İcazeti veren FETÖ mü, CIA mı?

İcazeti veren FETÖ mü, CIA mı?

Arslan BULUT

Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeniçağ, 30.052018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Tayyip Erdoğan, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce‘nin “Erdoğan, partisini kurarken icazet almak için Pensilvanya’ya gitti” iddiaları üzerine suç duyurusunda bulundu, ayrıca tazminat davası açtı.

Erdoğan, konuyla ilgili olarak “Cezaevinden çıktıktan sonra biz kime gittik biliyor musun? Pensilvanya’ya değil, halkımıza gittik ve 81 vilayette dev bir kamuoyu araştırması yaptırdık. 42 bin donörle görüşme yaptık. O bilimsel görüşmenin sonucunda amblemimize varıncaya kadar, adına varıncaya kadar, partimizin kurulmasının gereğini, milletimizden aldığımız icazetle kararını verdik. Ey İnce, biz bir yerlerden gelen talimatla değil, milletimizden aldığımız talimatla bu adımı attık.” dedi.
***
Erdoğan‘ın parti kurmadan önce Pensilvanya’ya gittiği iddiasını, Muharrem İnce ispatlamalıdır. Fakat bugün herkes kabul ediyor ki, Pensilvanya’da ikamet eden Fetullah Gülen, önceleri, NATO programı olan komünizmle mücadele çerçevesinde ve Türk istihbarat birimlerinin kontrolünde çalışırken, sonraları CIA kontrolüne girmiştir.
Siz bu süreçte, hiçbir resmi sıfatınız olmadığı halde doğrudan ABD yetkilileriyle, Yahudi kuruluşlarının liderleriyle hatta daha da ötesi İstanbul’da görevli CIA ajanları ile görüştüyseniz ve bu görüşmeler, o günlerde basında yer aldıysa, partiyi kurmadan önce Fetullah Gülen ile görüşüp görüşmemenizin bir kıymeti harbiyesi olabilir mi?
***
Erdoğan, “Şimdi ispat edeceksin, söyleyeceksin. Ben Pensilvanya’ya gitmişsem kimle gitmişim? Söyle bakalım, ispat et. Yanımda birileri varmış. Kim varmış? İspat et. İspat etmezsem namertsin” diye iddialı konuşuyor.
İyi de 1996 yılında Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda Graham Fuller ile görüşen Abdullah Gül değil miydi?
Daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile görüşen, Graham Fuller ile temasa geçen, Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton, İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile görüşen Tayyip Erdoğan değil miydi?
AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile görüşen kimdi?
***
Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, “Öteden beri Türkiye’yi uydusu gibi görmek isteyen ülkeler var. Onlar bu şahlanışa, bu dik duruşa engel olmaya çalıştılar. Darbe teşebbüsleri yaptılar, muhtıralar verdiler, ortalığı yakıp yıktılar, terörü azdırdılar” diyor.
Doğru da, Türkiye’de rejimi değiştirmek için, ABD ve AB ile iş birliği yapan, hatta “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınan” kimdi?

  • Hem daha AKP kurulmadan hemen önce, ABD’deki temaslardan sonra
    bir lobi şirketi üzerinden gönderilen gizli belgeyi parti programı yapan kimdir?

Ve bütün bu programlar gereği, Türkiye’nin de haritasını değiştiren Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanlığı görevi verilen kimdir?
Bunlar da millet iradesinin gereği miydi?
Şimdi, aynı oyunu, muhalefet üzerinden oynuyor olabilirler.
Fakat önce başımıza gelenleri doğru tespit edelim!
Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve Fazilet Partisi’ndeki “Yenilikçi Hareket”in “Ilımlı İslâm”a liderlik yapacağını söyleyen, yani icazet veren Graham Fuller değil miydi? Tabii ki milletin eğilimlerini de ölçerek böyle diyordu ama sonuçta siyasi yasakları ortadan kaldıran da ABD Büyükelçisi değil miydi?
***
Recep Akdağ, “Birbirine benzemez 2-3-4 grubun bir araya gelmesinin bu ülkenin geleceği açısından bir faydası olmayacağı açıktır.” diyor. Peki, Türk milliyetçilerinin partisi ile her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına alanların partisi birbirine çok mu benziyor acaba? Bunun ülkenin geleceğine ne faydası olacak? AKP ve MHP bu konuyu izah edemediği için halk muhalefete yöneliyor!
================================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Arslan Bulut‘a…
Nefis bir değerlendirme.
Daha önce köşesinde yazdığı halde bu kez biraz kapalı geçerek, AKP’nin programının ABD’de CFR / Rand Corporation tarafından 2001’de yazıldığını es geçmiş :

“..Esasen AKP’nin kendisi de bir projedir, programı ise dünyayı yöneten Dış İlişkiler Konseyi (CFR) yazılımıdır…” (Arslan Bulut, “Açılımın Şifreleri”, Bilgeoğuz Yayınevi, İst. 2010, Kitabın arka kapağı.

