Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 01.04.2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Kırmızı Kedi, “Cumhuriyet Bilgeleri” başlığı altındaki serisinin ilk kitabını Doğan Kuban Hoca’nın yazılarına ayırdı: İflah olmaz iyimser bir bilge olan Kuban Hoca’nın kitabının adı: Umutsuzluk Yakışmaz.
Önce kitabın başlığının çağrıştırdıklarının peşinden gidelim: Doğan Hoca’nın bir umut insanı olduğunu bilirim. Türkiye, Osmanlı ve Rönesans tarihine, Türkiye’nin kuruluşuna ve yarattıklarına ve geleceğe yaklaşımı, derin analizleri hep umut taşır. Kuban, tarihin üzerinden adeta koşar adımlarla geçer, dönemleri birbirine bağlar ve vardığı sonuçların hakikatin bir parçası olmasına ve yeni geleceğin kurulmasında basamaklar oluşturmasına çaba gösterir ve hepimizin önüne ödevler koyar.

Toplumların yönü nereye? 
Kitabın adı Karamsarlığa Yer Yok da olabilirdi. Hocanın bu umudunun kaynağı, tarihe geniş zaman dilimlerinden bakışıdır. Geçmiş gerçekten geriye değil ileriye, kötüye değil daha iyiye, kötümserliğin yoğunlaştığı zamanlarda birden iyimserliğin çiçek açtığı zamanlara doğru ilerler.
“Geçmiş daha iyiydi” sözü bazen özlemle dile getirilir ama gerçekten geçmiş daha iyi miydi ve neye göre, hangi açıdan, yaşamın hangi kalemine göre? Toplumların ve insanlığın gerilediğini mi söyleyeceğiz yoksa ilerlediğini mi… Her ne denli insanlık çok temel sorunlarına henüz kalıcı çözümler ortaya koyamamışsa da ve geleceğin meşalesi gürül gürül yanıyor olmasa da, geleceğe yaklaşımımızın iyimser olmasından vazgeçebilir miyiz?

İyilik ve kötülük birlikte var
İyilik ve kötülük iç içedir. İnsanlığın çabası iyiliğin hep üstün geleceği, ağırlıkta olduğu bir yaşam varlığını hedefler. Felsefe de iyiyi, güzeli, hakikati arayış içindedir. Öyle midir gerçekten, yoksa salt umudu koruma düşüncesinin dışavurumu mudur? Umut, yaşamın, daha iyiyi arayışın ve güzelliğin adıdır. Bundan vazgeçmemiz mümkün mü?
Yitirdiğimiz eleştirel düşünen aydınlarımızdan Ahmet Cemal, Kuban’ın yazıları için “Türkiye’nin yakın kültür tarihinin ender rastlanır bir saydamlıkta çözümlemesidir.” diyordu; “Tarihimizin gerektiğinde en uzak köklerine kadar uzanan bu çözümleme, bütünüyle eleştirel düşünce temeli üzerinde yükselmiştir.”
Kuban’ın haftalık yazıları, önce Cumhuriyet Bilim ve Teknik’de, iki yıldır da Herkese Bilim Teknoloji’de büyük bir merakla okunuyor ve toplumda derhal binlerce paylaşıma konu oluyor. İki Bilge konferanslarının meraklıları tanıktır: Yaşadığımız kötücül siyasi ve toplumsal durumlar karşısında yükselen “Eyvah!” söylemlerine karşı, Doğan Kuban bilgece umudu yeşertmiştir ve çağdaş yaşamı belirleyen ögelerin herkesi birleştireceğini ve kimsenin bunun dışında kalamayacağını söylemiştir.

Umut, yaşamın adıdır 
Kötülükler, önünde sonunda hep yıkılmıştır, bunun nedeni belki de, insanlığın akış yönü iyilikten yana olduğu içindir.
Bu akışın, yazgısal bir yaklaşımda bulunursak büyük bir bilgelik içerdiğini söyleyebiliriz. Yani, tek tek bireylerin düşüncesinden bağımsız, uzun erimde iyiliğe koşan, umudu içselleştirmiş bir bütünsel insaniliğin varlığını belki düşünmeliyiz… Çünkü yıkıntılar arasından toplumların dünyası her zaman yeniden kurulur.
Belki insanlığın geçmiş yaşamından yeterince ders alamadığından veya kötülüğün geçici egemenliğini engelleyemediğinden, sistemde bir yanlışlıktan bahsetmeliyiz.
Umutsuzluk Yakışmaz kitabının konuları ve içerdiği düşünceler üzerine iz sürüyorum kaçıncı kez. Toplum, Çağdaşlık, Kültür, Düşünce, İslam, Kent, Kaos, Cumhuriyet başlıkları altında toplanmış 58 yazının her biri, bir Rönesans insanının eleştirel süzgecinin nasıl çalıştığının ders dolu örnekleridir. Kimi kez cehaleti ele alır yerden yere vurur, kimi kez de kurtuluşun yolu olarak halkın aydınlatılmasını önerir.
Ben ise halkın yüz binlerce öncü kadrosunun adanmışlığıyla toplumun değişebileceğini düşünürüm.
Umutsuzluk dağıtır, bireyi içine kapatır, onun tüm ilişkilerini kopartır ve salgın hastalık gibi yayılmasını sağlar. Kötülüğün sürmesine yarar.
Oysa düşünceye, insana, aydına Umutsuzluk Yakışmaz, hiç mi hiç!
Kuban kitabıyla hepimizi her şeyi yeniden düşünmeye çağırıyor.
=========================================
Dostlar,

Gecenin 04:23’ünde dostumuz sevgili Orhan Bursalı’ya da, bu nefis kitabı yazan hocamız bilge insan Doğan Kuban’a da selam olsun.. Alıp okuyacağız hızla..

