YİNE 24 NİSAN GELDİ !!! 

YİNE 24 NİSAN GELDİ !!! 

Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

Gerçeği kapar, yer altına gömerseniz, o yine büyüyerek patlar ve yalanı yok eder.” / Emile ZOLA

Ermenistan örgütleri, Almanya’da yaptıkları toplantıda ülkemizin yarısını kapsayan büyük Ermenistan haritasını yayınlamışlar.

Değerli arkadaşlar,

22.4.2013 tarihinde sizlere gönderdiğim YİNE 24 NİSAN GELDİ ve 1915-18 DÖNEMİNİ, 1915-23’e DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYORLAR !!! başlıklı yazımı, birinci dünya savaşına zorla sokulan Osmanlıda, orduyu yöneten Alman Genel Kurmay Başkanlığının önerisi ile gerçekleşen tehcirin 104. yılı nedeniyle sizlerin bilgisine yeniden sunmak istedim.

AB, 15 Nisan 2016’da kendi parlamentosunda kabul edilen Sözde Ermeni Soykırımını da ülkemiz için hazırladığı son ilerleme raporuna ekledi. Ayrıca Almanya Federal Meclisi de 2.6.2016 günü 1915’teki tehcir olaylarını bir soykırım olarak kabul etti.

Burada üzücü olan, “Ermeni soykırımı” tasarısını alman Meclisi’ne getiren ismin Türkiye kökenli olan Yeşiller Partisi’nin Eş Başkanı Cem Özdemir olmasıdır. Tasarısının oylamasında tek ret oy Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Milletvekili Bettina Kudla’dan gelirken, tek çekimser oy da yine CDU milletvekili Oliver Wittke’dan geldi. Buna karşın Alman Parlamentosu’nda yer alan 11 Türkiye kökenli vekil de tasarıya destek verdi.

Hollanda Meclisi de 22.2.2008 de sözde soykırımı 3’e karşı 142 oyla kabul etti. Böylece, AB de sözde Ermeni Soykırımını kabul ettirmek için güzel ülkemizi baskı altına almak istemektedir. Yani AB-D emperyalizminin güzel ülkemizi bölmeye ve yıkmaya yönelik kirli amacı devam etmektedir.

Avrupa’da sözde Ermeni soykırımını tanıyan öbür ülkeler şunlardır: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Rusya, Yunanistan, Belçika, Vatikan, Fransa, İsviçre, İsveç, Slovakya, Litvanya, Çekya, Avusturya, Bulgaristan, Lüksemburg, Almanya, İtalya ve Avrupa Parlamentosu. Ne yazık ki Ermeni tehcirini soykırım olarak kabul eden 14 ülke, üye olmak istediğimiz AB üyesidir. Umarım yıllardır hasretle beklediğimiz, ulusal sorun ve kaygılarımızı paylaşacak yönetici ve danışmanlarımız da bizleri duyar. Gereken önlemleri vakit geçmeden alırlar.

Sevgi ve saygılarımla (22.4.2019).

NOT: Bu vesile, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından, Çocuk bayramı olarak dünyada ilk kez ülkemizde gündeme getirilen 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZI kutlar, sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim. Umarım, tüm yöneticilerimiz, koltuklarını bir saatliğine de olsa, mutlu geleceğimiz saydığımız çocuklarımıza terk etmekten çekinmezler.

YİNE 24 NİSAN GELDİ ve 1915-18 DÖNEMİNİ, 1915-23’e DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYORLAR !!!

“Hiç kimse, duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz…” / W. Shakespeare

Posterler, eskiden 1915-1918 dönemiydi, Şimdi 1915-1923 oldu.

Değerli arkadaşlar,

Amerika, İngiltere ve Fransa maskesini kullanan AB-D Emperyalizmi, Osmanlıyı yıkmak ve parçalamak için Rumları, Kürtleri ve Ermenileri kışkırtarak birçok isyanın çıkmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün önderliğinde emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı koyarak bağımsızlığı elde eden Türkiye Cumhuriyeti, birçok mazlum ülkeye örnek olmuştur. Bu başarıyı hazmedemeyen dış güçler, şimdi de aynı piyonları Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak için farklı yöntemleri kullanmaktadır.

