız da bu kadardır ve mutlaka saklamak istedikleriniz vardır ki, protokolü mühürsüz gönderirsiniz! Taşınmazın satış sözleşmesinin neresi ticari sırdır? Karşımızda hangi ticari şirket vardır ki ticari sırrı olsun? Satış tapuda resmen yapıldı ise satılan yerin ada – parseli, satış bedeli neden sırdır? Belediyenin verdiği inşaat ruhsatının neresi ticari sırdır?? Bütün bunlar halkla alay etmek değil midir? Hangi demokratik ülkede ”halkın oyu ile gelen’‘ iktidarlar halkı ile alay edebilir??

Bu ülkeye ve insanına bunca zulüm; akıl, vicdan, din, namus, vefa ve de haya(l) ötesi olmalı!

Tanrı bize sabır, size insaf ve sağduyu ihsan eyleye ve bu firavun saltanatına artık bir son vere!

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ali Sirmen : “EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

“EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 9.3.17
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan Binali Yıldırım 16 Nisan referandumunda “evet” çıkması halinde terörün biteceğini ileri sürüyor. Bakalım ne diyor Başbakan:
– Tünelin ucunda ışık göründü. Terör artık can çekişiyor. 16 Nisan’dan sonra,
söz veriyorum, bitecek.

Referandumda “evet” çıkmasıyla terörün bitmesi arasında bir bağlantı, mevcut iktidarın,
terör ile mücadelede azimli olmasına karşın, yasaların kendisine tanıdığı yetkilerin sınırlılığı dolayısıyla, elinin kolunun bağlı olması halinde kurulabilirdi ki, bugün böyle bir şey söz konusu değildir.
Herkesin, gerçek mahiyetinden, her geçen gün biraz daha fazla kuşkuya düştüğü,
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve KHK uygulamalarıyla,
siyasi iktidar, zaten kendisine sıkı sıkıya bağlı olan, yasama ve yargıyı atlayarak, her istediğinin üzerine yürümesini sağlayacak yetkileri bulmuştur.
***
İşbaşında olan ve OHAL ile KHK uygulamalarıyla, şimdiye dek görülmemiş yetkiler kullanan iktidarın terör, daha doğrusu terörü bahane eden gerekçelerle yaptığı tasfiyeler, 12 Eylül döneminin 20 (yazıyla yirmi) katına varmış olduğuna göre, kimse iktidarın gücünün azlığından şikâyet etmekte haklı olamaz. Durum böyle olunca, ister istemez 16 Nisan’da evet çıkması halinde terörün duracağı iddiaları 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in yarattığı kuşku dolu soru işaretlerini getirmektedir akla.

  • Kenan Evren ve yardakçıları 12 Eylül günü iktidara el koydukları zaman,
    terör bıçakla kesilmişçesine birden bitmişti.

Bu durumu Kenan Bey’in, 12 Eylül ile daha önce sahip olmadığı yetkilerle donatılmış olmasına bağlamak da mümkün değildi. 12 Eylül’den önce de Kenan Bey sıkıyönetim yoluyla, ihtiyaç duyduğunu söylediği bütün yetkilere sahip olduğuna göre, neyin değiştiği sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktaydı. Sakın değişen tek şey istediği yetkilere zaten sahip olan Kenan Bey’in, darbeden sonra, darbeden önce göstermediği olayları sona erdirmek iradesini göstermesi olmasındı? Bu sorunun bugün gündeme gelmesinde de pek yadırganacak bir yön olmasa gerek.
***
Son zamanlarda terör ile mücadele kapsamı içinde ele alınan FETÖ ile mücadele konusunda, gittikçe daha genişleyen bir kesimde, örgütün kimi kumpaslarının gerçekleştirilmesinde
başrol oynayan kişilerin korundukları konusunda bir kanaat oluştuğu gözlemlenmektedir.

CHP milletvekili ve eski Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner ile vekili İstanbul Barosu
eski Başkanı Av. Turgut Kazan 3 Mart günü Ankara’da düzenledikleri basın toplantısında
Van, Erzincan ve Erzurum kumpaslarının kimi failleriyle ilgili olarak bu olguyu dile getirmişlerdir.