Biz de Kuban hoca ve Bursalı gibi iyimseriz..;

Batı emperyalizminin ve yerli maşalarının sömürgeleştirmek istedikleri halkların öncelikle UMUDUNA SALDIRDIĞINI düşünüyoruz. En stratejik hedef budur.. Sömürgelerde UMUT KIRILMALIDIR öncelikle ve hızla.. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir..

Dolayısıyla, sömürgelerde – sömürgeleştirilmek istenen coğrafyalarda ve de post-modern sömürü dizgesinde AYDINA YARAŞAN, umudunu asla ver-me-mek-tir!

  • Umut, direnenlerin en büyük ve etkili silahıdır. O kale “düşmediği” sürece sömürgenlere geçit yoktur..

Savaş bu eksende yürütülür hep..

ODTÜ Felsefe bölümünden Prof. Ahmet İNAM hocamızın da enfes bir kitabı var :

  • UMUTSUZLUK AHLAKSIZLIKTIR!Bu da okunmalı..
    İnsanlık onuru, geç de – güç de olsa hep ama kazanıyor, kazandı ve kazanacak!Mustafa Kemal ATATÜRK‘ten yaklaşık 100 yıl sonra, tuhaf – ilginç bir döngüsellikle gene kuşatmadayız içeriden – dışarıdan; ancak diyalektik bir zorunluk ki; gene biz = AYDINLANMA kazanacağız..

    İnsanlık onurunun bitmeyen enerjisiyle savaşıma devam :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak..

    Gazi’ye vefa borcumuz, çağcıl Rönesans işlevimiz – yükümümüz bu, 21. yy. şafağında; Türkiye’de, kadim Anadolu’da..

    Kolay gele!

    Sevgi ve saygı ile. 02 Nisan 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

DEPREM…

DEPREM…

Dr. Ahmet Soysal
9 Eylül Üniv.Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
soysalizmir@gmail.com

Birçoğumuzun yoğun gündem nedeni ile dikkatimizi çekmemiş olabilir; ama dün gece İtalya’nın orta kesimlerinde Richter ölçeğine göre 6.2 şiddetinde bir deprem oldu; küçük bir kasabanın neredeyse yarısı yok oldu; sanırım 40’ın üzerinde ölü ve 200’e yakın enkaz altında insan var… İtalya özellikle Rönesans sonrası mimari ve barok mimarinin güzel örnekleri ile dolu; depremin olduğu bölgede böyle tarihi bir yöre; o nedenle sanırsam can kaybı fazla…
Yine geçenlerde kimsenin dikkatini çekmeyen bir açıklama oldu; muhtemel İstanbul depremi üzerine çalışma yapan Fransız bilim insanları; İstanbul depreminin yakın ama çok yakın olduğunu belirttiler. İşte bu noktada gerçek gündemimize dönerek kendimizi sorgulamamız gerekiyor; ne kadar hazırız İstanbul depremine ? Tarihi yapılarımızı elden geçirdik mi? Diğer yapılarımızı güçlendirebildik mi? Sağlık örgütümüz hazır mı?
Unutmayalım; İstanbul birkaç bin nüfuslu bir kasaba değil; içinde hepimizin sevdiklerinin yaşadığı 20 milyonluk kent; hiçbirimiz ama hiçbirimiz yeterince hazır olmadığımız için böyle bir felaketin yıkıcı sonuçları ile yüzleşmemeliyiz.
Uzun zamandır unuttuğumuz bir tehdidi hatırlatmak istedim. Kocaeli depreminde yaşananları gören bir kişi olarak…
=================================

Dostlar,

Bizi de çok kaygılandıran bir sorun “beklenen” ve “iyice yaklaşan” büyük İstanbul depremi.
Olasılık hesapları bu yıkımın kaçınılmaz olduğunu ancak şiddeti ve zamanı ile ilgili kestirimlerin belli sapmaları dışında şansımızın olmadığını belirlemekte..

17+ yıldır olumlu girişimler oldu elbette ama yapıl(a)mayanları saysak çok uzun bir liste oluşturur.

Ancak en çok incitici olanların başında, 17 Ağustos 1999 Gölcük merkezli depremden bu yana cep telefonu faturalarından yıllardır kesilen %25 oranındaki yüksek deprem vergisi.. Bu rakamın tutarı ne kadardır ve nerelere harcanmıştır? Deprem riski sorunların yönetimi için hangi alanlarda ne düzeyde harcama yapılmıştır, Yurttaş olarak bilme hakkımız var. “pacta sund servanda” (ahde vefa), en az 2 bin yıldır Roma Hukukundan bu yana temel hukuk ilkelerindendir. Devlet, yurttaşlarından topladığı vergiyi amacına uygun ve en yüksek verimlilikle, hesap verebilir biçimde harcamak zorundadır. Yurttaş – devlet arasındaki  sözleşmenin de temel ilkelerindendir.

Türkiye’nin bunca sorunu varken sırası mı şimdi deme hakkımız yoktur..
Devlet aygıtı dev bir orkestraya benzetilir. Her aygıtın (enstrümanın) yeri ve işlevi bellidir.
Orkestra şefinin de..

Sevgi ve saygı ile.
24 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Anadolu Aydınlanması ve Felsefe

 

Anadolu Aydınlanması ve Felsefe (*)

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=35&bant=4&katno=4, 29.3.15


Prof. Dr. Necdet SÜMER (**)
Cumhuriyet, 23 Mart 1997

Düşünce özgürlüğü ile zihin özgürlüğü (düşünme yetisinin özgürlüğü) arasındaki ayrım üzerinde pek durulmaz. Oysa bu, önemli ve köklü bir ayrımdır. Kişi, belirli bir dünya görüşüne ve yaşam biçimine bağlı düşüncelerini özgürce dile dökmeyi isteyebilir;
bu istek özgürlük kavramının yalnızca sınırlı bir boyutunun bilincini yansıtır.Bu boyut kimi zaman öylesine sınırlıdır ki, kişilik ve insan onuru değerlerine ters düşen düşünceler taşıdığının farkında bile olmaz kişi. Sonsuza açık zihin özgürlüğü’nün bilinci ise kişiyi düşün kalıplarına tutsak olmaktan korur. Çünkü bu kalıplar insanın yaratma yetisini baskı altında tutar, bu temel yetinin ürünlerini kısır yinelemelere dönüştürür, dolayısıyla da dar bir boyutun durağanlığı içinde kültürel gelişmeyi engeller.