Ülkemizi bölmek ve yıkmak isteyen uluslararası AB-D emperyalizmi, son yıllarda ABD’de bulunan Ermeni diasporasını kullanarak amacına ulaşmak istemektedir. Örneğin, Osmanlı dönemini içeren sözde soykırım olayları için yeniden bir tanımlama getirmişler. Yıllardır kendi ifadelerinde ve yazdıkları kitaplarda kullandıkları 1915-1918 olaylarını, şimdi 1915-1923 yılına kadar yaymak istemektedirler. Böylece Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzü, kurtuluş savaşımızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini de işin içine sokmayı hedeflemişlerdir. Bildiğiniz gibi, emperyalist güçlerin desteğini alan Ermenistan, 3T (Tanıma-Tazminat-Toprak) kodlu esas amaçları ile 1915-18 yıllarında olmayan Türkiye Cumhuriyetini suçlamaktır. Çünkü Osmanlı sonrası ortaya 35 ayrı devlet çıkmasına karşın, sözde soykırımı sadece 1923 yılında kurulan ve arzu ettikleri topraklara sahip olan Türkiye Cumhuriyetine yükleme peşindeler.

Nitekim, Ermenistan strateji uzmanı ve Ararat Bilim-Strateji Merkezi Başkanı Ayvazyan,
Ermenistan soykırımın Türkiye’ye kabul ettirme sürecinin ikinci aşamasını şimdiden dile getirmeli. Bu ikinci aşama Türkiye’den toprak talebidir. Türkiye, Osmanlı’nın Ermenilere karşı yaptığı zulmün bedelini toprakla ödetmeye zorlanmalıdır diyerek, sözde Ermeni soykırımına karşılık Türkiye’den toprak talep etmenin tam zamanı olduğunu söyledi. Neden ve niçin, Osmanlının yaptığı işin bedeli olarak, Türkiye’den toprak talep edilmesinin tam zamanı olduğu düşünülüyor? Acaba gereken tepkinin verilemeyeceği mi zannediliyor ???

Ayrıca;

  • Dünyada, Ermenistan’dan başka hangi ülkede, komşu ülkenin topraklarını kendi toprağı gibi kabul edip, bunu anayasasında açıkça beyan edildiğini görebiliriz.
  • Yine anayasalarının 13. maddesinde Ararat diye isimlendirerek yer verdikleri AĞRI dağımızı da kendilerine devlet simgesi olarak kabul ettiklerini açıklamaktan çekinmiyorlar.

Değerli arkadaşlar,

Yine 24 Nisan geldi ve AB-D emperyalizminin bölücü yöntemi devam ediyor. Ermeni ve kürt terör örgütleri üzerine araştırmalarıyla tanınan Ercan CİRİTCİOĞLU’nun verdiği bilgiye göre, 24 Nisan 1915 de eceliyle yaşamını yitirenler dışında, Osmanlı da bir tek ermeni bile öldürülmüş değildir.

Peki, 24 Nisan, neden sembol gün olarak seçilmiştir?

Yunan, Bulgar, Sırp halkları Osmanlıdan bağımsızlığını alınca Ermeniler de aynı yolda örgütleniyor. Ermeniler İstanbul’dan, Vana kadar dernekler kurup silahlanıyorlar. Bu arada Osmanlı, Birinci Dünya Savaşına giriyor. Mart 1915 de Rusya, Doğu Anadolu’ya giriyor. Rus desteğini alan Ermeniler, 11 Nisan 1915 de Van’da isyan çıkartıp, Osmanlıya karşı BAĞIMSIZLIK SAVAŞINI başlatıyor.

Bu isyan Van’dan öteki bölgelere de sıçrayınca, daha sonra soykırım iddialarına neden olacak Osmanlının zorunlu göç kararı (tehcir) geliyor. Ancak bu karar sadece Ortodoks Ermenilerine uygulanıyor. İsyana katılmayan Katolik ve Protestan Ermeniler yerlerinde tutuluyor.

Ortodoks Ermeniler, Van’da Kürt ve Türk bütün Müslümanları öldürüp şehri ele geçirince ve isyan öteki bölgelere sıçrayınca, 24 Nisan 1915’te Osmanlı yönetimi, Anadolu’daki bütün Ermeni derneklerinin kapatılmasına ve isyanı destekleyen İstanbul’daki 200 kadar Ermeni aydınının, Çankırı Ayaş’a sürgüne gönderilmesine karar veriyor. Sonra 24 Nisan sürgünleri, burunları bile kanamadan İstanbul’a geri dönüyor.

Görüyorsunuz, gerçek bilgi ve belgeye dayanmayan asılsız iddiaların, tarihçiler tarafından araştırılmasına izin verilmeden, birçok ülkede yasalar çıkarılarak soykırımın yalanının ve 24 Nisanın tanınması işi oldu bittiye getirilmeye çalışılıyor. Yani AB-D emperyalizmi, yine Ermenileri kullanarak güzel ülkemizi bölmek için tezgahlar kuruyor.