  • Turgut Kazan, Fethullah Gülen Cemaati’nin Türkiye’yi ele geçirme girişiminin ilk adımı olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi soruşturmasının cemaatin uydurduğu asılsız bir ihbar mektubu ile başladığını,
    bu olayın Enver Arpalı’nın intiharına yol açtığını, bu hususun FETÖ çatı iddianamesinde belirtildiğini, buna karşılık intihar olayında başrolü oynayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın davada tanık sıfatıyla yer aldığını belirtmiş, yine iddianamede Gülen Cemaati’nin yaptığı belirtilen Erzincan ve Erzurum kumpas davalarındaki kilit isimler Ahmet Demir, Abdülvehap Güllü’nün 23 Şubat günü tahliye edildiklerini, EFE kod adlı Bayram Bozkurt’un duruşma günü dışında, ara celse yapılarak dinlenmesinin akabinde (AS: ardından) tahliye edilmesinin de koruma uygulaması olduğu için durumu dilekçeyle HSYK’ye yansıttıklarını açıklamıştır.
    Kazan’ın basın toplantısından sonra şu soru akla gelmektedir:
    Acaba Türkiye’de terörle mücadele kisvesi altında kimileri korunuyor mu?
    Bu soruyu soranlar bir, üç, beş değil, birçok kişi ve kurumdur.
    Bütün bu gerçeklerin ışığında, Başbakan’ın 16 Nisan’dan sonra, terör bitecek iddiaları inandırıcı gelmediği gibi, kuşku içeren birçok soruyu da gündeme getiriyor.
    ================================
    Dostlar,

Demokrasinin ve onun olmazsa olmaz ilk koşulu olan HUKUK DEVLETİ‘nin özü
açıklık ve saydamlıktır.
Durum Türkiye’de taaaaaaaaaaaaaaaaaam da tersidir!
20 Temmuz 2016’dan bu yana 8 ay dolmak üzeredir ve Türkiye OHAL rejimi altında AKP tarafından deyim yerinde ise “inletilerek” demir pençe ile yönetilmektedir. Öncesinde de
AKP iktidarı 14 yıldır tek başına güçlü hükümet idi ve diledikleri yasaları TBMM’den çoooooooooook kolay ve çooook hızlı geçirebildiler.. Hiçbir biçimde engellen(e)mediler..
“Gerektiğinde” (!) muhalefeti tekme tokat döverek dayatmalarını biçimsel olarak yasalaştırdılar.
Dolayısıyla hiçbir özürleri olamaz teröre son verememiş olmak için…
14 yıl sonrasında 8 aydır OHAL ve “terör” (!?) hala bit(iril)meyecek de 17 Nisan sabahı halkoylamasından “evet” çıkarsa nasıl bitecek, nasıl bitirilecek?? Okuyup üfleyecek misiniz?
Adama sormazlar mı, “kasten mi bitirmiyorsunuz terörü??!”
Hatta daha ağırını sormazlar mı : “Terörü siz mi kullanıyorsunuz OHAL vb. emelleriniz için?”
Öyle ya, Haziran 2015 genel seçimini AKP yitirince ülke kan gölüne dö(dürül)müş, Kasım 2015’te zorla yineletilen seçimle AKP iktidarı bırakmamıştı.. Nedendi, nasıldı o kan gölü?
Şimdilerde Erdoğan dahil, Başbakan ve Bakanlar değişik tonlarda ama apaçık, benzer söylemi kullanıyor ve halkı kan – ölüm – sabotaj – patlama – terör.. ile öğrenilmiş çaresizliğe iterek teslim almaya, halkoylamasında “evet” tercihi kullanmaya zorluyor..
“Hayır” kampanyaları suç, terör, bölücülük, PKK, FETÖ ile eşdeğer gösteriliyor kasten..
OHAL altında eşit propaganda olanağı yok, Vali – Kaymakam… tüm bürokratlar sahnede..