Bu nedenle, “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru”  kavramları hiçbir kuramsal kalıbın eritip tutsak edemeyeceği insanlık değerleridir.
Bu değerlerle beslenen zihin, eleştirel güç kazandıkça, birey ve toplum insanca bir yaşamda saygın yerini alır. Öyleyse bir toplumun uygarlık düzeyinin ölçütü,
bu değerlerin birey-toplum yaşamında tuttuğu yerdir.

Uygarlık tarihi de, kısaca, bu değerleri kavrama ve yaşama geçirme çabasının tarihi diye tanımlanabilir. Bu (etik) değerlerin gelecekte bütün insanlığa mal olmasını ve korunmasını öngören düşünce, kaynağını ve dayanağını bu dünyada ve insanda bulan (hümanist) düşüncedir. Bugün insanlık, düne göre daha da hızlı bir değişim içinde,
bu çabanın önemli aşamalarından birini, insan haklarının evrensel boyutta yaşama geçirilmesi sürecini yaşamaktadır.

Yukarıdaki düşünceler Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun Türk Hümanizmi adlı yapıtında ileri sürülen temel bakış ve kavramlara dayanmaktadır. Yapıtın önsözünde
Bu eserin amacı, devrimi, sönmekte olan heyecanların düzeyinden fikir düzeyine aktarıp değerlendirmek ve Türk insanına eleştiri ruhunu ve yaratma gücünü sağlayacak yeni bir eğitim sisteminin ilkelerini saptamaktır.” diyen Prof. Dr. Sinanoğlu’nun bu eseri Atatürk devrimine felsefî bir bakışın ürünüdür.(1)
Devrime ilişkin tarihsel bilinç de ancak böylesi bakıştan doğabilir.

Felsefeyi, yanıtlanıp artık bir yana itilen türden olmayan soruları barındıran bir alan olarak görüyorum. Bu görüşe koşut olarak felsefeye, insana özgü yetilerin kendilerini gösterdiği üç etkinlik alanından biri olarak bakıyorum, öbür ikisi Bilim ve Sanat olmak üzere, Felsefî etkinlik alanına ilişkin (varlık-bilimselbilgi-kuramsal ve etik) sorular, bilimsel ve sanatsal etkinlik alanlarına ilişkin sorulardan hem ayrı durabilen hem de bilimsel ve sanatsal etkinlik alanlarının sorularını olanaklı kılan sorulardır.

Bu nedenle bir sosyo-kültürel ortamda bilimsel etkinliğin yaratıcı (bilimsel bilgi üretebilen bir etkinlik olarak varlığı her zaman felsefî bir etkinliğin varlığı koşuluna bağlı olmuştur. Doğaya ve insana dinsel bakışın yerini akılcı bakışın aldığı iki büyük Aydınlanma örneğinde, hem eski Yunan tarihinin (İ.Ö. 7-6. yy.) arkaik dönemindeki Aydınlanma sürecinde hem Rönesans adı verilen (Avrupa toplumlarının) Aydınlanma sürecinde bilim ve felsefe, başlangıçta, ayrılmaz bir ve aynı etkinlik olarak doğmuştur. Yeni biçimler üretebilen (yaratıcı) sanat da her iki Aydınlanma örneğinde felsefî ve bilimsel etkinliklere çağdaş olarak, bu etkinliklerin varlığına bağlı olarak gelişmiştir.

Bu gelişme, elbette, insana “eleştiri ruhunu ve yaratma gücünü sağlayacak yeni bir eğitim sisteminin” de kaynağı olmuştur. Eski Yunan aydınlanmasında Platon’un Akademia’sı, Aristoteles’in Lykeion’u gibi felsefe okulları; Avrupa Rönesansı’nda Kilise’den bağımsız olarak bilimsel bilgi üretmek üzere kurulan çağdaş anlamda
ilk üniversiteler bu kaynaktan beslenmiştir.

Görülüyor ki, Aydınlanma açısından Felsefe yaşamsal önem taşımaktadır;
denilebilir ki; Felsefe Aydınlanma ile eşanlamlıdır.

Öyleyse günümüzde olup bitenleri anlayabilmek felsefenin uluslararası ve ulusal çerçevedeki durumuna bakmayı gerektirir. Uluslararası düzlemde felsefenin etik dalına ilgi 20. yüzyılın 2. yarısında oldukça artmış görünüyor.

Bunun başlıca nedenleri kanımca, insan haklarına ilişkin yaygınlaşan bilinç ve
hızlı teknolojik gelişmenin doğal ve toplumsal alanda yarattığı ürkütücü, çetrefil sorunlardır. Ancak Felsefenin Ontoloji (AS: Varlığa ilişkin, Varlıkbilimel) ve Epistemoloji (Bilgi Felsefesi) dallarını, eski Yunan Sofistlerinin (AS: Bilgiseverleri) relativizmine rahmet okutacak bir relativizmin sarmış olduğu söylenebilir.

Bu durum Batı’da, Batı’nın doğrudan etkilediği zemini kaygan, güvensiz ve umutsuz bir dünya oluşturmuştur. Bu umutsuzluk, elbette, araştırma ve öğretim alanlarına da yansımıştır. Bu yansımanın en göze çarpan sonucu, Akıl’a bağlı olarak
Bilime güvensizliğin yaygınlaşması olmuştur.