Umarım bu konuda oldukça geç kalınan loby faaliyetlerimizi ve gerçek verilere dayanan araştırmalarımızı, en kısa sürede uluslararası arenada sağduyu sahiplerinin dikkatine sunabiliriz. Devletimiz, hükümetlerimiz, üniversitelerimiz, STK’lar, Türk Tarih Kurumu, askeri ve sivil örgütlerimiz bu konuda işbirliği yaparak ülkemizin haklarını savunmak zorundadır. Aksi halde güzel ülkemizi bölmek isteyen ve bu dönemde AB-D maskesini kullanan emperyalizm, kötü amacına ulaşacaktır.

Sevgi ve saygılarımla (22.04.2013).

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

Konuk yazar : Zeki Sarıhan

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur.

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır.

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı.

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…

Kuşkusuz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linki tıklayınız :
https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır.

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır.

  • Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır.

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi yaşamı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını kestirmek zor değildir.

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza karşın derim ki,

  • Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var.

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

TÜRKİYE İŞ BANKASI

TÜRKİYE İŞ BANKASI 

Suay Karaman

Suay Karaman

Eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk‘ün direktifleriyle ve sermayesine bizzat katılımıyla, 26 Ağustos 1924’te Türkiye İş Bankası kurulmuştur. Genç cumhuriyetimizin tüm bankacılık işlemlerini gerçekleştirmek, ulusal tasarrufları harekete geçirmek, temel ekonomik atılımları finanse etmek, kredi gereksinimlerini karşılamak ve sanayi ile ilgili gelişmeyi başlatmak için kurulan Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olma niteliğini taşımaktadır.

Türkiye İş Bankası, finans sektörünün yanı sıra Türkiye’de sanayinin gelişmesine de büyük katkılar sağlamıştır. Sanayileşme tarihinin mimarı ve lokomotifi olan Türkiye İş Bankası, Türk özel sektörünün varlık ve gelişimine de büyük destek vermiştir.  Türkiye İş Bankası’nın finans, cam, telekomünikasyon ile sanayi ve hizmet ana gruplarında faaliyet gösteren 23 şirkette doğrudan ortaklığı bulunurken, 95 şirkette de dolaylı ortaklığı vardır. Bugün bankacılık alanında ülkemizin en büyük bankası olmanın ötesinde, birçok büyük şirketin ortağı olarak da ülkemizin en büyük holdingi sayılmaktadır. Bu holdingin %28.09 hissesi Atatürk’ün, %40.12 hissesi banka çalışanları ve emeklilerinin olup, geri kalan %31.79 payı ise halka açılmıştır. Yani bu holdingin patronu yoktur.

Bankanın kurucularından Atatürk’e ait hisseleri, Cumhuriyet Halk Partisi temsil etmektedir; bu temsil, Atatürk’ün vasiyetine dayanmaktadır. Bankadan elde edilen gelirler ise Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bağışlanmıştır.

  • Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Türkiye İş Bankası’ndan hiçbir gelir gelmemektedir.

Banka Yönetim Kurulu 11 kişiden oluşmaktadır; 7 üye bankanın kendi içinde çalışanlarından seçilmektedir, kalan 4 üye ise Cumhuriyet Halk Partisi temsilcileridir.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, ekonomik krizin derinleşmeye devam ettiği süreçte Türkiye İş Bankası’nı hedef alan bir açıklama yaparak, bankadaki Cumhuriyet Halk Partisi hisselerinin Hazineye devredilmesi gerektiğini söyledi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik; “Bir partinin niye bir bankanın yönetiminde koltuğu olur? Atatürk’e saygı gereği CHP’nin bu pozisyondan vazgeçmesi gerekir.” derken, Atatürk’e ve anısına yapılan büyük saygısızlıkları görmek istememektedir.

Atatürk’ün mirasçısı Türk Milletidir. CHP, İş Bankası hisselerini Türk Milleti’ne iade etmelidir.” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Atatürk Orman Çiftliği’nin de Atatürk’ün mirası olduğunu unutmuştur.

  • Milliyetçilik; ülkesinin topraklarına sahip çıkmaktır, ulusal değerlerini korumaktır, ülkesinin kurucusuna saygı duymaktır; mafya ortaklığıyla milliyetçilik yapılmaz.

