Salgın zengini zenginleştirdi

Mehmet Ali Güller
Mehmet Ali GüllerCumhuriyet, 15 Ekim 2020

Salgın zengini zenginleştirdi

Salgının ekonomi politiği konusunda bu köşede daha önce birkaç makale yazmıştık. Özetlersek, o yazılardaki tezlerimiz şunlardı:

1. Virüsün bulaşıcılığı da tedavisi de sınıfsaldır: ABD’de salgında “Siyahların ve Hispaniklerin daha çok ölüyor olması” etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Bağcılar ve Esenler’de vaka oranının, İstanbul’un diğer semtlerine göre çok daha yüksek olması, sınıfsal nedenledir.

2. ABD başta pek çok ülkede salgın nedeniyle açıklanan ekonomi tedbir paketleri, halkı desteklemek için değil, şirketleri, kapitalist sistemi desteklemek içindi.

3. Halk açısından daha vurucu kriz, salgın ilerledikçe ve hatta salgın kontrol altına alındıktan sonra ortaya çıkacak: Egemen sınıflar, salgın krizinden sonraki ekonomi krizini aşabilmek için krizin yükünü her zaman olduğu gibi emekçi sınıfların sırtına yükleyecek.

Bu tezleri dile getirdiğimiz makalelerimizi nisan ayında yazmıştık. 6 ay sonra bir durum değerlendirmesi yapabiliriz. Çünkü elimizde yeni veriler var.

İşte o verilere göre, “salgının ya da virüsün ekonomi politiği” dediğimiz konuda, iki yeni tez daha ileri sürebiliriz:

Salgın zenginlere yaradı

1. En zengin Amerikalı milyarderlerin mal varlıkları, salgında ortalama yüzde 50’ye yakın oranda arttı. Yani salgın, zenginlere, hatta daha çok “en zenginlere” yaradı.

İşte o milyarderlerin bazıları ya da en zenginlerin en zenginleri:

Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un serveti, bu yılın başında 113 milyar dolardı. Bugün servetine 73 milyar dolar daha eklenerek 186 milyar dolara çıktı!

Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg’in 54 milyar dolar büyüklüğündeki servetine yılbaşından bu yana 46 milyar dolar eklendi ve 100 milyar dolara çıktı!

Tesla’nın sahibi Elon Musk’ın 25 milyar dolarlık serveti, bu süreçte 92 milyar dolara çıktı!

Yine ABD medyasındaki haberlere göre salgın sürecinde “daha az zengin olan” Michael Bloomberg ve Charles Koch gibi dolar milyarderleri de servetlerine 7 milyar dolar daha eklemiş oldular.

Yoksullar daha da yoksullaştı 

2. Salgın, yoksul sayısını artırdı. ABD’de en zenginler zenginleşirken işsizlik arttı, yardım için başvuran Amerikalıların sayısı yükseldi, kısacası halk yoksullaştı; yoksullar daha da yoksullaştı.

En zengin 50 ABD’linin toplam serveti, tam 165 milyon ABD’linin toplam servetine denk. 165 milyon Amerikalı, toplam Amerikalıların neredeyse yarısı. Yani yalnızca 50 ABD’li, ABD’nin %50’sinin toplam servetine sahip.

Ve bu 50 kişinin serveti, 2020 başından bu yana 339 milyar dolar artmış durumda!

Bloomberg’in ABD Merkez Bankası verilerine dayandırdığı haberine göre, ABD’lilerin en zengin % 1’inin toplam mal varlığı 34 trilyon dolardan fazla. En yoksul % 50’nin toplam mal varlığı ise sadece 2 trilyon dolar. Yani en zengin %1’in serveti, en yoksul %50’nin servetinin tam 17 katı!

Varlık araştırma şirketi Wealth-X’in raporuna göre servetleri en az 30 milyon dolar olan en zengin ABD’lilerin, salgının başladığı mart ayından ağustos sonuna kadar olan zamanda, servetleri %37 artarak 12.5 trilyon dolara yükseldi!

Ya sosyalizm ya barbarlık

En gelişmiş kapitalist ülkede durum özetle bu. En zengin ile zenginin, zengin ile yoksulun, yoksul ile en yoksulun arasındaki makas gittikçe açılıyor.

