Etiket arşivi: Kuvvetler Ayrılığı

Tarihin En Kalabalık Danıştay Duruşmasındaydık: İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)

Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi‘nin Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilmesi kararının iptalinin esastan görüşülmeye başlandığı davanın, Danıştay 10. Daire’deki ilk duruşmasına, Türkiye Barolar Birliği (TBB), baro başkanları ve yüzlerce avukat katıldı.

Duruşma TBB’nin girişimleriyle 550 kişilik büyük salonda yapılırken, bina dışında kalan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, avukatların devreye girmesi ve mahkeme başkanının kabul etmesiyle salona alındı.

TARİHİN EN KALABALIK DANIŞTAY DURUŞMASI

Mahkeme Başkanının, “Danıştay tarihinde bir ilk. Bu kadar kalabalık bir duruşma ilk kez yapıyoruz” sözleriyle tanımladığı duruşmada TBB Başkanı Av. R. Erinç Sağkan; Başkan Yardımcısı Av. Sibel Suiçmez, Genel Sekreter Av. Veli Küçük, Sayman Gökhan Bozkurt, Yönetim Kurulu üyeleri Av. Hicran Kandemir, Av. Nizam Dilek, Av. Ali Bayram; çok sayıda baro başkanı ve avukat hazır bulundu.

Avukatların savunmaları sürerken söz alan TBB Başkanı Sağkan, “Anayasamızın 104’üncü maddesinin 17’nci fıkrasının ilk cümlesinde açıkça ‘Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir’ denilmektedir. Haliyle tartışılması gereken, uluslararası sözleşmelerin onaylanmasının, yürütmenin mi yoksa yasamanın mı yetkisinde olduğu konusudur” dedi. Sağkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anayasa’nın 90. maddesi, Cumhurbaşkanının uluslararası andlaşmaları onaylayabilmesini, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulması şartına bağlamaktadır. Dolayısıyla ülkemizde uluslararası andlaşmanın onaylanmasının münhasıran yürütmenin yetkisinde olmadığı, öncelikle yasama organının yetkili olduğu açıktır. Haliyle yürütme yetkisinde olamayan bir konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yapılması açıkça yetki gaspı olup hukuka aykırıdır, yetkisizlik kusuruyla sakat bir işlemdir ve yok hükmündedir. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması Meclis tarafından 6251 sayılı Kanunla uygun görülmüştür, yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereği ancak bu usulle kaldırılabilir. Bu nedenle işlemin iptaline karar verilmelidir. Sayın heyet aksi kanaatte ise Anayasa’ya aykırılık iddiaları ciddiye alınmalı; çünkü yarın da başka bir uluslararası sözleşmeden çıkılması olası. Burada yapılan tartışmalardan sonra alacağınız karar, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Cumhurbaşkanının işlemlerinde yargı denetimine etkin bir şekilde tabi olup olmadığını da ortaya koyacaktır.”

AÇIKCA MECLİS YETKİSİ GASPEDİLMEKTEDİR

Bina çıkışında davayı izleyen gazetecilere de bir açıklama yapan Sağkan, 10 adet davanın duruşmasının görüldüğü bilgisini vererek, “Hemen hemen her gün bir kadın cinayeti, kadına dönük şiddet vakası yaşanırken bu konudaki failleri en ufak şekilde cesaretlendirecek her türlü hareketten şiddetle kaçınmak gerekirken, çok önemli, toplumsal hak ve özgürlükleri savunan bir sözleşmeden çekilmek, bizce bu ülkede kadınlara, kadın mücadelesine yapılacak en büyük kötülüktür” şeklinde konuştu.

Öte yandan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin neye tekabül ettiğine (karşılık geldiğine) ilişkin bir yargılama yaşandığını söyleyen Sağkan,

  • “Burada 9 no’lu cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapılan açıkça meclis yetkisinin gasp edilmesidir.

Bu durum şuna işaret ediyor; eğer ki burada yargı buna dur demez ise, yargı gerçekten fren ve denetleme mekanizmasını burada görmez ise, Türkiye Cumhuriyeti’nde Meclis yetkilerinin gasp edilmesinin bu sisteme uygun olduğunun onaylanacağı ve tevsik edileceği anlamına gelir ki, bu da artık Türkiye’de kuvvetler ayrılığının değil, yasama ve yürütmenin tek bir kişide birleştiğinin açık ilanıdır. Artık kuvvetler birliğine geçtiğimizin, buradan bir yargı kararıyla onaylanması anlamı taşıyacaktır” ifadelerini kullandı.

Duruşmada verdiği örneği tekrarlayan Sağkan, “İstanbul Sözleşmesi bir Avrupa Konseyi sözleşmesidir. Eğer 9 no’lu kararname ve buna dayanılarak alınan cumhurbaşkanlığı kararı ile Avrupa Konseyi sözleşmesi olan hak ve özgürlükleri düzenleyen İstanbul Sözleşmesi’nden cumhurbaşkanlığı kararı ile çıkılabileceği kabul edilirse, yarın aynı şekilde Avrupa Konseyi sözleşmesi olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden de sayın cumhurbaşkanın tek bir kararı ile çıkılabileceğinin de kabulü anlamına gelecektir. Bunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin yönünü nereye döndüğü ile çok ama çok büyük bir illiyet bağı olduğunu düşünüyorum” şeklinde konuştu.

DANIŞTAY SAVCISI: SÖZLEŞMEDEN ÇEKİLMEK HUKUKA AYKIRI

Danıştay savcısı, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin hukuka aykırı olduğu ve kararın iptali yönünde görüşünü açıkladı. Mahkeme heyeti, kararın daha sonra yazılı açıklanacağını ifade ederek duruşmayı sonlandırdı. Danıştay’ın bir ay içinde kararını vermesi bekleniyor. Karar yazılı olarak açıklanacak.

