The Türkiye (!)

The Türkiye (!)

Image result for Prof. Üstün DökmenProf. Dr. Üstün Dökmen

İlk adımda tabelalardaki isim / dil karmaşasına resmen son verilmeli.

Bu yazıyı yazma nedenim bir süre önce Ankara’da The Ankara adlı bir otel açıldığını fark etmemdir. Adı The İstanbul, The Marmara olan otellerin, kafelerin varlığından yıllardır haberdarım. Ancak başkentimizin başına The gelince ayıktım, aklım başıma geldi. Bir Arnavut atasözünde, “Akıl külahtaki çividir, yumruk yemeden kafaya girmez” diyor. Dilerim daha çok yumruk yemeden anadilimize saygı göstermeyi öğreniriz.

Türkçenin kaderi

Tarih boyunca Türkçe, biraz ortamdan, biraz da dedelerimizin aymazlığı ve gösteriş merakı yüzünden pek çok dilin boyunduruğu altına girdi. Türkçe uzunca bir dönem Arapçanın ve Farsçanın, sonra Fransızca’nın gölgesinde kaldı, şimdi ise -belki de son durak olarak- bir Güneş, bir Ay tutulması yaşayarak İngilizcenin gölgesinde ilerliyor.

Selçuklu’da ve Osmanlı’da, gerek şiir dili, gerekse resmi yazışma dili, büyük ölçüde Arapça-Farsça etkisi altındaydı. Ancak bütün bu dönem boyunca Türk halk edebiyatı Türkçeden şaşmamış, halkın duyarlılığına tercüman olan Karamanoğlu Mehmet Bey, yayımladığı bir genelge ile Türkçeyi resmi dil ilan etmişti. Kaşgarlı Mahmut bin yıl önce yazdığı Divanı Lügatit Türk adlı ünlü eserinde Türkçe’nin en az Farsça, Arapça kadar zengin ve güçlü bir dil olduğunu savunmuştu. Ancak bütün bunlara karşın, yabancı marka kullanma, yabancı dili tabelaya, AVM’ye yazma  merakı, etkisi giderek artmaktadır. Molière’in Kibarlık Budalası, dünyamızda, en çok da ülkemizde yaşanmaktadır.

Bugünkü dilimiz

Günümüz Türkçesi ağlanası-gülünesi bir çizgide yürümektedir. Hırsız girmez, satıcı girmez lüks, korunaklı siteler yapılıyor. Bu sitelerin yapsatçılarının, mimarlarının, inşaat mühendislerinin, yöneticilerinin ve sakinlerinin çoğunluğu İngilizce bilmez ama sitenin adı, “Jasmin Hause” benzeri İngilizce kelimelerdir.  Berber veya kuaför (Ziya Gökalp’e göre Türkçeleşmiş Türkçedir) yerine tabelasında “Hair Dizaynır” yazan çok sayıda berbere kapıdan, “Hair dizaynır ne demek?” diye sorduğumda, yarısından çoğu bilmedikleri yanıtını verdiler.  Prof. Binnur Ekber’in yıllar önce tanıdığı bir kişi, “rent a car” adını çok beğendiğini, ilerde bir dükkân açarsa adını “rent a car” koyacağını söylemiş. Sonunda isteğini gerçekleştirip, “Rent a Car” adlı bir dükkân açmış, ancak açtığı dükkân bir berber dükkânıymış.

Kanal İstanbul mu, İstanbul Kanalı mı?

Türkçede, alışılmış kullanış şekli, Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Çanakkale Boğazı şeklindedir; burada bir isim tamlaması söz konusudur. Bu durumda Türkçe düşünüldüğünde İstanbul Kanalı denmeliydi. “Kanal İstanbul” ifadesi, danıştığım dilbilimcilere göre İngilizce düşünmenin ürünüdür, yanlış tercümedir.

Dilin önemi  

Bir zamanlar insan beyninin evrim sürecinde ve bireyin beyninin gelişim sürecinde önce bilincin sonra dilin ortaya çıktığı düşünülüyordu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında, antropolojide ve psikolojide dilin önce ortaya çıktığına, bilincin ise onu izlediğine inanılmaya başlandı. Bu bilgiden çok önce Atatürk DTCF’ye “Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi” adını verdi. Ve bağlacının alışılmış yeri son kelimenin öncesidir; Atatürk bu kuralı bozarak “Dil ve diğerleri” demeyi tercih etmiştir. O’nun, muhtemelen sezgiyle dile verdiği önem, bugün bilimsel bir gerçektir. Özetle dil, insan yaşamında çok önemli bir yere sahiptir. Bu bilginin bir uzantısı olarak şunu söyleyebiliriz :

  • Dillerini yitiren toplumlar, benliklerini de yitirirler, tarih sahnesinden silinirler.