Elbette sistemin çarklarını bilenler için bu öngörülen bir son. Zira kâra dayalı bir ekonomi sistemi, zengin ile fakir arasındaki makası hep açar.

Sistem, iç tepkiyi frenlemek amacıyla bu makası biraz daraltabilmek için başta “savaş” olmak üzere kimi çözüm olmayan “çözümlere” başvurdu geçen yüzyılda… 

Yani “ya sosyalizm ya barbarlık” sıradan bir propaganda sloganı değil, en güçlü ekonomi politik gerçekliktir!

HDP NEDİR – NE DEĞİLDİR?


HDP NEDİR – NE DEĞİLDİR?

Mehmet Ali Güller

Mehmet Ali Güller
maliguller@aydinlikgazete.co

AYDINLIK, 31 Mayıs 2015

Madem “HDP’ye baraj atlatma kampanyası” tam hız sürüyor, madem Erdoğan günde birkaç kez sözde HDP karşıtlığı pozu vererek milliyetçi oylara sesleniyor, tekrar pahasına biz de üç beş günde bir şu gerçekleri yazalım:

HDP AKP’NİN KARŞITI DEĞİL ORTAĞIDIR

1) HDP AKP’nin panzehri değil, destekçisidir, bütünleyenidir:
AKP ile HDP milli devleti yıkma gayretinde müttefiktirler.

2) HDP AKP’nin karşıtı değil, masadaki ortağıdır:
AKP ile HDP Açılım’da ve Yeni Anayasa’da birliktedirler.

HDP GEZİ’Cİ DEĞİL AKP’NİN BARİKATIDIR

3) HDP Gezi’nin temsilcisi değildir: Tersine HDP daha ilk günden Gezi’ye darbe demiştir! Hakan Fidan’ın talebiyle Öcalan PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” emri verene dek Gezi eylemlerinin karşısında durmuşlardır. MİT talepli o emirle de Gezi’nin yönünü değiştirmek ve kitleleri alandan soğutmak için harekete geçmişlerdir.

4) HDP Türkiye partisi değildir: HDP bir Hakan Fidan projesidir;
MİT’in Türkiye solunu yutma ve Gezi benzeri başkaldırıları sönümlendirme projesidir.

HDP SOLCU DEĞİL OBAMACIDIR

5) HDP demokrat değildir:
Güneydoğu’da başka örgütlere tahammül etmeyen ve şiddetle yok etmeye çalışan
terör örgütünün “yasal” temsilcisidir!

6) HDP solun temsilcisi değildir:
“Biji Obama” diyenler, ABD’den rol talep edenler solcu olamaz!

7) HDP bölgeci değil Batıcıdır: Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de bölge dinamikleriyle değil, Washington’la birlikte hareket etmektedir.

HDP BİRLİKÇİ DEĞİL AYRILIKÇIDIR

8) HDP Kürtlerin değil Kürtçülüğün temsilcisidir:
Kürt halkı Açılım’ın ayrıştırıcı yönüne rağmen esas olarak hâlâ birlikçidir
ve Türk-Kürt kardeşliğini savunmaktadır.

9) HDP birlikçi değil ayrılıkçıdır:
Özerklik birlikte yaşamanın değil, adım adım ayrılmanın yoludur!

10) HDP silahların bırakılmasına karşı değildir:
Silahlar sayesinde hükümetleri masaya oturtabildiklerini en iyi kendileri bilmektedir!

HDP İLE AKP BİRBİRİNE MECBURDUR

11) HDP’ye baraj atlatmak AKP’yi durdurmak demek değildir:
Tersine Açılım’da PKK’nin masaya daha güçlü oturması ve Ankara’yı daha çok ödüne zorlaması demektir. Bu nedenle HDP’ye baraj atlatmak birliğe ve demokrasiye değil,
ayrılığa ve etnikçiliğe hizmet eder.

12) AKP’ye oy vermek, PKK’nin TBMM’ye girmesini engellemek değildir:
Açılım olduğu müddetçe PKK zaten AKP’nin koalisyon ortağıdır, hükümetin parçasıdır.