Büyük önderimiz Atatürk’ün kurduğu Sümerbank, Etibank, Atatürk Orman Çiftliği gibi daha nice ulusal değerimizi yok edenler, şimdi gözlerini Türkiye İş Bankası’na çevirdiler. Ekonominin durumu her geçen gün kötüye giderken şimdi Türkiye İş Bankası’nı alıp Varlık Fonu‘na devrederek, bu büyük kuruluşun içi boşaltılarak, yok edilmek istenmektedir.

8 Ağustos 1951’de Demokrat Parti iktidarınca çıkarılan 5830 sayılı yasa ile 4819 şubesi olan Halkevleri kapatılmış ve mallarına el konmuştu. Ülkenin birçok yerinde siyasal etkinliklerine Halkevlerine ait binalarda devam eden Cumhuriyet Halk Partisi, bu yasa ile parti binalarını boşaltmıştır. Demokrat Parti’nin 14 Aralık 1953’te çıkardığı 6195 sayılı yasa ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin mallarına el konmuştu. Ancak Türkiye İş Bankası hisselerine, kamuoyunda büyük gürültü çıkacağı endişesiyle dokunulmamıştı.

27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra Cumhuriyet Halk Partisi, 21 Şubat 1963’te, 6195 sayılı yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuruyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, 6195 sayılı yasayı tümüyle anayasaya aykırı bularak, 11 Ekim 1963’te iptal etti.

12 Eylül 1980 döneminde malvarlığı elinden alınarak kapatılan Cumhuriyet Halk Partisi, 9 Eylül 1992’de yeniden açıldıktan sonra dava açmış, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin verdiği kararla mal varlığını ve Türkiye İş Bankası’ndaki hisselerini tekrar geri almıştı. Bu yüzden Atatürk’ün mirasına ve kesinleşmiş mahkeme kararlarına karşın, Türkiye İş Bankası hisselerinin devrine ilişkin tartışmaların hiçbir hukuksal gerekçesi yoktur. Buradaki asıl amaç Atatürk’ün hisseleri değildir;

  • Türkiye İş Bankası’nın dev yatırımlarını satarak, yerel seçimlere dek ekonomik olarak günü kurtarmaktır.

Güven duyulan kuruluşların başında bankalar gelmektedir. Bu güvenin ulusal ve uluslararası kamuoyunda titizlikle korunmasının bankalardan çok ulusal ekonomi açısından büyük önem taşıdığı bilinmelidir. Siyaset malzemesi yapılamayacak önemde bir kuruluş olan Türkiye İş Bankasını hedef almak, aynı zamanda ülke ekonomisini de hedef almak anlamına gelmektedir. Gündem değiştirmeye ve akçeli getiriler sağlamaya çalışılan bu gibi sözlerden kaçınmak gerektiği bilinmelidir. (24.9.18)
==================================
Dostlar,

Değerli dostumuz sevgili Suay Karaman’ın bu yazısı da öbürleri gibi 4/4’lük!
Ekleyecek – çıkaracak – düzeltecek yanı yok:
Kendisini kutluyor, içeriğini ay-nen onaylayarak sitemizde paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 24 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk’ün hatırasına hakaret etti; 3 yıl 9 ay hapis cezası aldı!

DHA, 20 Mayıs 2015

Kendisine ait internet sitesinde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle
“Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçlamasıyla yargılanan kişiye
3 yıl 9 ay hapis cezası verildi.

“YAYINLARIN ARKASINDAYIM”

Anadolu 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan sanık Tuncay Tokay (34) suçlamaları
kabul etmediğini belirterek,

“Sitemde yaptığım yayınların arkasındayım. Benim söylediğim, paylaştığım yazı ve sözler sadece kaynaklardan edindiklerimi paylaşmaktan ibarettir. Türk Tarih Kurumu‘nun yayınlarından Rıza Nur‘un kitaplarından yapılmış alıntılardır” dedi.

AĞIR VE AŞAĞILAYICI: 3 YIL 9 AY HAPİS CEZASI

Mahkeme, sanık Tuncay Tokay’ın “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. Mahkeme ceza kararının gerekçesinde ise
Tokay’ın kendisine ait 3 internet sitesinde Atatürk aleyhine hakaret içeren yazılar yazdığını, Cumhuriyet’in kurucusu olan Atatürk’ün hatırasına ağır, alenen, zincirleme bir şekilde hakaret edildiğini ifade etti. Mahkeme, gerekçeli kararında yazıların kendisine ait olmadığı yönünde Tokay’ın savunma yaptığını ancak yazıları paylaşmakla sanığın da hakaret eylemine katıldığı kanısına varıldığını belirtti. Kullanılan söz ve yazıların ağır ve aşağılayıcı olduğunu kaydeden mahkeme ayrıca Tokay’ın, kamu görevlerini üstlenmekten, seçme ve seçilme haklarını kullanmaktan hapis cezasını tamamlayana kadar yoksun bırakılmasına hükmetti.