Kötü haber;

  • Dilimizi koruyamazsak Türkçenin elli / seksen yıl içinde Hititçe gibi ölü diller arasına girme tehlikesiyle karşı karşıya olmasıdır.

Yani torunlarımızı bekleyen tehlike, alfabe değiştirmemiz değil, dilimizi yitirmek olacaktır.

Sonuç

Dükkân / AVM tabelalarının İngilizce yazılmasının bir nedeni özenti, ikinci nedeni ise müşteri tarafından kaliteli algılanıp fazlaca kâr etme isteğidir. Geçen yıllarda bir eğlence yeri yılbaşı etkinliğinin nasıl olacağını tümüyle İngilizce olarak yazmıştı. Buradan çıkardığım sonuç, bu kurumun, “Biz kaliteliyiz, İngilizce bilenlere hitap ediyoruz” iletisini vermeye çalıştığı şeklindeydi. Ancak  ilanın son satırında fiyat bilgisi, tümüyle Türkçe yazılmıştı. Bu ilanı yazanlar, İngilizce bilmeyen müşterilere hitap ettiklerini bildikleri için açıklamayı İngilizce yazarak hava atmışlar, ancak “Anlamadım abi olmasın” diye de fiyatı ve ödeme şeklini Türkçe yazmışlardı. Bu tavır bir ikiyüzlülüktür, para hırsıyla anadiline ihanet etmektir. Böyle davranırsak kısa vadede kâr edebiliriz ancak uzun vadede tarihten siliniriz.

Fransa’da tabelalar Fransızca olmak zorundadır!

Bizde ise Maliyeye bildirilen dükkân adının Türkçe olma zorunluğu vardır ama sokaktaki tabelanızı istediğiniz Avrupa dilinde yazabilirsiniz. Pek çok konuda, bu arada dil konusunda da büyük ölçüde kendi irademizle Batı’nın güdümündeyiz. Galiba “The Türkiye” dememize az kalmıştır.

İlk adımda, tabelalardaki ad / dil karmaşasına resmen son verilmesi gereklidir.

Türker ERTÜRK : AŞAĞILIK KOMPLEKSİ

AŞAĞILIK KOMPLEKSİ

portresi_sade

Türker ERTÜRK
Geçen ay bir seri konferansa katılmak için gittiğimiz Almanya’dan milli hava yolu şirketimiz olan
Türk Hava Yolları (THY) ile dönüyordum. Uçak henüz havalanmıştı ki, önümdeki koltuğun arkasındaki
cepte bulunan THY’nin Skylife dergisine elim gitti.

 

Sonra kendimi tuttum! Çünkü bu dergiyi ne zaman elime alsam içinde bilgisizliğin, kısmen cehaletin ve çoğunlukla da tarihimizin onur duyulacak bölümlerine,
Cumhuriyetimize ve Atatürk’e düşmanlığın tezahürü (AS: yansıması) sayılabilecek bombalarla karşılaşıyordum. Bu düşmanlıklar kimi zaman ustaca yapılıyor, kimi kez de kör gözün parmağına biçiminde oluyordu.

Yolculuk uzundu, okumak için yanımda getirdiklerimi bitirmiştim. Esasında İstanbul’a inişe de çok kalmamıştı. Ama şeytan beni dürttü, Skylife dergisini elime aldım ve
bir göz attım.

Poppy Day

Sayfa 30’da “Zaferin 99. Yılı” başlığı altında derginin Mart 2014 sayısı olması nedeniyle Çanakkale Zaferi’nden söz edilmeye çalışılmış. Daha doğrusu şöyle bir değinilmiş. Dünya tarihine geçmiş Çanakkale Deniz Zaferi’ne, başlık ve bağlaçlar dahil 100 kelimeden meydana gelen bir yazı layık görülmüş. Ama derginin öbür sayfalarında eften püften, ceviz kabuğunu doldurmayacak konular için daha çok
yer ayrılmış. 18 Mart aynı zamanda Şehitlerimizi Anma Günü.
Böyle olmasına karşın bu konudan söz edilmemiş bile!

Türk Hava Yolları yılda bir kere andığımız şehitlerimizi anımsamıyor ve
bu konuya değinmiyor. Bundan daha büyük duyarsızlık ve düşmanlık olabilir mi? Örneğin İngiltere’de her yıl tekrarlanan ve I. Dünya Savaşı’nın bitişini markalayan Remembrance Day veya Poppy Day dedikleri anma törenleri yapılır, her yerde bir hafta süresince hatta bıktırırcasına bundan söz ederler. Bakanlar, bürokratlar ve
TV ekranların çıkan spikerler bile yakalarına poppy (gelincik) takarlar,
verdikleri önemi gösterebilmek için.