Açılımın Şifreleri ile ilgili görsel sonucuArtık mızrak çuvala sığmıyor…
Gerçeklerin, er ya da geç, bir yolunu bularak ortaya çıkma inadı – huyu – alışkanlığı – kararlılığı… var’!
Ayırca, ne denli yok ettiğinizi düşünürseniz düşünün, önemli belgelerin başka yerlerde örnekleri bulunuyor, yeri – zamanı geldiğinde ortaya çıkıveriyor – servis ediliveriyor..
AKP = RTE için -ve de MHP- çember giderek daralıyor..
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste..

Ya da; emperyalizm böyle kullanır kullanır, vadesi tamam olunca da sümüklü mendil gibi çöpe atar..

Sevgi ve saygı ile. 30 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Emre Kongar : Çocuklara tecavüz

Emre Kongar
Cumhuriyet, 19.01.2018

Çocuklara tecavüz

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bir insanlık suçu olan çocuklara tecavüz, niçin gizlenir? 
Utanç verici bir suç olduğu için mi… Yaygın olduğu için mi?
***
Sadece resmi makamlara yansıdığı için, medyadan öğrendiğimiz, yani buzdağının görünen küçük bölümündeki olaylar hakkında belleğimi şöyle bir yokluyorum: 
Eğitim için dinci vakıflara emanet edilen çok sayıda erkek çocuğuna yapılan cinsel tecavüz… 
Bir kız çocuğuna çok sayıda köylünün tecavüz ettiği bir kırsal yerleşim olayı… 
Yine bir kız çocuğuna, çok sayıda devlet memurunun da içinde bulunduğu birçok suçlunun tecavüz ettiği olay… 
Ve bütün bunların üzerine tuz biber eken, küçük çocuklara aile içinde tecavüz edilmesi… 
Üstüne üstlük, vahşetin, ahlaksızlığın son perdesi olarak, bir de çocuk hamile kalınca,
onu hamile bırakan “aile büyüğünün” başkanlığındaki “aile meclisinin”,“ailenin namusu” gerekçesiyle ölüm kararı vermesi ve çocuğun infazı!
***
Son günlerde medyaya korkunç bir iddia daha yansıdı: 
İstanbul Küçükçekmece’de bir hastaneye 1 Ocak 2017 ile 9 Mayıs 2017arasında 115 hamile çocuk gelmiş. Çocukların hepsi 18’in altında, 38’i ise 15’ten de küçük. 39’u Suriyeli. 
Bu çocukların hamile olduğuna dair kayıtlar, olayı örtbas etmek isteyen hastane yönetimi ve görevli olan bir Sosyal Hizmet Uzmanı tarafından polise bildirilmemiş… 
Hastanedeki başka bir Sosyal Hizmet Uzmanı ile bir Psikolog olayı öğrenerek savcılığa başvurmuşlar… Bunlardan biri hakkında hastane yönetimi tarafından soruşturma açılmış ve görev yeri iki kez değiştirilmiş. 
Ve işin en korkunç tarafı: İhbar üzerine, savcılık, başhekim yardımcısı ve Sosyal Hizmet Uzmanı için soruşturma izni istemiş… İstanbul Valiliği, 4 Aralık 2017 tarihli yazısıyla iki görevli hakkında da soruşturmaya izin vermemiş! 
Bunun üzerine “#115ÇocuğaİstismarıÖrtemezsin” etiketi ile sosyal medyada bir eylem başlatılmış.
***
Aile içindeki çocuk istismarı olaylarında en önleyici kurum, okullardaki “danışman” psikologluktur. Bu görevi yapanlara yanlış olarak “Rehber öğretmen” de deniliyor. 
“Yanlış olarak” dedim, çünkü bunların görevi ders vermek, nöbet tutmak değil, çocukların “psikolojik sorunlarının çözümlerine” yardımcı olmak. 
Danışmanlara koridor nöbeti tutturmak ise tam bir cinayet: Çünkü çocukların onları, baskıcı bir otorite makamı olarak değil, içlerini açabilecekleri, sorunlarını paylaşabilecekleri güvenilir dostlar olarak görmeleri gerek!
***
Poliste çocuklara ilişkin bir şubenin bulunması elbette çok olumlu, ama her görevlinin konuya aynı duyarlılıkla yaklaştığını öne sürmek olanağı yok. Daha da vahim bir durum, savcılıklardaki ilgisizliklerde ortaya çıkıyor… Mahkemelere giden olaylardaki “iyi hal durumundan dolayı ceza indirimi” gibi maskaralıklara ise hiç girmeyeyim daha iyi!
Demokratik Hukuk Devleti, çocukları koruyan devlettir…
Onlara tecavüz edenleri (aile içinde de olsalar) kayıran değil!
==============================================
Dostlar,

ÇOCUKLARINA TECAVÜZ EDEN %95’i MÜSLÜMAN
BİR TOPLUM;
BİR VALİ ve REJİM KARŞITI CEMAAT – VAKIFLARI DEVLET PROTOKOLÜNE ALAN AKP

Neden bu denli kokuştu toplum??

  • Her yerde din – dincilik – cami – hoca – imam – Diyanet – imam hatip – elhamdülillah – hamdolsun – sabahın köründe kulakları sağır eden ezan okumalar – dinci vakıflar – anaokullarında bile namaz – zorunlu din dersi – ilkokulda dinci değerler eğitimi – siyer –  Kuran kursu – türbanlı Bakan, yargıç, polis, asker – kara çarşaflı öğretmen – helal gıda – cuma namazı çıkışında basına demeçler – hacamat ve sülük tedavisi – cin çıkartan hastane – ilahiyat mezunu öğretmen – sapıtan İlahiyat hocaları – Bakara makara diyen Bakanlar – imam vali – imam emniyet müdürü – imam bakan….. imam Cumhurbaşkanı..