Almanya’ya “Nazi” göndermeleri yapıyor Erdoğan ve AKP iktidarı.. Diplomasi ayak altında.
Türkiye’de yaşananların geri kalır yanı var mı??
Demokrasi, kendisini yoketmek isteyene de fırsat sunacak ölçüde akılsız, mazohist midir??
Bir Bakan çıkıyor “güçlü TBMM” diyor. Başbakan ve Erdoğan “yetkiyi tek adamda topluyoruz” diyor. En temel 2 yetkisi gensoru ve bütçe yapma olanağı bile kaldırılan TBMM mi güçlü??
Tek adamın fesih tehdidi altındaki TBMM mi güçlü?
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile varlık nedeni YASAMA yetkisi budanan TBMM mi güçlü?
……
“2 başlılık yok olacak” diyorlar.. Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan yeminine uyarak Anayasal çizgide dursa ve ülkeyi Başbakan yönetse idi bu 2 başlılık çıkar mıydı? 2 başlılığı bilerek ve isteyerek yarattılar, anayasayı çiğneyerek fiili durumu dayattılar ve şimdi de Anayasayı
hukuk dışı olan fiili duruma uydurmaktan söz ediyorlar.. Talimatlar dışarıdan, biliniyor artık.
……
Bunca sefaleti sanırız dünya siyasal tarihinde hiçbir ülke ve halk yaşamadı.. Türkiye ilk ve tek!
Türk Ulusu kadim ve engin sağduyuludur.. Tüm bu iğrenç oyunların ayırdındadır, utanmaktadır.
16 Nisan 2017’de hayır! yanıtını tokat gibi indirerek kendisine oynanan oyuna son verecektir!

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : ADD Genel Başkan yardımcısı iken Van Yüzüncü Yıl Rektörü Sayın Yücel Aşkın‘a 19.10.2005’te yazdığımız resmi yazı için lütfen tıklayınız :
Van Rektörü Yücel Aşkın’a, 19.10.05)

Emre Kongar : Unutamadıklarım

Emre Kongar

Unutamadıklarım

Güncelin ilham ettiği anılara devam!
Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin Hacettepe Üniversitesi’ne dönüştürülmesi için kurduğum Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu…
Hacettepe, Üniversite olduktan sonra bu Yüksek Okulu, bir Üniversite Bölümü haline dönüştürdüğümü…
Öğrencilerle birlikte, çok sağlam ve çok içi dolu bir “Sosyal ve Beşeri Bilimler Eğitim Programı” hazırladığımızı, çok değerli ve başarılı mezunlar verdiğimizi…
İhsan Doğramacı’nın YÖK’ü, 1982 Anayasası’ndan önce kurduğunu…
Kurarken bana “İkinci adamı” olmamı önerdiğini…
Beni ikna etmek için “Ülkelere değil, insanlara inan, onlarla birlikte yükselirsin” dediğini…
Sınav kazanan değerli bir asistan arkadaşımızı (Şu anda Profesör) işe almam üzerine, bir öğretim üyemizin, beni ve bölümü, “Bölüme Komünistleri dolduruyorlar” diye ihbar etmesi bahane edilerek, YÖK tarafından Sosyal Çalışma Bölümü’nün kapatılmasını, öğretim kadrosunun ve öğrencilerin Keçiören’deki Sosyal Hizmetler Akademisi’ne sürülmesini; muhbir arkadaşımızın Karadeniz’de bir üniversiteye dekan atanmasını…
Kenan Evren’in anarşi ve terörden, (aslında anarşi ve terörün kurbanı olan) Üniversite’yi sorumlu tuttuğunu ve öğretim üyelerinin sakallarını kesmesini emrettiğini, emrinin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek için, Üniversitelerin Senatolarıyla toplantılar yaptığını…
YÖK Yasası’nın yeni Anayasa taslağına, bu taslağı hazırlayan komisyonun başkanı olan
Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın karşı koymasına rağmen, monte edildiğini…

Bölümüm kapatıldıktan ve Keçiören’e sürüldükten sonra, sakalımı kesmem için yapılan baskıları…
Üniversite’de 1402’liklerin tasfiyesi başladığı anda, sakalımı kesmem gerektiğini yoksa görevden alınacağımı tebliğ etmek için beni makamına çağıran (eski arkadaşım) Rektör’e,
“Siz öğretim üyelerinin haklarını yukarıya karşı savunmak durumundasınız, şimdi yukarının baskısını bana iletiyorsunuz, bu yaptığınız yanlıştır” dediğimde,
“En yukardan takip ediliyorsun, emir geldi, yapacağım bir şey yok” diye yanıt verdiğini…

Sakal benim eşimin egemenlik alanıdır; devletin değil diyerek istifa edeceğimi belirttiğimi…
Bölümdeki 13 genç arkadaşımın eve gelip istifa etmemem için baskı yaptığını, onlara
“Peki” dediğimi…