İDDİANAMEDEN

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, Tuncay Tokay’ın kendisine ait 3 internet sitesinde 2013 yılının Mayıs ayında yazdığı yazılara yer verildi.
Tokay’ın yazılar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’e zincirleme bir biçimde basın yayın yoluyla ve alenen hakaret ettiği belirtilen iddianamede 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun uyarınca “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçlamasıyla 2 yıl 3 aydan 5 yıl 3 aya kadar hapis cezası istemiyle
Anadolu Asliye Ceza Mahkemesi’ne dava açıldı.

=========================================

Dostlar,

Yüce ATATÜRK de eleştirilebilir kuşkusuz.
Bunun için ilk koşul, Atatark’ü yapıp ettikleriyle bir bütün olarak devrinlemesine kavramaktır.
Örneğin Büyük SÖYLEV’i (NUTUK’u) dikkatle okuyacak, karşı belgeniz varss koyacaksınız.

2. olarak terbiyeli olmak, adam olmak gerekir.
3. Kin ve intikam kusarak, kör nefret duygularıyla nesnel eleştiri olmaz.
4. Hakaret kimseye birşey kazandırmaz; “kem söz sahibinindir” sözü büyük atasözüdür.
5. Müslüman iseniz, inanıyor iseniz kul hakkı yemeyeceksiniz;
Allah bile kendine kul hakkını bağışlamayı çok görmüştür..

Kanıta dayalı görüşlerinizi yazınız; yanıtlayalım, efendi efendi konuşalım.
Şunu da ekleyelim; ortada düşman işgalini kaldıran ve bize bir vatan bağışlayan – devlet kuran adamın adıdıdır.

Atatürk’ün eylemi ve başarısı evrensel, muazzam ve somut olarak ortadadadır.
Sayısız yabancı bilim insanı takdir ve teslim etmektedir bu tarihsel olguyu.

Bugüne dek hiçbir ciddi eleştiri getiremediniz.
Örn. Bandırma vapurunu nerdeyse transatlantik yaptınız ama 1878 yapımı, 42 yaşında idi.
40 m dolayında uzunluğu vardı. 3 kez batmış ve yüzdürülmüştü, pusulası da biraz bozuktu.

Mustafa Kemal’i Vahdettin yolladı... dediniz.. 19 Mayıs’tan 22 gün sonra 8 Haziran’da
neden İngiliz talimatıyla geri çağırdı. Dönmeyince de idam fermanı verdi Vahdettin!
Niye, İngilizlerin beklentisi olan Rum çetelerinin korunması için Türklerin silahsızlandırmasını yapmadığı için..

23 Nisan bayramının coşkusunu örtmek için Kutulu Doğum Haftası uydurdunuz..
Peygamberin belli bile olmayan doğum gününü bu haftaya denk düşürdünüz ve 1 doğum günü ile yetinmeyip 1 haftaya yaydınız.. Hiç utanmadan, Hicri takvim gereği her yıl bu haftanın
11 gün daha erken gelmesi gerekirken (Kurban ve Ramazan gibi!) sabitlediniz..

Daha hangi akıl dışı saçmalıklarınızı yazalım??

Dolayısıyla bu saçmalıklarınıza ayıracak çok zamanımız da yok..
Ciddi olun arkadaşlar ciddi..
Müslüman olun efendiler müslüman; kul hakkı yeneyin, iftira – çamur atmayın, bühtan etmeyin; büyük günah işliyorsunuz..

Allah sizleri ıslah etsin; kendinizi ve masum yığınları Allah ile aldatmak gibi bir
günah-ı kebirden korusun!

