İLK HEDEFLER BEYANNAMESİ

İLK HEDEFLER BEYANNAMESİ

Necdet SARAÇ

Necdet SARAÇ
ABC Gazetesi

http://www.abcgazetesi.com/ilk-hedefler-beyannamesinin-tam-zamani-7904yy.htm

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

……. “artık yeter” diyen bütün çevreleri kapsayacak bir “İlk Hedefler Beyannamesi”  ciddi bir ihtiyaçtır.  Bu “beyanname” bir “Kurucu Meclis” mantığıyla, adaletli, laik ve demokratik bir Türkiye perspektifini içermeli, yüzü sola dönük, net ve anlaşılır olmalıdır:

• AKP ile Cumhuriyetin temel değerleri ve ilkelerimiz üzerinden hiçbir pazarlığa girmeyeceğiz. Bu çürümüş sisteme ve “Parti Devleti Düzenine” son vereceğiz!
Bu düzeni değiştireceğiz, ülkeyi demokratikleştireceğiz. Parlamenter sistemi güçlendireceğiz. Seçim barajını kaldıracağız. Kuvvetler ayrılığını yeniden oluşturarak, yargıyı bağımsızlaştıracağız. “Özel Mahkemelerin” aldığı bütün kararları yeniden yargıya taşıyacağız! Adaleti sağlayacağız!
Türkiye’yi özgürlükler ülkesi yapacağız! Sorunlar karşısında baskıcı, kısıtlayıcı, otoriter değil, özgürlükçü yöntemleri tercih edeceğiz!
Kürt meselesini açık-şeffaf ve barışçıl yöntemlerle, eşit yurttaşlık (AS: Yurttaşların eşitliği olmalı, aşağıda açıkladık..) temelinde çözeceğiz! Tüm toplumsal grupları çözümlere ortak edeceğiz!
• Bütün ayrımcılıkların, ötekileştirmelerin panzehiri olan laikliği hayata geçireceğiz!
• Bütün yurttaşları kucaklayacak, yoksulluğu ve işsizliği çözecek sosyal refah devleti inşa edeceğiz! Kamuculuğu, kooperatifleşmeyi ve dayanışmayı öne çıkaracağız!
• Eğitimde eşitliği, laikliği ve bilimi öne çıkaracağız! Özelleştirmeye son vereceğiz!
Sağlık hizmetlerinin tümünü parasız hale getirerek parası olanların şifa bulduğu parası olmayanların ölüme terk edildiği düzene son vereceğiz!
Barınma ihtiyacının bir hak olduğunu, bu doğrultuda tüm toplu konut kurumlarımızı öncelikle yoksul insanların barınma sorununu çözmeleri için görevlendireceğiz!
• Yayılmacı ve maceracı olmayacağız. “Yurtta barış, dünyada barış” diyeceğiz. Ortadoğu Barış Konferansı’nı toplayacağız. Irak’tan, Suriye’den, Katar’dan askerlerimizi geri çekeceğiz. Savaştan kaçıp gelen Suriyelilere “insan” muamelesi yapacağız!
………….
======================================
Dostlar,

Yukarıdaki dizeler sevgili Necdet Saraç dostumuzun..
CHP Genel Başkanı Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ADALET YÜRÜYÜŞÜ‘nün bitmesine birkaç gün kala yazılmıştı (05.07.2017). CHP’ye bir öneriler demeti sunmaktaydı CHP’nin köklerinden hareketle. Ancak 10 maddelik Maltepe Bildirisi okundu yürüyüşün bitimini izleyen ertesi gün, 9 Temmuz 2017’de…

Bu büyük – görkemli – tarihsel yürüyüşün 3 temel teması HAK +HUKUK + ADALET idi.

Kamuoyunda yarattığı dev enerjinin sönümlenmemesi, AKP = RTE‘nin o olumlu rüzgarı kıracak propagandasına izin verilmemeli! Toplum istim hatta diken üstünde.. Bu sorumluluk da tümüyle CHP’nin olamaz.. Zaten ADALET YÜRÜYÜŞÜ’nün kurumsal sorumlusu tek başına CHP değil, bu 3 değere susamış tüm toplum kesimleriydi. İstimin soğutulmaması gerek.