AKP İLE PKK KOALİSYON ORTAĞIDIR

13) AKP’ye karşı HDP’yi, HDP’ye karşı AKP’yi desteklemek tuzaktır:
Erdoğan ve Demirtaş, AKP ile HDP’yi karşıtlık temelinde büyütmeye çalışmaktadır.
Psikolojik savaş merkezleri AKP’yi Türklerin temsilcisi, HDP’yi de Kürtlerin temsilcisi
ve “Erdoğan karşıtlığının” merkezi diye sunarak güçlendirmeye çalışmaktadır.

14) AKP ile HDP’nin 7 Haziran “karşıtlığı” taktikseldir: Daha zayıf HDP AKP için, daha zayıf AKP de HDP için Açılım masasına güçlü oturmak demektir. Açılım masasına kimin güçlü oturduğunun çok önemi yoktur, zira sonuçta masaya yatırılmış olan Türkiye’nin üniterliğidir!

15) HDP ile AKP birbirine karşıt değil, mahkumdur: Açılım ikisini birbirine mecbur etmektedir. Açılım HDP ve AKP için sadece bir Atlantik görevi değil, varlık nedenidir.

Kısacası, “HDP’yi dağ yönetiyor” diyen Erdoğan, gerçekte o dağın şefiyle görüşmekte,
pazarlık yapmakta ve anlaşma imzalamaktadır.

AKP-PKK ortaklığının seni “göbeğini kaşıyan adam” ya da “bidon kafalı” seçmen yerine koymasına izin verme!

Birlik programını destekle ve baraj kaygısı duymadan Açılım karşıtı odağa,
yani Vatan Partisi’ne oy ver!

==============================================

Dostlar,

Sayın Mehmet Ali Güller‘in son derece başarılı bu yazısını paylaşmak istedik 10 gün sonra..
Tarihe not düşen çok başarılı bir yazı..
Kendisini kutluyoruz..
Zaman korkarız Güller’i haklı çıkaracak..

Sayın Gülleri’in Kürt kökenli bir yurttaşımız / aydınımız olduğunu belirtmekte yarar var.

Çooook ama çooook dikkatli olmak zorundayız..

Ülke ve ulus birliği vazgeçilmezdir ve bu emperyalist oyun mutlaka bozulmalıdır.

Seçim sonrası VATAN PARTİSİNE omuz vermek daha da önemli duruma gelmiştir.

HDP’ye oy veren 6 milyon dolayında yurttaşımızın ayrılıkçı – bölücü olduğunu savlamak olanaksızdır.

Ancak bu kitlenin HDP’yi çok özenle izlemesi, hele hele AKP ile HDP’nin ustalıklı
siyasal manevralarını iyi değerlendirmesi zorunludur.

HDP’ye emanet oy veren CHP’liler ve “enteller – solcular” büyük bir
tarihsel vebal altındadır.

Sevgi ve saygı ile.
10 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TÜRBAN OLAYINA ATATÜRK NASIL BAKIYORDU?

Dostlar,

Değerli yazar Mehmet Ali Güller, 3 yıl önce 18.10 2010’da ODATV’de yazdığı makalede, saygı duyulacak bir derinlikle gelişmeleri öngörmüş.. Okuyalım..

  • AKP, apaçık görülüyor ki, canhıraş biçimde 30 Mart 2014 yerel seçimlerine hazırlanmakta.. Ateş bacayı sarmış..

Sadakta oklar tükendi gibi.. En esaslı “ok” lardan biri daha, 11 yıl saklanıp sömürüldükten ve dinci rantı sonuna dek devşirildikten sonra sonunda kullanılmak zorunda kalındı..

Ne yapılırsa yapılsın, tarihsel dönüşümler, pozitif bilimlerin kesinliğine yakın yasalara bağlıdırlar.. Güçler yükselir, bir süre ider ve inişe geçer..

AKP intihar etmektedir.

AKP kendi topuğuna sıkmıştır.. Şaşkın ve zavallı bir tablo içindedir..

İzmir’de dün açılan İktisat Kongresi sırasında Marmaray‘daki arızayı “el frenini” çekenlere bağlayan Başbakan Erdoğan‘ın acınacak durumunu izleyiniz; göreceksiniz.. Beden dili apaçık, “bana inanmayın, yalan söylüyorum..” diye haykırmaktaydı..

Quo vadis AKP – RTE, quo vadis??

Sevgi ve saygı ile.
31.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

TÜRBAN OLAYINA ATATÜRK NASIL BAKIYORDU?