Sevgi ve saygı ile.
20 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!
Sevgi Özel 
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
http://www.dildernegi.org.tr/TR,281/82-dil-bayramini-kutluyoruz.html, 26.9.14
(Ve Cumhuriyet, 26.9.14, sayfa 2)
26 Eylül 1983’te, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda 51. Dil Bayramını kutlamıştık. Atatürk kurumunun çatısı altında “son” bayramdı bu. Kurum yöneticileriyle üyeleri gibi törene katılan herkes kırgındı, üzüntülüydü. Işıklar içinde uyusun, sevgili Jülide Gülizar ertesi gün Cumhuriyet’teki yazısına “Buruk Bir Dil Bayramı” başlığı atmıştı. 31 yıldır buruk bir coşkuyla Dil Bayramını kutluyoruz.
Atatürk’ün ölümünden sonra yıllar yılı perde arkasında, 1950’deki Demokrat Parti iktidarıyla da açıkça, devlet desteğiyle örgütlenen karşıdevrim, sürekli Türk Dil Kurumu’na saldırdı. Üniversitede, basında ve politikada köşeleri tutan birileri kurumu uydurukçulukla, dili bozmakla, geçmişle bağı koparmakla suçluyor; komünistlerin kalesi olarak gösteriyordu. “Gök konuksal avrat, dumansal tütüngeç…” gibi gülünç sözler üreterek yeni sözcüklerle alay ettiler. Bu saçmalıklar yıllar yılı yinelendiği için çokları inandı; 2000’lerin akademik sanlı bakanları, kimi aydınlar da akılları sıra eleştiri yapıyormuş gibi Atatürk kurumu üstünden Atatürk’ü karalamak için kullandılar.
12 Eylülü izleyen günlerde gerici bir gazete her gün tam sayfa ayırarak Türk Dil Kurumu’na saldırıları yoğunlaştırdı. Yazılan hiçbir şey yeni değildi; yazanlar da… Suçlamaların ne ussal ne bilimsel dayanağı vardı; tümü siyasaldı.
Dil de din gibi siyasanın aracı yapılıyordu. Harf ve Dil Devrimleri üstünden asıl hedef hep Atatürk’tü. Yüzyıllarca Arap abecesi kullanılmış; yobazlar, halkın kullanamadığı bu abeceye dinsel anlam yükleyerek yoksul ve bilgisiz halkı sömürmüştü. Halk, yüzyıllarca ne mektubunu yazabilmiş; ne de devletle ilişkisinde Arap abecesini ve Osmanlıcayı kullanabilmişti.
Hak aramak için dilekçe yazamamış; gördüğü eski yazılı her kâğıdı dinsel bir şey sanmış, sürekli kandırılmıştı. Açlıktan, yoksulluktan, aldatılmaktan, hastalıklardan kurtulmanın umarı olarak yobazların “muska”sına bel bağlamıştı. Bilgisizliğin yol açtığı acıları ilk görendi Mustafa Kemal Atatürk! Harf ve Dil Devrimleriyle din ile dil bağını koparmıştı.
1983’teki son Dil Bayramında üzüntümüz yeni değildi; çok öfkeliydik. Çünkü Atatürk’ün 12 Temmuz 1932’de dernek olarak kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK) gibi, TDK’den bir yıl önce kurulan Türk Tarih Kurumu da hukuk dışı bir yolla kapatılmıştı. Hukuk tanımaz beş generalin oluşturduğu Danışma Meclisinden çıkarılan yasa 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlandığında iki Kurum, Başbakanlığa bağlı birer devlet dairesine dönüştürülmüş; adlarıyla birlikte tüm varlıklarına el konmuştu. Asıl ahlak ve hukuk dışılık, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün eliyle yazdığı “vasiyetname”nin çiğnenmesiydi. Atatürk iki derneğe gelir bırakmış, böylece onları “vasiyetname”siyle güvence altına almıştı. Ne ki silah zoruyla başa geçen uydum akıllı generaller, karşıdevrimcilerle işbirliği yaparak ne “vasiyetname” tanıdılar ne hukuk…
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti niçin gençlere emanet ettiğini, “vasiyetnamesi”yle
Türk Tarih ve Dil Kurumlarına niçin gelir bıraktığını bugün daha iyi anlıyoruz.
“Gençliğe Seslenişi”ni yeniden okuduğumuzda, onun 1920’lerden geleceği okuyup kaygılarını görebiliyoruz. Söylev’ini bitirirken şöyle diyor:
  • “Baylar, bu Söylevimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan
    ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
    Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”
Özeleştiri yapmamız gerekirse, bu emaneti gerektiği gibi koruyamadık!
Bu ulus yalnız yayılmacıyla değil, içerdeki işbirlikçisiyle, yobazlarla da savaştı.