Bu güvensizlik, kanımca, yaratıcı felsefe etkinliğinin yeniden sağlam zeminler bulmak üzere çaba göstermesiyle giderilebilir; başka deyişle, Hümanizmin Rönesansı‘na,
yani insanca yaşamayı amaçlayan düşüncenin yeniden doğuşuna gereksinim vardır.

Felsefenin ulusal açıdan durumu yukarıda özetle belirtilen genel durumdan, elbette, bağımsız değildir. Ancak bugün bizim için ulusal açıdan taşıdığı önem Avrupa toplumları için taşıdığı önemden daha büyüktür, çünkü

Eski Yunan ve Avrupa Aydınlanma örneklerinin bir benzeri Cumhuriyet’in kurulması ve Atatürk devrimi ile hızlanmış ve yaygınlaşmış ve geri dönülmez yörüngesine oturmuş olarak Anadolu’da yaşamaktadır.

Acıları sevinçleri, başarıları başarısızlıkları ile, eski-yeni arasında her açıdan yaşanan çatışmaları ve verimli yaratmaları ile Anadolu Aydınlanması 
bugün Rönesans’a özgü bütün çelişkileri içinde taşıyarak sürmektedir.

Ulusal açıdan felsefenin durumu ancak bu sürece bakılarak kavranabilir.
Bu süreci adlandırma açısından

– “Atatürk devrimi”,
– “Çağdaşlaşma”,
– “Türk Hümanizmi”,
– “Aydınlanma

terimleri uygar dünyanın bir üyesi olma anlamını içeren eşanlamlı anlatımlardır.
Bu çerçevede en çok tartışılan anlatım Batılılaşma olmuştur. Bu anlatımda, gerçekte, uygar dünyanın bir üyesi olma anlamını taşır. Çünkü kültürel açıdan “Batı” teriminin kavramsal içeriğini yalnızca Avrupa toplumları ve onların kültür tarihleri ve değerleri oluşturmaz. Avrupa toplumları da, kendilerini uygar kılan değerleri başka kaynaklardan (klasik Yunan ve Roma kültürlerinden) almayı ve benimsemeyi başarmışlardır;
tıpkı aynı değerleri Eski çağda başlangıçta köylü toplum olan Roma’nın,
Yunan kültüründen almayı ve benimsemeyi başardığı gibi.

Doğa felsefesi ve doğa bilimi ile başlayan ve insan felsefesi; Sofistler, Sokrates,
PlatonAristoteles ile gelişen eski Yunan aydınlanmasından bu yana, Anadolu’da
bu kez bütün Anadolu’yu saran bir Aydınlanma, bir yeniden doğuş yaşanmaktadır.

Bu nedenle, ulusal açıdan felsefenin durumu yalnızca öğretim ve eğitim kurumları çerçevesinde, işi doğrudan felsefe ile uğraşmak olanların yapıp ettiklerine bakılarak anlaşılmaz. Tüm aydın çevrenin insana ve bu dünyaya dönük etkinlikleri içinde uluslararası toplumun yararına sunulabilecek düşünce üretip üretmediğine
bakmak gerekir.

Gerçekte Atatürk devrimi ile başlayan ve yaygınlaşan Anadolu Aydınlanmasının,
gizli ve açık, içten ve dıştan tüm engellemelere karşın,(2) küçümsenmeyecek boyutta düşünür, bilim adamı ve sanatçı yetiştirdiği kanısındayım. Bu kanıyı kanıtlamanın ise pek zor olmadığını düşünüyorum.

Aydınlanmaya karşı bugün yaşanan ve umut kırıcı, hattâ ürkütücü görünen gelişmeler, gerçekte sosyo-ekonomik çıkar kavgalarının sosyo-kültürel çatışma kılığına sokulması ve toplumun gündemine zorla sürülmesidir. Kanımca, çok kısa ömürlüdür;
hele, günümüz dünyasının, ritmi oldukça yüksek değişim koşullarında ve Anadolu’nun kendine özgü ve akılcı, insancıl değerlere açık sosyo-kültürel zenginliği içinde…

Atatürk Devrimine ve aydınlanmaya karşı yapılanlardan, bugün, derin acı ve umutsuzluk duyan insanımızın bu gerçeği görmeye gereksinimi olduğunu düşünüyorum.

(*) Bu yazı Prof. Dr. Necdet Sümer’in 23 Mart 1997 günkü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısıdır.
(**)Prof. Dr. Necdet Sümer, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü.
(1) Prof. Dr. Suat Sinanoğlu, Türk Hümanizmi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1980.
(2) Prof. Dr. Sinanoğlu, Türk Hümanizmi’nin önsözünde, Atatürk’ün ölümünden bugüne dek geçen zaman içinde “Cumhuriyet kuşağının, kuşağını ve kaynağındaki sorunları” gitgide nasıl unuttuğunu, gitgide nasıl yöneldiğini dönem dönem ele alarak nedenleriyle açıklamaktadır.

 

SEÇİM ÖNCESİ KISA BİR TÜRKİYE ANALİZİ


SEÇİM ÖNCESİ KISA BİR TÜRKİYE ANALİZİ

Galip KARAKUŞ
Din; başka insanların yaşam alanına girmeden, başkalarına dayatılmadan, gösteri haline dönüştürülmeden ve başka inanç seçenekleri olan insanlara saygı göstererek yaşandığı zaman, bir anlam ve saygınlık kazanabilir.