Kanbera’da ve Londra’da bile var!

Yazıda Atatürk ustaca sıradanlaştırılmaya çalışılmış. Bu dergiyi THY ile seyahat eden yabancılar da okuyor. Bu fırsat kaçar mı? İnsan Atatürk’ün, Çanakkale’de yaşamını yitiren yabancı askerler için söylediği Kanbera Avustralya’da Anzak Bulvarı’nda bulunan anıtın üzerinde de yazılı olan ve her yıl Londra’da yapılan Çanakkale  törenlerinde de okunan

  • “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar!
    Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz.  Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindeler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

sözlerini dergiye koymaz mı? Kim bu sözleri okuduktan sonra duygulanmaz ki?

Bu yazının yanında yer alan İngilizce tercümesine de baktım tam bir garabet ve aşağılık kompleksi içeren emareler veriyor. Yabancıların nasıl adlandırdığının önemi yoktur. İstanbul Boğazı İngilizceye İstanbul StraitÇanakkale Boğazı ise  Çanakkale Strait olarak çevrilir. Eğer her iki Boğazdan söz etmek gerekirse
bunun adı Turkish Straits’dir. Bosphorus ve Dardanelles gibi çeviriler yanlıştır. Aynen İstanbul’a Konstantinopolis demek gibidir.

Özgüven eksikliği, kültürel yozlaşma! 

Aynı aşağılık kompleksi belirtilerine İstanbul Belediyesi’nin uygulamalarında da rastlıyorum. İstanbul’da çoktandır vapurlarda, deniz otobüslerinde, metrolarda, otobüslerde ve belediyenin denetiminde bulunan tüm toplu taşıtlarda Türkçe’den
sonra İngilizce ikinci bir anons yapılıyor. İngilizce resmi bir dil oldu da bizim mi haberimiz yok!

Görebildiğim kadarı ile sömürge geçmişi olan ülkeler dışında böyle kişiliksiz uygulamaya dünyanın hiçbir yerinde rastlamadım. Tokyo’da, Seul’de, Tahran’da, Moskova’da, Kiev’de, Atina’da, Berlin’de, Roma’da, Paris’te, Madrid’de ve Viyana’da ülkelerinin resmi dili dışında başka bir dilde toplu taşıtlarda
duyuru yapıldığını duymadım.

Sanırım özgüven eksikliği, cehalet, aklın geri plana itilmesi, saplantı bozuklukları, kültürel yozlaşma, ulusal değerlerin aşındırılması.. yaşanan bu aşağılık duygusunun nedenleri olsa gerek.

Saygılar sunarım.

ÇANAKKALE KAZANILMASAYDI DUMLUPINAR KAZANILAMAZDI


Dostlar,

Sayın Hüsnü Merdanoğlu kardeşimizin enfes

ÇANAKKALE KAZANILMASAYDI DUMLUPINAR KAZANILAMAZDI

yazısını da bir gün sonraya bıraktık.. Bu ziyafet ve anma 1 günde bitsin istemedik..

Sayın Merdanoğlu’nu da çok başarılı makalesi için içtenlikle kutlayarak
ve paylaşımı için teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
19 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==========================================

ÇANAKKALE KAZANILMASAYDI DUMLUPINAR KAZANILAMAZDI

PORTRESI_husnu_merdanogluHüsnü MERDANOĞLU
ADD Yazı Kurulu Üyesi

Takvimler 1915 yılı 18 Mart’ı gösteriyordu. Sabahın erken saatleri idi. Düşman gemileri Çanakkale Boğazı’nın önünde namlularını; Rumeli Mecidiye, Namazgâh ve Hamidiye Tabyalarına çevirerek bu hedefler yoğun topçu ateşi altına alınmış, göz görü görmüyordu. Savaş yalnız karada değil, yer altında hendeklerde, tünellerde, denizde ve deniz altında sürüyordu.

Savaşa neden olan devletlerin başında İngiltere ve Fransa geliyordu. İngiltere,
28 Ocak 1915’te Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmaya karar verince, bu karara
Fransa da ka­tılmış, birlikte Osmanlı Devletini Osmanlı’nın müttefiki Almanları yok etmeyi,
kendi müttefikleri Rusya’ya yardım etmeyi, İstanbul’u ele geçirmeyi planlıyorlardı.
18 Mart’tan önce İngiliz donanması, 19 Şubat 1915′te deniz harekâtına başlamış,
13 Mart 1915′e dek Türk siperlerini bombardıman altında kalmıştı. 18 Mart saldırısı, düşman ve Türk güçleri için kader anı idi.