Kadinlar_ve_Ataturk


Mehmet Ali Güller

Odatv.com, 18.10.2010

Usta gazeteci Rahmi Turan, Atatürk’ün
21 Mart 1923 tarihinde, Konya Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde söylediklerini anımsatmış okurlarına:

 

  • “Muhterem hanımlar! Memleketimizin bazı yerlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz, bizim olmaktan çıkmıştır. Kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde şu iki şekil görünüyor: Ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile giyilmeyecek kadar açık bir giyim… Bunun her ikisi de yanlış!” (Hürriyet, 18 Ekim 2010)

Atatürk, 87 yıl öncesinden öngörmüş bugünleri… Sistem kadını tek bir noktada birleşen iki ayrı uca yöneltiyor: Ya türbana ve çarşafa, ya da göbeğini açmaya…

TÜRBANI ÇÖZME YARIŞI

2006 yılında hukuken kapanan türban konusu, CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkoylaması mitingleri sırasında “türbanı biz çözeriz” sözleriyle yeniden önümüze geldi. Kılıçdaroğlu, ardından “cemaatlere saygılıyız” ve
laiklik tehlikede değil” diyerek izleyeceği politikanın köşelerini de belirledi. <
(Akşam, 21-22 Eylül 2010)

CHP’nin bu sürpriz çıkışı, AKP’nin geri planda tutmak zorunda kaldığı en önemli silahını
yeniden cepheye sürmesine olanak yarattı.

TÜRBAN ÖNCE ÜNİVERSİTEYE

Fırsat bu fırsat diyen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversite rektörlüklerine
“kız öğrencilerin türbanlı olsa bile derslere girebilmesinin önünü açan” bir yazı yazdı. AKP hükümetinin yarattığı korku toplumunun sonucu olarak, yasal olmayan bu talebe, üniversiteler büyük oranda sessiz kaldı ve türban uygulaması başladı!
Rektörler, konuya itiraz etmeyeceğini açıklayan ana muhalefet liderinden daha ileri gitmeye nasıl cesaret edebilirdi ki zaten!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “YÖK’ün bu yazısını durdurmak amacı ile herhangi bir şekilde hukuksal yollar da dahil bir girişimde bulunulmayacağını” söylüyordu. (Hürriyet, 6 Ekim 2010)

AKP’nin elini güçlendiren en önemli dayanak, CHP’nin kamuoyuna yansıyan yeni rapor taslağıydı. CHP’nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, AKP’nin türbanı hem çarşafa çevirmesine hem de üniversitelerin ardından tüm kamuya sokmasına dayanak oluşturacaktı!

Üstelik raporun mimarlarından CHP’li Sencer Ayata, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a akıl danışmıştı: “Sencer Bey, benim çok eski arkadaşımdır. Uzun yıllar beraber öğretim üyeliği yaptık. Bu, bir rapor değil, bilgi notu kabilindedir. O’nun üzerinde çalıştığını söyledi. Henüz bitmiş bir şey değil. Ne yapılabileceğini konuştuk. Bize ‘başörtülü öğrenciler için ne yapılabilir?’ diye sordular. Madem partiler bu konuda anlaşacak,
bize bir güvence gerekir. Yeter ki problem çözülsün.” (Vatan, 12 Ekim 2010)

“TÜRBAN KAMUDA SERBEST OLSUN”

AKP, yandaş medyayı da harekete geçirerek, zaferi taçlandırmak için sondaj çalışmasına başladı hemen. El birliği ile “türban kamuda da serbest olsun” kampanyası başlatıldı!

CHP’ye rağmen tepki gösterenlere ise YÖK Başkanı Özcan güvence veriyordu:
Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler baskı görmeyecek”. (Vatan, 12 Ekim 2010)

Menderes ve Özal’dan sonraki Müslüman Cumhurbaşkanı” sıfatıyla seçilen
Abdullah Gül, bu fırsattan yararlanarak 8 yıllık uygulamayı iptal ettiğini ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için tek tip resepsiyona geçtiklerini, konuklarını eşi
Hayrünnisa hanımla birlikte karşılayacağını müjdeliyordu. (Hürriyet, 12 Ekim 2010).
Gül’ün “türbanlı resepsiyon” kararını, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’e de bildirdiği belirtiliyordu.