SUİÇMEZ: DANIŞTAY’DA SAVCI VAR DEDİK, ŞİMDİ DE DANIŞTAY’DA HAKİMLER VAR DEMEK İSTİYORUZ

TBB Başkan Yardımcısı ve Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu (TÜBAKKOM) Koordinatörü Av. Sibel Suiçmez, duruşma sonunda yaptığı açıklamada, “Gelinen nokta itibarıyla savcı görüşü, işlemin iptali yönündeydi. Bu çok büyük bir coşku ve alkışla karşılandı. Danıştay’da savcı var dedik, şimdi de Danıştay’da hakimler var demek istiyoruz. Bütün beklentimiz hukuka aykırı bu işlemin iptal edilmesi yönündedir. Bu umudu taşıyoruz ve biz avukatlar olarak binlerce insanın çığlığını, kanını ve umudunu bugün buraya getirdik. Biz görevimizi avukatlar olarak yaptık, sıra artık mahkemede. Eminim ki mahkeme kadınların bu umuduna ses verecek ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını iptal edecek” şeklinde konuştu.

https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/tarihin-en-kalabalik-danistay-durusmasindaydik-istanbul-sozlesmesi-nden-vazgecmiyoruz-82654

==================================================
Dostlar,

İlgili Anayasa maddesi aşağıda :

D. Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma
Madde 90 – “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”

Dolayısıyla, TBMM’nin bir yasama işlemi ile İstanbul Sözleşmesi’ne konan imzayı onaması gerekmektedir. Bu yapılmış ve 6251 sayılı ile söz konusu uluslararası sözleşme yürürlüğe konmuştur. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı “kararı” ile bu Yasama işlemini geçersiz kılması hukuk açısından olanaksızdır. 9 sayılı CB Kararnamesi Cumhurbaşkanına bu yetkiyi sağlamaz.

Söz konusu CB kararı açıkça TBMM’nin münhasır yasama yetkisinin gaspıdır ve açıkça YOK HÜKMÜNDEDİR. Gerçekte İstanbul Sözleşmesi hukuksal açıdan ülkemizde yürürlüktedir

Danıştay 10. Daireden tersine bir karar, hukuk devletinde beklenemez.

Sevgi ve saygı ile. 30 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik 

 

ADD YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU


Zafer’in 100. yılından, Cumhuriyet’in 100. yılına ilerler ve bir seçime giderken;
Demokratik Kitle Örgütlerinin katılmasını umduğumuz,
Siyaset Kurumunun dikkate almasını beklediğimiz,
Ulusumuzun da desteklemesini dilediğimiz ÇAĞRIMIZDIR.

AZİZ MİLLETİMİZ!