Aynanın karşısına geçtiğimde, “Devlet bizim hizmetkârımızdır, efendimiz değil” diye
ders verdiğim öğrencilerimin karşısına çıkamayacağım için, sakalımı kesemediğimi…

Bu vesile ile, insanın neyi yapamayacağını keşfetmesi için o şeyi yapmaya karar vermesi gerektiğini öğrendiğimi…
On yıl sonra, Üniversite’den atılan ve “1402’lik” denilen öğretim üyelerinin hepsinin,
benim gibi istifa edenler de dahil olmak üzere, kadro şartı aranmaksızın Üniversite’ye onurlarıyla geri dönmelerinin, yasayla sağlandığını…

Bugünlerdeki KHK’zedelerin 1980 Askeri Darbe dönemindeki 1402’likleri andırdığını,
ama sayılarının onlardan çok daha fazla olduğunu ve bir bölümünün ayrıca hapsedildiğini…

Bu satırları, 112 gündür Silivri’de çile dolduran 10 Cumhuriyet çalışanı, Önder Çelik,
Hakan Kara, Musa Kart, Turhan Günay, Güray Öz, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu,
Akın Atalay, Mustafa Kemal Güngör ve Bülent Utku ile bu çileye 52 gündür katılan
Ahmet Şık’ın, hapiste okuduğunu…

KHK’zedeler olarak (yoksa AKP’zedeler mi demeliyim) onlar gibi yüzlerce kişinin özgürlüğünü, binlerce kişinin işini kaybetmiş olduğunu…
UNUTAMIYORUM… LÜTFEN SİZ DE UNUTMAYIN!
===================================
Çooooook teşekkürler değerli ve onurlu Emre Kongar hocamız…

Sevgi ve saygı ile.
20 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Rifat Serdaroğlu : BÖYLE DARBE OLMAZ!

BÖYLE DARBE OLMAZ!

portresi_kravatli

 

Rifat Serdaroğlu
16 Temmuz 2016

 

Siz hiç darbeye doğrudan muhatap oldunuz mu?
Ben oldum. Hem de tam tamına iki kere!
27 Mayıs 1960 darbesinde (AS: Bize göre sonuçları bakımından Devrimdir), sabahın köründe evimizi subaylar bastı. Demokrat Parti Milletvekili olan rahmetli babamı alıp götürdüler. Babamızın arkasından bakakalmıştık. Alpaslan Türkeş’in sesi ile darbe yapıldığı açıklanmıştı.

12 Eylül 1980 darbesinde Bergama Belediye Başkanı idim. Bu kez alıp götürülme sırası bana gelmişti! Ailem arkamdan bakakalmıştı! Kenan Evren darbe yaptığını kendisi açıklamıştı.

Dün bir darbe girişimi daha yaşadık! Tutuklanan 1 tane siyasetçi yoktu. Ordu’nun yönetime
el koyduğunu TRT’den bir kadın spiker açıkladı! Darbeye kalkışanlar ortalıkta yoktu!
Emir alan zavallı askerler sadece Boğaz köprülerini tutmuşlardı, o da bir yönünü!

Erdoğan, cep telefonundan Türk Milletini meydanlara çağırdı.

– “Gelin, evinizden çıkın meydanlara gelin. Demokrasimizi koruyun..”

diye çağrı yaptı! Eşzamanlı olarak, ülkedeki camilerin çoğundan meydanlara çıkın çağrısı yapıldı! Çoğu sakallı-fesli-şalvarlı tipler, dillerinde “Allahuekber” ve “İdam isteriz” diye,
emir almış zavallı askerlerin üzerine saldırdılar ve acımadan bir askerin kafasını kestiler
(AS: Bu vahşetin sorumlusu, halkı sorumsuzca, uyarmadan sokağa döken Erdoğan’dır!)
Ne darbeydi ama! Sanki bir tiyatro oynanıyordu!

Hatırlar mısınız? Dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı ve MİT Müsteşarı, Dışişleri binasında yaptıkları toplantıda
Hakan Fidan şöyle diyordu;

“Bu işi bana bırakın, adamlarıma söyleyeyim, üç-beş füze salladık mı, hooop Suriye’deyiz.” demişti. Bu kafadaki adamlardan çakma darbe beklenemez mi?