Türban konusunda üniversitelerin ardından ilk kurumsal adımı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti TGC attı. TGC, daha önce reddettiği tesettürlü bir gazetecinin üyeliğini
bu sefer kabul ediyordu. (gazeteciler.com, 13 Ekim 2010)

LAİKLİK ÖNCE BOŞALTILACAK SONRA KALDIRILACAK

Ve sahneye TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu çıkıyor ve
“Türkiye laiklik ilkesini yeniden yorumlamalı” diyordu. (Hürriyet, 13 Ekim 2010). CHP’nin rapor taslağını fırsat bilen Kuzu, “örneğin başörtüsü meselesi laiklikle değil bireysel özgürlüklerle ilgilidir” diyerek yeni anayasanın birey haklarına odaklanması gerektiğini vurguluyordu.

Bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının nasıl şekilleneceğinin işaretini ise
Başbakan Erdoğan veriyordu. Kızılcahamam’da bir köfteciye uğrayan Başbakan,
köftecinin çocuklarına “Namaz kılıyor musunuz?” diye soruyordu. “Evet” yanıtı alan Erdoğan, namaz kılan çocukları, oyuncakla ödüllendiriyordu! (Milliyet, 17 Ekim 2010)

TÜRBANIN HEDEFİ TBMM

Öte yandan “Türban kamuya da girsin” kampanyasının bir haftada büyük yol aldığını
ve merkezi kurumların sessiz kaldığını gören Erdoğan artık meydan okuyordu:
“Türbanlı her yere girebilir”. (Cumhuriyet, 17 Ekim 2010)

Erdoğan, AKP Kurucular Kurulu üyesi Fatma Ünsal’ın “Kadınlar, başörtüsüyle Meclis’e giremiyor. 8 yıl geçti” sözlerini de “her şeyin bir zamanı var” diye yanıtlıyordu.
(Hürriyet, 18 Ekim 2010)

TÜRBAN ARAÇTIR

Türban, aslında kadınlarımızın bir sorunu değildir. Türban, bireysel bir özgürlük de değildir. Tam tersine kadınlarımızı esaret altına almanın aracıdır.

– Türbanın Kuran’da yeri olmadığı,
– Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığı

gerçeği, dindar yurttaşlarımızla dincileri birbirinden ayıran önemli bir ölçüttür.

Çünkü dindar bilmektedir ki,

  • Kuran kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emretmiştir.

İşte bu yüzden, kadınlarımızı türbana sokup, onları araç olarak kullananlar,
yavaş yavaş dudaklarına sürdükleri rujlara, gözlerine çektikleri sürmelere itiraz etmeye başlamışlardır! Bu konuda rahatsızlık oluşmaya başladığını bazı türbanlı kadın yazarlar da dile getirmeye başlamıştır.

LAİKLİK, DİNİN DÜNYA İŞLERİNDEN AYRILMASIDIR

Yazımıza, Rahmi Turan’ın anımsattığı Atatürk’ün konuyla ilgili sözleriyle başlamıştık,
yine Atatürk’le bitirelim :

  • Yeni CHP”nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, aslında Atatürk sonrası CHP’sinin, laiklik ilkesinin anlamını değiştirmesiyle başlattığı sürecin bir sonucudur. Atatürk’ün devrimci CHP’si ile İnönü’nün tutuculaşan CHP’si arasındaki en önemli farklardan biri laiklik ilkesiydi.

Atatürk, laikliği “dün ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlarken, yıllar sonra CHP
bu tanımı “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde değiştiriyordu.

Dini dünya işlerinden değil de, sadece devlet işlerinden ayrı tutunca”,
1948 yılından başlayarak günümüze kadar uzanan, “imam hatip okulu açmak, kuran kursu açmak, cemaatlere hoşgörülü olmak, sonra da saygılı olmak, türbanı üniversiteye sokmak” gibi uygulamalar bireysel haklara giriyordu!

  • Devlet TBMM’ydi, Çankaya’ydı… Üniversite değildi!

Bu anlayışın Türkiye Cumhuriyeti’ni getirdiği yer ortada.

  • CHP köklerine dönmeli ve Atatürk’ün 6 ilkesine sıkı sıkıya sarılmalıdır.

Çünkü Türkiye uçuruma yuvarlanmaktadır.