Her karışını kanlarıyla sulayarak VATAN yaptıkları bu topraklar üzerindeki bağımsızlık ve egemenliğimizi Lozan’la dünyaya tanıtan KEMALİST DEVRİMCİLER, akıl ve bilimden koptuğu için
çökmekte olduğunu gördükleri, cepheden cepheye koşarak kurtarmaya çalıştıkları, yıkılışını tarifsiz acılarla yaşadıkları devletlerinin enkazı üzerinde, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” düsturuyla kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hamuruna bir MAYA kattılar.
O mayanın adı NAMUS’tu! Devletimizin hamurunu çürümekten koruyan NAMUS MAYASI’nın eksilmesine izin verilmemelidir.
Çok kutuplu yeni bir DÜNYA DÜZENİ oluşurken; barış, huzur ve topyekûn kalkınma için,
bu toprağın insanlarının kadın erkek birlikte yarattığı, başarısı kanıtlı, bütün ilke,
eser ve politikalarıyla dünyaya örnek olmuş ATATÜRK CUMHURİYETİ en doğru yoldur,
YENİDEN o yola girilmelidir.
ATATÜRK CUMHURİYETİ; Aydınlanma Devrimleriyle toplumu tepeden tırnağa değiştiren,
çağ atlatan, özünde bir KÜLTÜR ve KADIN devrimi, SANAT ve BİLİM özgürleşmesi,
bir TÜRK RÖNESANSI’dır. Anadolu’nun binlerce yıllık kültürü ile bütünleşen LAİK CUMHURİYET KÜLTÜRÜ devletimizi bugünlere taşıyan en değerli kazanımımızdır, korunmalıdır.
LAİKLİK; demokrasinin olmazsa olmazı, aklın doğmalara tutsaklıktan kurtularak özgürleşmesi,
yurttaşın; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür birey olmasıdır. Devlet; taş binalar değil,
görevli yurttaşlardır ve görevlileri laik bireyler ise laiktir. Laiklik, gölgesinde güvenle yaşadığımız Cumhuriyet Kubbemiz’in kilit taşıdır. Tarihten ders alınmalı, tarikat, cemaat adıyla
örgütlenmiş, emperyalizm taşeronu yapılanmalar için yasalar uygulanmalı, Devlette
hiçbirLaik Cumhuriyet ve Üniter Ulus Devlet karşıtı kadrolaşmaya izin verilmemelidir.
YARGI; egemenliğin ve Ulusal bağımsızlığın temel unsurudur. Bağımsız olacaktır, ama tarafsız olamaz. Anayasal düzenden yana taraftır. Bir devlet; yargı hak ve yetkisini, hiçbir koşulda
başka bir otoriteye ya da devlete devredemez. İktidarların ya da paralel güçlerin emrine girmiş, baskılarla hüküm kuran bir yargının devletleri felakete sürüklediğinin tarihte örneği çoktur,
biri de Osmanlı Devleti’dir. Yargı; kayıtsız, koşulsuz bağımsız olmalıdır.
Ulusumuz; 1961 Anayasası’nı esas alan demokratik bir ANAYASA’ya ve Hukukun Üstünlüğü ile Kuvvetler Ayrılığı ilkesine tam bağlı gerçek bir HUKUK DEVLETİ’ne kavuşturulmalıdır.
PARA; bir diğer egemenlik ve ulusal bağımsızlık unsurudur. Üretimden kopmuş, hukuk güvencesi sunamayan, nepotizme, yolsuzluğa, rüşvet ve israfa batmış devletlerin PARASI PUL, YURTTAŞI KUL olur. Üretim artırılmalı, her yurttaşın vergi mükellefi olacağı, her gelir ve harcamasını kayda geçireceği adil bir vergi sistemi kurulmalı, kayıt dışı ekonomi önlenmeli,
hakça bölüşüm ve gelir dağılımı adaleti sağlanmalıdır. Merkez Bankası bağımsız olmalı, kamu maliyesi naslar ya da saplantılarla değil, akıl ve bilimle yönetilmelidir.
ATATÜRK’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına TÜRK MİLLETİ denir” tanımı
doğrultusunda; ulus olma bilinci ve ulusal birliğimiz güçlendirilmelidir. Emperyalizmin
BÖL YÖNET” taktiği güdümlü mikro milliyetçilik ve mezhepçilik tuzaklarına düşülmemeli, federasyon çağrıştıran arayışlara itibar edilmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı mezata düşürülmemeli, siyasi beklentilerle dağıtılmamalıdır. Uluslaşamamış, Ulus Devlet olamamış Irak, Suriye, Libya, Ukrayna gibi uzak yakın bazı komşularımız dahil, birçok devletin nasıl ezilen çimen oldukları iyi değerlendirilmeli, ÜNİTER ULUS DEVLETİMİZ gözümüz gibi korunmalıdır.
DIŞ POLİTİKA; “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ve bölge merkezli, karşılıklılık esaslı KEMALİST felsefeyle yürütülmelidir. Atatürk’ün; Sadabad Paktı ve Balkan Antantı, Montrö ve Hatay politikaları ile SSCB (Rusya), Orta Doğu ve Avrupa ilişkilerindeki prensipleri hep akılda tutulmalı, uluslararası anlaşmalarda ve büyük devletler siyasetinde bağımsızlığımızı zedeleyecek  adımlardan kaçınılmalıdır. BOP, 21. yüzyılın Sevr’idir. Bölgemizi kana bulayan bu
emperyal projenin Sevr ile aynı mantıkla hazırlandığı ve ülkemizi bölme amacının haritası ile sabit olduğu görülmelidir. Cumhuriyetimiz antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı
KURULUŞ AYARLARI’na dönmeli, TÜRKİYE TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMELİDİR!
TBMM’ye neden GAZİ MECLİS dendiği, Devletimizin Büyük Millet Meclisi Hükümeti esası ile kurulduğu, MECLİS’in demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerden oluştuğu
dikkate alınarak Meclis iradesini esas alan bir yönetim sistemi kurulması, yürütme erkinin
TEK ADAM’a teslim edilmemesi hedefi doğrudur, ancak sonraki iştir. Seçim kapıdadır.
Mevcut Anayasamıza göre Türkiye’yi seçilecek Cumhurbaşkanı yönetecektir. Seçmenin;
“En iyi ben yönetirim” diyecek ve ikna edecek adaya oy vereceği unutulmamalıdır.
EĞİTİM en önemli sorunumuzdur. Çocuklarımız; öncelikle düşünmeyi, öğrenmeyi, sorgulamayı öğrenmeli, tarikat ve cemaatlerden, hurafe ve dogmalardan uzak tutulmalı, bilimsel bilgi ile
eğitilmelidir. 4+4+4 yanlışından dönülmeli, temel eğitim kesintisiz 12 yıl olmalıdır. Parasız LAİK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ ile özgür bireyler yetiştirilmeli, öğretmenlerimiz YENİDEN baş tacı edilmelidir. Öğretim Birliği Yasası’nı yok etme çabalarına, hele 100 yıl sonra yeniden MEDRESE ve benzeri DİYANET AKADEMİSİ türü arayışlara hiç girilmemelidir. Üniversitelerimizin bilimsel olarak özgür, mali ve idari özerkliği tartışmasız demokratik bilim yuvaları olacağı bir
Üniversite Reformu yapılmalı, ara eleman yetiştirecek meslek okulları Köy Enstitüleri modeliyle YENİDEN örgütlenmeli, gençlerimiz geleceklerini yurt dışında arama çaresizliğinden kurtarılmalıdır.
SAĞLIK, sosyal devletin temel görevidir. Hastayı müşteri, hastaneyi ticarethane olarak tanımlayan, sağlık çalışanının emeğini sömüren, insan sağlığını küresel kapitalizmin
çok uluslu şirketlerinin talanına terk eden neoliberal sağlık politikalarına son verilmeli,
Koruyucu Tıp öncelikli, Toplumcu Kamusal Sağlık Sistemi YENİDEN kurulmalı,
ilaç, aşı ve tıbbi malzeme üretimi yerli kaynaklara dayandırılmalıdır.
KADININ; insan olarak eşitliği temelinde, çalışma hayatının ve sosyal yaşamın içinde olması ile toplumsal özgürleşmenin mümkün olacağı bilinciyle, sadece ailenin değil, uygarlaşmanın da taşıyıcı kolonu olduğunu içselleştiren bir yönetim anlayışı YENİDEN yaratılmalıdır.
Eğitim müfredatından başlanarak, medyadan sokağa ve eve kadar, başta kadına ve çocuğa, şiddetin, istismarın her türü sözlüklerimizden çıkarılmalıdır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne dönülmeli, ÇOCUK ve GELİN sözcüklerinin birlikte kullanılması utancı tarihe gömülmelidir.
İstihdam yaratamayan, Sosyal Güvenlik Sistemini çökerten, sürekli cari açık üreten,
dışa bağımlı, emekçisini, emeklisini süründüren, nüfusun % 1-2’si ile faiz lobilerine çalışan NEOLİBERAL ekonomi politikaları sürdürülemez. Üretimsizlik SEBEP; faiz, enflasyon, işsizlik
ve açlık NETİCEDİR. Yüksek teknolojili ürün üretme ve 4 Denge Teorisi (Bütçe, Gelir gider,
Dış Ticaret, Kamu Özel Sektör Dengeleri) esaslı KEMALİST KARMA ÜRETİM EKONOMİSİ
YENİDEN Devletimizin Ekonomi Politikası olmalıdır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
YENİDEN devreye sokulmalı, akılcı planlama ve teşvik politikaları ile kamu ve özel tüm güçlerin katılacağı bir ÜRETİM SEFERBERLİĞİ başlatılmalı, KOOPERATİFÇİLİK geliştirilmelidir.
İşsizliğin ücretleri baskılamasına, sermayenin emeği kâr hırsına kurban etmesine izin verilmemeli, Sınıf Sendikacılığı güçlendirilmeli, “Sigortasız İşçi”, “Çocuk İşçi” gibi kavramlar
yok edilmelidir. Bilişim  çağı ve sanayi 5.0 kaçırılmamalı, TARIM ve HAYVANCILIK güçlü biçimde desteklenmeli, en zor koşullarda kendini doyuran 7 ülkeden biri olmamızı sağlayan çiftçimizi toprağından koparan politikalara son verilmeli,
kamu üretim tesisleri YENİDEN faaliyete geçirilmelidir.
NÜFUSUMUZ ve insan kaynağımız planlanmalıdır. Eğitimsiz kalabalıkların iş gücü ve üretime katılamayacakları, topluma yük olacakları bilinmeli, insanlarımız 3 çocuk yapma,
5 çocuk yapma gibi bilim dışı öğütlerle eğitimsizlik, işsizlik ve yoksulluğa mahkûm edilmemelidir. MÜLTECİ (iltica için başvuran) ve geçici koruma altında olanlar sorunu,
akıl dışı ırkçılık suçlamalarının sislemesine bırakılmayacak kadar ciddidir. Bu sorunun;  demografik yapımızı tahrip ve ülkemizi bölme amaçlı bir emperyal saldırı olduğu görülmeli, gereği yapılmalıdır.
TÜRKİYE; sınırlarını koruyamayan, yurt dışı tek toprağı Süleyman Şah Türbesi’ni
terör örgütlerine terk eden, 19 adasındaki Yunan işgalini tepkisiz seyreden, beyzbol sopaları
ve mektuplarla had bildirilen, tehditle terörist(!) salıveren, kapılarda bekletilen,
tescilli rüşvetçilerce temsil edilen ve İTİBARI saraylarda arayan bir ülke olmamalıdır.
TÜRKİYE; büyük doğmuştur, onurlu insanlar ülkesidir,
büyüklüğüne layık ve onurla yönetilmelidir.
ORDUMUZ; siyasetin etkisinden arındırılmalı, komuta bütünlüğü YENİDEN sağlanmalı,
kendi sağlık, eğitim, yargı ve terfi sitemlerine sahip kılınmalıdır. PARTİ ORDUSU arayışları nafile, sonu hüsrandır. Paramiliter yapılanmalar dağıtılmalı, bireysel silahlanma önlenmeli,
halkımızın bütün güvenlik güçlerimize tereddütsüz güveneceği bir düzen kurulmalıdır.
BASIN; Atatürk’ün “Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası,
yine basın hürriyetidir
.” sözü ışığında ÖZGÜR olmalıdır. Basın organları sahiplerinin
tek işlerinin basın olması YENİDEN sağlanmalı, YANDAŞ MEDYA yaratmanın
kimseye yararı olmayacağı bilinmelidir.
SİYASİ PARTİLER ve SEÇİM YASALARI demokratikleştirilmeli, lider sultası ortadan
kaldırılmalıdır. Anayasa ve yasalarımıza uygun bütün örgütlülüklerin -Örgütlü Toplum olmanın- önündeki engeller kaldırılmalı, hukuk dışı uygulamalarla baskılanmamalıdır. Tırnak boyası ve seçim kurulları dahil, SEÇİM GÜVENLİĞİ tartışılır olmaktan çıkarılmalı, propaganda eşitliği sağlanmalıdır.
ULAŞIM; demiryolu ve deniz ulaşımı öncelikli geliştirilmelidir. Başta ENERJİ, tüm stratejik üretim alanlarındaki korkunç dışa bağımlılığımız en aza indirilmeli, yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza, sularımıza, madenlerimize, ormanlarımıza ve çevremize sahip çıkılmalıdır.
Çalışma yaşamından banka ve sigorta sistemine, turizm ve kültürden spor ve sanata, emekli ve yaşlılarımızdan engelli yurttaşlarımıza her alanda uygulanacak ulusal ve akılcı politikalarla insanlarımızın barış, huzur ve güven içinde yaşayacakları bir düzen kurulmalıdır.
Ulusumuz; bütün bunları 100 yıl önce yaptı, doğru önderlik, doğru kadrolar, doğru yol haritası ile bugün de yapacak güçtedir. ULUSUMUZA GÜVENİYORUZ!
Dünyanın en bereketli topraklarında, dünyanın en fedakâr,
en çalışkan halkını açlığa mahkûm eden BU DÜZEN DEĞİŞMELİDİR!
Biz Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ!
Bilgili olacağız, cesur olacağız, kararlı olacağız, çok çalışacağız,
KEMALİZM’in namus sesini bir SİS ÇANI gibi  yurdumuzun semalarına asacağız ve milletçe

YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ’ni kuracağız.

SÖZ VERİYORUZ!
23 Nisan 2022, ATO Kongre Merkezi, Ankara

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU
====================================================

PDF ; 23 Nisan 2022 YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ Bildirgesi

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

Yeni anayasa ve yanıt bekleyen sorular

OSMAN GÖLCÜK
Bilişim ve Altyapı Teknolojileri Uzmanı

Cumhuriyet, 23 Mart 2022
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Millet İttifakı’nı oluşturan altı siyasal partinin güçlendirilmiş parlamenter sistem ile ilgili olarak yayımladıkları bildiri, anayasa ile ilgili konularda kimi tartışmalar yarattı.

NELER ÖNE ÇIKIYOR?

1- 1921 Anayasası yürürlüğe girdiğinde ne ortada devlet var ne de Cumhuriyet; yalnızca Ankara’da bir Meclis var.

2- Milli Mücadele’nin 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlanmasından sonra kabul edilen 1924 Anayasası zamanında artık Cumhuriyet ilan edilmiş ve devlet  kurulmuş oluyor. Devletin gerçek anayasası ortaya çıkıyor.

3- 1961 Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti’nin en demokratik anayasasıdır. Günümüzde bile aynen uygulansa demokrasi konusunda kimsenin karşı çıkacağı bir durum olmaz.

Kuvvetler ayrılığının ve demokrasinin bütün kurumlarının var olduğu bir anayasadır. Keşke kesintisiz uygulanabilseydi. Demirel bile o yıllarda bu anayasa “Bu ceket, bu topluma bol geliyor” demişti.

4- 1961 ve 1982 anayasalarına darbe anayasaları diyorlar, yıllardır değiştirmedik yeri kalmadı, hâlâ darbe anayasası deniliyor.