Yer altında (tünellerde) süren savaş daha da çetin geçiyordu.

  • Buralarda (yeraltı tunellerinde!) savaşan asker zaman zaman, kendi günlük ihtiyacı için kazdığı atık ve kirli sular içine düşerek yaşamlarını yitiriyorlardı.

Yer üstünde ise kan, duman ve çığlık birbirine karışmış mermi yağmurundan ve çıkan yangınlardan kurtulma uğraşı yanında düşmana göz açtırmamak için olağanüstü çaba sürüyordu.

“Yardım” anlamına gelen “Nusret” adlı mayın gemisi çok gizli bir çalışmayla
son mayınları Çanakkale Boğazı’na döşemeyi başarmıştı. Bu mayınlara isabet eden
İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin kaptanları, gemileri birer birer batmaya başlayınca Çanakkale’nin geçilemeyeceğini, Boğazların elde edilemeyeceğini anlamaya başladılar. Vurucu gücünü mayınlara çarparak yitiren düşman güçleri, Türk topçusunun yerinde atışlarının hedefi olarak, güçten düşmeye başladılar. Ak­şama doğru bir tansık (mucize) gerçekleşti; o dönemde en güçlü silahlara sahip düşmanlar gemilerinin geri kalanları, yenilgiyi kabul ederek geri çekilmek durumunda kaldılar.

İleri yıllarda Ulusun, yazgısını değiştirecek Mustafa Kemal’in askere verdiği;

  • “Ben size taarruzu emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum.
    Biz ölünceye kadar geçe­cek zamanda yerimize başka kuvvetler,
    başka kumandanlar ge­çebilir!”
    (18 Mart sonrası Gelibolu kara savaşlarında, 25 Nisan 1915, Conkbayırı)

içerikli emri, ilahi bir emir gibi işe yaradı. Askerlik tarihinde örneği olmayan bu emri alan Türk askeri, asker olma onurunu taşıyanlarda olması gereken; yurt savunması için ölümü göze aldı, öldü.. öldü..

O tarihte Osmanlı’nın müttefiki olan Alman General Liman Von Sanders,
Yarbay Mustafa Kemal ile birlikte savaşta yaralandıktan sonra iyileştirilip cepheye gönderilecek askeri teftiş ediyorlardı. Bu teftişte şöyle bir olay gerçekleştir:

Teftiş sırasında, Ordu Kumandanı Liman Von Sanders, dikkatini çeken bir erin önünde durdu askerin göğsüne bir yumruk attı. Bu hazırlıksız darbeyle karşılaşan er,
sırtüstü yuvarlanıverdi. Alman Generali, Mustafa Kemal’e

“Bunlarla mı savaşacağız, bunları mı cepheye göndereceğiz?”

diyerek sert bir sesle bağırıyordu.

Mustafa Kemal geride kalarak, yere düşen ere yaklaştı. Sessizce kulağına

“Sen nasıl düşersin? O bizden değil yabancı bir kumandandı.” dedi.

Er “Bilmiyordum kumandanım.” dedi.

Mustafa Kemal, Liman Von Sanders’e yetişip;

Paşam, aynı hareketi aynı ere yeniden yapabilir misiniz?

diye sordu. Kendinden emin olarak Liman Paşa askere yaklaşıp, aynı hareketi yapmak için kolunu havaya kaldırmıştı ki, Mehmet umulmadık bir kıvraklıkla Liman Von Sanders’in göğsüne tekmeyi indiriverdi.

Neye uğradığını şaşıran Liman Von Sanders tepetaklak yere düştü.
Mustafa Kemal, Paşa elinden tutup O’nu kaldırırken, bir yandan da teskin ediyordu.

“Paşam, biraz önce harp etmez dediğiniz er, dostunun karşısında olduğu için
yere düştü. Şimdi de size yaptığı bu hareketle Türk askerinin düşman karşısında
nasıl çelikleşeceğini göstermiş oldu.” dedi.

General Sanders hem mahçup, hem de memnun olarak Mehmet’in alnından öpmüştü.