Daha ne kaldı dinci yeşile boyanmayan??
Dinin bu denli iğrenç biçimde siyasete alet edildiği insanlık tarihinde görüldü mü?
Ve gelinen yer… tam bir ahlaki sefalet ve çöküş, kokuşma..
Demek ki insanı insanlaştırmanın yolu minare boyu yobaz – softa dincilik değil!

Dinler insana karşıt – insan doğasına ters olamaz!

İnsanı insanlaştırmanın, erdemli – ahlaklı – etik değerleri olan sosyalleşmiş kişiler olarak yetiştirmenin yolunu neden yitirdik özellikle son 15-16 yılda??

  • Çare; akılcı – bilimci – laik – sorgulayan – karma – kamusal – uygulamalı – deneyci – evrensel sanat – kültür ile iç içe… eğitim sistemine ivedilikle (acilen) geri dönmektir.

  • Dinci – kinci eğitim (!?) olur mu? Hangi dinde kine yer var? Bu söylemin kendisi din dışı –
    dine aykırı değil mi? İnsanlarımız hiç düşünmez, aklını kullanmaz ve sorgulayıp reddetmez mi?
  • “Dinini – kinini eksik etmeyen” intikamcı nesiller işte böyle insanlıktan çıkar, vahşileşir
    ve ilkelleşir.. Dürtülerini  insanlaşarak denetlemeyi öğrenmek yerine onların tutsağı olur.
    Kendi çocuğunun, yeğeninin, kuzeninin hatta torununun bile ırzına geçer!! Sonra da gebe kalan masum yavruları ailenin namusu uğruna kurban ederek bir kez daha insanlıktan çıkar!!.

Oysa Hacı Bektaşı Veli ne güzel özetlemişti insan olmayı :

  • Eline – Beline – Diline sahip ol!

Suudi Arabistan Krallığı, Veliaht Prens Salman’ın çabalarıyla ‘’ılımlı İslam’’ a dönüyor.
Hicri takvimi bırakıp Miladi takvime geçti. Kadın haklarını genişletilmeye başladı;
otomobil ehliyeti, maça gitme vb.

Sormazlar mı adama                :

  • Düne kadar uyguladığınız Allah’ın dini değil miydi? Uğruna nice kan dökülmedi mi yüzyllardır? Şimdi bunu beğenmeyip değiştirirken, ‘’ılımlı İslam’’ yorumunun kaynağı – yetkisi – kanıtı nerede? Bu yetkiyi nereden – kimden alıyorsunuz?
  • İslamda reform zorunlu oldu değil mi?
  • Bu uydurma- din dışı çöl şeriatı ile din elden gidiyor değil mi?
  • Biz böyle bir şey önersek – yapsak ‘’haşa’’ Tanrı’ya şirk koşma olurdu değil mi?
  • Katlimiz vacip olurdu, İslamda reform haram ve zinhar yasaktı değil mi?

Hal böyle iken, Türkiye’de AKP = Erdoğan’ın her geçen gün ve her fırsatta Türkiye’yi
daha da dincileştirme çabaları nasıl açıklanabilir?

Türkiye, Suudi Arabistan’ın terk ettiği çöl şeriatı rejiminden doğan boşluğa mı adaydır?

Türkiye, 21. yy’ın şafağında post-modern Suudi Arabistan artığı – halefi rolüne mi itilmektedir küresel sistem tarafından?
*****
İstanbul Valisi’nin Savcılık soruşturmasına izin vermemesi utanca boğucudur. Bu kişi TV’lere “..bizim verdiğimiz idari bir karardır..” gibisinden gevelemektedir ve sorunun idari yargıya taşındığını söylemektedir.. Ne anlamı vardır bu sözlerin? AKP’nin İstanbul Valisinin hukuk anlayışı bu mudur? 15 yaşın üstündeki kız çocuğun gebeliği yasaya uygunmuş!? Kendi kızının başına gelseydi Vali bey ne yapardı acaba?? Vicdanlar bu denli mi kurudu, mühürlendi??

Bu vali derhal görevden alınmalıdır.

  • Müftülere – İmamlara tanınan nikah yetkisi, %95’inin Müslüman olduğu söylenen bir toplumda; ne yazık ki yaygın olan
    İNSEST UTANCINA vize mi – şal mı – ikisi birden midir??  

Böylesi bir insansı (android) güruhla 21. yy’da bir devlet yaşatmak olanaklı değildir.
Başta siyasal iktidar olmak üzere her-kes acilen aklını başına toplamalıdır.
Bu gidiş gidiş değildir ve sürdürülemez.
Fırat’ın kıyısında kaybolan koyunun bile sorumlusu siyasal iktidar değil midir??

Tanrının laneti, bu tabloyu yaratanların üstünden hiç kuşku yok; asla eksik olmayacaktır.

Allah bin türlü belanızı versin, siz ıslah olmazsınız..
Ancak gene de insanlık onuru, sizlerin sefaletini de aşacak..