Ama önemli olan anayasada ne yazdığı değil mi?

Araştırdığımızda hiçbir ülkede anayasalar, ülke barış ve demokrasi içinde idare edilirken yazılmamış. Çoğu ülkede iç savaş ve savaş sonrası yazılmış. Zaten anayasalar da bir toplumsal barış sözleşmesi değil mi?

Almanya anayasası, Amerikan işgal kuvvetleri komutanının talimatı ile yazılmış. Sonradan değişiklikler yapmışlar ama bu anayasa işgal anayasası diye yıllarca tartışmamışlar, pek de dert etmemişler.

Gelişmiş demokratik ülkelerde anayasa tartışması pek yok, önemli olan demokrasinin oturmuş olması. Anayasalar kadar önemli olan, siyaset yapan kişilerin, devletin kurumlarının ve toplumun demokrasiyi içine sindirmesi ve uygulaması değil mi?

5- Altı partinin ortak metninde yalnızca 1921 Anayasası’na atıfta bulunulması, “Hem Kürtleri hem de anti-laik partileri ürkütmemek için mi yapıldı” sorusunu akla getiriyor.

Hazırlanacak yeni anayasa da toplumsal barışı ve demokrasiyi hedeflemeli, her kesimi kapsayan ve herkesin kendini bu anayasanın dışında hissetmediği bir anayasa olmalı.
===================================
Dostlar,

TÜRKİYE, Anayasanın ilk 3 maddesine asla dokunulmaksızın;

  • Atatürk Devrim İlkelerine, Cumhuriyetin kurucu değerlerine tam bağlı kalmalı,
  • Tam bağımsız ve güçlü tekil (üniter) devlet olmalı,
  • Ülke ve halk bölünmezliğine dayalı bütünlükçü bir ulus anlayışı benimsemeli,
  • Anayasası ve tamamlayıcı tüm hukuk sistemi, kurumları ile çağın koşullarına tam uyumlu olmalı,
  • Demokratik, laik, sosyal bir hukukun üstünlüğü ile bağlı hukuk devleti olmalı;
  • Laiklik, başta eğitim yaşamın her alanında uygulanmalı,
  • İnsan haklarına dayanmalı, anti-emperyalist ve anti-kapitalist hukuk siyasası gütmeli,
  • Adil temsille güçler ayrılığına dayalı Parlamenter demokratik rejime hızla geri dönülmeli,
  • Bilimsel akılcılığı şaşmaz pusula kılmalı, bilim ve teknoloji üretmeli, bilişim çağı asla kaçırılmamalı,
  • Etkin demokratik hükümetler kurulabilmeli ve hızlı adalet temel değer ve hedeflerden olmalı,
  • Örgütlü halk, etkin siyasal katılım sağlanmalı, üniversite özerkliği mutlaka anayasaya konmalı,
  • Aydınlanmış ve çağdaş toplum, istihdamda liyakat ana kazanımlardan olmalı,
  • Özgürlük ve eşitlik : Yurttaşların eşitliği sağlanmalı; Ulusu bölen “Eşit yurttaşlık değil!”,
  • Salt siyasal – hukuksal değil ve fakat; Planlı sosyal ve ekonomik kalkınmayı, halkçı bütünsel ekonomi ekseninde toplumsal erinç (huzur) ve gönenci (refahı), adil gelir dağılımını, yoksulluktan kurtulmayı, bölgesel dengeli kalkınmayı, herkese sağlık-eğitim, sosyal güvenlik, onurlu iş, sağlıklı – güvenli çevre.. koşullarını gözeten üretici EKONOMİK DEMOKRASİ’yi ve hukukunu hedeflemeli,
  • Çalışan, üreten ve özyeterlik sağlayan ve dışsatım yapan bir hukuk dizgesi kurgulamalı,
  • Atatürk’ün “YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ” ilkesi hukukuna tam anlamıyla bağlı kalmalı,
  • İç hukuku düzenlerken, uluslararası andlaşma – sözleşmelere katılırken hiçbir ülkenin içişlerine karışmamalı ve kendi içişlerine karışılmasına izin vermemeli, tam bağımsız, egemen-eşit olmalı,
  • Mazlum uluslara hukukuyla da örnek ve önder, çağdaş uygarlık düzeyini aşma hedefli olmalıdır,
  • Anayasa başta, tüm ulusal, uluslararası hukuku aynı zamanda, Türkiye’nin sonsuza dek onurlu, gönençli yaşaması ve çağdaş uygarlık düzeyini aşması şaşmaz hedefinin güçlü aracı kılmalı,
  • Dünya uluslar ailesinin egemen-eşit, onurlu ve saygın bir üyesine yaraşır Hukuk Devleti olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 25 Mart 2022

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) Öğrencisi
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

Yönetemeyen demokrasi

Alev Coşkun
Alev Coşkun
Cumhuriyet, 17 Ekim 2021

 

Bu haftaki Pazar yazımda “Yönetemeyen Demokrasi” konusunu ele alıyorum.

Demokrasi, halkın yöneticilerini seçimle belirleme esasına dayalı bir yönetim biçimidir. Temel unsur; eşit, adil, dürüst ve hukuka dayalı olarak yapılan genel seçimlerle yöneticilerin seçilmesidir.

Ancak salt genel seçim, demokrasinin varlığını kanıtlamaz. Yalnızca seçim demokrasi için yeterli olsaydı, 2. Dünya Savaşı öncesi genel seçimlerle iktidara gelen Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Portekiz’de Salazar ve İspanya’da Franco gibi faşist ve otoriter yönetimler demokrasi sayılırdı.

Kuvvetler ayrılığı

Demokrasilerde genel seçimler ne kadar önemliyse, halkın temel hak ve özgürlüklerinin de anayasal güvence altına alınması o derece önemlidir.

Kuşkusuz diğer önemli bir unsur, siyasal iktidarın elinde toplanan gücün anayasal kurallar çerçevesinde sınırlandırılmasıdır. Bu da kuvvetler ayrılığı ilkesinin kabul edilmesi ve işlemesi ile olanaklıdır.