Oysa ülkemizde, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne dek olduğu gibi, mahalle baskısıyla, zorlamalar ve başka inanç sahiplerini aşağılama ve hor görmeyle, yok sayma ile,
asimilasyon (kendine benzetme) ile evrensel hukuk sistemine egemen kılınarak ve siyasetin temel malzemesi haline getirilerek uygulamaya konulmaktadır ki; bu durum da,
toplumda nefret duygularının gelişmesine ve bağlı olarak, yakın geçmişte örneklerini yaşadığımız kanlı katliamlara yol açmaktadır.

Hıristiyan dünyası, yüz yıllar süren din savaşları sonunda, Rönesans‘ı gerçekleştirmiş,
din kurumunu Vatikan’ın tepesine adeta hapsetmek suretiyle aydınlanmaya adım atmıştır. İslam  dünyası ise, Rönesans şöyle dursun, tek kutsal kitaba inanıyor olmalarına karşın, her ülke, ” İslam’ı en doğru biçimiyle ben yaşıyorum, bu nedenle tüm İslam alemi de benim  gibi yaşayacaktır.” anlayışını egemen kılma amacı ile, kan gölü içinde yüzmeye devam etmektedir.

AKP kadrosu da, iktidarı ele geçirdiğinden bugüne dek önceden var olan ve yukarıda sözünü ettiğimiz, günümüze dek sinsice yürütülen tüm ölçütleri, siyaset anlayışının temel kuralı durumuna getirerek uygulamaktadır. Türk siyasetinde önemli rol oynamış CHP’sinden MHP’sine tüm partilerin, bugünkü zihniyetin (AKP’nin) uygulamalarının altyapısını oluşturmada
büyük payları vardır ve bu partilerden hiçbiri, Türkiye’nin 12 yılda içine düşürüldüğü
kaos ortamındaki payını ve rolünü masaya yatırıp ders çıkarma gereği duymadan,
kendilerine inanan halkı kandırmaya devam etmiş, yalan ve iki yüzlü politikalarını sürdürmüşlerdir.

Bu çarpık yapılanmada seçmen payını da göz ardı etmemek gerekir; eleştiriyi hakaret olarak algılayarak, futbol fanatiği anlayışı ile parti yandaşlığı geleneğinden vazgeçmemiş,
partilerinin yanlış politikaları konusunda, sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşım yerine körü körüne bağlılığı yeğlemişlerdir. Bunun temel nedeni de, eğitim eksikliğinden, daha doğrusu çarpık eğitim sisteminden kaynaklanmaktadır. Kimi partiler son zamanlarda “Parti Okulu” adı altında mekanlar oluşturmuşlarsa da, adından da anlaşılacağı gibi ve gördük ki, buralarda
evrensel siyaset bilimi kurallarından çok, o partinin bildiğimiz klasik-değişmeyen hedefleri öğretilmektedir.
Bu ülkede, dünyada eşine az rastlanan ve tarafı olan emperyalist devletlerin yanında,
tüm dünyada hayranlık uyandıran özellikte, şanlı bir kurtuluş savaşı 
gerçekleştirilmiştir.Anadolu ihtilali, laik bir devlet kurabilmiş, fakat laik bir toplum yaratamamıştır.”(1)  gerçekliği ile birlikte, yakın tarihimiz iyi incelendiğinde görülecektir ki;
Anadolu İhtilali’nin ardından yaşanan 15 yıl gibi kısa bir zaman diliminde, Laik bir toplum yaratılamamış olması ve İhtilal’in takıldığı en önemli engel, hemen ardından, karşı devrim sürecinin başlatılmış olmasıdır. Bu savaşın kahramanı ve yüz yılın en büyük devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk‘ün, Hakk’a yürümesinin hemen ardından başlayan karşı devrim sürecini,  başta, kendisi tarafından kurulan parti görmezden gelmiş, dahası bu sürece olabildiğince katkıda bulunmuştur.

“Dünyanın bir yerinde, ilk kez insanlar, Tanrının elinden egemenliği ve iktidarı alıp, kendileri kullanmak cesaretini gösterdiler” (2) diyen Fransız devrimci  Regis Debray‘in, bu doğru ve yerinde saptamasının yanında, henüz misyonunu tamamlamamış olan
Anadolu aydınlanma hareketine karşı, erken ve yanlış bir kararla, çok partili siyasal yaşam tercihi sonunda, ihanetler de hız kazanarak devam etmiş, ardından “Köy Enstitüleri” gibi
bir aydınlanma kurumu yok edilmiştir.
12 yıldan bu yana hız kazanarak yoğunlaşan kaos ortamında, son şansları ile karşı karşıya olan siyasal partilerin, bu gerçekleri  bir kez daha gözden geçirip, gereken dersi çıkarmadan ve
küçük hesaplardan arınarak, olabildiğince güç birliğini sağlayıp, halkı ümmet toplumu özelliğinden çıkarma hedeflerine yönelmeden, “din faşizmi”nden de kurtulmanın yolu
yok gibi görünmektedir.
(1)  İlhan Arsel. Anadolu İhtilali – Bilgi Yayınevi, 1973- syf. 706.
(2)   Regis Debray. Fransız devrimci.

Depresyonun teşhis ve tedavisinde köklü değişiklikler

Dostlar,

Depresyon” çok bildik bir kavram..

Özellikle son 3-4 onyılda Küreselleşitirmeci = yeni emperyalist politikalar
yaşamda eşitsizlikleri giderek derinleştirdi. YOKULLAŞTIRMA da buna eklendi
ve özellikle yoksulluk; dünya genelinde sağlık için süregelen en büyük tedhdit olma düzeyine tırmandı. (Prof. Beaglehole Prof. R, Bonita R. Both, from the World Health Organization, Geneva, 2004)

Public_Health_at_Crossroad

Konuya ilişkin daha çok bilgi için,
bu sitede daha önce yayımlanmış olan “Toplumsal uh Sağlığı” başlıklı ders notlarımıza bakılmasını öneririz.. (167 yansılık pdf dosyası)
(http://ahmetsaltik.net/2012/05/21/ toplumsal-ruh-sagligi-community-mental-health/

Temel çare dayanışmacı – paylaşımcı bir toplumsal düzendir.