Her şeye karşın sevgi – saygı ve İNSANA özlem ile.

20 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

Kurban’ın İşlevini sorgulayalım : “Boşuna kurban kesip durmayın!”

01.09.2017 için güncellenmiştir..

Kurban’ın İşlevini sorgulayalım mı ??

“Boşuna kurban kesip durmayın!”

Evet dostlar..

Teşekkürler aydın din bilgini Sayın İhsan ELİAÇIK… Size aynen katılıyoruz.. Aynen, yazdıklarınıza (makale aşağıda) uygun davranıyoruz.. Yazsak ayıp olur, yazmasak olmaz??..

ADD’ye burs bağışı yapıyoruz..
TSK’ya “kurban bağışı” yapıyoruz ama “kurban kesmek için” değil!
– Üniversitemizin – derneklerin giysi ve eşya bankalarına gereksinim dışı fazlalıklarımızı aktarıyoruz.. Bunları birer “kurban” olarak görüyoruz.
Kurban sözcüğünün asla dar anlamda “hayvan kesmek (boğazlamak” OLMADIĞINI çook iyi biliyoruz.

Diliyoruz toplumsal – siyasal örgütlenmemiz bunlara gereksinimi en aza indirsin.
Hakça bir üretim – paylaşım düzeninde yoksul  – yoksun kalmasın ya da en aza indirilsin..
O aşamaya dek SOSYAL DEVLET, YOKSULLUK SİGORTASI‘nı kurumlaştırsın ve insanların onuru incinmeden gereksinimleri toplumsal dayanışmanın doğrudan aracı olan adil vergiler üzerinden karşılansın. Türkiye’de olmayan 9. sigorta kolu AİLE SİGORTASI” artık kurulsun.. AKP 15 yıldır bunu kasten yapmayıp insanların yoksulluk, yoksunluk ve çaresizliklerini acımasızca OY’a dönüştürme politikaları izledi.

Örn. TOKİ son 10-12 yılda 1 milyona varan konut fazlası yarattı, lüks konutlar yaptı
ama ülkemizin üniversite öğrenci yurdu gereksinimini bilerek ve isteyerek çözmedi. Öğrenciler ve aileleri yandaş tarikat ve cemaatlerin kucağına, beyni yıkanıp mürit yapılmak üzere terk edildi. Tüm bunları yapacaksınız, bir yandan da sözümona “kurban” ibadeti yapacak, birkaç günde 3 milyon dolayında masum hayvanı boğazlayacaksınız.. 10 milyar TL’ye varan yapay ve verimli olmayan bir ekonomik hareketlilik yaratarak savunacaksınız!. Bunca ikiyüzlülük hangi dinde olabilir ki?? Ya da dini böyle yorumlayanlara ne demeli?

  • Çok merak ediyoruz : Türkiye’de derin dondurucu satışları kurban bayramı öncesinde neden artıyor??!

Yurttaşımız “ALLAH DEVLETE – MİLLETE ZEVAL VERMESİN” demeyi sürdürsün.
Şu ya da bu kişi, vakıf – derneğe, partiye değil; DEVLETE “dua” (teşekkür!) etsin..
O tarikatın – bu cemaatın mensubu – müriti olmasın, meczuplaşmasın..
Cumhuriyetin başı dik onurlu yurttaşı olsun! Bu da HALKÇI EKONOMİ ile olur..
KüreselleşTİRmeci = Yeni emperyalistlerin vahşi kapitalist piyasacılığının girdaplarında Türkiye Cumhuriyetini ve yurttaşını öğüterek değil!
*****
Ülkemiz çoooook borçlu.. Hayvan varlığımız çok yetersiz.. (40 yıl önce kişi başına 2, şimdilerde yarım tane!) İthal kurbanlık olur mu?? Borçlu insan kurbanlık hayvan verebilir mi (“kesebilir mi?” demiyoruz! ) Tanrı’ya? Yanıt “hayır” ise borçlu ülke kurbanlık ithal edebilir mi? Elbette hayır!

“Kurban” asla salt kesimlik hayvan anlamına gelmiyor..
Prof. Yaşar Nuri hocadan da öğreniyoruz; Peygamber tek bir kez hayvan kesmiş,
o da konuklarına ikram etmek için.. Artık bu halkı aldatmaktan utanmak gerekir..
En ağır ahlaksal sorumluluk da Diyanet İşleri Başkanlığına ve siyasilere düşer.

  • 1-2 günde 3 milyona yakın hayvanı boğazlamak kanlı bir zulümdür, israftır,
    çevreye ağır kirliliktir, doğa katliamıdır, hayvan haklarına en ağır saldırıdır..
    Kitle psikolojisinde vahşeti, saldırganlığı… canlı – diri tutup sürdürmektir.
  • Oysa bu ilkel şiddet dürtüleri toplumsal bellekte zamanla sönümlendirilmelidir.
  • IŞİD, RTE’nin – Davutoğlu‘nun saçma sapan sözlerinde olduğu gibi din eğitimi olmayışının değil, tam da tersine din adına bu vahşet öğretilerinin yansımasıdır; CİHAT’tır!