Türk halkı, Tanzimat’ın ilanı olan 1839’dan bugüne, belirli dönemlerde kısıtlamalar olsa da parlamenter sistemle yönetilmiştir ki bu da toplam 182 yılı bulmaktadır.

Ancak son yapılan halkoylaması sonucunda dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen bir sisteme geçildi. Dünyada bir benzeri olmayan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne 2018 yılında geçtik.

Erdoğan, “Her şey iyi olacak. Ekonomi kanatlanıp uçacak” diyordu. Oysa bu sistemle çok büyük bir gerileme dönemi başlamıştır.

Bu sisteme geçeli 3 yıl 3 ay oldu. Bu kadar kısa bir dönemde devlet kurumları adeta çöktü. Özellikle devletin her katmanında denetim sistemleri devre dışı bırakıldı. Kamu yönetiminde yetenek (liyakat) yerine, dine dayalı zihniyete inanan adamlar yerleştirildi.

Bu sistemde, “partili cumhurbaşkanı” tek yetkili oldu. Her şeyi o biliyor, her şeye o karar veriyor. Yasama organı, yetkileri elinden alınmış, sadece adı “Meclis” olan bir kuruma dönüştü.

Cumhurbaşkanı tarafından atanan bakanların Meclis’e gelip hesap vermeleri ortadan kaldırıldı. Çağdaş ve evrensel demokratik sistemin vazgeçilmez unsuru olan kuvvetler ayrılığı ilkesi iptal edildi.

Son 3 yıl 3 aydır uygulanan bu sistemle Türkiye ne yazık ki “yönetemeyen demokrasi” modeline dönüştü.

Yöneten – yönetemeyen demokrasi

Yöneten ve yönetemeyen demokrasi konusu, siyaset bilimciler tarafından derinlemesine incelenmiştir. Siyaset bilimci G. Bordeau, “Yöneten Demokrasi” adlı 3 ciltlik kitabında bu konuyu inceledi. Prof. Bordeau: “Kimi siyasal partilerin demagoji ve halk dalkavukluğu yaparak seçimlerde tepkisel oyları ele geçirebildiklerini, ancak böylesi durumların demokratik yaşamda daha büyük yeni sorunlara yataklık yaptığını” irdeliyor.

Yazar, yetersiz ve donanımsız siyasal iktidarların oluşması sonunda, kaybedenin aslında “yönetilen”lerin yani halkın kendisinin olduğunu savunur ve bu gibi modellerin sonunda “yönetemeyen demokrasi”lere dönüştüğünü de vurgular.

Demokrasi teorisine geri dönüş

ABD’nin Colombia (AS: Columbia) Üniversitesi siyaset bilimi öğretim üyesi Prof. Dr. Giovanni Sartori ise “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” adlı yapıtında, “Yönetemeyen Demokrasi” konusunu ele almıştır. Bir ülkede yönetemeyen demokrasinin unsurları olarak “Aşırı Yük ve Sorunların Çözülememesi” kavramlarını irdelemiştir. Prof. Sartori, bir ülkede iktidarın çözmekle yükümlü olduğu sorunların ağırlığını belirtmek amacıyla da “overload” (aşırı yük) olgusunu ortaya atmıştır.

Örneğin siyasal, toplumsal, dış politika ve ekonomi alanlarındaki birçok sorunla (aşırı yük), karşı karşıya olan bir ülke, öncelikle bu sorunları çözmek için “sorun üreten” değil; “sorun çözen” siyasal iktidarlara gereksinim duyar…

Popülist yaklaşım ve yönetemeyen demokrasi

Ancak, iktidara gelen siyasal parti eğer sorunları görmezden gelerek popülist davranışlarla halkı oyalama yoluna giderse, siyasal ve toplumsal sorunlar birikir. Bu noktada “sorun çözücü” olmak yerine, “sorun yaratıcılık” ve “sorun üreticilik” ortaya çıkar ki bu da “yönetilmezlik” (ungovernability) olgusunu yaratır ve sonunda durum, “yönetemeyen demokrasi”ye dönüşür.

Prof. Sartori’ye göre bir ülkede hem “aşırı yük” (ağır sorunlar) hem de sorun çözememek, sorunları ortada bırakıp “halk dalkavukluğu” ya da “çatışma yöntemi” yani “toplumu kutuplaştırma” öne çıkıyorsa, “yönetilmezlik” konusu üst düzeye ulaşır. Bu da “yönetilemeyen demokrasi” olgusunu ortaya çıkarır. Sartori bu noktada şu yargıya varıyor:

  • Toplumsal sorunları çözemeyen siyasal iktidarlar giderek erirler ve ufalırlar. 

Prof. Dr. Sartori bu noktada siyaset bilimci Karl Mannheim’ın ünlü “Man and Society in Old Age Reconstruction” kitabına gönderme yaparak “…toplumda liderlik yokluğuna” işaret eder, “halkın giderek umudunu yitirmesini” ve “demokrasi dışı istekleri bulunan gruplara fırsat veren olgunun işte bu genel yönetme, çekip – çevirme yokluğu” olduğunu vurgular. (s.179)

Türkiye’de durum

Şimdi Türkiye’ye bakalım.

1. AKP, iktidara geldiği günden itibaren (AS: başlayarak) temel politika olarak toplumu kutuplaştırma yolunu izledi.

2. Ayrıca, ekonomik alanda Türkiye son derece ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. İşsizliğin en üst düzeyde olduğu, her üç gençten birinin iş bulamadığı, ekonomik daralmanın son yılların en üst düzeyine ulaştığı bir ekonomik durum. İşçilerin tedirginliği, tarım kesiminin giderek yoksullaşması, orta tabakanın giderek kaybolması gibi son derece önemli ekonomik ve toplumsal sorunlar…

3. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderek büyümesi,

4. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisini doğruları en çok bilen kişi olarak görüyor ve buna göre hareket ediyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde devlet başkanları merkez bankalarına karışmaz (müdahale etmez). Erdoğan, “faiz sebep, enflasyon neticedir” gibi kendisinin yarattığı ekonomik teorilerle Merkez Bankası’na karışıyor. Bunun sonunda Merkez Bankası başkanı kısa sürelerde değişiyor. Merkez Bankası rezervleri eriyor, halkın 128 milyar doları kaybediliyor. Ocak 2020’de 5.96 TL olan Dolar, 22 ayda 9.18 TL’ye yükseliyor (%55’in üzerinde bir yükselme gerçekleşiyor.).