Mehmetçiğin alnından öpülmesini sağlayan, O’na yön vermeyi bilen komutanlar olmuştur. Çanakkale’de Türk erinin alnından öpülmesini sağlayan Mustafa Kemal (Atatürk), Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda önceki savaşlardan geri kalan erler ile
tarih yazmayı başardı. Yurdumuzu işgal edenlere karşı son tokat Dumlupınar’da
(22 Ağustos 1922) atıldı ve yurdun kurtuluş yolu açıldı. On binlerce şehidimizin yattığı Çanakkale’de on binlerce düşman askeri, Türk askeri ile yan yana yatmaktadır.
Bu savaş, son yıllarda Osmanlı’nın yenilgiler yaşadığı Balkan felaketi, Sarıkamış bozgunu karşısında Türk’ün halen ayakta olduğunu kanıtladı. Moralleri düzeltti.

Ulusal Kurtuluş Savaşına, bu moral ve Çanakkale’de üstün nitelikleri ile kendini kanıtlayan Mustafa Kemal’in komutasında girildi. Çanakkale Savaşı kazanılmasa idi, önce başkent İstanbul, daha sonra tüm yurt ele geçirilmiş olacağı ve bozuk bir moral ile genel bir savaş yapılamayacağı için, Dumlupınar kazanılamayabilirdi.

Ulusumuzu yok etme planının ilk aşaması olan Çanakkale Savaşı, Türk askerinin gerektiğinde yurdunun ve ulusunun özgürlüğü için canını seve seve verebileceğinin
en bü­yük kanıtlarından biri olmuştur. Kazanılan utku, Ulusumuzu yok olmaktan kurtardığı gibi, ulusumuzun kurtarıcısı Mustafa Kemal’in üstün başarılarını öne çıkararak
lider olmasını da sağlamıştır. Bu nedenle Çanakkale Savaşı tarihimizin en önemli savaşla­rından biridir.

Mustafa Kemal (Atatürk) başta olmak üzere, Koca Seyit Onbaşı’dan,
Mehmet Çavuşa ve on binlerce kahramanlara yarışır yurttaş olmak için,
onları saygı ve rahmetle anmak yanında, onlar gibi yurtsever olmak gerekir.

Ne mutlu ülkesinin bağımsızlığı için canını feda eden kahramanlara
ve onlara yaraşır olma çabası içinde olanlara.

ÇANAKKALE ZAFERİ


ÇANAKKALE ZAFERİ

Aslında bugün bir vatanımız varsa ve bizler bu topraklarda özgürce yaşayabiliyorsak, bunu her şeyden önce, Kurtuluş Savaşı öncesinde kazandığımız ve yokluklara rağmen düşmanı nasıl bozguna uğratabileceğimizin kanıtı niteliği taşıyan Çanakkale Savaşı’na borçluyuz.

Zira bu savaş 20. yüzyılın bir dönüm noktası niteliğindedir.

Çanakkale Savaşı’nda o güne kadar eşi benzeri görülmemiş deniz gücü olan İngiliz ve Fransız donanması, Doğu’nun ilk kapısı olan Çanakkale Boğazı önüne 18 Mart 1915 günü girerlerken en büyük amaçları İstanbul’a yerleşmekti. İki amaçları vardı burada. Görünürdeki ilk ve acil amaçları, zor durumda kalan Çarlık Rusya’sına yardım yetiştirebilmek, ama uzun vadeli olan asıl amaçları olanı ise Boğazları kontrol altında tutarak tüm Doğu’ya rahatça hükmedebilmekti. Her ne kadar görünürde başka bir neden olsa da asıl amaç Boğazları ele geçirmekti.

Bu nedenle de o daracık Boğaza, o küçücük yarımadaya neredeyse tüm dünya askerleri gelmiş, getirilmişti. Kimler mi vardı? Sayalım; İngilizler, Fransızlar, İskoçyalılar, İrlandalılar, Mısırlılar, Sudanlılar, Cezayirliler, Nepalliler, Senegalliler, Hintliler, Avusturyalılar, Yeni Zelandalılar, Filistin Musevileri ve daha sayamadığımız diğerleri… Kendilerince müthiş bir ordu ve donanmaya sahiptiler. Bu nedenle de Boğazları çok rahat alacaklarına, amaçlarına çok rahat ulaşacakları kanaatine sahiptiler. Zira karşılarına geçecek ordu “hasta” bir ülkenin “çaresiz” ordusuydu. Yani kendilerince zafer kaçınılmazdı. Aksi düşünülemezdi.

Evet, ordumuz  zor durumdaydı. Yarı aç, yarı çıplak ve donanımsızdı. Ancak yine de bu ordu, karada, denizde ve havada 259 gün süren öylesine müthiş bir direniş örneği gösterdi ki; düşman adeta kaçarcasına gitmek durumunda kaldı. Yani 9 Ocak 1916 tarihinde bu kahraman askerler tüm dünyaya Çanakkale’nin asla geçilemez olduğunu  öğretti. İnanılmazı başarmışlardı. Ancak yazıktır ki düşman, amacına top tüfek kullanmadan 30 Ekim 1918 yılında Mondros Antlaşması’yla İstanbul’a gidip yerleşti. Koca İmparatorluk zorbaya boyun eğmişti; üstelik resmi bir yazı ile….