İnsanların artık 21. yy’da, Peygamberden 1400 yıl sonra aklını başına alması gerek..
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bugünler içindir..
Milyarlarca TL Devlet bütçesini yiyip oturmak için değildir.
Topluma bir aydınlık yol göstermek içindir; dinin bilimsel – akılcı yorumu içindir.
İlahiyat Fakülteleri neden susar? İşlevleri nedir?
Toplumu hurafelelere boğup rantını devşirmek için mi??

“Diyanet hurafe üretiyor.. ” diye yazan Prof. İlhan Arsel‘e ülkeyi dar ettiniz;
adamcağız gurbetlerde (ABD’de) sıla özlemiyle yaşadı uzun yıllar ve orada öldü.

Turan Dursun‘u hem hiç hazmedemediniz hem de garibandı, Vehbi Koç’un damadı değildi, hukuk profesörü de değildi merhum İlhan Arsel gibi; “karanlıkta bırakılan” bir cinayetle en üretken döneminde susturdunuz. Ama yazdıkları artık kalıcıdır.. Milyonlara erişmiş ve uyandırmıştır. O, “Din Bu mu?” diye soruyordu.
Yanıt veremediniz, kurşunlattınız.
Siz gerçekten dindar mısınız, her türlü araçla dini siyasetin – ekonominin – uçkurun…. emrine veren bir mafyatik güruh musunuz?? Kimsiniz siz?

Marks asla ‘din afyondur’ demdi; ”kapitalizm dini bir afyon gibi kullanıyor” dedi. Sizin yaptığınız tan da bu değil mi??

“ILIMLI İSLAM” da ne ola ki? İslam dinini, ihtirasları aklını fersah fersah aşan
bir emekli ilkokul mezunu vaiz üzerinden emperyalizmin hizmetine sokmadınız mı?

Bayramda olsun dürüst olun; açık olun, insan olun!

Sevgi ve saygıyla. 25.09.2015, Manavgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net, profsaltik@gmail.com

*****
Geçen yılki yazımızı aynen yineliyoruz…

Bu yıl da “Kurban Bayramı” öncesi “derin dondurucu” reklamları ve satışı çoook artmuş..
Neden acaba??

Bu yıl Datça Billurkent’te bir ilke tanık olduk!

– ……. şu şu şu kişiler 1, şunlar şunlar… 2’şer kurban kesmişlerdir.. Hayırlı olsun..

Duyurusu yapıldı sitenin sesbüyütürlerinden (hoparlör)!
Bizler AKIL’dan kopan ve sapan, gösterişe – ticaret alet edilen İslam dini gerçeğine dönsün diye yırtınırken geldiğimiz yere bakın! “Kurban kesenler” tatil sitesinde adlarıyla ve kesitkleri kurban sayısıyla reklam ediliyor.. Oysa ibadet gizli değil midir? Bu davranış şirk değildir de nedir??

Sevgi ve saygı ile. 11 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net, profsaltik@gmail.com
==========================================

İhsan Eliaçık: “Boşuna kurban kesip durmayın”

Ihsan_ELIACIK

(DHA) İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, kurban bayramı ile ilgili çok konuşulacak bir yazı kaleme aldı. (http://www.msn.com/tr-tr/haber/turkiye/)

 

– Kurbanın yanlış anlaşıldığını savunan ve
hayvanların boşa kesildiğini

belirten Eliaçık, bunun İslam öncesi bir kültürün devamı olduğunu,
Sümerler’de gereksinim fazlası tapınağa getirilen malların üzerinin “Tanrı malı” diye damgalanarak gereksinim sahiplerine bırakıldığını anlattı.

Bu kültürün İslamiyette de sürdüğünü belirten Eliaçık, Adilmedya.com sitesindeki yazısında ”Mekke’de çıkan Peygamber Hz. Muhammed de, insanlara aynı şeyi anlattı.
Dedi ki; burası Allah’ın evidir, gereksiniminden çok olanı herkes buraya getirsin.
Getirdiler ve oraya bıraktılar. Üzerinde, Allah’ın ismi anılmak, üzerine Tanrı malı damgası vurulması kültürünün devamıdır.” dedi ve şöyle devam etti:

”Üzerine Allah’ın adı anmayı, bıçağı eline alıp, Bismillahirrahmanirrahim diyerek,
böyle fışkırtarak hayvanın kanını dökmeye çevirdiler. Üzerinde Allah’ın adı anılmak
bu değildir! Üzerinde Allah’ın adı anılmak demek; ben bu keçiyi, koyunu, deveyi, kamuya, yoksula, gitsin diye adıyorum demektir. Üzerinde yazıyor işte Tanrı malı, eskiden böyleydi, Kuran’dan sonra buna, üzerine Allah’ın adını anmak dendi. Bu sözler, bu hayvan kamu malıdır, yoksulun malıdır, kimse almasın.. demektir. İşte bunlara [hedy] denilir.”

KESMEKLE ALAKASI YOKTUR!