5. Dış politikada ABD ile Rusya arasında adeta bir top oyunu gibi gidip gelmeler, zikzaklar çiziliyor. Ortadoğu’da; Irak, Suriye, Afganistan, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’deki sorunlar giderek büyüyor.

Gündem saptırılıyor

Bugünkü siyasal iktidar bu önemli sorunlar üzerine yoğunlaşma yerine sürekli sürtüşme ve kavga yolunda politika geliştiriyor; temel konulardan kaçma politikası uyguluyor.

AKP iktidarı, rövanş alma hırsı ile yargı, eğitim ve Orduya karşı bu alanları “ele geçirme” anlayışıyla hareket ediyor ve özellikle üniversiteler, aydınlar ve eleştirel basınla kavga etmeyi temel bir politika önceliği haline getirmiş bulunuyor.

Siyasal iktidar, düşman yaratıp, bu düşman kesimle sert bir kavga vererek, hem tabanını güçlendirmeye çalışıyor hem de gündem değiştiriyor. Oysa, gerçek ve çağdaş demokrasilerin temel unsurları (AS: ögeleri) çatışma değil, uzlaşmadır.

Türkiye’de son üç yıldır uygulanan ve dünyanın hiçbir yerinde olmayan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”, dünya siyaset bilimi literatürüne “Yönetemeyen demokrasi modeli” olarak geçmiş bulunuyor.

Sayısal çoğunluk

Çağdaş demokrasi kuramının önde gelen düşünürlerinden Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri adlı eserinde “sayısal çoğunluk” ve “çoğulculuk” kavramları üzerinde durur. Gerçek demokrasinin çoğulculuktan geçtiğini vurgular. Amaç bütün kesimlerin demokrasi sürecine katılımının sağlanmasıdır.

Demokrasi, Mecliste sayısal çoğunluğa sahip siyasal partilerin her istediklerini yapmasını onaylayan bir sistem değildir. Tersine çağımızın demokrasi anlayışı katılımcılık ve çoğulculuk ilkelerine; yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsızlığı ve birbirlerini denetlemeleri temeline dayanır. Çağdaş demokrasi anlayışı, geniş fikir alışverişi, uzlaşma ve oydaşma kavramları üzerine yükselir.

Ne yazık ki, AKP iktidarında bu çağdaş düşünceleri göremiyoruz. AKP iktidarı ve lideri uzlaşma yerine çatışmayı; erklerin birbirlerini denetlemesi yerine, gücün bir elde toplanmasını, oydaşma yerine sayısal çoğunlukla her türlü kararı Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle ve gerektiğinde Meclis’ten geçirerek sonuçlandırmayı yeğliyor.

Bunları temel politikalar olarak kabul ediyor ve uyguluyor.

SONA DOĞRU

Ancak bugün, AKP iktidarı bir yanda yoğun dış politika baskıları, öte yanda ekonomik alanda yapılan hatalar ve çalkantılar içinde çırpınmaktadır.

Genel kabul gören görüş şudur:

AKP iktidarı artık ekonomiyi düzeltemez, işsizliği çözemez, enflasyonu denetim altına alamaz, yükselen kurları toparlayamaz.

AKP iktidarının temel ekonomi politikası borçlanma üzerine kurgulanmıştır. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulandığı son üç yılda, Türkiye Cumhuriyeti’nin 95 yılının toplamından daha fazla borçlanıldı. 2018 Haziran ayında 970 (969.9) milyar TL olan Türkiye’nin borç stoku, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra 1 trilyon 57 milyar TL’lik borç eklenmiş ve toplam borç stoku 2 trilyon 27 milyar TL’ye ulaşmıştır.

Döviz cinsi iç borç stoku ise bu üç yılda tam 394 kat artmış bulunuyor.

Milli gelirin durumu

Özellikle işaret etmemiz gereken önemli nokta şudur:

  • Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir son 7 yıldır sürekli düşüş gösteriyor.

Verilere göre 2013 yılında 12 bin 582 Dolar olan milli gelir, 2020 yılında 8 bin 547 dolar oldu. 2013’ten bugüne kişi başına düşen milli gelirdeki azalma yüzde 31.67 oldu. Bu derece düşüş 2. Dünya Savaşı’nda bile görülmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her konuda en çok bilendir. “Faiz sebep, enflasyon neticedir” biçiminde formüle ettiği, ekonomi kuralını ısrarla uygulayarak Merkez Bankası rezervlerinin erimesine neden oldu. Geçen hafta yine aynı yola girildi. Faiz indi ama enflasyon düşmedi; tersine, yükseldi ve döviz kurları tavan yaptı.

AKP iktidarı bir kısırdöngünün içine girmiştir..

Yeteneksiz ve partizan yönetimin yarattığı sorunlar ve her gün ortaya çıkan yolsuzluklar karşısında AKP siyasal iktidarı sarsıntılar geçirmektedir. AKP iktidarı giderek otoriterleşiyor. En tipik örnek Basın İlan Kurumu’dur ve bu kurum bir ceza kurumuna dönüşmüştür.

Böylece art arda verilen resmi ilan kesme cezalarıyla başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere eleştirel basın ekonomik baskı altında tutulmak isteniyor.

KUTUPLAŞMAYI KÖRÜKLÜYOR

Türk siyasal yaşamının hiçbir döneminde kurumlar arasında bu derece çatışma ve güvensizlik oluşmadı. Halk artık mevcut siyasal kurumların işleyişinden, ülkenin yönetiminden memnun olmadığını açıkça göstermektedir. Nitekim son kamuoyu anketleri halkın bu düşüncesini açıkça ortaya koymaktadır. Bulguların özeti şudur:

1. Halk, uygulanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden memnun değildir.

2. Bu sistemi destekleyen AKP+MHP’nin Cumhur İttifakı giderek erimektedir.

Türk toplumunda gelir dağılımı adaletsizliği son kertede büyüdü. Orta gelir tabakası yok oldu. Araştırma şirketi Konda’nın son bulguları şöyledir:

Cumhur İttifakı %41.6, Millet İttifakı %44.1. Bunların açılımı şöyledir:

AKP %32.7, MHP %8.9, CHP %24.8, İyi Parti % 19.3, HDP % 11.7’dir.