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 2.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

PSİKİYATRİ DÜNYASINDA DEVRİM:

Depresyonun teşhis ve tedavisinde köklü değişiklikler

  • Depresyon, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO)
    küresel sağlığı tehdit eden önemli hastalıklar listesinin ilk sıralarında.

Son 20-30 yıldır büyük bir artış gösteren hastalığın nedeni hâlâ tam olarak anlaşılmış değil. 1980’li yıllarda mucize ilaç olarak nitelendirilen antidepresanların hastaların ancak yarısını iyileştirdiği, öbür yarısının da ilaçlara direnç geliştirdiği yeni yeni
ortaya çıkıyor.

Bu sonuçlar karşısında dev ilaç şirketlerinin pek çoğu, depresyon araştırmalarına
son vermiş durumda. Ancak bilim insanları hastalığın nedenlerini ortaya çıkartma konusunda kararlı; geliştirdikleri yeni tedavi yöntemlerinden şimdiye dek olumlu sonuçlar alındı.

Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın- ister soğuk algınlığı kadar sıradan,
ister kanser kadar ciddi bir hastalık olsun- yakınlarınız hastalığınızı ciddiye alır ve iyileşmeniz için ellerinden geleni yaparlar. Ancak depresyona yakalanmış iseniz
işiniz zordur; zira kimse hasta olduğunuza inanmaz; içinde bulunduğunuz durumu şımarıklık, tembellik veya naz olarak algılar. Bu gibi durumlarda en sık duyduğumuz tavsiyeler şunlardır :

– “Her şeyin var, niye hâlâ mutsuzsun?”,
– “Kendini toparla artık!”,
– “Kafana bir şey takma!”,
– “Bütün gün yatacağına, kalk biraz işe yara” vb..

Psikiyatristlere göre depresyon geçirmekte olan bir insana “Toparla artık kendini” demek, ayağı kırık bir insana “Hadi kalk ve koş!” demekle eşdeğerdir.

  • Dünya Sağlık Örgütü’ne göre depresyon, dünyanın en yaygın ve küresel ekonomiye en fazla yük bindiren hastalıklardan biri.

Bu denli yaygın bir hastalığın hem en yanlış bilinen, hem de en çok yasınan (inkâr edilen) bir sağlık sorunu olması ilginç değil mi?

DEPRESYON GERÇEK BİR HASTALIK MI?

Depresyonun gerçek bir hastalık olup olmadığı, melankoli olarak nitelendirildiği ilk andan beri sorgulanır. 1980’li yıllarda mucize ilaç olarak nitelendirilen antidepresanların ortaya çıkışıyla birlikte, hastalığın biyolojik bir nedene dayandığı ilk kez kabul edildi.

İlaçların serotonin düzeyini “düzeltmesiyle” birlikte, hastalığın büyük ölçüde tedavi edilebilir olduğu düşüncesi, psikiyatri dünyasında geniş kabul gördü.
Özellikle Elizabeth Wurtzel’in Prozac Nation-Prozac Toplumu isimli kitabıyla
bu görüş bütün dünyaya yayıldı.

Ancak son on yıldır Prozac ve benzeri ilaçlarla tedavi edilen hastaların yaklaşık yarısında en ufak bir iyiye gidiş görülmüyor. Kullanılmakta olan ilaçların etkisi olabileceği düşünüleceğine, iyileşmeyen hastalar “tedaviye dirençli” oldukları gerekçesiyle
toplum dışına itiliyor.

Bütün bunların depresyon konusundaki belirsizliği biraz daha artırmaktan başka
bir işe yaramadığı kesin.

Bazı büyük ilaç şirketleri ilaç araştırmalarından çekilerek, bir anlamda hastalara “Ne halin varsa gör” diyorlar. Ancak ilaç şirketlerinin bu tavrı, bilim insanlarını yıldırmadığı gibi yeni arayışlara itiyor. Öyle ki, yeni geliştirdikleri kimi yöntemler, “tedavi edilemez” denilen kimi olgularda mucize olarak nitelendirilebilecek sonuçlara yol açıyor.
Bugün bilim insanları depresyon ile ilgili bugüne dek bilinenleri bir kenara bırakıp, hastalığın sanki yeni bir sağlık sorunuymuş gibi ele alınmasına sıcak bakıyor.
Bu yaklaşım, depresyonun altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını sağladığı gibi, dünyanın bu en anlaşılmaz hastalığının kesin tedavisinin geliştirilebileceği umudunu doğurdu.

TEK BİR BOZUKLUK DEĞİL

Yeni araştırmalar depresyonun tek bir bozukluktan kaynaklanmadığını, tam tersi altında farklı nörolojik mekanizmaların yattığı, çeşitli rahatsızlıklardan oluşan kompleks bir hastalık olduğunu gösteriyor. Böylece ilaç sektöründe 1950’lerden sonra ilk kez bir rönesansın ilk sinyalleri alınmaya başladı.

  • Depresyon en acımasız hastalıklardan biridir. 

Farklı kaynaklar farklı tahminlerde bulunmasına karşın, yaklaşık her altı kişiden birinin yaşamının bir noktasında depresyon ile tanıştığı tahmin ediliyor.
Hastalığın semptomlarına katlanmak gerçekten çok zordur.
Bunların başında

– uykusuzluk,
– umutsuzluk,
– yaşamdan kopuş,
– kronik tükenmişlik ve hatta kalp krizi gibi..

bazı hastalık risklerinin artması geliyor. Depresyondaki hasta ayrıca, kendisini diğer insanlardan soyutlar. Bu eğilimin aşırıya vardırılması sonucunda hasta tedaviyi de reddeder.