”İlk bakışta bunların, kesmekle alakası yoktur.” diyen Eliaçık şunları yazdı:

”Fakat daha sonra, uzak diyarlardan gelenler (hacılar) olduğu için, o hayvanlardan kesip, o insanların karınlarını doyurmak için de kullanılmıştır. Zamanla, önceki asıl görevi unutulup, kesme ön plana çıkarılarak, getirilip kesiliyor, bırakılıp gidiliyor şekline dönüştü. Kuran geldiğinde Araplar bunu zaten yapıyorlardı, Kabe‘nin etrafı, kesilmiş kurbanlarla doluyordu. Kuran geldi ve bu insanlara dedi ki :

Bu kestiğiniz hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, ulaşacak olan sizin takvanızdır.
Bu şu demektir: Bunları kesiyorsunuz da, bunlar bana ulaşmıyor, dolayısı ile,
kesip durmanıza gerek yok;

– siz asıl, kendi aranızdaki davranışlarınıza bakın,
– birbirinize iyilik etmeyi öğrenin,
– adaletle davranın,
– işçinizi ezmeyin,
– kimseyi sömürmeyin,
– kul hakkı yemeyin..

Ben bunlara bakarım, kestiğinize ve kana değil! Bunu açıkça söylüyor. Fakat bunu da şöyle anladılar: Tamam, Allah ete ve kana bakmaz, takvaya bakar, yani bıçağı eline alır, hayvanı keserkenki duygularına bakar, bunu Allah için kesiyorum derken ki duygularına bakar, takva budur, diyorlar. Böyle yorumladılar.”

BOŞA KESİP DURMAYIN

”Ben bu yoruma da katılmıyorum, yanlış bir yorumdur.

Kuran diyor ki; “Onların etleri kanları Allah’a ulaşmaz!”

Yani, boşuna kesip durmayın! Allah diyor ki, onlar bana ulaşmaz, Ben sizden iyilik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, merhamet, sevgi, bunları bekliyorum; karz-ı hasen, salat, zekat, ihtiyaç fazlasını verme, isar, birbirinize kendinizi feda etme, yoksulları gözetme, zayıfın elinden tutma, düşmüşü kaldırma, bunları bekliyorum, takva budur.
Her yeri kan gölüne çevirdiğin zaman, Allah bundan mutlu oluyor değildir.
İşin aslı buydu, sonra döndü dolaştı ve başka bir şeye dönüştü.”

BEN 20 YILDIR KESMİYORUM

”Bakın, açık açık söylüyorum. Ben kendimi söyleyeyim, yirmi yıldır bayramda hayvan kesmiyorum. Ama; gurban, yakınlaşma, garip gureba ile yoksulla yakınlaşma bayramını çok seviyorum. Hayvan kesmiyorum ama bayram kutluyorum. Bayram çok güzeldir.”

Not : Bu yazının tümünü pdf olarak indirmek için lütfen tıklayınız..

Kurban’in_islevini_sorgulayalim_mi_bosuna_kurban_kesip_durmayin

F. Gülen yerli üründür

F. Gülen yerli üründür

ALI SIRMEN ( YAZAR ) VEDAT ARIK 20.09.2007
ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 06.10.16