Benim kuşağım, yayılmacının maşası olan hainlerle ve “Kuvayımilliyeciye bir tas su veren kâfirdir” diyen yobazlarla da savaşan dedeleri, nineleri tanıdı. Yunan ordusu Ankara’nın 80 km yakınına geldiğinde, Duatepe’nin az ötesindeki köyümüzden top sesleri duyuluyormuş; ama kadınlar çeyiz sandıklarını açmış, perdeleri indirmiş, askere her kumaştan çamaşır dikmiş. Bir yandan bazlama, yufka yapmış; yumurta, süt, peynir; bakla, nohut; nesi varsa cepheye taşımış. Hiç görmedikleri Mustafa Kemal’e öyle inanmış ki ürettiğini gece karanlığında askere ulaştırırken ne uyku ne korku düşmüş yüreklerine…
Mustafa Kemal de ulusa çok inanmış; kırık kaburgasıyla at üstünde çıktığı Duatepe’den dürbünüyle aslında geleceğe bakıyormuş. Samsun’a çıkışından sonraki günlerde savaşın utkuyla biteceğine, yeni bir devlet kurulacağına, zulmün biteceğine halkı da inandırmış.
Kurtuluş Savaşını doğru yorumlayabilmek için dönemin ulaşım-iletişim güçlüğünü; ulusun yoksulluğunu düşünelim. Kara trenden, lastiği olmayan beş on otomobilden; kağnıdan, attan eşekten başka ulaşım olanağı yok! Radyo televizyon yok; gazete yok! Olsa da okuyacak olan yok!
Yüzyıllar boyu padişahlar rahat yaşasın, çevresi har vurup harman savursun diye ezilen, bitip tükenmez savaşlarda ölen ulusu düşünelim. Yılda birkaç kez silahlı külahlı kapıya dayanarak halkın emeğini, askerlik çağındaki oğullarını toplayıp giden;
dini kullanarak kadını erkeği ağızsız dilsiz koyan; çağın yeniliklerini, uygulayımını izleyemediği için “hasta adam” diye anılan bir imparatorluğu düşünelim. Yüzlerce yayılmacı okuluna göz yumup eğitim sistemini, çocuklarının geleceğini satan;
kendi açtığı okullarda hangi dille eğitim vereceğini bilemeyen; “vatan, özgürlük” diyeni sürgüne, ölüme gönderen bir imparatorluğu düşünelim. “Kapitülasyon” belasıyla
on yıllar sonra doğacak bebeleri bile borçlandıran halife padişahları düşünelim.
Yakın tarihin ana kaynağı olan Söylev’i yeniden okuyarak Mondros’la, Sevr’le
tarihten silinmek üzere olan bir ülkeyi, ayağa kaldırıp utkuya yürüten Mustafa Kemal’i
ve silah arkadaşlarını düşünelim. Bugün yaşadıklarımızı da…
Kurtuluş Savaşı bugün başlayıp yarın bitmedi. Halk, imparatorluğun son on yılını, bunun da yarısını savaşlarda, işgal altında zulüm görerek yaşadı. Mustafa Kemal, daha öğrenciyken halkı ve yurdu düşünmeye başlamıştı. Kurtuluş için halka güvendi ve yanılmadı; kararlarını en yakınındakiler kuşkuyla karşılarken yılmadı. Söylev, onun direnme gücünü belgeler. Söylev’ini Osmanlıca yazmıştı. Mustafa Kemal’le ve cumhuriyetin değerleriyle hesaplaşanlar, Söylev’in günümüz Türkçesiyle çocuk ve gençlere okutulmasını istemez; çünkü Atatürk, ölümünden sonra karanlık yuvasından başını çıkaran gericilerin öncüllerini anlatmış; gelecek kuşakları uyarmıştır.
Uyarısına şöyle başlar:
  • “Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır.”
2014 Türkiyesinin gençlerine, Mustafa Kemallerin ardıllarına, “Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir” demekte çok haklıdır.
Bugün bu “hazine” darmadağın olmak üzeredir. Mustafa Kemal, tıpkı Duatepe’den olduğu gibi, 1927’de kürsüden de geleceğe bakmıştır. Cumhuriyet kurulmuş, onca devrim yapılmışken niçin, “Gelecekte de seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek yurtiçi ve yurtdışı düşmanların olacaktır” deme gereksinimi duymuştur?
Niçin, “Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin” demiştir?
Mustafa Kemal, yaşamının hiçbir döneminde fildişi kulelere sığınmamış; “içinde bulunduğu durumun olanak ve koşullarını” doğru görmüş; en önemlisi aydınları,
yönetim kadrolarını, gücü eline geçirecek olanların ileride neler yapabileceğini doğru değerlendirmiştir. Örneğin Dil Devrimini “Türk rönesansı” diye alkışlayan, sonra
yok edilmesi için çabalayan Fuat Köprülüler; 18 yıl Türkçe okunan ezanın, yeniden Arapçaya dönmesine onay veren Hamdullah Suphiler, devrimleri eğitimle geliştirmek yerine Anayasayla korumaya kalkan Celal Bayarlar… Öğretmen kurultayında Atatürk’e saygı duruşu yaptırmayan Adnan Adıvarlar ve tarihin tozlu yapraklarına gömülen pek çokları Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş kişilerdir. Devrimlerin nasıl yapıldığına tanık olanların gelecekte nasıl dönekleşeceğini ilk gören Atatürk’tür; bu nedenle gençleri uyarmıştır.