Tedavi edilmeyen depresyon hastalarında intihar eğilimi görülür.

Dünyada her 40 saniyede bir, bir insanın intihar girişiminde bulunduğunu açıklayan WHO, depresyonu, insanı yaşamdan kopartan en önemli iş görememezlik hali olarak nitelendiriyor.

İnsanları depresyona iten nedenler nedir?

Bugün kabul gören yaygın kurama göre, hastalık beyindeki kimyasal dengesizliğin bir sonucudur. Bu bağlamda birinci derecedeki suçlu serotonin denilen nörotransmiterdir. Pek çok deneyde depresyon ile düşük düzeyli serotonin arasında çok yakın bir ilişki bulundu. Genel kanıya göre bu hormonun düşük düzeyde olması nöronlar arasındaki mesajlaşmayı aksatır.

İLAÇLARIN ETKİSİNİN AZALMASI

Bu kurama göre, serotonin düzeyi artırıldığı zaman, nöronlar arası sinyal iletimi normale döner ve dolayısıyla duygudurum bozukluğu da ortadan kalkar. Etkin maddesi fluoxetine olan Prozac, serotonin varsayımına göre üretilen ilk ilaçtı. 1980’li yılların sonlarına doğru piyasaya çıkan ilacı, aynı kurama dayanan pek çok ilaç izledi.
Bunların ortak özelliği, beynin serotonini yeniden absorbe etmesini engellemek ve hormonun düzeyini yüksekte tutmaktı.

Bu ilaçlar ilk başta depresyonu iyileştiriyor gibi görünse de zaman içinde etkisini yitirdiği anlaşıldı. 1980’li ve 1990’lı yıllarda yapılan klinik deneyler, hastaların % 80 ile % 90’ının remisyona (belirti kaybı) girdiğini gösterirken, 2000’li yıllarda yapılan çalışmalar standart antidepresanların hastaların yalnızca % 60 veya % 70’inde yarar sağladığını işaret ediyordu. Bu düşüş özellikle Amerikan Akıl Sağlığı Enstitüsü’nün (NIMH) ülke çapında yürüttüğü, geniş katılımlı bir klinik deneyden elde ettiği sonuçları açıklamasıyla
netlik kazandı. Bu sonuç, ilaç şirketlerinin önayak olduğu araştırmalardan çok farklıydı. NIMH’in deneyine katılan 2876 hastadan çok azının tam şifaya kavuşması,
pek çok insanın ilaçlara duyduğu güveni sarstı.

İLAÇ ŞİRKETLERİNİN AYAK OYUNLARI

Antidepresanların etkisindeki bu belirgin düşüşün nedenleri neydi? Bir olasılık, ilaçların iddia edildiği kadar etkili olmamalarıydı. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA),
bir antidepresana onay vermek için ilacın plaseboya göre daha üstün olduğunu gösterir iki geniş kapsamlı araştırmanın yapılmasını şart koşar. Ne var ki ilaç şirketleri yaptıkları her araştırmanın sonucunu FDA’ya iletmek zorunda değildir. Bu durumda şirketler, yalnızca pozitif sonuçları Kuruma (FDA) bildirmeyi tercih eder.

Massachusetts General Hospital’ın psikiyatri araştırmaları bölümü başkanı
David Mischoulon, ilaç şirketlerinin bir bilim dergisinde yayımlamadıkları ve kamuoyuna duyurmadıkları deneyleri gözden geçirince, pozitif sonuçlardan daha fazla negatif sonuca rastladığını açıklıyor. Bu deneylerin büyük bir bölümünde, ilaçların plasebodan “biraz daha” yararlı olduğu görülüyor. Mischoulon bu sonucu şöyle açıklıyor:

“Halihazırda herhangi bir antidepresanın hastaların ancak % 50’sine yarar sağladığını görmekteyiz. Demek ki antidepresanlara dirençli hasta sayısındaki artış, doktorların ilaçların yetersizliğini kavrayıncaya dek aradan geçen zamanın
bir yansımasından başka bir şey değil.”

YENİ UYGULAMALAR

Hastalığı denetim altına alamayan klinisyenler, yeni tedavilerin peşine düştüler.
Bu yönde çalışmalarının kapsamını genişlettiler. Bu çalışmalarda elektriksel ve manyetik beyin uyarıcılarından ve veterinerlerin kullandığı Ketamin‘den
büyük yarar sağladılar.

Deneysel uygulamaların başında “repetitive transcranial magnetic stimulation -rTMS” geliyor. Bu tedavide hastanın başına bir başlık geçiriliyor ve büyük bir makinenin altında 20 dakika kadar oturtuluyor. Bu arada hastanın sol şakağının birkaç santim uzağına yerleştirilen bir küçük bir bobinden kısa elektrik akımı geçiriliyor. Bu da yüksek yoğunluklu manyetik bir puls yaratıyor.

İlaçlara direnç geliştirdiği düşünülen kimi hastalarda, yaklaşık 15 seanslık bir uygulamadan sonra belirgin bir iyileşme olduğu saptandı. Bir çalışmada hiçbir tedaviye yanıt vermeyen 28 depresyon hastasının 12’sinden olumlu sonuç alındı.

Şu anda rTMS oldukça pahalı bir uygulama. Örneğin İngiltere’de Ulusal Sağlık Sigortası bu uygulamanın giderlerini karşılamıyor. Özel kiniklerde ise yaklaşık 6000 sterline mal oluyor.

ABD’de ise klinisyenler daha ucuz bir seçenekle benzer sonuçlar alabiliyor.
Bunun adı kraniyal elektriksel uyarım. rTMS’den daha küçük olan cihaz iskambil destesi boyutlarında. Bu uygulamada başa sabitlenmiş iki elektrottan az miktarda akım veriliyor.