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, 15 Temmuz darbe girişimini, dünyaya anlatmak misyonunu yüklendi son günlerde. Konumu gereği, girişiminin dünyada yankı yapması beklenir ama iktidarın uygulamaları ona ne derece yardımcı olur bilemem. Mesut Bey, Hürriyet’ten Cansu Çambel ile yaptığı söyleşide ise global görevi olduğunu belirttiği Fethullah Gülen hakkında şunları söylemiş:
– Bana göre Gülen milli değil, uluslararası bir projedir. 170 ülkeye el atması kendisine verilen global görevin gereğidir.
Fethullah Gülen’in, dünyanın dört bir yanına dağılmış okulları, Mesut Yılmaz’ın yukarıda ileri sürdüğü görüşlerin birçok kişi ve çevre tarafından da paylaşılmasına neden olmakta, Fethullah Gülen – CIA ilişkileri uzunca bir süredir dillendirilmiş bulunmakta.
Dünyanın neresinde “ılımlı İslam” etiketli bir hareket baş gösterse, ABD’nin CIA aracılığıyla, bunlarla ilgilenip ilişkiye girmesi, Fethullah Gülen’in kendisine Pensilvanya’yı ikametgâh seçmesi ve nihayet cemaatin evrensel emelleri, Gülen Hareketi’nin uluslararası proje olduğu savını güçlendiriyor.
***
Gerçekten de, Washington’ın, bütün dünyada ve özellikle ülkemizdeki “ılmlı İslam”akımları ile içli dışlı ilişkileri yukarıdaki savı destekler niteliktedir. 2. Dünya Savaşı ertesinde ABD, Truman Doktrini ile Türkiye’yi kendi etki alanı içine alırken dinci akımlarla da, özellikle komünizm ile mücadele dernekleri aracılığıyla yakın ilişkiye girmiştir. 40 yıl içinde bir cemaatten bir imparatorluğa dönüşmüş olan Fethullah Gülen Hareketi’nin de ABD’nin bu ilgi ve desteği dışında kalması beklenemezdi.
Ancak Gülen Hareketi’nin filizlenip boyatmasında Türkiye’deki iç siyasal ortamın ılımlı İslamın (ılımlı İslam yazılır, ama uyumlu İslam olarak okunur) elverişli yapısını da görmezden gelmemekte yarar var.
Başka bir deyişle, Türkiye’nin, Stalin’in 2. Dünya Savaşı öncesi ve ertesinde Ankara’ya ilettiği taleplerinin de tetiklediği iç dinamiklerin itişi olmasaydı, salt ABD’nin ilgi ve desteği ne özelde Fethullah Gülen Hareketi’nin ne de genelde “ılımlı İslam”ın bu kadar gelişmesini sağlayabilirdi.
İç dinamiğin, İslamcı akımları güçlendiren etkenlerinin başında, yapısı gereği tutucu Anadolu sermayesi ile mahcup laik İstanbul sermayesi gelmekte.
Bunların siyasal arenadaki yansımalarının başında ise, laikliğin önemini asla kavrayamamış, laik düzeni, laik eğitimi bir türlü özümseyememiş, başlangıçta dinci siyaseti, kendine dayanak olarak görürken zamanla kendisi siyasal İslamın dayanak asası (AS: payandası!) haline düşmüş sağ partiler gelmektedir.
Laikliği kendi varlık nedeni olarak görmek ve bu ilkeye inanmakla birlikte, çeşitli nedenlerin etkisiyle, “daha dindar görünmek” zorunluluğunu duyan 1947 sonrası CHP’si ve onun türevi mahcup laik siyasi partiler de, laik siyasetin, politik alanda sesini yeterince yükseltememesine neden olmuştur.
Cumhuriyetin ve laikliğin önemini bir türlü kavrayamayan bir kısım yeminli Mustafa Kemal karşıtı “sol” da dinci hareketleri ideolojik destekleriyle meşrulaştırma yolunu tutmuşlardır.
Genelde başlangıçtaki ılımlı görünme kaygısından hızla vazgeçen “ılımlı İslam” da, özelde Gülen Hareketi ile benzerleri de, iktidarı kimse adına değil, bütünüyle kendileri için istemektedirler ve kendilerini var eden koşullar sürdükçe de var olacaklardır.
Ve herkesin görmesi gerekir ki; Gülen Hareketi’ne can veren koşullar hâlâ canlılıklarını korumaktadırlar, her türlü “ılımlı İslam” hareketi sürdükçe de, kendi içinden Gülen benzeri hareketleri doğurmaya adaydır.
Gülen Hareketi’yle ne ılımlı İslam, ne siyasal İslamı baston olarak görüp sonra da kendisi onun bastonu haline gelen anti-laik sağ, ne mahcup laikler, ne de baş hedefleri Cumhuriyetin kazanımları olan yeminli Mustafa Kemal karşıtı “sol!” mücadele edebilir. Bu ancak laik siyasetin başarabileceği bir iştir ve kabul de etmek gerekir ki, bu ortamda onların da işi çok zordur.

====================================

Doğrudur Sayın Sirmen, 

Sorun çoooook çetrefillidir.. Ancak eytişim (diyalektik) bizlere çok değerli veriler ve deneyimler sunuyor aynı zamanada..  İmparatorluklar büyüdü, büyüdü, büyüdüler.. “En büyük” aşamaya geldiklerinde merkezi yetkeyi (otoriteyi) sürdürme zorlukları belirdi ve inişe geçtiler.. Kilise’nin en güçlü zamanlarında bilimsel buluşlar imdada yetişti; Kopernikler, Gelileler, Martin Luterler Ortaçağ Avrupasında zıvanadan çıkan Kiliseye karşı halkı harekete geçirebildiler. Balon, en şişkin – görkemli olduğu aşamada patlamaya da en yakın ve yatkın değil midir??

HOMO HOMINI LUPUS…  (İnsan insanın kurdudur..) galatı asla boşuna değildir..

Türk Ulusu olup biteni ibretle gözlemekte, yaşamakta ve muazzam deneyim depolamaktadır. Kuşku yok bu potansiyel enerji mutlaka kinetik enerjiye dönerek boşal(tıl)acaktır.
İnsan aklının – idrakinin sonsuza dek tutsak alınabildiğinin örneği insanlık tarihinde yoktur!

Şairin dediği gibi (Ataol Behramoğlu); “Çaresi isyan olmuştur….” böylesine yıldıran zulümlerin. İnsanlık onuru, aykırı tüm zorbaları, makamları, kurumları.. yıka yıka ilerleyecektir. Tarihin zor – sıkıştığı – yoğunlaştığı ve hızlandığı dönemlerdeyiz..

Gerçek AYDINLAR, asla yılgınlığa düşmeden topluma önderlik için çırpınmalıdır..
Kimse korkmasın; Mustafa Kemal’in devrimci aydınlığının şavkı bu topraklarda sonsuzdur..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Keşke doğru olsa!

Keşke doğru olsa!

portresi_resmi


Prof.  Dr. Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 26.08.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

  • Dünkü Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Cerablus haberi, Suriye’de üst üste yapılan sistematik yanlışlardan dönüleceği umudunu yaratıyordu; dilerim doğru çıkar!
    Önce haberin öğelerini bir kez daha anımsayalım:

    Harekât Rusya’yla koordineli:

    Türkiye’nin yurtdışındaki
    misyonları başta BM olmak üzere bilgilendirmelere devam ederken, operasyon başlamadan önce Rusya’ya da bilgi verildiği öğrenildi.