Bugün tarih, O’nu bir kez daha doğrulamıştır. İçine saplandığımız bu karanlık dönemde Gençliğe Seslenişteki her tümce, Atatürk’ün ne denli uzak görüşlü bir devrimci olduğunu kanıtlıyor. İşte Ata’nın, 1927’den çektiği 2014 Türkiyesinin fotoğrafı:
“Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz bir durumda belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurt içinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Dahası
bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler.
Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.”
Cumhuriyet kurumları gibi değerleri, hatta dereler tepeler satılık… Ulus yoksul!
Türk Devrimi Atatürk’ün belirlediği yolda, onun manevi kalıtı olan “akıl ve bilim”le beslenerek gelişseydi bu sesleniş, tarihsel bir metin olarak kalabilirdi. Seslenişi, doğru okumayı sürdürerek yürürdük. Cumhuriyetin değerlerinden koparılarak karanlık bir geleceğe yürütülüyoruz.
Atatürk’ün “vasiyetnamesi” rastlantıyla çiğnenmedi; uydum akıllı generaller kurumları bilinçsizce kapatmadı. Atatürk’le toplum bağının koparılması, Atatürkçü olma kimliğinin zedelenmesi, Atatürkçü düşüncenin engellenmesi gerekiyordu. Karşıdevrimin maşaları, eliyle yazdığı “vasiyetname”yi çiğneyerek Atatürk’e ve Atatürkçülere meydan okudular. Bunda büyük ölçüde başarı da sağladılar. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükler yasaklandı; bir bütün olan Türk Devriminin her aşaması bilimdışı tartışmalarda masaya yatırıldı. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak iletişim aracı olan Türkçe, niçin ortak (resmi) dil; niçin çok dilli eğitim yapılmıyor gibi sorularla eğitim ve gelir düzeyi inişte olan toplumun kafası karıştırılıyor.
Atatürkçü düşüncenin özü laik eğitimdir; ancak laik eğitim 1950’den bu yana, özellikle 80 sonrası karşıdevrime verilen ödünlerle yara aldı; bugün tümden yok edilmiş durumda. Toplumun gözü önünde olan politikacılar, sözde aydınlar Osmanlılık düşü kuruyor; dinsel eğitimi öne geçirenler eski dil ve yazıya dönüş için işbirliği içinde çabalıyor. Osmanlılık düşü kuranlar, nedense Osmanlının 16. yüzyıldan sonraki dönemini, çöküşe neden olan gerçekleri yok sayarak “Fatih projeleri”yle çocuk ve gençleri avutuyor.
Ne yazık ki görüntü Osmanlının son dönemindeki gibi… Herkes Türkçe konuşuyor; ama kimse kimseyi doğru anlayamıyor. Üniversite, yargı kurumları, sözde toplum öncüleri laik cumhuriyetin üstüne çöreklenen karanlığı görmezden geliyor.
İşte böyle bir ortamda 82. Dil Bayramını kutluyoruz. Öfkeliyiz; ama yılgın değiliz. Laik cumhuriyetimizin Atatürkçü düşünceyle yeniden ayağa kalkması için ne kavgadan kaçarız ne tartışmadan! Kavgadan amaç, Atatürk gibi davranabilmek, onun gibi ödünsüz, kararlı olabilmektir! Tartışmadan amaç, doğru bildiklerimizi, ussal ve bilimsel olanı halka anlatabilmektir! Yolumuz ve yönümüz aydınlanmadan yanadır!
Atatürk’ün Gençliğe Seslenişini hep birlikte yüksek sesle haykırmanın günü gelmiştir! Birinci görevimiz, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır! Bugün, bağımsızlığımızı ve cumhuriyeti savunmak zorundayız, bu görevi üstlenmek için içinde bulunduğumuz durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceğiz!
82. Dil Bayramını bu duygularla kutluyoruz!
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
Sevgi Özel
** Başkanın, 26 Eylül 2014’te kutladığımız 82. Dil Bayramı için ÇTD
Eylül 2014 sayısında yayımlanan yazısı.

=====================================

Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir yazı..

Dil Derneği Başkanımız Sn. Sevgi Özel‘e teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
27.9.2014, Yozgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net