Önemli bir düzeltme de yapmak zorundayız                     :

  • “Eşit yurttaşlık”, bir ülkede toplulukların (halkların, milliyetlerin, cemaatlerin) birbirlerine eşitliği temelinde kurulan sistemi anlatır. Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuki-siyasi olarak tanınması; farklı toplulukların birbirleri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür yeni-feodalizm icadıdır. Oysa CHP Programı, devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör kalmasını, bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın birey olarak eşitliğini yükseltir. Bizim için “eşit yurttaş” değil, yurttaşların eşitliği” ilkesi esastır.

    (Basın duyurusu, 27.09.2013, Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER CHP İzmir Milletvekili, PM Üyesi ve Prof. Dr. Süheyl BATUM CHP Eskişehir Milletvekili)

1959 Ocak ortalarında toplanan CHP 14. Kurultayı, bir ”İlk Hedefler Beyannamesi”’nde
Güç Birliği’nin hedeflerini saptanmıştı..

Başbakan Menderes’in DP hükümeti, deyim yerinde ise ‘gemi azıya almıştı!’… CHP karşı atak ile İLK HEDEFLER BEYANNAMESİNİ yazdırdı. 58 yıl sonra ülkemizin kurucu partisi CHP, bir başka biçimde toplumun ertelenemeyecek hizmet gereksinimlerini dile getirmekte..

58 yıl öncesinin çok benzeri hatta çok daha ağırı günümüzde yürürlüktedir ve bu kez iktidarda AKP = RTE var; hem de DP gibi 10 yıl değil 15 yıldı tek başına!

Ders alınmalı ki; tarih yinelenmesin!..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN


23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN
(-TBMM, ulusun meclisidir… O,  ancak ulusun hizmetkârıdır…)

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı 

23 Nisan 1920… Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…

 

Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o görkemli günü,
onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…

23 Nisan 1920, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti.
Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisi’nde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihse yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi…
Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı.

Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.

Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü.
Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere dek salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.

Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki!
Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla
sırıtıp duruyordu.
İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği;
bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları…
Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu?
Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?

Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:

  • “Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne denli kaldınız bilmiyoruz ama, biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsal değerler ayaklar altına alınsın!”

Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu!

Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor,
direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?

Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:

“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemendeey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”

Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de
olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…

Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya egemen olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya dek sömürsün…

Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu Batı’nın algı dünyasında…
Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der;
o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Sözde, masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi.

Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar…

O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı…
Mustafa Kemal Paşa, bu meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın;
“Hayır!” diyordu;
“İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez.
Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında
ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise
başkan olmalıyım!”

İdealist ve yurtseverdi Atatürk
Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı…

Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor;
tek “dayanağı”, Ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…

Ancak O’nun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi.
Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü Ulusal And’ı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu And, tek tek
Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor;
ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…

Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak,
tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı birlikler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı durumunda bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek,
kuytu yerlere tıkıvermişlerdi.

Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.

Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin
hedefi olana dek özverili yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi.
Lloyd George’un da yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve birliği tutuklanmalıydı.
Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti.
Dişe diş, politikası uygulanıyordu.

Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.

Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek,
onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.

İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi
ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…

 Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.

Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı,
zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?

İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye) imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu Meclis, Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.

Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”,
yani kurucular meclisi olarak görüyordu.

Niçin?

Çünkü Kurucu Meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.

O da artık saltanat rejimine karşı, Kurucu Meclisin ulusun iradesini yansıtacak
bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu.

Yeni Meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi.
Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu.

Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri
Ankara’ya gelmeliydiler…

Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.

Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi.
Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı.

Ulusun yanında olmak, Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?

Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.

Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti.
Dinsel açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne denli dışında kaldıklarının ayırdında bile değillerdi.

Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi.
Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:

Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de,
onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.

Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, Meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip Meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi;
halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da (sıralar!) bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu;
bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.

Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi Meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu
kendi elleriyle yaratmıştı… O Meclis, Ulusun yazgısına el koyacaktı.

En yüce güç, Ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da
Büyük Millet Meclisi’ydi.

O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamamak
olanaklı değil… “Böyle olmamalıydı” diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli
ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihsel özümüze ve anlamımıza yönelelim.

23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; Ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenlerin değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…

Meclis, Ulusun Meclisidir!

Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul.. Ulusun gerçek istencini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle Ulusun yazgısında, Ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu, inatla kendi içinde taşımalıdır.

Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun
23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)