KETAMİN MUCİZESİ

Uygulama kolaylığı açısından en umut verici seçenek ketamin adlı ilaç. 2000 yılında ilaç tedavisine yanıt vermeyen 8 hastaya damardan tek bir doz ketamin verildiğinde semptomların yittiği izlendi.

Birkaç araştırmadan da benzer olumlu sonuçlar alınınca New York’taki Mount Sinai Tıp Okulu’nda 72 depresyon hastasının katılımı ile bugüne dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışma yürütüldü. İntihar eğilimi taşıyan hastalar, daha önce hiçbir tedaviden yarar sağlamazken, ketamin tedavisi ile intihar takıntısından kurtuldular. Bilim insanları ketaminin hastaların % 60’ında yarar sağladığını bildiriyor.

YENİ SUÇLU: GLUTAMAT

Geleneksel sağaltım (tedavi) yöntemlerinin işe yaramamasının nedenlerini araştıran bilim insanları, yeni bir suçlu buldular. Glutamat adı verilen bu baskın beyin nörotransmiteri, öğrenme, motivasyon, bellek ve plastisite konusunda çok önemli bir
rol oynar. Bilim insanları, glutamat düzeyinin serotonin gibi depresyondaki insanların beyninde düşük olduğunu tespit etti.

Ancak glutamat ve serotoninin ortak noktaları bu noktada sona eriyor. Nöronlar arası
ileti taşımasının yanı sıra, glutamat beynin nöronları onarmasına yardım ediyor.
Bu özellik, depresyonun son yıllarda ortaya çıkan bir kuram ile birebir uyuşuyor.

Bu kurama göre depresyon, nöronların ucundaki dendrit denilen dal benzeri yapıların büzülmesine yol açar. Buna bağlı olarak sinapslar kırık birer köprü haline geldiği için, iletilerin (mesajların) nöronlar arasındaki iletimi bozulur. Bu kuramı destekleyen bir başka kanıt da birbiri ardına oluşan depresyon ataklarının, hastayı bir sonraki atağa daha açık hale getirmesidir.

ÇÖZÜM GLUTAMAT MI?

Ketamin deneyleri, glutamatın çözüm sağlayabileceğini gösterir ilk ipuçlarıdır.
Ketamin nöronların bozuk olan dendritlerini onardığı için mesaj iletimindeki aksaklıklar ortadan kalkar. Başka deneylerde de rTKS’nin glutamat düzeyini artırdığı ortaya çıktı.

Bilim insanları bütün bu bulguların ışığında,

– Depresyonun kimyasal bir dengesizlik olarak değil, nöronların yapısal bozukluğu olarak tanımlanmasının daha doğru olacağını düşünüyor.

Ancak bu tanım serotoninin tümüyle taca çıktığı anlamına gelmemeli.
Mischoulon, daha önceki araştırmaların yanlış değil, yalnızca eksik olduğuna
dikkat çekiyor. ABD’de psikiyatrinin kutsal kitabı olarak değerlendirilen
The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders,
depresyonu kategorilere bölüyor.

Ancak hepsinin altında yatan nörofizyolojik mekanizmanın aynı olduğunu kabul ediyor. Yeni araştırmaların bunu değiştirebileceğini düşünen Mischoulon,

“Şimdi depresyon şemsiyesi altında çok çeşitli hastalıkların toplanmış olduğunu düşünüyoruz. Bu hastalıklarda glutamat da serotonin de suçlu sandalyesinde.” diyor.

YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Eğer depresyon çeşitli hastalıkların ortak adıysa, insanlar depresyonun hangi alt tipine yakalanmış olduğunu nasıl anlayacak? Bunun bir yolu, hangi ilaçların iyi geldiğini saptamaktır. “Eğer ilk gün ketaminden fayda sağlamıyorsanız, hiçbir zaman sağlamayacaksınız demektir” diye konuşan Amerikan Akıl Sağlığı Enstitüsü’nden (NIMH) Carlos Zarate,

“Şu anda depresyonun hangi alt tipine yakalanmış olduğunuzu anlamak için
kanda kimi faktörleri belirleme aşamasındayız. Beyin taramaları da başka bir seçenek. Böylece hastanın ilaçlardan mı, yoksa konuşma terapisinden mi daha çok yarar sağlayacağını önceden anlayabileceğiz” diyor.

Bütün bu çalışmalar henüz emekleme evresinde. Ancak kan testlerinden sonuç alınıncaya dek depresyonla savaşımda (mücadelede) glutamat içerikli çok sayıda ilacın piyasaya çıkacağı kestiriliyor. AstraZeneca, Roche ve Janssen başta olmak üzere kimi ilaç şirketleri, hap şeklinde veya damar yoluyla uygulanan ilaçları birkaç yıl içinde
pazara sunmaya hazırlanıyor.

Ancak bilim insanları bir konuda rahatsız. Eğer glutamat beyni yeniden şekillendirebiliyorsa, beyinde kalıcı bir yapısal değişiklik yaratabilir mi?
Yale Üniversitesi’nden George Aghajanian, yineleyen (nükseden) depresyon ataklarına eğilimli olan hastalarda, Ketamin’in kalıcı düzelme sağladığına ilişkin somut verilere ulaşmış durumda.

Gelecekte depresyonun tanı (teşhis) ve sağaltımında (tedavisinde) ne gibi değişikliklerle karşılaşacağımızı şimdilik bilmesek de Glutamat, depresyonu bambaşka bir açıdan ele almamızı sağlayacak. Bu da psikiyatri tarihinde sık rastlanılan bir olgu değil.

Türkçesi: Reyhan Oksay
New Scientist, 27 Temmuz 2013
(Cumhuriyet Bilim Teknik 16.08.2013)