Ülkemizin gerek ekonomik, gerek toplumsal yüzlerce sorunu çözüm beklerken, siyasal iktidarın bunları çözmek yerine sürekli çatışmaya dayalı politikalarla ülkeyi kutuplaştırması çok hatalıdır. Üç yıldır uygulanan ve dünyanın hiçbir yerine olmayan “Türk Tipi”  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi iflas etmiştir. Ne yazık ki, AKP siyasal iktidarı “yönetemeyen demokrasi” konumuna girmiştir.

İlk seçimlerde, çağdaş parlamenter sisteme dönmek en acil yapılacak iştir.

KAYNAKÇA

1. Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, (Çev.: Tuncer Karamustafaoğlu ve Mehmet Turan), Ankara, Yetkin Yayınları, 1993.
2. Karl Mannheim, Man and Society in Old Age Reconstruction, London, Routledge & Kegan, 1940.
3. A.D. Lindsay, The Modern Democratic State, London, Oxford Press, 1943.
4. Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, (Çev.: Levent Köker), Ankara, Yetkin Yayınları, 1196.

Not: Aynı başlıkla 22.7.2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde özet bir yazım yayımlanmıştı.

Türkiye Barolar Birliği üzerine

Av. Hüseyin ÖZBEK
TBB BAŞKAN YARDIMCISI
Cumhuriyet, 16 Eylül 2021

Kurumlar gelenekleri üzerinde yükselirler. Varoluş nedenine yabancılaşmış, geleneklerinden kopmuş kurumlar yalnızca saygınlıklarını kaybetmekle kalmazlar, tabanının ve toplumun güven duygusunu da yitirirler.

TBB, avukatların meslek örgütleri olan baroların çatı örgütü, üst birliği olmasının yanında, ülkedeki hukuk birliğinin de kurumsal teminatıdır (güvencesidir). TBB’nin saygınlığı, kuruluşundan (1969) bu yana hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı konularında kamuoyunca da yakından bilinen geleneksel duyarlılığından kaynaklanır.

VAHİM SONUÇLAR

Barolar ve TBB, doğası gereği hukukun yanında olmak zorundadır. Hukukun ve yargının halkın savunma kalkanı olmaktan çıkıp siyasal gücün baskı aracına dönüştüğü yerde baroların ve TBB’nin tercihi hiç kuşkusuz temel hakları ve hukuku ihlal edilenden yanadır.

TBB ve baroların birer güven kurumu olarak varlıklarını sürdürebilmelerinin olmazsa olmazı, askeri darbelere olduğu kadar sivil darbelere ve despotik yönetimlere karşı da hukuku savunmalarıdır. Siyasal iktidarı her koşulda onaylayan bir tutum ve söylemin, geçmişte verilen hukuk mücadelesinin kazandırdığı saygınlığı kısa zamanda sıfırlayacağı bilinmelidir.

Hiç kuşkusuz TBB’nin Adalet Bakanlığı başta olmak üzere yargı bürokrasisi ve yargı organları ile Avukatlık Kanunu ve mevzuattan kaynaklanan kurumsal ilişkileri söz konusudur. Süreklilik arz eden bu ilişkilerin yasa ve yönetmelikler kapsamında sürdürülmesi tartışma dışıdır. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, TBB’nin, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir genel müdürlük ya da siyasal otoritenin vesayetinde bir meslek örgütü haline dönüştürülmesinin yol açacağı vahim sonuçlardır.

TARAF OLMA ZORUNLULUĞU

TBB adına kamuoyuna açıklama yapılırken kurumsal geleneklere özen gösterilmelidir. TBB Yönetim Kurulu’nun onayından geçmemiş, kurum kararına dönüşmemiş konularda bu özen daha üst dereceden gösterilmelidir. TBB’nin kurumsal görüş ve düşüncelerinin hukuk dili ve hukuk üslubuyla açıklanması esastır.

  • Siyasal iktidarla özdeşleşen ve her koşulda siyasal otoriteyi onaylayan, alkışlayan bir dil ve söylem TBB’nin dili olamaz.

TBB’nin ve baroların siyasal otorite karşısındaki bağımsızlığı, yargı bağımsızlığının önkoşuludur. İktidarın TBB’ye etki ve keyfi müdahalesine izin vermeyen yasal düzenlemelerin, temelde yurttaşlarımızın hak arama özgürlüğünün teminatı (güvencesi) olduğu unutulmamalıdır.

Avukatlık Kanunu’nda, ülkedeki hukuk birliğini temelden zedeleyen, çoklu hukukun yolunu açan ve baroları denetim altına almaya yönelik değişiklik sürecinde kimlerin karşı çıktığı, kimlerin hararetle destek olduğu gelecek kuşaklar tarafından hiç kuşkusuz birer ibret belgesi olarak değerlendirilecektir.

Avukatların da tüm yurttaşlarımız gibi bireysel siyasal tercihleri, farklı düşünceleri elbette ki olacaktır. Burada anlatılmak istenen, baroların ve TBB’nin demokrasi ve hukuk sınırlarını daraltan, siyasal otoriteyi mutlaklaştıran bir süreçte hukuk devletinden yana taraf olma zorunluluğudur.

TERS ORANTILI DENKLEM

Baroları ve TBB’yi temsil konumunda bulunanların bireysel ikbal ile kurumsal itibar arasında yapacakları tercih her zaman ve her koşulda hukuktan ve meslek örgütünden yana olmalıdır.

Dönemsel gücün çekim alanına girenler, yalnızca tarafsızlıklarını ve bireysel bağımsızlıklarını kaybetmekle kalmazlar. Hukukun ve kurumsal geleneklerin ihlali pahasına kazanılan bireysel itibar ile kaybedilen kurumsal saygınlık, ters orantılı bir denklem olarak tarihe not düşülür.

Gücün çekim alanına kapılıp varlık nedenine yabancılaşan bir meslek örgütü mü? Hukukun, demokrasinin ve meslektaşlarının safında yer alan bir TBB mi?

İşte bütün sorun bu!