    Şam’la koordinasyon niyeti:

    Cumhuriyet’e konuşan kaynaklar ise “Suriye’de terör karşıtı eylemler hiç olmadığı kadar önemli” derken, Türkiye’nin operasyonlarını Şam ile koordine etmesi gerektiğini savundu.


    Bölge insanının geri dönmesi
    amaçlanıyor:


    Askeri kaynaklar operasyonun
    tamamlanmasının ardından amacın “terör ve teröristlerden arındırılmış bölge” oluşturarak buraya bölge insanının yerleşmesinin hedeflendiğini belirtti.


    Suriye’nin toprak bütünlüğü
    amaçlar arasında:


    Operasyonun 3 amacı şöyle
    açıklandı:

    1. Sınır güvenliğini sağlamak,
    2. IŞİD ile mücadele kapsamında koalisyon güçlerine destek vermek,
    3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak.”

***
Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasında 5 büyük sistematik hata yapıldı:

1) Ülkelerin içindeki iktidar mücadelelerine ve iç savaşlara doğrudan taraf olunması:
Irak’ta görece uzak duruldu, Mısır’da kapısından dönüldü, Suriye’de gırtlağa dek girildi.
2) Üç yanlış ideolojiye saplanılması:
a- “Kadim kültürümüz” ve “Neo-Osmanlıcılık” söylemleri ve hayalleri ile…
b- “Ilımlı İslam” modeli çerçevesinde…
c- “Mezhepçi çizgide”…
Ortadoğu bölgesinde egemenlik kurulmak istendi.
3) İç politikanın dış politikada, dış politikanın da iç politikada kullanılması:
“Ilımlı İslam” projesine dayalı iç ve dış siyaset, “One minute”, Mavi Marmara, Gazze, seçim sonuçlarının bile İslam Âlemi referanslarıyla kutlanması, Gezi Direnişi’nin bile dışa bağlanması, Rus uçağının düşürülmesi, PKK-PYD-YPG ilişkileri, IŞİD, bombalar, vs.
4) Dünya ve bölge dengelerinin dikkate alınmaması:
Dünya dengeleri açısından, İran ve Rusya yok (ve hatta düşman) sayıldı, ABD’ye de“kraldan çok kralcı” davranıldı.
Bölge dengeleri açısından, oralardaki Kürt, Türkmen, Arap, Nusayri, vb gibi kimlikleri tanımak yerine, Sünni İslam kimliği öne çıkarıldı.
5) Kişilere endeksli politikalar izlenmesi:
Saddam, Kaddafi ve Esad karşıtlığı, Mursi yandaşlığı, Sisi karşıtlığı gibi saplantılara teslim olundu.
***

“ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı” kitabımda; Türkiye’nin, İran ve Rusya ile olan iyi ilişkilerine ve NATO üyeliğine gönderme yaparak mevcut krizde CİDDİ BİR UZLAŞTIRICI ROL oynayabileceğine işaret etmiştim. Duygu Güvenç’in haberi bana bu konuda “Acaba” dedirtti… Yine de, baştaki kadrolara, bugüne dek izlenen yanlış politikalara, yapılan ısrarlı hatalara bakınca ve “Mercidabık” naralarını duydukça pek de umutlu olamıyorum!

==========================================

Dostlar,

AKP – RTE’ye serinkanlılık, sağduyu diliyoruz bir kez daha..
En küçük “yeni” hataların birikimli (kümülatif – sinerjistik) etki yüzüden çok daha ağır yeni ve stratejik olabilecek bedeller doğurabileceğinin hep ama hep hesaba katılması gerek..

TBMM anlamsız – akıl dışı tatilini bırakıp derhal açılmalı..
AKP’nin bu “Meclissiz OHAL” dayatması kökten despotik olup aşılmalı..

Anayasa md. 93/2-3 şöyle :

  • Meclis, … ara verme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır.
  • Meclis Başkanı da doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine, Meclisi toplantıya çağırır.

Laiklik düşmanı Kahraman Başkan’ın içine siniyor mu Başkanı olduğu TBMM’nin OHAL döneminde “yok hükmünde” olması?? OHAL Kararnameleri TBMM İçtüzüğü gereğince (md. 128) görüşülmeden, “Komisyon yerinde yok” gerekçesi ile komik olunarak tatile çıkılması..

Ayıptır efendiler, ayıptır.. biraz utanmak gerekir.
Hele AKP Meclis grubunun oylarıyla “15 Temmuz Darbe Girişimi” nin TBMM tarafından incelenmesi önerisinin reddedilmesinin akla sığar zerre yanı bulunmaz.

Bu gidiş,“AKP – RTE aynı, değişen hiçbir şey yok.” değerlendirmelerine haklılık kazandırıyor. Oysa AKP – RTE’nin kökten rota değiştirmesi ve eski hatalarını zerrece yinelememesi gerekiyor.

Çare; Cumhuriyetin temel değerlerine sıkı sıkıya sarılmak ve başta TBMM, devlet kurumları ve düzeneklerini (mekanizmalarını) çalıştırarak danışan – katılımcı ulusal politikala üretmek ve saydamlıkla uygulamaktır..

Hala ders alınmazsa, çöküntünün (enkazın) yutacağı ilk kişi RTE, kurum ise AKP olacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
27 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com