Boşuna mı yapılmıştı bu direniş? Çanakkale’de onca şehit boşuna mı verilmişti?

Şehit sayısı hep tartışmalıdır. Ancak tespit edilen künye sayısı 55 bin 801 dolayında olmak üzere toplam şehit 211000 kişidir. Peki…. “Çoğunluğu daha yeni subay olmuş
on binlerce gencin ölümüne neden olan, bir kuşağını
Gelibolu bayırlarına gömen bu direnişin ülkemize yararı neydi?” diye sormadan da geçemiyor insan.

  • Bugün Türkiye Cumhuriyeti varsa, Çanakkale Savaşı sayesindedirsonuçlar tüm dünya halklarını ilgilendiren olayların başlangıcı olmuştur. 

Zira bu savaş ve zafer ulusal onuru ve bilinci canlandırmış, özgüveni tazelemiştir.
O özgüvenle girişilen
Kurtuluş Savaşı da bu sayede kazanılmıştır.

Bu zafer yalnız ülkemizin geleceği üzerinde etkili olmamıştır.
Bu zaferin yarattığı Çanakkale önüne gelen müttefik güçlerin amacı Çarlık Rusya’sına yardım edebilmekti. Ancak savaş kaybedilince bu yardım ulaşamadı. Dolayısıyla da Rusya’da toplumsal kriz büyüdü ve 1917 yılında halk ayaklanarak Çar’ı devirdi.
Böylece de tüm dünyayı sarsan bir süreç başlamış oldu. Kısacası bu olaydan sonra Batı’nın sömürge çarkı büyük bir kırılma yaşadı. Rusya’nın bizlere karşı sergilediği ezeli düşmanlık son buldu, yerini dayanışmaya bıraktı.

Çanakkale direnişi 20. yüzyıla yeni bir umut kazandırmıştı. Bağımsızlık  umuduydu bu…. Zira Batı’nın üstün donanıma sahip koloni ordusunun yenilebilirliği ispatlanmış oluyordu. Türkiye’de ulusal kurtuluş için bir umut doğdu. Tarih, Çanakkale Zaferi’nin dünyanın tüm mazlum ulusları lehine değiştiğini ve 20. yüzyılın yolunun çizilmesinde etkin olduğunu yazdı. Tüm Doğu ülkeleri tehlikenin nerelerden gelebileceğini ve mücadele yollarını öğrendi bu zaferle.

Ayrıca bu zaferle yepyeni bir ulusal bilinç yanında büyük bir önderi çıkarmıştı dünya sahnesine: Mustafa Kemal… 1. Dünya Savaş’ında türlü oyunlarla Alman’ların safına itilmiş Osmanlı Devleti’nin ordu yönetimi de alman komutan Liman Von Sanders’in elindeydi. Bu bağımlı koşullarda bile Mustafa Kemal’in tek bir öngörüsü dahi yanlış çıksaydı bugün esamesi dahi okunmayacaktı. Daha doğrusu kendi yaptığı planı değil de Alman karargahında yapılan planları uygulasaydı, ordusuyla birlikte yok edilecekti. Zira Mustafa Kemal biliyordu ki, ulusal yazgının çizileceği zaman dilimi bir an kadar kısaydı aslında ve kararını çabuk verdi bu nedenle. Böylece de hem zafere imzasını attı, hem de tüm dünyaya nasıl bir olunacağını göstermiş oldu.

Aradan bunca yıl geçmiş olmasına karşın Çanakkale Zaferi’nin anlamı, çağrışımları, duygusu ve bilinci bugün bile ülkemizin dünya ile olan ilişkileri ve geleceği açısından
bir ders niteliğindedir.

Bugün ülkenin pek çok yerinde bu zafer kutlanıyor, şehitlerimiz saygıyla anılıyor.
Ancak bu anma törenlerinin çoğu lüks salonlarda yapılıyor. Oysa Anzak gençleri her yıl ülkemize gelerek atalarının savaştığı o topraklarda gecenin ayazına rağmen sabahlayıp onların o savaş ortamındaki hislerini anlamaya çalışıyor. Bizlerse lüks salonlarda,
şık giysilerle anıyoruz atalarımızı. Oysa o savaş alanında hissedilenleri anlamadıkça, oralarda Anzak gençlerinin yaptığı gibi sabahlamadıkça, soğukta tir titrerken,
şiirlerle, ağıtlarla onları yad etmedikçe gerçekten anlatamayız çocuklarımıza.
Bunu anlatamadığımız çocuklarımızdan da olmaz bir beklentimiz. Bu yıl ve bundan sonraki yıllarda bu anma etkinlikleri umarım ki Çanakkale kıyılarında olur. Atalarımız gibi o gece soğuğunu hissederek, orada can verirken hissettiklerini toprağın kokusunu duyarak, o havayı soluyarak anlar ve anlatır.