Devleti yönetenler, Anayasa’dan – Yasalardan saparlarsa T.C. Devleti bir hukuk devleti olmaktan çıkar ve bir çadır devletine dönüşür. Şimdi olduğu gibi…

Gerçekler                                 :

-Eğer Erdoğan ve AKP demokratsa, ben de astronotum. Anayasayı tanımayan, hukuk devletini yok eden, yargı ile sürekli oynayarak Bağımsız Yargıyı yok eden adam, demokrat olamaz.
Bu yüzden, “Biz Erdoğan’ı değil, demokrasiyi savunuyoruz” masalını kimse kullanmasın.

17/25 Hırsızlık-Yolsuzluk-Rüşvet olaylarını da kimse Cemaatin üzerine atmasın.

Evdeki paraları oraya saklayan Cemaat mi idi?

-Eğer Erdoğan’ın dediği gibi bu darbe girişimi “Paralel” denilen Cemaatin işi ise, en az onlar kadar Cemaati devletin kozmik odasına ve en hassas birimlerine sokan Erdoğan da sorumludur.

-Eğer darbeci subaylar, söylendiği gibi Cemaatçi iseler, şimdiki ve bir önceki
Genelkurmay Başkanları, bu örgütlenmeye göz yumdukları için kesin olarak suçludurlar.

-Altını tutamayan, kendi emrindeki askerler tarafından esir alınan bir adamdan
değil Genelkurmay Başkanı, kır bekçisi bile olmaz.

-Türk Milleti evlâtlarını, “Vatani Görevlerini” yapsınlar diye askere gönderiyor,
kafaları yobazlar tarafından kesilsin diye değil.
(AS: İsyanımızı ifadeye sözcük bulamıyoruz.. Bu vahşet, 23 Aralık 1930’dan sonra
adeta 2. Kubilay olayıdır!)

Bu çirkin olay sebebiyle ölen, yaralanan tüm vatandaşlarımızdan ve devlet görevlilerinden Cumhurbaşkanı – Başbakan – Genelkurmay Başkanı – İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü müteselsil olarak sorumludurlar.

-T.C. Devletini ve Türk Milletini yönetenler, hem siyasiler hem de resmi-sivil bürokratlar
sizlere soruyorum;
– Sizin istihbaratınız yok mu? Eğer böyle bir olayı bile önceden haber alamıyor ve
olayı başlamadan bastıramıyorsanız, sizin o koltuklarda ne işiniz var?

Değerli Okurlar;

Türkiye şu an demokratik bir ülke değil!
Sağlıklı ve doğru haber alabilmek de mümkün değil.
Deneyimlerimize ve yaşadıklarımıza dayanarak bunları yazıyoruz.
Olay daha netleştikçe, yazmaya devam ederiz. Ama daha önce yazdığım ve hala inandığım
bir gerçeği sizlerle paylaşmak isterim;

-Bundan böyle kimse Türkiye’de hür-eşit-dürüst-şeffaf bir seçim beklemesin.

-T.C. Devleti dış destekli iç hainler tarafından adım-adım
“Federe İslam Devletine” götürülüyor…

Sağlık ve başarı dileklerimle.

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER : BİZ DEVLET BAŞKANLIĞI MODELİNDE YAŞADIK

BİZ DEVLET BAŞKANLIĞI MODELİNDE YAŞADIK

portresi_genc

 

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER

 

 

Devlet başkanlığı, bizim tanıdığımız bir rejim. Bundan 36 yıl önce uygulamaya girmişti. Üç yıl uygulandı. Başlangıcı 12 Eylül 1980 idi, hukuken 3 Kasım 1983´te bitmişti. Genel olarak askeri darbe dönemi diye bilinen bu zaman diliminde Cumhurbaşkanlığı da ortadan kaldırılmış, bu makamın adı Devlet Başkanlığı diye değiştirilmişti. Zamanın Devlet Başkanı Kenan Evren idi. Yeni anayasa 1982´de kabul edilip bir yıl sonra 1983´te ilk genel seçim yapılınca, Devlet Başkanlığı kaldırıldı. Cumhurbaşkanlığı geri geldi. Kenan Evren, anayasaya koyulan bir hükümle 1989 yılına kadar koltukta “Cumhurbaşkanı” olarak oturdu.