Tüm bu inançlarla şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun…

Arzu Kök
18 Mart 2013

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Utkusu

Dostlar

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Utkusu, tarihin akışının değişti(rildi)ği bir destandır,

Haklı bir gururla anıyoruz..

Çok değerli bir derlemeyi Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan‘dan aldık..
Kendisi Kara Harp Okulu kökenli bilindiği gibi.
Ricamızı kırmayarak hem yazı yazdı bu konuda hem de bir konferansının yansılarını bizimle paylaştı. 2 değerli dosyayı da size sunmuş oluyoruz.

Bu büyük zaferi bizlere kazandıran kahramanları ölççüsüz bir minnet ve şükranla anıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 16.3.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================

18 MART 1915..

portresi

Prof. Dr. D. Ali ERCAN
ADD Bilim Kurulu Başkanı

Değerli arkadaşlar

Çanakkale savaşında Anlaşık (İtilaf) Devletlerin deniz kuvvetlerine vurulan büyük darbenin 98. inci yıl dönümündeyiz. İstanbul’u işgal etmek ve Osmanlı Devleti’ne son noktayı koymak üzere yola çıkmış olan Anlaşık Devletlerin (İngiltere-Fransa) tarihin gördüğü en büyük armadası 18 Mart 1915’te Türk denizcilerinin Çanakkale Boğazı’na akıllıca döşedikleri mayınlara çarparak ve Boğaz’ı savunan Türk topçu ateşi altında isabet alarak çok ağır yitiklere uğradı. O zamana dek görülmedik boyutlarda inşa edilmiş uzun menzilli toplarıyla 3 ay boyunca Gelibolu Yarımadası’nı savunan askerlerimiz üzerine ateş yağdırmış olan bu büyük ve donanımlı savaş gemileri, Çanakkale Boğazı’nı geçemeden battılar.. Bu gemilerden on binlerce askerimizin üzerine ölüm yağdıran bombardıman, ateş gücü ölçeğinde, Japonya’ya atılan Atom bombaları ile kıyaslanabilir ağırlıktadır.

Ancak, 18 Mart (1915) savaşın bitimi değil, çok daha ölümcül kara savaşlarının başlangıcı sayılır… Yalnızca Deniz gücü kullanarak Çanakkale Boğazı’nı rahatlıkla geçemeyeceklerini anlayan

Anlaşık (İtilaf) Güçler Gelibolu yarımadasını ele geçirmek üzere 25 Nisan‘da çıkartma harekatına başladılar. Bundan sonrası 8 ay sürecek olan Kara savaşlarıdır ve Mustafa Kemal‘in tarih sahnesine çıkışıdır.

Değerli arkadaşlar,

En az 18 Mart kadar, Gelibolu yarımadası üzerindeki kara muharebelerinin başlangıcı 25 Nisan 1918 gününün de aynı coşku ve heyecanla yaşanması gerektiğini, özellikle de 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramımızın bir yandan yapay “kutlu doğum haftası” öbür yandan  her 24 Nisan’da yinelenen “Ermeni hezeyanlarıyla” karartılmak istenmesine karşı, 25 Nisan’da daha yoğun etkinlikler düzenlenmesi gerektiğini değerlendiriyorum.

Aradan bir asır geçmesine karşın değişen bir şey yok.. Yine o zamanlardakine benzer uluslararası / küresel hesaplaşmalar sürecini yaşıyor, Emperyalizmin yeni kurgularına tanık oluyoruz.

Emperyalizme direnişin görkemli örneği Çanakkale ruhuna büyük özlem ve gereksinim duyduğumuz bugünlerde tüm  Atatürkçü, çağdaş, aydın, yurtsever arkadaşları saygı ve sevgiyle selamlıyorum..æ

Not : Ekte, İzzet Baysal Üniversitesinde verdiğim “18 Mart” konulu konferans yansılarını gönderiyorum.. (Ahmet Saltık : web sitemizde yayımladık..)

***

Almanya’da inşa edilen ve 1912’de Nusret adı ile Osmanlı donanmasında hizmete alınan 360 tonluk bu gemi 40 m boyunda ve 7,5 m enindedir. 40 mayın taşıyabilen geminin üst hızı 15 mildir. (26 km/saat)

Nusret-mayin_gemisi

NUSRET MAYIN GEMİSİ ve 26 MAYIN ÖYKÜSÜ

Çanakkale Boğazı’nda önceden Boğazı kesecek biçimde dikine döşenmiş mayın hatlarının büyük bölümü düşmanın mayın arama-tarama gemileri tarafından saptanarak imha edilmişti.

Düşman zırhlılarının hareketlerinin incelenmesi sonunda yeni bir yöntem kararlaştırıldı. Bu kez mayınlar Boğaz’ı kesecek biçimde değil de kıyıya paralel olarak dökülecekti;
çünkü düşman zırhlıları Boğaz’a guruplar halinde giriyor ve ikmal için geri dönen gurup,
Boğazın en geniş yeri olan Erenköy bölgesinde kıyıya dik manevra yapmak durumunda kalıyordu.

6 Mart 1915 gecesi, Çanakkale müstahkem mevki komutanı Yarb. İsmail Cevat Bey, mayın gurup komutanı Nazmi Bey’e “Çok önemli bir göreviniz var. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat‘la son 26 mayını Erenköy bölgesinde kıyıya paralel olarak dökeceksiniz.” buyruğunu verdi. Nazmi Bey, ertesi gün Nusret mayın gemisinin komutanlığını yapacak olan arkadaşı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’yı buldu. Nusret’in Kaptanı Yüzbaşı İsmail hakkı Bey İki gün önce kalp krizi geçiren Yüzbaşı Hakkı Bey, Cevat Bey’in uyarısına karşın, görevi üstlendi.

Nusret_mayin_gemisi_Kaptani_Yuzb._Ismail_Hakki_bey

7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece yarısı, Nusret demir alarak Çanakkale’den uzaklaştı. Deniz sakin, gece zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Nusret bütün ışıklarını söndürmüş, hatta kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek, daha önce döşenen mayın hatları arasından Erenköy bölgesindeki hedefine doğru ilerliyordu. Son denetimler bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan doruktaydı. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi Nusret‘in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattının hazırlanacağı noktaya geldiler. Elde kalan son 26 mayını teker teker sessizce suya bırakmaya başladılar. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yer almaya başladı. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Tehlikeli geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önce dökülen mayınlara çarpmadan ve düşman devriye gemilerine görünmeden Nusret
yol alıyordu.

Bir an için Nusret’in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret‘i görecekler ve her şey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı.. Karanlığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık huzmesinin içine girmelerine saniyeler kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı. Kıyıdaki projektör düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. İki projektör arasındaki bu beklenmedik ışık kavgası Nusret’e yaşam umudunu geri verdi. İki projektör, birbirini köreltmek için olağanüstü bir mücadeleye girişmişlerdi… Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu ışık kavgası altında sessizce sıyrıldı, Çanakkale yönünde yol almaya başladı. Tehlike geçmiş, verilen görev büyük bir başarıyla yerine getirilmişti.

Nazmi Bey büyük bir sevinçle, kaptan köşküne çıktı, yazgı arkadaşını kutlamak istedi. Ancak Kaptan Hakkı Bey yanıt veremedi, Nazmi Beyin kucağına yığıldı.. Nusret mayın gemisinin kahraman kaptanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan kasırgasına dayanamamış ve durmuştu.

***

Bu olaydan on gün sonra İtilaf güçleri donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istedikleri biçimde, denetimli olarak sürmekteydi ki; birden, ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 Mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonra da gerek düşman pilotlarının fark edemediği; gerekse
17-18 Mart gecesi mayın arama gemilerinin yaptığı mayın denetiminde bulunamayan Nusret’in mayınlarıydı. Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouvet 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan başlayarak her şey ters gitmeye başlamıştı. Bouvet’in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarptığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı. 3 dakika sonra Irresistable‘ın da yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarptığını bildiren yeşil filamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Mürettebatı kurtarılan gemi, Boğaz’ın sularına gömüldü.

İtilaf Devletleri 3 büyük savaş gemisini (Irresistable, Ocean, Bouvet) yitirmiş,
3 tanesi de (Inflexible, Golois, Souffren) ağır yaralanmış biçimde eldeki gücünün üçte birini yitirmişti. Nusret‘in yapmış olduğu bu görev tarihin akışını değiştirdi. (16.3.13)

İtilaf donanması, 18 Mart günündeki yenilginin tüm faturasını, son keşfini yapıp “mayın yoktur” raporunu veren pilota çıkardılar ve bu pilotu kurşuna dizerek
idam ettiler.