***
O dönemde siyasal partiler kapatılmıştı. Seçim yoktu. TBMM de kapatılmıştı, yerine Danışma Meclisi kurulmuştu. Üyeler yine  illeri temsilen gelmişti, ama gelişleri valiliklerin gösterdiği adaylar arasından Milli Güvenlik Konseyi tarafından yapılmıştı. Elbette Bakanlar da seçimle değil, atamayla belirlenmişti. Başbakan da öyle. Bakanlar Kurulu vardı; ama işlerini Devlet Başkanı ve onun başkanlığındaki MGK´nın emirlerine göre yürütüyordu. Başka bir deyişle hükümet genel siyasetin sorumluluğunu yüklenmiş bir yapı olmaktan uzaktı. Genel siyaset Devlet Başkanlığı´ca belirleniyordu. Ama elbette bu makamı sorumlu tutabilecek hiçbir kurum yoktu. Seçimlerin olmadığı ortamda, halk  denetimi de söz konusu değildi.

Devlet Başkanı yasa sayılan “karar“lar yayımlıyordu. Bunlara MGK Kararları/Kararname deniyordu. Bakanlıkların yapısına, üst düzey kamu yöneticilerinin atanmasına ve görevden alınmalarına, memurlukların kaderine, belediye başkanları ve meclis üyelerine, vb. her şeye Devlet Başkanlığı karar veriyordu. Devletin üniter yapısı korunmuştu. Dolayısıyla bu irade, merkezden çevrenin en küçük birimi köy ve mahallelere dek yayılmıştı.

O dönemde ilginç ve mutlaka anlamının ne olduğunu açığa çıkarmamız gereken bir “karar” yayımlandı. 1983 yılında Türkiye bölgelere ayrıldı. Sekiz bölge kuruldu ve başlarında “bölge valileri” olması öngörüldü. Anlaşılan, Devlet Başkanlığı´nın otoritesini taşraya dağıtmak gereği duyulmuştu. İlginç oldu; zamanın mutlak iktidarının gücü bile bunu yapmaya yetmedi. İlk seçimler yapılır yapılmaz, 71 numaralı karar iptal edilip tarih oldu.

***
Şimdi AKP çevresinin dile getirdiği “Başkanlık Sistemi“, mekanizmaları bakımından 1980-83 Devlet Başkanlığı kurumlaşmasını andırıyor. Bu kez siyasal partiler ve seçimler var; hatta kendisi seçimle gelen başkanın kendisi bile partili olacak. Bu kez TBMM de yerli yerinde; seçimle geliyor. Farklılıklar belirgin. Ama benzerlikler pek çok. AKP´nin başkanlık rejiminde Başbakan, Bakanlar Kurulu “adı var kendi yok” değil, gerçekten yok; eski deyişle “ilga“, yok ediliyor. Bakanlıklar tümüyle Başkan´ın emrine giriyor. Hükümet yok oluyor ve Başkan hükümet haline dönüşüyor. Bu kadar da değil. Başkan “yasamsı” kararnamelerle adeta “kanun yapma gücü“ne sahip kılınıyor. TBMM´nin alanına el atmış oluyor. Dahası, yargının en üst görevlilerini, yüksek mahkeme üyelerinin yarısını doğrudan Başkan atıyor. Böylece “partili başkan“, yargının siyasallaştırılmasında baş rolü oynuyor.

Bütün bunlar, AKP´nin Kasım 2012´de TBMM´de kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonuna resmi olarak teslim ettiği anayasa önerisinde yazıyor.

***
AKP´liler, “bizim modelimizde özerklik-eyalet yok.” diyorlar. Demek ki biz de sorabiliriz ki, “O halde sizin model devlet başkanlığı modeli mi?” Biz o modeli tanıyoruz. Dünya alem biliyor, biz o modelden hiç hoşlanmadık. AKP´liler “Hayır, devlet başkanlığı değil, başkanlık modeli bizimki..” diye itiraz ediyorlarsa, o zaman kaçacak yerleri yok; illa ki açıklamak zorundalar:  12 Eylül Devlet Başkanlığı döneminde bile “Bölgesel valilik” kılıklı özerklik-eyalet modeli zorlamalarınız nerelerde saklı?

Özet şu  :
– Devlet Başkanlığı diktatörlüktür.
Başkanlık özerkçilik-eyaletçiliktir.

AKP´nin yeni rejim modeli hangisidir?
Yeni Anayasaya gerek yok!

==============================

Teşekkürler değerli Birgül Ayman Güler hocamız..

Sevgi ve saygı ile.
15 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com